Archive for the ‘Şiir’ Category

‘BEN bir başkasıdır.. kendini keman olarak duyumsayan oduna yazık..’ – ARTHUR RIMBAUD

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEORGES IZAMBARD’A..

Charleville , 13 Mayıs 1871..

 

Sayın Bay ,

İşte yine öğretmensiniz.. kendimizi topluma feda etmeliyiz , demiştiniz bana ; öğretim kurulunda yer alıyorsunuz : herkesin gittiği yoldan gidiyorsunuz.. – ben de kendi ilkemi izliyorum : hayasızca kendime baktırıyorum ; okulun eski budalalarını bulup ortaya çıkartıyorum : hareket olarak , söz olarak , kafadan uydurabileceğim ne kadar aptalca , pis ve kötü şey varsa hepsini kendilerine sunuyorum : bunun karşılığını bira ve şarap olarak ödüyorlar bana.. ‘stat mater dolorosa , dum pendet filius..’ – kendimi topluma feda ediyorum , doğru , – ve haklıyım.. – siz de haklısınız , şimdilik.. gerçekte , kendi ilkenize göre öznel şiirden başka bir şey görmüyorsunuz : üniversite yemliğine – bağışlayın – yeniden kavuşmakta direnmeniz bunu kanıtlıyor.. ama sonunda gene , hiçbir şey yapmak istemediği için hiçbir yapmamış olan bir doygun olarak bulacaksınız kendinizi.. o öznel şiirinizin her zaman korkunç tatsız bir şey olacağının sözünü etmek de gereksiz.. sanırım , bir gün , – başkaları da aynı şeyi düşünüyorlar – ilkenize nesnel şiirin girdiğini de göreceğim.. sizin olacağınızdan daha içtenlikli göreceğim bunu.. – bir emekçi olacağım : çılgınca öfkeler , beni , şimdi size bu mektubu yazarken hala nice işçinin öldüğü Paris savaşına doğru iterken , beni burada tutan düşünce bu.. şimdi hiçbir zaman çalışmam , asla ; grevdeyim.. 

Şimdilerde olabildiğince sefihleşiyorum.. neden mi.. şair olmak istiyorum ve görülmezi gören kahin olmaya çalışıyorum : siz hiç anlamayacaksınız bunu ve ben de size anlatmayı aşağı yukarı beceremem.. bütün duyuların karıştırılmasıyla , düzenlerinin bozulmasıyla bilinmeze ulaşmak söz konusu.. acılar çok büyük , ama güçlü olmak , şair doğmak gerek ve kendimi şair olarak görüyorum.. bu hiç de benim suçum değil.. ‘düşünüyorum’ demek yanlış bir şey.. ‘beni düşünüyorlar’ demeli..

Sözcük oyunumu bağışlayın..

BEN bir başkasıdır.. kendini keman olarak duyumsayan oduna yazık.. hiç bilmedikleri konularda tartışan bilinçsiz insanları küçümsüyorum..

Siz benim için bir öğretmen değilsiniz.. size bir şiir gönderiyorum : taşlama mı diyeceksiniz bakalım buna.. yoksa şiir mi.. yine de düşlem.. – ama rica ediyorum , altını kalemle çizin , ne de fazlaca akılla :

İŞKENCE EDİLEN YÜREK.. (Le Coeur Supplicié..)

Kederli yüreğim salya-sümük güvertede ,

Yüreğim asker sigarasıyla izmarit dolu :

Çorba artıklarını fırlatırlar oraya bile ,

Kederli yüreğim salya-sümük güvertede :

Bir küfür tufanı eratın ağzında bilmece

Gülerler durmadan kahkahaları sulu mu sulu..

Kederli yüreğim salya-sümük güvertede ,

Yüreğim asker sigarasıyla izmarit dolu..

 

Maslahatlar alesta kalıp çekmeye hazır

Baştan çıkarır yüreğimi küfür hazretleri..

Dümende dalga geçerler tepeden tırnağa hınzır ,

Maslahatlar alesta kalkıp çekmeye hazır..

Ey büyüleyici dalgalar o sayenizde paklanır ,

Alın yüreğimi yıkayın , bilsin temizliği..

Maslahatlar alesta kalıp çekmeye hazır ,

Baştan çıkarır yüreğimi küfür hazretleri..

 

Küfürleri bitip tütünleri de tükenince

Ne yapacağım ben , ey çalınmış yüreğim..

Hıçkırık olacaklar hepsi meyhane türkülerinde

Küfürleri bitip tütünleri de tükenince ,

Bir meydan savaşı başlayacak zavallı midemde

Yüreğim örselenmiş dalım kırılmışsa benim..

Küfürleri bitip tütünleri de tükenince

Ne yapacağım ben , ey çalınmış yüreğim..’

‘hiç de anlamsız değil bu..

Adresim : Bay Deverriére eliyle A.R.

Yürekten Selam..’

ARTHUR RIMBAUD..

‘BEN BİR BAŞKASIDIR , Bütün Düzyazı Şiirleri..’ , ARTHUR RIMBAUD , Çeviri : ÖZDEMİR İNCE , GENDAŞ Yayınları , Şubat 1999 , 264 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahmed Arif – Vay Gurban

1927 yilinda Diyarbakir’da dogdu, 2 Haziran 1991 tarihinde Ankara’da öldü. Ortaögrenimini Diyarbakir Lisesi’nde tamamladi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Cografya Fakültesi Felsefe Bölümü ögrencisi iken 1950’de Türk Ceza Yasasi’nin 141. maddesine aykiri davranmak saviyla, 1952’de gizli örgüt kurma saviyla iki kez tutuklandi, yargilandi ve 2 yil hüküm giydi. Cezaevi günleri sona erince Ankara’daki gazeteler ve dergilerde teknik islerle ugrasarak yasamini kazandi. Toplumcu gerçekçi siirimizin ustalarindandir. Yasadigi cografyanin duyarliligi ve halk kaynagindaki sesini hiç yitirmeden, lirik, epik ve koçaklama tarzini kusursuz bir kurguyla kullanarak, özgün, tutkulu, müthis ezgili çagdas siirler yazdi.

Dağlarının, dağlarının ardı,

Nazlıdır.

Uçurum kıyısında incecik bir yol

Gider dolana dolana,

Bir hastan vardır, umutsuz,

Belki Ayşe, belki Elif

Endamı kuytuda başak,

Memesinin, memesinin altında,

Bir sancı,

Bir hayın bıçak…

 

Ölüm bu,

Fukara ölümü

Geldim, geliyorum demez.

Ya bir kuşluk vakti, ya akşamüstü,

Ya da seher, mahmurlukta,

Bakarsın, olmuş olacak.

Bir hastan vardır umutsuz,

Hasreti uykularda,

Hasreti soğuk sularda.

Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,

İki mavi, kocaman korku çiçeği,

Açar, derin kuyularda…

 

Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.

Hiç akıl edip de düşünen var mı?

Gün kimin hesabına tutar akşamı,

Rahmetinden kim demlenir bulutun,

Hayırlı evlat makina

Nasıl canavar kesilir.

Kurdun, karıncanın rızkını veren

Toprak nasıl ayartılır,

Yüz vermez topal öküze,

Ve almaz koynuna kara sabanı.

 

Sepetçioğlu’m bir kömür işçişidir,

Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif

Mal, haraç-mezattır,

Can, pazar-pazar.

Kırmızı, ak ve esmer,

Yumuşak ve sert buğdayları

Yaratan ellerin sahibidir bu,

Kör boğaz, nafaka uğruna,

Haldan düşmüş, tebdil gezer…

 

Dağlarının, dağlarının ardı,

Nasıl anlatsam…

Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.

Çırılçıplak,

Vay kurban…

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.”

Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile

Fedayı kabul etmektir,

Cennet yapabilmek için seni,

Yoksul ve namuslu halka.

Bu’dur ol hikayet,

Ol kara sevda.

 

Seni sevmek,

Felsefedir, kusursuz.

İmandır, korkunç sabırlı.

İpin, kurşunun rağmına,

Yürür, pervasız ve güzel.

Sıradağları devirir,

Akan suları çevirir,

Alır yetimin hakkını,

Buyurur, kitabınca…

 

Gün ola, devran döne, umut yetişe,

Dağlarının, dağlarının ardında,

Değil öyle yoksulluklar, hasretler,

Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır,

Bir tek zeytin dalı bile yalnız…

Sıkıysa yağmasın yağmur,

Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ.

bu yürek, ne güne vurur…

Kaçar damarlarından karanlık,

Kaçar, bir daha dönemez,

Sunar koynunda yatandan,

Hem de mutlulukla sunar

Beynimizin ışığında yeraltı.

 

Her mevsim daha genç, daha verimli,

Sunar, pırıl-pırıl, sebil,

Ömrünün en güzel aşk hasadını,

Elimizin hünerinde yeryüzü.

Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,

Bir’e on, bir’e yüz’le akşama gebe

Şafakla doğan işgücü.

Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür,

Ol kitapta böylece yazılıdır,

Ol sevda, böyledir çünkü..

 

Ahmed Arif

Ölüme Dair Konuşmalar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ölüme Dair Konuşmalar

Ben yazmayı pek beceremem kendini anlat deseniz iyi bir okurum derim sadece…

Bu gece öyle bir şiir okudum ki yazmamak mümkün değildi onun üzerine…

Hayatta hep iki tercihten birini seçmeye zorlanmış ben ve o iki tercihi de seçmeyecek ve illa benim koyduğum seçenek olmalı ve onu seçmeliyim diyecek kadar da inatçı ben, ilk defa evet ilk defa ölümü bu kadar net seçebildim.

“Ölüm bir hatıra gibidir insanda

Kah hatırlanır, kah unutulur

Fakat birgün, birgün nihayet

Gözle görülür elle tutulur”

Turgut Uyar

Bu mısra beni bu gece aklımı dolduran o saçma sapan hengameden kurtardı ve şirin devamında da Turgut Uyar’ın dediğini düşünüyorum şimdi.

‘Senin anlayacağın ela gözlüm şimdiden

Alıştırıyorum kendimi’

Ölüme alıştırabilir mi insan kendini, daha hayata alıştıramamışken? Ya da hala kendini tanıyamamış ben ölüm gelse tanır mıyım? Yani en azından bir gün önce bilsem geldiğini, tanısam onu, tüm hayallerim sığar mı bir güne?

İşin garip tarafı daha ben hayatı tanıyamadım, anlamıyorum insanları…(mesela; para için öldürenleri ve öldürülenleri, ya da statü için, ya da namus için…)

Ve ben yani hayattakilerden ziyade kendini ölülere yakın hisseden ben, ölümü bi kaçış addederken neden hala içimde acıyan bir yerler var…

Not: Beni Turgut Uyar’la tanıştıran çok değerli dostuma da ayrıca teşekkürlerimi bir borç bilirim. 

 

Ölüme Dair Konuşmalar

…İşte günlerden bir gün Ela gözlüm,

Yeni bir başlangıçta bitecek ömrümüz.

Amenna ve Saddakna,

Bari hoşça geçse günümüz…

 

Hangisine tasa edeceği, şaştık.

“Ölüm derdi, kalım derdi” derken

Dimyata pirince giden misali,

Yolun ortasına ulaştık…

 

Ölüm bir hatıra gibidir insanda,

Kah hatırlanır, kah unutulur.

Fakat bir gün, bir gün nihayet

Gözle görülür elle tutulur..

 

Şimdi taştan çıkardığım ekmekle,

Çorba içmekteyiz sıcak sıcak.

Fakat kim diyebilir ki Turgut,

Hatıra olmayacak?

 

Unutmak istiyorum zaman zaman,

Ne yapsam, ne etsem olmuyor,

Kabulleniyorum,

Kabulleniyorum da- gelgelelim

İçim içimi yiyor..

Nasıl ki, unutamaz insan

Bir kez gerçekten sevdi mi..

……………………

Senin anlayacağın Ela gözlüm şimdiden

Alıştırıyorum kendimi…

‘Turgut Uyar ,  Büyük Saat’

Eyvallah…

“TERS”

Yazının son notu : özellikle şapkalı ‘a’ları özleyenlerin mutlaka okumasını tavsiye ettiğim bir kitap Büyük Saat…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hasta Parçacıklar… – III

 

 

 

 

 

                       

 

 

 

 

 

                   Hasta Parçacıklar – III… (Morbid Segmentations-III..)

 

“Bir Masal : Boşluk”

Hayat sokağında yürürken bir kişi;

Birden yerde bir karartı görür.

Meraklıdır ne olduğunu öğrenmeye.

Gölge değildir  ya da bir kara boya

“Belki de orada böyle bir şey yoktur”

            diye düşünür;

       ama etrafındaki yolun varlığı

       bu karartıyı var kılar.

 

Eğilir karartıya ve dokunmak ister ,

Karartıdan kara bir kelepçe

            yapışır bileklerine ansızın

ve çeker onu kendi hiçliğine doğru.

O anda hisseder boşluğun soğukluğunu.

      Etrafı kararır,

      Gözüne görünmez olur güneş ne de ışık

      Bir tek yukarıda bu boşluğun

              artık ulaşılamaz kapı’sı vardır .

 

Kişi yukarı bakar devamlı ,

Ellerini uzatır yakalayabilmenin

          umudu içinde

                        aydınlığın sıcağını

 

Ama boşunadır her şey

Boşluk yutmuştur onu

              ve onunla ilgili her şeyi ,

 

Ve umutsuzluk başlar

Bir şey yapamamanın

       kederi gelir ardından

 

Etrafına bakınır ,

Ama yoktur etraf

           yalnızca varlığı belli olmayan

                   bastığı zemin vardır.

                                           

                                   *

 

Çok geçmeden bir başkası gelir

              karartının başına

                        uzun hayat sokağında .

Ve meraklanır önceki gibi.

Karartının içindeki

                        farkeder yeni gelen kişiyi

                                   karartının üzerine düşen gölgesinden

Ve seslenir yukarı doğru

                        varlığını duyurmak için .

 

Yeni gelen işitir bu zayıf sesi

                        -zayıftır çünkü

                          yokoluş yolundadır sesin sahibi

                                ve neredeyse yolun sonundadır.

“Kurtar beni ! Uzat elini !” der ses

Yeni gelense uzatacaktır

                        ama tereddüt içindedir.

Ne olacağını bilememenin

            tedirginliği çullanır üzerine .

Kurtarabilir belki de eski kişiyi

                        bu uzatılacak el ,

Ama öte yandan boşluğa da düşebilir

                        elin sahibi .

Yine de çaresiz uzatır elini

Yakalar içeridekinin elini

Ama boşunadır her şey

Ve kaptırır kendini karanlığa .

 

Artık iki kişi de içeridedir .

Sorgularlar kendilerini ve

                        yaptıkları hatayı .

Ve anlarlar ki tek kişi yetmez

                        kendilerini çekmeye dışarı

Beklemelidir yeni gelecek olanı.

Etraflarını biraz seçer olmuşlardır ,

                        karanlığa alışınca .

Ve sanki yalnız değil gibidirler

                        çünkü kıpırdanmalar sezerler

                                   karanlıkta .

 

Bunları gözlerken yeni bir gölge düşer üstlerine

ve seslenirler yukarıya : “Kurtar bizi ! Uzat elini!”

“Ama sen de tut bir başkasının elini ki düşmeyesin bu kuytuya.”

 

Yeni gelen , sokaktan geçen bir başkasının  tutar elini

ve o da sımsıkı tutunur  yakındaki ağacın gövdesine .

Yeni gelen uzatır elini boşluğa ve yakalar ilk gelenin elini

Ama boşunadır her şey ;

İkisini de alır içine boşluk .

 

Ve otururlar umutsuzluk içinde

                        Bulundukları yerde.

 

                                   *

Oturdukları anda dehşete düşerler.

Çünkü az önce karanlıkta kıpırdaşanlar belirirler birden

ve ucu bucağı görünmeyen  insan tarlası

Hepsi başlarını  öne eğmiştir

            ve susmuşlardır.

İlk “yeni gelen” sorar birine şaşkınlık içinde bu durumun anlaşılmazlığını

Susan adam der ki yalnızca ,

“Kurtuluş yoktur bu hiçlikten ,

Ne kadar zıplarsan zıpla yukarılara doğru

Ve yardım işte dışarıdan – diğer yeni gelenleri  işaret eder ,

yoktur yine de çıkış”

 

Tüm insanlar bir zincir olsa ve destek yapsalar birbirlerine yine de çıkaramazlar seni buradan .”

 

“Ama bu boşluk …

            … yani bu boşluk …

                        bizi yuttu mu kısaca!?” ,der ilk yeni gelen telaşla.

 

“Aslında” der eskisi ; “boşluk vardır

            her zaman etrafta

                        tüm insanlar boşluktadır

                        ama o kadar yalnızlaştırılmışlardır ki

                        ve o kadar yabancılaştırılmışlardır ki

                                               İnsanlığa ,

                        yaşadıkları boşluğu sezmezler ,

                        ve boşluk  sürüp gider ömür boyu.

 

                        ama sen , ben ve

                                   tüm bu karanlıktakiler

                                               şanssızdırlar ,

                        Çünkü fark ederler boşluğun  varlığını

                        Ve perde arkasını görünce ,

                                   her şey sahteleşir

                                               ve zannedersin ki

                                                           gerçekte dışarısı vardır.

                        Çırpınırsın çıkmak için ,           

                                               ama başaramazsın.

                        Çünkü aslında

                                   Sen

dışarıdasındır.

 

                        Yalnızca fark etmişsindir

sahte dekoru.

                        Ve dekorun ardındaki ,

                                               sonsuz zifiri karanlık ,

                                               değiştirilemez çaresizlik

                        Seni kahreder

                        Ve sonunda biz eskiler gibi

                        Oturursun birşey yapmadan ,

                                   önceden dikildiğin yerde .”

 

 

O an  başka bir susan konuşur:

“Aslında bir söylentiye göre

                        vardır bu boşluktan çıkışın çaresi.

                        ama deneyenler yine de

                                   emin olamazlar yeni ortamın gerçekliğinden .

Ve yine başka bir söylentiye göre

            hayat sokağındadır kurtuluş ,

                        çok yakınındadır insanların.

 

Ama geçicidir her kurtuluş

            çünkü kurtuluşun temel şartını

                        insanlar sürdüremezler daima”

 

“Peki nedir temel şartı?” der ilk yeni gelen ;

“Onu yaşayarak öğrenirsin bu zifiri karanlıkta.

 

Bunca kişinin arasında

            doğrusunu tanımaktır , O’nu tanımaktır.

O ki seni çıkışın sıcaklığına götürecektir.” der az önce konuşan kişi.

“Onu nasıl tanırım” der  ilk yeni gelen .

“O ve sen .

Ararken sen onu

            bir çift ışıktır yanar

                        gözlerinin onu aradığı yerde

İşte hedefin odur , o ışığı yakalamaktır

                                   temel sorun .

            Ama aslında pek de kolay değildir onu yakalamak.

 

Çünkü ona ulaşmak için

            katedeceğin yolda

nice kişiler vardır

 aşılması gereken

                        ve nice yenisi çıkacaktır yoluna.

 

Ama ne olursa olsun ilerlemek gerekir ,

                        yılmadan ilerlemek hiçlikte ,

                        ulaşana kadar ilerlemek .

 

Yaklaştığın zaman görürsün ki

            her şey anlam kazanmaya başlar,

                        geçici de olsa bir anlam.

 

Önce sıcaklığını hissedersin O’nun ,

            hiçbir yerde bulamayacağın sıcaklığını .

Sonra da yaklaşırsın

            ve ruhunun kokusunu çekersin içine

                        doya doya .

Ve sonunda sımsıkı sarılırsın ,

            O ışıktan gözlerin bedenine .

Her şey güzelleşir adeta ,

Boşluk kaybolur sanki

            hayat sokağı başlar yeniden yürünmek için…

 

Ama her şey evet her şey yalnızca bir söylenti de olabilir.

Çünkü söylentiler çoktur

            bu hiçlikte ;

                        ne de olsa yoktur

yapacak bir şey.

Belki de yalnızca bir dekordur her şey

                                   ve ışıklı gözler .

Hani şu ana kadar kimsenin ,

                        buradan kurtulduğunun görülmeyişi de

                                   bunu gösterebilir.

 

Ve belki de tüm bu gelişenler

            yalnızca , fark ettiğin  hiçliği ve boşluğu

                        unutmandır geçici olarak .

 

Ama sonrasında yine

                        aynı karanlık olacaktır

                                   ve sen fark etmiş olarak

            Sahteliği ;

                                   tek çözümü üretmeye kalkarsın

o zaman .”

 

            İmalıdır bu son söz  ve bu imayı

                        anlamıştır ilk yeni gelen            

                 ve “sus!” der , “ daha fazla anlatma

                                   kapana kısılışımızı .”

 

O sırada üçüncü bir susan konuşur ;

“Ama belki de yine bir umut vardır

Tüm bu söylenenler birer söylenti olabilir

            önceki susanların ürettiği bir söylenti

Ve belki de bu karanlık bile sahtedir

            ve sen bu dekorun ardındaki bir gerçeği arıyorsundur.”

 

Ve diğer insanlar da konuşmaya başladılar

                                                           sırayla.

 

Hepsi yeni söylentilerden söz açtılar

                                   birbirinden farklı .

 

Ama hepsi birer söylentiydi.

İlk yeni gelen kişiyse

            yalnızca umuyordu :

            ışık saçan gözlerin gerçekliğini

                        ve susmayı hazmedemiyordu .

Kalktı bulunduğu yerden  ,

            zifiri karanlıkta kayboldu

            Işık saçan gözleri aramak için

            “bir umuttur yaşamak”

                        diyerek çıktı yola belki de…

‘FRAN(SI)Z’

(tarih, mekan , yer olmamalı ; sistem olmamalı , sadece “Kalb” atmalı “Nefes”te…)

 

( alakam olmayan ama elime boş olarak geçmiş bulunan 1998 tavukçuluk ajandalarından birinde bir yazı – fakültede bir vapur yolculuğunda yazılmış birkaç satır … “Onlar” söylemeye yeltendi … Ben devam ettim… “Ufukta pencerede ki belli belirsiz ışık…”  aydınlık oluverdi . )

(Buradaki Fransız ifadesinden Fransız hayranı falan olduğum düşünülmesin. Ülkem adliyelerinden bir alıntıya istinaden yazılmış bir takma isimdir bu. Dünyamızı oluşturan edebiyat ve felsefenin ilahlarından birilerine –onlar kendilerini bilir , atıflar yollamak için sadece Tarkovsky seyretmeyi ihtiyaç duymak da  yeter , siz merak etmeyin atıflar hedefine ulaşır…) 

Şu kısacık hayatımda ve herkesin şu kısacık hayatında soluğunu hissedebileceği  en delikanlı adam olan Crockett’ a  ithaf olunur .

‘Fran(sı)z’ 

            *                                 *                                 *

 

Bana bir adım uzak dur nokta ve virgül gibi…

                        Yazımdan  sız kağıdın ipeksi kokusuna kalbimden sızan al gibi…

Kendini kendin belle başkası değil…

                        Elindeki hayattır sadece ne de olsa bir de ufuktaki Güneş…

Çıplak ol ruhunla , kalbinin sesi uğruna Aşk ol…

                        Ta ki tenin kendini ruh edinceye kadar…

‘FRAN(SI)Z’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MOR.. – BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MOR

yapraktan yosundan yoncadan

bahar inceden inceden

paris baharı bu bulanık

bir kül rengidir tüter nazlı nazlı

bir kül rengi yorgun argın ılık

serde ressamlık var azcık

bütün gün mor üstüne çalışmışım

boğazıma kadar mora gömülmüşüm

uzaktan bir akordeon sesi geliyor mosmor

dilimin acısı kolumun sızısı

kırk yıllık emektar başağrılarım mor

sen nehri bal rengi eiffel kulesi mor

bir yüz morardıkça morarıyor

kanlıca sırtlarında bir yerde akşam oluyor..

 

bütün gün mor üstüne çalışmışım

mor deyip geçme belalı renk musibet

yeryüzünde ne kadar insan varsa bir o kadar mor

menekşenin moru mavzerin moru kasaturanın moru

suya dökülmüş mazotun moru

neftin moru ziftin moru asfaltın moru

telgraf tellerinde petekkıranlar

buğday tarlasında devedikenleri

karadutun moru karamuğun moru kuzgunun moru

sıfırın altında çocuk elleri

ela gözlere konmuş murdar sineklerin moru

gözlerimi yumduğum zaman gördüğüm mor

morun karanlığı karanlığın moru

yok ölünün körü…

 

mor deyip geçme insan misali

yeryüzünde ne kadar insan varsa bir o kadar mor

insanların hesabı kimden sorulur bilmem

ama morların hesabı benden sorulur benden..

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Dol Karabakır Dol , Bütün Şiirleri , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları , 2003.. ve yine ‘Nazım Hikmet , Büyük İnsanlık , Kendi Sesinden Şiirler’ Yapı Kredi ve Türkiye İş Bankası Kültür ortak yayını , 2011..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘kırmızı ceketini giymiyordu o artık , çünkü şarap kırmızıydı ve kırmızıydı kan da..’ – OSCAR WILDE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

READING ZİNDANI BALLADI.. 

1

 

kırmızı ceketini giymiyordu o artık ,

çünkü şarap kırmızıydı ve kırmızıydı kan da ,

ellerine de şarap , bir de kan bulaşmıştı

ölünün başucunda onu bulduklarında ,

sevdiği kadıncağız , sevgilisiydi ölen ,

öldürmüştü kadını vurarak yatağında..

 

o da yerini aldı suçlular arasında ,

soluk gri bir tulum sarkıyordu sırtından ;

bir de kasket başında ,

kaygısız , şen gibiydi , adım atışlarından ;

ki hiç görmemiştim ben böyle bakan bir adam ,

bu kadar içtenlikle güne gözleri dalan..

 

 

ben hiç görmedim böyle , böyle bakan bir adam ,

böyle dalmış gözleri

küçük mavi örtüye ,

zindan da tutukluların gökyüzü dedikleri ,

o salına salına süzülen bulutlara

ki gümüş yelkenleri..

 

öbür acılıların arasında yürürken

bir başka bölmedeki ,

ne yapmıştı bu adam diye düşünüyordum ,

acaba yaptığı ne , suçu da ne olacak ,

ki bir ses fısıldadı yavaşçacık arkamdan ,

‘o yeni gelen adam yakında asılacak..’

 

tanrım ! o an zindanın taşları duvarları

sarsılır gibi oldu , titredi birdenbire ,

gökler tepeme indi ,

kızgın çelik bir çember gibi sıktı başımı ;

kendi acım kendime büsbütün yetiyorken

birden hepsi silindi..

 

anladım , onu hangi düşünceydi kemiren

ve iten neydi böyle onun adımlarını ,

onun bu pırıl pırıl parlayan güne neden

bu kadar içtenlikle böylesi daldığını ;

sevdiği bir kadını öldürmüştü bu adam

ve şimdi buna karşılık verecekti canını..

 

 

ama gene de herkes sevdiğini öldürür ,

bu böylece biline ,

kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar ,

kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür ,

korkak bir öpücükle ,

yüreklisi kılıçla , bir kılıçla öldürür !

 

kimi insan aşkını gençliğinde öldürür ,

kimi sevgilisini yaşlılığına saklar ;

bazıları öldürür arzunun elleriyle ,

altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar :

bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü

böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar..

 

kimi insan az sever, kimisi de çok uzun,

kimileri aşkı satar , kimileri satın alır ;

kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla ,

kimilerinde aşka serin kanla kıyılır :

hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini ,

ama bundan ötürü herkes asılmamıştır..

 

kim gider ölümüne utandırılırcasına

kapkara günlerini yaşarken hayatının ,

kimsenin idam ipi dolanmamış boynuna ,

ne maske örtülmüştür üstüne suratının ,

ve ne de hiç kimsenin ayağının altına

boşluğu serilmiştir döşeme kapağının..

 

hiç kimse kalmamıştır suskun bir dar çevrenin

durmadan gözetleyen bakışları altında ;

içinden ağlamaklık gelirken gözetleyen ,

dua etmek istese gözcüler arasında ;

kendini çalar diye göz ayırmadan bakan ,

cezaevinin avı , böyle gözler altında..

 

hiç kimse görmemiştir uyanıp gün doğarken

hücresinde toplanmış bir sürü ürkünç yüzü ,

tüm beyazlar giyinmiş din adamı titrerken ,

savcının ağırbaşlı durumundaki hüznü ,

valinin kara tören giysileri içinden ,

ölümü kesinleyen o sapsarı yüzü..

 

ürkünç bir çabuklukla kimse uyanmamıştır

suçlu giysilerini üstüne almak için ,

koca-ağız bir doktor başucu durmamışlardır

son anlarında bakıp notunu almak için ,

elindeki saatin belirsiz tiktakları

boğuk sesleri gibi çok korkunç bir çekicin..

 

kimseler , gırtlağını büzüp kupkuru eden

o tiksinç susuzluğu duymamıştır önceden ,

deri eldivenleri koskocaman , bir cellat

bin sürgülü kapıdan içeri süzülmeden ,

ve kimsem üç kayışla sizi bağlamamıştır ,

daha da kurumasın gırtlağın gibilerden..

 

durup dinlenmek için eğilmemiştir kimse

ölüm dualarını edenlerin sesini

taa içinden duyduğu bir ürkü kendisine

duyurup duruyorken daha ölmediğini ,

tabutuyla yüzyüze gelmemiştir hiç kimse ,

o korkunç çatkıların altına geçmemiştir..

 

hiç kimse ufak bir cam tavan aralığından

göklere doğru son bir bakışla bakmamıştır :

hiç kimse , kireçleşmiş soluk dudaklarıyla

çektikleri son bulsun diye yalvarmamıştır ;

titreyen yanağında

ölümün soluğunu hiç kimse duymamıştır..

 

.. 

OSCAR WILDE..

 

Özdemir Asaf’ın Kaleminden Hayatı ve READING ZİNDANI BALLADI , OSCAR WILDE , Çeviri : ÖZDEMİR ASAF , KIRMIZI Yayınları , Şubat 2011..

 

(645 satır yani 109 altılıktan oluşan yaklaşık 50 sayfalık ‘reading zindanı balladı’ ve irlandalı büyük yazar , şair oscar wilde’ın özdemir asaf’ın kaleminden hayatı yeniden ‘kırmızı yayınları’ tarafından özgün ve güzel bir baskıyla okurlara sunuldu geçen ay içinde.. özdemir asaf’ın istanbul türkçesine bağlı kalarak çevirdiği bu eserin tamamını okuyabilmek için hemen kitapçılara koşmanız gerekiyor çünkü kitap neredeyse tükenmek üzere.. özdemir asaf’ı şükranla anıyoruz , kendisine ve kırmızı yayınlarına çok teşekkür ediyoruz bu eseri bizlere kazandırdıkları için..  kitapla ve şiirle kalın..

 

Crockett..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HASRET..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HASRET

 

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli

Belini sarmayalı ,

Gözünün içinde durmayalı ,

Aklının aydınlığına sorular sormayalı ,

Dokunmayalı sıcaklığına karnının.

 

Yüz yıldır bekliyor beni

Bir şehirde bir kadın.

 

Aynı daldaydık , aynı daldaydık.

Aynı daldan düşüp ayrıldık.

Aramızda yüz yıllık zaman ,

Yol yüz yıllık.

 

Yüz yıldır alacakaranlıkta

Koşuyorum ardından.

 

NAZIM HİKMET

RIMBAUD’YU ANLAMAYA.. – CAN YÜCEL

RIMBAUD’YU ANLAMAYA.. 

El’an yaşayan bir vücudun

Yaşamaktan caymasıdır en ağır durum ,

Ondan , ondan da beteri

Vakitsiz açelyalar açmasıdır ruhun…

Ey mevsim , ey kefenim ,

Rimbaud benim koltukevim…

 

Delikanlı bir tekmeyle daldı içeri

Açılır-kapanır kapılardan

Girip-çıkmamak üzre bidaha…

 

O saisons , o chateaux

Quelle âne est sans défault !

Şimdi tarihini hatırlayamayacağım , Bedri Rahmi Eyüboğlu , ‘Cumhuriyet’ gazetesinin ikinci yaprağında çıkan bir yazısında , Rimbaud’nun bu ünlü şiirinin yukardaki dizisini alıntılarken , bir dizgi yanlışı yüzünden ‘âme’ olması gereken sözcük , ‘âne’ diye çıkmıştı.. Böylece dize ‘hangi can günahsız ki !’ yerine , ‘hangi eşek günahsız ki !’ anlamına gelmiş oluyordu..

CAN YÜCEL

(Canfeda , CAN YÜCEL.. Türkiye İş Bankası Yayınları , Kasım 2010..)

BİR GÜN SABAH SABAH – TURGUT UYAR

BİR GÜN SABAH SABAH

bir gün sabah vakti kapıyı çalsam ,

uykudan uyandırsam seni :

ki , daha sisler kalkmamıştır haliç’ten.

vapur düdükleri ötmededir.

etraf alacakaranlık ,

köprü açıktır henüz.

bir gün sabah sabah kapıyı çalsam…

 

yolculuğum uzun sürmüş oldukça

gece demir köprülerden geçmiştir tren.

dağ başında beş-on haneli köyler ,

telgraf direkleri yollar boyunca

koşuşup durmuş bizle beraber.

 

şarkılar söylemişim pencereden ,

uyanıp uyanıp yine dalmışım.

biletim üçüncü mevki ,

fakirlik hali.

lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş ,

sana sapanca’dan bir sepet elma almışım…

 

ver elini haydarpaşa demişiz ,

vapur rıhtımdadır pırıl pırıl ,

hava hafiften soğuk ,

deniz katran ve balık kokulu

köprüden kayıkla geçmişim karşıya ,

bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…

 

bir gün sabah sabah kapıyı vursam ,

– kim o ? dersin uykulu sesinle içerden.

saçların dağınıktır , mahmursundur.

kim bilir ne güzel görünürsün sevgilim ,

bir sabah vakti kapıyı çalsam ,

uykudan uyandırsam seni ,

ki , daha sisler kalkmamıştır haliç’ten.

fabrika düdükleri ötmededir.

TURGUT UYAR

(Büyük Saat , Bütün Şiirleri – Turgut Uyar , YKY yayınları ,Mayıs 2002)

Mihail Yuryeviç Lermontov

Mihail Yuryeviç Lermontov

1814 yılında İskoç asıllı ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Moskova’da dünyaya gelen ve 1841 yılında tıpkı (şiiriyle eleştirdiği) puşkin’in düelloda öldürülmesi gibi kralcı bir Fransız subayıyla yaptığı düello sonucunda yaşamını yitirmiştir.

Göze çarpan temaları, yalnızlık, insan ilişkilerindeki değer yargılarının değişimi, içinde yaşanılan toplumun insanın iç dünyasına yansımalarıdır. Lermontov bunu şöyle dile getirir: “…Ruhumu toplum bozmuş, kafam endişeli, kalbim hiç doymak bilmiyor; hiçbir şey beni avutmuyor; kedere de zevke de alıştığım kadar çabucak alışıyorum. Bu yüzden hayatım günden güne anlamsızlaşıyor; benim için bir tek çare kalıyor: seyahat etmek.”

“Belki yarın ölürüm! Böylece beni yeryüzünde tamamen anlayan tek bir yaratık kalmaz.”

“Hiçbir zaman sırlarımı kendim açmam, isterim ki onları tahmin etsinler, çünkü böylelikle her zaman durum gereği onları inkar edebilirim.”

“Benim aşkım hiç kimseyi mutlu etmedi, çünkü sevdiklerime karşı hiçbir fedakarlıkta bulunmadım: kendim için, kendi zevkim için sevdim, onların duygularını,güzelliklerini,sevinç ve kederlerini büyük bir hırsla yutarken,ancak kalbimin garip ihtiyacını tatmin ediyordum,hiçbir zaman doymak bilmedim.”

Kısaca şunu söyleyebiliriz ki, Lermontov birinci tekil şahıs üzerinden hem kendi iç dünyasını hem doğup büyüdüğü Rus toplumunu hem sonrasında bulunduğu Kafkas toplumunu ve bu toplumların oluşturduğu insan karakterlerini, ilişkilerini, yaşayışlarını eleştirel bir bakış açısıyla başarılı biçimde dile getirir. Hala güncelliğini koruyan bir karakter yaratması da Lermontov’un Rus Edebiyatı’ndaki önemini daha iyi anlamamızı sağlar.

HAYIR BÖYLE TUTKUYLA SEVDİĞİM SEN DEĞİLSİN

Hayır böyle tutkuyla sevdiğim sen değilsin
Güzelliğinin parıltısı etkilemiyor beni.
Sende, geçmiş yılların acılarını seviyorum
Ve yıkılıp giden gençliğimi.

Sana baktığımda kimi zaman,
Dalıp gittiğimde gözlerine,
Gizemli bir konuşmaya dalmışımdır,
Seninle değil ama, yüreğimle.

Konuştuğum, sevgilisidir genç günlerimin,
Başka çizgileri arıyorum seninkilerde…
Çoktan susmuş dudakları, canlı dudaklarında senin,
Sönmüş gözlerin ateşini, senin gözlerinde…

LERMONTOV

Türkçesi: ATAOL BEHRAMOĞLU

“puşkin’in ölümü üzerine”

Şairin Ölümü

“…Ve sizler, kibirli çocukları
bilinen alçaklıkla ün salmış ataların!
Köle topuklarıyla çiğneyen yıkıntılarını
bahtın oyunuyla incinmiş soyların!
Özgürlük, defa ve şan cellatları!
Tahtın yanındaki açgözü yığın!
Susturun gerçeği ve yargıyı
gizlenin örtüsü altına yaslanın!
Fakat ey ahlaksızlar, tanrısal bir yargı
ve müthiş bir yargıç bekliyor sizleri!
O’nu kandıramaz altın şıkırtısı
O bilir önceden her şeyi.
O zaman boşa gidecek ama
kötülemeler, basvuracağınız!
Ve tüm kara kanınızla, şairin
haklı kanını yıkayamayacaksınız!..”

LERMONTOV

Yalnızlık

Ne denli ürkünç, sürüklemek tek başına
Yaşamın ağır zincirlerini;
Neşe paylaşmaya hazır herkes,
Kimse paylaşmak istemez kederi.
Yalnızım burada göklerin çarı gibi;
Acılar yığılı yüreğimde,
Boyun eğerek yılların kadere,
Görüyorum, bir düş gibi geçişin.
Fakat yeniden geliyor yıllar;
Parıldayarak eski hayallerle;
Yalnız bir tabut görüyorum bekleyen
Öyleyse artık yaşamak neden?
Hiç kimse üzülmeyecek
Ve, eminim ki insanlar
Doğumumdan daha çok
Ölümüme sevinecek.

LERMONTOV

not: benim içinse lermontov lisede dolabıma astığım bir poster ve yalnızlık şiiridir..

eyvallah.

‘TERS’