Archive for the ‘Yazar : ‘Mavinin Çığlığı’’ Category

Annem’e..

(Eteklerinden düşen ölümlere tütsü yakan kadın..

ben.. belki de annem..)

 

Göğsünde ölen bir peygamberdi,

gördüm.

Dokunurken sen o yarasalara,

açıkta kaldı beynimdeki deli..

 

Öperken sen o yaralardan,

açıkta kaldı açlıktan ölen çocuklar..

 

Saçlarından düşen ölü bir masaldı,

duydum..

Babam bana anlatmayı bırakırken

yeniden büyüdüm İsa’nın ellerinde..

 

ve

masallar ve peygamberler birdir bu gece

sen dokunurken kendi ruhsuzluğuna

gördüm, ölüsünü yıkayamayan o Anne’yi..

 

hadi usulunda sakladıklarına sür beni

ve mührüne taptığın o peygamberin

saçlarıyla ört bedenimi…

 

‘Mavi’

“nedim’e ve aylaklara..”

Ben ki uzun soluklu bir varoluşta buldum seni,

ben ki uzun soluklu bir yok oluş sürecinde tutundum

yapraklarınızdaki toprağa gebe olan çiy damlalarına..

ben ki hep gözü yaşlı olanların ve aidyet yoksunu olan bir ülkenin çocuklarıyla kucakladım sizi..

yaşamsız bir saha olsa da yeryüzünü varlığıyla güzelleştiren bir yanı var siz gibi güzel yürekli aylakların.

ben de biraz hiçleştim yokluğunuza, biraz soldum.. biraz ağladım, biraz güldüm.. çokça öldüm ve çokça azaldım..

diyorum ki ben, yüreğimdeki ses olan sizlere, gökyüzü hep mi kirliydi de bu kadar, ben durmadan biteviye çığlık oluyordum..

yeryüzü hep mi bu kadar yandaş bir ölüm kokuyordu da bizler yoksunluğa doğuyorduk durmadan..

bazen ne de iddialı bir avuç çocuk oluyorum… oysa gözlerim bile çocuk olmaktan büyüdü..

bazen o kadar güçlüyüm ki kendimi PLath gibi yeryüzündeki tanrı hissediyorum, ve siz gibi yüreği aylak olanların sayesinde hala dünya dönmeye dem vuruyor bu boşlukta..

olmasaydınız (k)… çoktan uçarı bir yıldız gibi kayardı kendi boşluğuna..

iç çekişler bitmiyor, biteceğe de benzemiyor. her tarafımızdan kan akıyor, ölümler doğuyor durmadan yeni günlere.

işte şurada yanı başımızda bir halk ağlıyor yine ve yine olan çocuklara oluyor.. ve yine ne diyordu şair: unuttun mu bir halk gülüyorsa gülmektir.. böyle yankılanan bir dipnot düşüyor zihnimize..

ben bütün sıfırları tükettim. sanırım bu günlerde daha çok kurmaya başlıyorum intihar eylem planlarımı..

sonra yüzü dokunulmamış bir hüzün olan intihar kokulu kadın şairlere sarılıyorum.. soluyorum ellerindeki delircikleri.. diyorum hani belki hala bize de yaşamda kalmanın iyi bir yanı olduğunu fısıldarlar..

oysa ahh Nilgünn.. dirimimsin, her gün öldüğüm diyerek beni serkeşliğe bırakan..

ve sen Nedim.. öyle güzelsin ki, yaşam renginden utanır.. ben seninle sevdim sevdayı..

sen delice delirmeseydin yarandaki kadınına ben hala böyle umuda maviler yakarmazdım ve kendimin ellerinden tutup dilek ağacına yalnızlıklar bağlayan çocuklara fısıldamazdım sevdayı..

seni.. sizi unutmak mı.. bu imkansızların eşiğinde bir sızıdır benim için.

öyle seviyorum ki sizleri inadına bir ölmek değil, yaşamak gibi..

suskunuz aylardır, acılar çektik.. çekiyoruz hala, ama yine de çığlık çığlığa olan yanlarımızdan hala her gece aynı yıldızlara bakarak fısıldıyoruz birbirimizin ruhlarına..

ve yine de alnına kırlangıçlar konan adamlar tanıdım, sevdim, aldım yüreğime..

usulcacıktan bir ayın karanlığında gelip öptüm alnından sizlerin, senin.. ondan hala suskuda da olsak, duyumsuyor ve duyumsanıyorsunuz yalnızlığımda.. yalnızlığıma çoğullanan bir intihar kokulu kadın şairle uyuyorum bugünlerde karanlığa.. ve cesedine yas tutan bir mezar taşıyla şiirler mırıldanıyorum..

 

MAVİNİN ÇIĞLIĞI

 

işte ondan bir parça :

 

“ne güzel büyüdük

kimseler bilmeden bizi.

iki kare çıkış hakkı

ilk hakkıdır insanın çocukluğu.

 

yedi cami yaptırsak nafile

düşününce acıttığımız böcekleri.

tuhaf ve anlamlıydı büyüsü

tek karınca dahi yemedi zil çalan ağustosböceği.

 

rutubet kokardı biraz

yer yatağı hayalleri.

çok çocuklu bir odanın uykuluğunda

bulaşıcıdır kâbus halleri.

 

sevemedik salıncak çengellerine

kavun asan büyükleri.

secde eden selvi ağacına kurduk biz de

topu topu bir halat ile bir minder tutan saadeti.

 

sidik kokusu, ısırgan şişiği

el arabasında taşıdık birbirimizi.

dilimizde aslına en yakın siren sesi

bilirsiniz; Asyalı çocuğun imgesi

 

Yahudi mezarlığına gömmek ile tehdit ederdi annem bizi

taşırsak eve sokak küfürlerini.

öğrenmenin ayıp olduğu topraklarda

itinayla uyuştururmuş meğer harflerimizi.

 

yalnızca kollarımla mutlu edebildiğim tek kadındı

gözlerimdi o sarı saçlı kızın devriyesi.

aşkın sarma-sarışık olduğunu düşünürken geceyarıları

kesesiz kangurular sürdü sefalarımı.

 

ne de çok bekledim askere gidince sevdiği

pencereden çalabilmek için gözlerini.

benim bir ada kızım oldu hayata dair

bir de motoru bozuk kayığım

küreklere kalırdı sevdam biterken akşamsefaları.

 

umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince

akrep sinsi sinsi gülerdi halimize

hatırlayınca hayatın kürekte mahkûmluğunu

siyaha sabretmekten sıkılır

“ölsek” derdik “hiç olmazsa deniz dinlenir”.

 

öfkesi zehirli çocuklar büyüttü

kanımıza rengini veren kızıl düş perisi.

hissedilse de dolunay artığı fırtınanın patlayacağı

acıkan zihin kurtuluş sanıyor ağına takılan her sloganı.

 

hiç aldırmadan çevresine ve

kibrit başlarından oyma ateşten çembere

bir yalan uydurdu; inanıp, boğuldu sevi

ilerlerken başucumuzdaki portakal lekesi.

 

sıkıyönetimin gözü önünde

ekmek böldük biz birbirimize.

ne kadar sallasalar da düşün’ün ağacını

dalımızda çürüyecektik elbette.

 

tahrip gücü yüksek bir çocuk

hayatı budama peşinde şimdi.

bir kozaya sığmayacak kadar büyüyünce

tek güne sığdıramayacağını anladı ideallerini.

 

en zor anında harcamak için

cebinde saklıyor gıcır gıcır bir çığlığı.

tekmelemeyi kesince içindeki afacan sızı

canı çekiyor olmalı sahipsiz acıları.

 

sokakta dizi en çok kanayan

uçurtması uçurtmaların korkulu rüyası.

acıları kesip, sağlam bir kuyruk yaptı kendine

salınabilmek için devrimin gözlerine.

 

evden jilet aşırıp, kesti yanaşan uçurtmanın kuyruğunu

hayalinde aldatılmış bir kadın vardı.

o’na anlatmaya çalışıyor hâlâ;

birbirine sarılan iki uçurtmanın

bir daha asla uçamayacağını…

 

ÖZGE DİRİK / 2002-2003 İstanbul

Sokağın Üvey Oğlu

Bir varmış hep yokmuş bu şeyler.

şeyler dediğim ne ben de bilmiyorum,

sen de bilme kadın, o da bilmesin.

 

Eli ayağı kesilmiş bir ağacın dibinden topladım

bizi demin, biz ne çok sığınak ararken sığınağın

kendisi olmuşuz böyle.

Diyordum ki, eli taşın altında kalanlar, acısını

eteklerimde arıyordu. Etekte yandı, ağacın dibinde

oynadığım toprakta. .

 

Ve topraktan arda kalan solucanları da yuttum…

 

Peki ya seni özlerken fısıldadığım o çorak gözlü çocuklar,

onları hangi dağın içinde bulacağız…

 

Yakılası düşler kalmadı gene, sarılacak bir tendeki sevgili de.

Neye dokunsak kar üstünde yanılsayan bir güneş yanığı..

Ve ellerinin esmer yanında üşüyen düşbaz çocuklar

çoğalıyor ölerek..

Sonra kimsesizliğini yutmuş bir rüyada buluyorum kendimi.

Rüya ve gerçek arasında sıkışmış bir mezarlıktayım şimdi.

Kendini tanrı ilan eden hayale ilişiyor gözlerim:

Sokağın Üvey Oğlu..

 

Gözlerini gözlerime dikip haykırmaya başlıyor,

Bir mezarda içip, sevişip, ölümü beklemek istiyorum.

ve çığlıklarla devam ediyor geceye ve ekliyor. Diyor ki,

diz çöker, sevişir, ölümü beklerken mutlu olurlar,

gebermekte umurumda değil, sadece özlemlerime kavuşmak,

yasaklara baş kaldırmak ve küfredercesine, şiir okurcasına

yaşamak istiyorum. ölürcesine yaşamak o zaman umurumda olmaz.

Kibarlık ne ya.. öpüşüp, sevişip, s.., içip burada, bu kimsesizliğini

yutmuş mezarlıkta ölümü beklemek istiyorum.

Bunu istemek niye hayalim değil, Mavi.

Bana ne olup olmadığı belirsiz tanrıdan, kitaptan..

Evet ! Tanrı, evren bizi kıskanır. sonra yanımıza gelirler,

elimizde onlardan daha güçlü bir silahımız olur;

İsyan, özgürlük ve hiçlik…

 

Gözlerim aralanır gibi oluyor yavaştan..

O an bir şey oluyor ve mezarlıktaki kimsesiz ruhlar

ruhumu ele geçirmek için ayaklanıyor.

Ve kendisini tanrı ilan eden Sokağın Üvey Oğlu,

ayaklanmanın öncüsü olarak kusuyor ruhuma.

Bekle Mavi, eğiliyorum senin sancıyan ruhuna ve

anlatmak için en günahkar acılarımı. Dokunuyor tenime,

darmadağın oluyor, çatlıyor bedenim, dağılıyorum.

Kulağımda sesler, ruhumda üvey çocuklar, avucumda

birikmiş gözyaşları…

 

Karanlıkların ihtiyarlattığı mavi bir çığlık düşüyor gökten,

ve dans etmeye başlıyorum Sokağın Üvey Oğluyla…

 

Mavinin Çığlığı

suyunu yutmuş ölü balıklar…

“aynasını kaybetmiş bir ayva sarısı düşüyorum şimdilerde..

dışından tüylenirmiş bu ayvalar ve sarısı uçuk..

ve gece kar renginde siyah..

 

sonra aralardan sesler sızar içime,

içimin dışından oluşmuş yaralarla büyülüyorum seni.

….

 

kasıklarının arasındaki ağrıyla intihar etti bütün kadınlar..

 

ölümü ve ölüyü paylaşmak istiyorum ..

ikisi aynı şey mi dersin.. değil.. değil..

suda ölmüş bir balıkla,

suyunu yutup ölen bir balık aynı değil..

 

kapat geceyi ve üstüne çek ölü balıkları..

geceyi paylaşmak istiyorum seninle,

suyunu yutmuş ölü balıkları değil..

 

dışından tüylenmez diyorum  bu aynalar,

içinden yutar da bu kurtları öyle tüylenir..

 

ben sessizliğe gömü olan bir aynayım..

karanlık bir levhaya çarptım,

yoluna yön olamayan..

 

gecenin gözleri çizilmiş gene ve durmadan kanıksıyor kendini,

gecenin gözleri diyorum çizilmiş,

oyuncağını çaldıran bir çocuk tarafından..

 

anlamıyorsun hala, rüya içinde bir rüyadır gece

ve herkesin uykusu kimsesizliğiyle gömülen kör bir kadının ağıtıdır şimdi..”

‘Mavinin Çığlığı’

‘insansız ve yansız bir insan düşüne bakmak istiyorum’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

duruyorum..
durduğum yer dağ kovuğundan bir uçurum ağzı..

öyküler uydurdum uyduruk varlığımla..
şiirler mırıldanıyorlar ruhuma,
olmayan ruhlarıyla bazı adamlar..
bense kıyametin asasını elinde tutan yalnız bir çocuk..
ve çocukluğumun bam teline salyalar süren yobaz dağlar..  
dağın salaş hali yağıyor üzerime,
kaçışıyorum kendimle..

sağa sola çarpıyorum ve
bir göçüğe takılıyor ayaklarım düşüyorum..
göçüğüne lal suretleriyle sureler üflüyorum sanrılarına..

biraz biraz yalnızlık kokuyorum,
biraz biraz korku kokuyor ağzım,
ve biraz biraz isyana kesmiş bir ihaneti mırıldanıyor dilim..

ahh be çocuk!
rahmimden düşen piçler ağlamayı da unuttu..
ve dağların kovuğuna gömdüğüm ceninlerle birlikte,
her şey çığlıklara bezenmiş bir halüsinasyon oluyor geride

ama ben anlıyorum seni..
ama ben anladığım için ağlıyorum şu an yokluğundaki bize..
beynimde uçuşuyor kelimeler..
biz neyi kaybettik kadın!

sen neyin yanılsamasını büyüttün koynunda..
ben neyi sen diye taşıdım renklerde..

ellerini özledim..
avuçlarının ayasıyla çizdiğim,
o kırık yarık hikayelerdeki yollarda durup soluklanmayı özledim..
ah benim yüreği çocuk yanım..
korkuyorum(z)..
insan kılığına bürünmüş yaratıklardan.
kaçıyorum odama ve yatağıma hapsediyorum kendimi.
nefes dahi almak gelmiyor içimden,
yaşamda bu kadar canlıyken.

günlerdir hastayım
ve asmabahçelerindeki çocukların çığlıkları tırmalıyor kulaklarımı..
uyumak isterken gecenin ortasında geceye beşik olmuşken buluyorum kendimi..

biz ay’a gömü olan kadınlar..
çoktan terk eyledik şiirlerdeki yaşamları,
çoktan unuttuk arkası insan olan masallardaki kahramanları..
göğsünü yarıp bizi nil dolu nehirlerinde uyutan nilgün’ü..
çoktan..çoktan unuttuk..

insansız ve yansız bir insan düşüne bakmak istiyorum kadın..
yoksa herkes mi öldü dersin de biz yalan yere doğum sancıları çekiyoruz..

 

‘Mavinin Çığlığı’

(fotoğraf : blackhawk.. – st. piyer, antakya..)

‘insan kalmaktır zor olan…’

‘aklım almıyor.. dünden bu yana o kadar şaşkınım ki.. konuşulanlar, yazılıp çizilenler.. kanım duruyor, beynim donuyor ve insan olmaktan duyduğum utançla kusuyorum. herkes insan doğuyor ama, herkes insan kalmayı beceremiyor.. merak ediyorum böyle insan olmaktan uzak düşmüş insanlar gerçekten insan mı? ki onlar insansa ben değilim.. olmak da istemiyorum.
 
şu geldiğimiz nokta da neyin nesidir kavramakta güçlük çekiyorum. kardeşi kardeşe vurduruyorsun, ardından onlarca insan ölüyor.. daha ben bunun şokunu üzerimden atamamışken, benim ırkıma ve dilime laf uzatacaksın. sen kimsin ulan.. kim. senin yüreğinde taşıdığın da acı mı, sen benim gibi mavilere karalar bağladın mı ? sonra bu acı yetmezmiş gibi geçip gözlerimin içine baka baka; soykırım yapıp bunların hepsini katledeceksin. ne demek bu.. sorarım size. binlerce yıldır bu topraklar üzerinde insan gibi kalmaya direnen insanları linç edeceksin, onları bu vatandan sürecek ya da katledeceksin öyle mi… orda duracaksın işte.
 
soykırıma falan gerek de yok arkadaşım. geldiğimiz nokta bunun beterini gösterdi bize. van’da olan depremden rant sağlamaya çalışan o şahsiyetsiz yaratıklara sesleniyorum. siz haddinizi bilin.. kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. sen kimsenin ırkına laf uzatamazsın. sen kimsenin acısından mutluluk resimleri çizip de geçip karşısında mutluluk naraları atamazsın, çünkü sen insansın ve insan olan durup düşünür. bu topraklar üzerinde oynanmaya çalışılan o faşizan oyunlara hiçbirimiz gelmeyeceğiz. tam aksine asıl şimdi birbirimize sarılacağız. günlerdir darmadağınım, içim yanıyor, bedenim iflas etmiş durumda, ruhum kendini çeperliyor her nefeste. bu kadar mı uzak düştük biz insan olmaktan, peki ama ne zaman ve nerde yitirdik biz bu değerleri. yazık… çok yazık.. sözün bittiği yer sanırım tam da burası.
 
orada burada okuduklarım gerçekten utanç verici. insanları ya da o insan kılığındaki yaratıkları görmemek için gözlerime perde asıyorum bundan böyle. duymamak için gece gündüz kulağımdaki müziğin sesini yükseltiyorum. tıkıyorum ruhumu yaşama ve susuyorum ve acıyla ve utançla izliyorum sizleri. ilahi adalet öyle mi, iyi olmuş öyle mi, taş üstünde taş kalmasın öyle mi… orda sadece doğulu vatandaşlarımız mı var, bizim orda okuyan çocuklarımız, gençlerimiz yok mu, memurlarımız, öğretmenlerimiz, askerlerimiz.. onlara ne olacak. siz böyle söylemlerle mi insanlığınızı gösteriyorsunuz. böyle mi insan kalmaya direniyorsun. şu aşamada bile kendim için insan diyemiyorum. insan kalmaya direniyorum, diyebiliyorum. neden insanlığımdan utandırıyorsunuz bizim gibileri.. nedeeeen…
 
hadi bu insanlar cahil, hadi bu insanlar okumamış, görmemiş.. peki ya milyonlara hitap eden o ulusal kanalların spikerleri.. sizler de mi okumadınız, sizler de mi hala cahilsiniz.. şey pardon, her okuyan insan değildi dimi.. sen insanların bilinçaltına yavaş yavaş faşistlik tohumları ekemezsin. sen insanları doğulu batılı diye bölemezsin. sen önce haddini bil.. aptalsın ulan. ağız dolusu küfrediyorum senin gibilere. çünkü aylakdaşımın dediği gibi elimden yalnızca bu geliyor. elimden gelenin fazlasını da yapmak isterdim ama, seni sadece şikayet etmekle yetindim. umuyorum ki gereği yapılır da seni ve sizin gibileri o ekranlarda görmeyiz… dünya insanı olmayı öğreneceksiniz.. öğrenmek zorundasınız.. yoksa sizinle birlikte hepimiz gömülüp gideceğiz. dünya insanı olun ve insanları kategorilere ayırmadan, dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan herkese eşit şekilde sarılın.. yoksa insanlığından şüphe ederim.
 
insan olmak değil, insan kalmaktır zor olan. lütfen durup bir kez daha düşün. ve ruhunuz bedeninizde mi diye yoklayın…’

‘Mavinin Çığlığı’

ölüyken yaşıyor gibi yapanlara…

ben darma dumanım.. dumanlarını yutmuş ve kendi içinde boğulan bir kaya parçası yutmuş gibiyim.

yüreğim yok.. gözüm yok.. ellerim.. mevsimim yok.. rengim yok.. sen yoksun.. insanlar yok…
burası neresi peki, sevgili.. bu yaşam nerenin yaşamsızlığı da sığdıramadık kendimizi bu kareye bak gene olmazlarımı koyup çantama sana geldim.. sana ve sensiz olana her şeye geldim.
içimin yakarışları da bitti sonunda…

karmakarışık bir halde tam bir hiçliğin içindeyim. ve hiç gibiyim savruluşlarında. dilim peltek peltek bir sevdanın ağıdını mırıldanıyor. ve sen gene duymazlarda safran sarısı bir sonbahardasın.
sonbahar demişken yokluğunun varlığını beklerken, ilk kez göz göze geldiğimiz o sarı ve yeşilin her tonunu dallarında barındıran ağaçları düşledim şu an. elimi uzattığımda bana, mevsimin güz dolu bir yalnızlık olduğunu haykırıyorlardı. oysa benim ve bizim gibilerin hazanı güz olur ve yalnızlık mevsimi bitmez.. kendi kendimize mırıldandığımız o senfoni hiç susmadı sevgili…

sen ne zaman geldin de gittin, diyorum. ne zaman aşık oldun yokluğumu da ben hala bensiz bir bedene sarılmana ağlıyorum bu olası cinnet yağmurlarında. kahrım büyük sevgili, yalnızlığım gibi, ya da sen gibi.. donmuş bir yürekle ve donmuş bir mevsimin içinde kalmış bir ruh, nasıl olur da devam eder yaşama, nefes alması mümkün olur mu.. bunları düşünüyorum ve  bu düşüncelerin içinde boğuluyorum.
ağlamaklı mıyım, yoksa ağlıyor muyum bilmiyorum. bildiğim sana gelirken sonu gelmiş bir uçurumdan kendimi aşağı bıraktığım.. diyor ki bana yüz yüze geldiniz ama, yürek yüreğe gelemediniz. yürek yüreğe gelemediyseniz, gerisi hikayedir, mavi. öyle dedi ve sus oldu yağmura soyunan adam. evet sonu gelmiş bir masal oldu bizimki ve bıraktım ruhumu boşluğa..ruhum acıyor ya da öyle olduğunu hissetmek istiyorum. öyle olsun ki bu amansız, hissiyatsız duygulardan ve bu bunaltılardan çıkayım.. çıkmak istiyorum.

dokunsan ağlayacak gibi değil, ölecek gibiyim.. bir yerlerim kanıyor gene durmaksızın. midem bulanıyor. Durmadan midem bulanıyor ve kusmak istiyorum. yuttuğum bu yaşamları kusmak istiyorum. kusup yeni yaşamlar var etmek  için.. yuttuğum yaşamları kusmak istiyorum ki, ölümler kalsın bana.. ölümler kalsın bizim gibi yaşamın tam zıtlığında zıt olan bu aylaklara. ölüyken yaşıyormuş gibi yapanlar işkencelerin çarmıhında oluyor ya, işte öyleyim. sonsuzluk içinde bir son olmaz bu işkence hep sürmeye devam edecektir..

bana iş

ken

ce

ler

var

eden bir sevgilinin izdüşümsel satırlarındayım..ve hala bitmedi şiir…

‘Mavinin Çığlığı’

yaşamak ve yazmak…

yanlış doğurmuş bizi doğuran oysa. anasının rahmini yırta yırta tersinden gelmişiz bu yaşama. varlığım varoluşa kelepçe olmuş gibi.. ne çıkarabiliyorum bileklerimden ne olduğunu kabulleniyorum o kelepçenin. acılarla birikiyorum ve acılarla büyüyorum küçülürken. kendini kendinde öldürmüş bir tanrı gibi şaşkınlık oluyorum sonra.
 
kendi kendini öldürdü bütün tanrı’lar.. ben de her geçen gün kendimi öldürüyorum bir tanrıya nispet edercesine. ve ben ölürken içimde senli olan yanların da ölüyor. cesedimi yıkamadan uçurum ağzında ısırıyor birileri ve ben ne zaman in/san desem, gözyaşlarım yağıyor ruhumdan. işte o an yaşamak en çelimsiz ve en çekilmez yer oluyor.
 
sonra üstad ! sana karşılığı olmayan sorular soruyorum durmadan;
 
kirpiklerinden tutulur mu bir şiir
ve dizelerinden dokunulur mu yaşama..
ya şair.. şair kendini hapseder mi sessiz harflere..
 
bunları düşünürken yoruluyorum. ne yana baksam kör olsun istiyorum varlığım; ama hala yaşamda nefes alan bir varlık olmak batıyor ruhuma. şarkılar dinliyorum, bir şeyler okuyorum, bir yerlere gidiyorum; ama hep aynı halüsinasyon.. olmayan seni var eden oyunlar oynuyorum. düşler düşlüyorum düşlerinden, sana düşler alıyorum uçurum ağızlarından.. ama nefes alamıyorum hala..
 
umarsızlığın çarmıhında seneleri giyiniyorum, belki zaman alır seni benden diyorum; ama zamanın gücü bir tek kirpiklerinden tuttuğum şiirleri yakmama yarıyor. yaktığım şiirlerle sevişiyorum sonra sana inat, onlarla aldatıyorum yaşamı ve seni. gene de başımı yaslıyorum dizlerine. ve dizlerin hala taş dölü. sol tarafıma sapladığım seni ayıklamakla geçiyor günlerim. yolsuz bir devinimin içinde aşk hareleri arıyorum, yolu sana çıkacak olan. oysa yol bile sendin…
 
yaşamak ve yazmak; bence anlamsızken bir anlam arayışında olmaktır. deliyken akıllı olma çabasında olmaktır yazmak. tanrıyken tanrı arayışında olmaktır ve şu bizim bizim yaptığımız şey pek de akla yatkın şeyler değil be üstad !  karşılığı olmayan sorular doğuruyorum gene sana katran karasına gömü olan kadınların rahminden. ve diyorum ki üstad:
 
yaşamın en çekilir yeri neresidir……?

‘Mavinin Çığlığı’

Düşlerine tecavüz edilen piç çocuklar için..

Günlerdir sol tarafımda bir ağrıyla çoğalıyorum.
Bedenim ruhumun altında günlerdir
böyle hezeyancılık oynuyor çığlıklarla.
Sanırım biraz daha azaldım sevgili..

 

Güne güz düşler doğuran çocuklarla
biraz daha azımsandım yakarışlarla.
Yitik bir sevdanın adını annesine
iliştirip, anneyi acı diye usunda büyüten
çocuklarla bir kez daha damladım kan diye..

 

Öz suyunu kökünden dinamitleyip
kendini kurutmaya mahkum etmiş
çocuklar için, gözyaşlarımla özsuyu
biriktiriyorum avuçlarımın ayasında.

 

Dikte dilmiş bir düzene gözlerinde
ateşler yakan çocuklar için,
anarşist çiçekler topluyorum günbatımlarında

 

Düşlerine tecavüz edilmiş piç çocuklar için,
düş doğuruyorum yoğun bakım ünitelerinde..

 

Bilyeleriyle ayışığına kelebek kanatlı
şarkılar mırıldayan çocuklar için,
ateşböceği oluyorum karanlıkları delen..

 

Sanırım biraz daha, biraz daha..dahaa
azaldım bu gece çocuklarla sevgili..

‘Mavinin Çığlığı’

kaybolmuş bir şiirin son dizesi…

( kaybolmuş bir şiirin son dizesini bulmak için aynı şiire düşmüşlerdi..

adam, sorgusuz sualsiz ve yorgun duruşuyla sarıldı kadının yokluğuna.

adını dahi sormadı. şiir için az biraz heyecan bir tutam yokluk, az biraz 

hüzün yeter deyip kadına: Z.. adını verdi.

kendisine de sonun başlangıcı olan Y.. adını verdi !

ve kapadılar aynı şiire gözlerine. )

 

Z.. bu sen misin, nasılsın.. söylesene?

ellerin..ellerin nerede..

bak ıssız bir ada gibiyim.

beni çevrele… 

beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece..

gel tam kucağımda açan zerdali dalı ol. 

 

üşüyorum bana bir palto bul Z..

bana omuzlarından soyulmuş ve yıllanmış 

olan yüzyıllık yalnızlık kokunu ver..

 

bana avuçlarınla bir sandal yap,

bakışlarının sıcağına demir atacak. 

ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle..

bırak kalayım serzenişinde bir ömür Z..

 

Y.. düştüm gecede..

düşerken dizine çarptım ve düş oldum dilinde.

 

Y.. bana dilinin ucundaki sözcükleri ver, 

birlikte dolduralım bu satırları. 

olmadı diline hapsolmuş küfürleri ver,

birlikte düzelim bu düzeni kaymış yaşamın..

 

Y.. çok yorgun bir akşamın elinden tutuyorsun ya sen,

gel benim avuçlarımdan tut sana yetim kalmışları 

göstereyim..

 

( yitik bir nefes aldı kadın, adamın duraksayıp Z..’leri tükettiği yerde.

sonra gözlerini milad-ı evvel zamana çevirip, harfleri çalınmış bir 

uygarlığın sesine bürünüp kusmaya başladı içindeki Y..’leri kadın. )

 

Y.. dün geceden bu yana ruhundan 

çamaşır ipine asılı bir kadın diktim düşlerime..

ki, bedeninden oluk oluk akan bu aralık kan yağmurları kurusun diye.

 

üşüyorsun hala Y.. kapa gözlerini ve gör bizi.

yüreğim yüreğinin üstündeki hezeyanda.

Y.. yalnız değiliz; çünkü tanrıların ve tanrıçaların 

çıldırmış olduğu araflardan  kaçtık da geldik.

 

gözlerin Y.. gözlerin rengini unutulmuş 

dağ çocuklarından almış bu gece.

sarıl bana o çocukların gözlerindeki ateşle ve 

dokun bana onların özgürlük şavkındaki mavisiyle..

 

Y.. kulaklarım uğulduyor.. 

yoksunluğunda attığın  çığlıklarla..

sen de ben, ben oluyorum Y.. 

ben sen olmuşken nasıl giderim..

 

Y.. gece neden bu kadar uzak. 

gecesi kısa bir sevda bulur mu adımlarımızı dersin?

 

‘Mavinin Çığlığı’