Archive for the ‘AYLAKADAMIZ’ Category

27 Nisan 2009’da yola çıkmıştık. uzun bir süredir sessizliğe gömülmüşken tek sığınağımız olan aylaklığa ve ruhsal terapimiz olan yazı çizi işine dönmeye karar verdik.

yeniden başlarken L. F. Celine ustadan ilk nefesi alalım dedik…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOHRAB SEPEHRİ – Bütün Şiirleri / Ayrıntı Yayınları (2015 Eylül)

ayrıntı yayınlarına sonsuz teşekkürler… sohrab sepehri’nin tüm şiir kitapları sekiz kitap tek ciltte mehmet kanar’ın farsça’dan güzel çevirisiyle bizlere sunulmuş… bizlere de okumak kalır ve bu kitabın satışını binlere çıkarmak düşer.
malum bazı kendini bilmez çakma şairlere göre türkiye’de şiir okuyan “300 kişi” kalmış ya sırf bunlara inat!
ama bu gafiller bilmiyor ki sadece kendileri okunmuyor çünkü şair değiller sadece o sıfatlar kendilerine bazı şiir mahkemelerince verilmiş !
mesela “ve yayınevi” çatır çatır binli rakamlarla korkmadan şiir basıyor ve satıyor, baskı üstüne baskı yapıyor. şiir üzerine bastığı teorik kitap bile yok sattı…

üçyüzcülere günaydıııııııııııın!

Crockett

Fotoğraf-0733

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotoğraf-0735

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yoğurt çok faydalı…

bir edebiyat (?) dergisinin manşeti : “2000 kuşağının donanımlı şair ve eleştirmeni b.a.t.”
he canım yoğurt da çok faydalı…
jüriler kurun, edebiyat mahkemelerinde ödüller, payeler verin birbirinize, 100 tane satmayan dergiler çıkarın, sonra da birbirinize övgüler dizin o dergilerde.
okumayan ve kendinden menkul yazar ve şairler çağı.
birbirinizi gaza getiriyorsunuz da geleceğe değil de iki üç sene sonraya ne bırakıyorsunuz…
birbirinizden başka bir şey okumuyorsunuz da diyemeyeceğim çünkü hiç okumuyorsunuz.
bari GUILLAUME APOLLINAIRE’in ‘KATLEDİLEN ŞAİR’inden aşağıdaki alıntıyı okuyun. biraz uzun ama… neyse siz zaten okumazsınız, merak edenler okur…

Crockett…

 

kaltedilen-sair-121-210x300

XVI
ZULÜM..

“o dönemde, her gün şiir ödülleri dağıtılıyordu.. bu amaçla binlerce dernek kurulmuştu ve bunların bolluk içinde yaşayan üyeleri, belirli tarihlerde şairlere de ihsanlarda bulunuyorlardı.. fakat bütün dünyanın en büyük dernekleri, şirketleri, idare konseyleri, akademileri, komiteleri, jürileri vs, vs asıl büyük ödüllerini her yıl 26 ocak tarihinde veriyordu.. o gün, toplam değeri 50.0003.225,75 frank eden 8019 şiir ödülü veriliyordu.. öte yandan, hiçbir ülkede toplumun hiçbir sınıfında şiir zevki yayılmamıştı.. kamuoyu, tembel, gereksiz vs şeklinde nitelendirilen şairlere karşı çok öfkeliydi.. o yılın 26 ocağı olaysız geçti; fakat ertesi gün, adelaide’de (avustralya) fransızca yayınlanan ‘ses’ gazetesinde, keşifleriyle icatları çoğunlukla mucize gibi görülen kimyager-ziraatçı horace tograth’ın (leipzig doğumlu bir alman) bir makalesi çıktı.. ‘defne’ başlıklı makale, filistin’de, yunanistan’da, italya’da, afrika’da ve provence’ta defne yetiştirilmesinin tarihiyle ilgili bir tür açıklama içeriyordu.. yazar, bahçelerinde defne olanlara tavsiyelerde bulunuyor, ağacın beslenmede, sanatta, şiirdeki çeşitli kullanımlarını ve şiirsel zaferin simgesi olarak rolünü belirtiyordu. sözü mitolojiye getiriyor, apollon ile daphne hikâyesine göndermede bulunuyordu. yazının sonundaysa horace tograth birdenbire tarzını değiştiriyor ve makalesini şöyle bitiriyordu :

‘aslında bu işe yaramaz ağaç hâlâ çok yaygındır ve halkın defnenin meşhur lezzetini yakıştırdıkları daha az şanlı simgelerimiz de var. defne, çok kalabalık olan dünyamızda çok fazla yer kaplıyor – defne yaşamaya layık değildir.. bu ağaçlardan her biri iki insanın yerini alıyor.. defneler kesilmeli ve yapraklarından zehirden kaçar gibi kaçılmalı.. defneler bugün artık şiir ve edebiyat biliminin simgesi değil, yalnızca bir ölüm-şanın simgesidir ve ölüm hayat için neyse, şanın eli anahtar için neyse, bu ölüm-şan da şan için odur..

gerçek şan; bilim, felsefe, akrobasi, insanseverlik, sosyoloji vs için şiiri terk etmiştir. bugün şairler yalnızca, iş yapmadan kazandıkları parayı cebe atmakta iyidirler, zira hiç çalışmazlar ve çoğunluğunun (şarkıcılar ve diğer birkaç tanesi hariç) hiçbir yeteneği, dolayısıyla hiçbir mazereti yoktur.. birkaç marifeti olanlarsa daha da zararlıdırlar, çünkü hiçbir şey alamazlarsa, her biri bir alay askerden daha fazla gürültü çıkarır ve lanetli şeylerle kulaklarımızı tırmalarlar.. bütün bu insanların hiçbir varlık nedenleri yoktur.. onlara verilen ödüller çalışanlardan, mucitlerden, bilginlerden, filozoflardan, akrobatlardan, sosyologlardan vs çalınmıştır.. şairlerin ortadan kalkması gerekmektedir.. lykurgos (m.ö. 9. yüzyılda yaşadığı varsayılan ve sparta’nın yasa koyucusu kabul edilen kişi..) onları cumhuriyetten sürmüştü, onları yeryüzünden sürmek gerek.. aksi takdirde şairler, bu azılı tembeller bizim prenslerimiz olacak ve hiçbir şey yapmadan sırtımızdan geçinecek, bize eziyet edecek, bizimle dalga geçecekler… sözün kısası, bu şiir diktatörlüğünden bir an önce kurtulmalıyız..

eğer cumhuriyetler, krallar, milletler bu konuda önlem almazlarsa, fazlasıyla ayrıcalıklı şair ırkı öyle büyük oranlarda ve öylesine hızlı çoğalacak ki, çok geçmeden, hiç kimse çalışmak, icat etmek, öğrenmek, akıl yürütmek, tehlikeli şeyler yapmak, insanların acılarına çare bulmak ve kötü talihlerini iyileştirmek istemez olacak..

o halde gecikmeden durumu görmek ve insanlığı kemiren bu şiir kanserinden kurtulmak gerek..’

bu makale müthiş bir ilgiyle karşılandı.. her taraftan telefonlar ve telgraflar geliyor, bütün gazeteler makaleyi yeniden yayınlıyordu.. bazı edebiyat gazeteleri tograth’ın makalesinden alıntılar yapıp, bilim adamı hakkında alaycı düşüncelere yer verdiler, onun zihniyeti hakkında kuşkuları vardı.. lirik defne konusunda gösterdiği bu dehşete gülüyorlardı.. bunun aksine, haber ve ticaret gazeteleri bu uyarıya çok önem veriyorlardı.. ‘ses’teki makalenin dâhiyane olduğu söyleniyordu..

bilim adamı horace tograth’ın makalesi, şiire duyulan kini ifade etmek için eşsiz, olağanüstü bir bahane olmuştu.. ve bahanenin kendisi de şiirseldi.. adelaide’li bilginin makalesi, bütün insanların belleğinde yer etmiş antikitenin harikalarına gönderme yapıyor ve bütün varlıkların tanıdığı kendini koruma içgüdüsüne sesleniyordu.. işte bu yüzden, tograth’ın okuyucularının hemen hemen hepsi hayranlık duymuş, korkmuş ve yararlandıkları çok sayıdaki ödül yüzünden toplumun bütün sınıfları tarafından kıskanılan şairleri haksız çıkarma fırsatını kaçırmak istememişlerdi.. gazetelerin çoğu, kampanyalarını hükümetin en azından şiir ödüllerinin kaldırılması için önlemler alması çağrısıyla bitirmişlerdi..

o, akşam, ‘ses’in ikinci baskısında kimyager-ziraatçı horace tograth, aynen ilkinde olduğu gibi, her taraftan telefonlar, telgraflar alan, basında, kamuoyunda ve hükümetlerde fazlasıyla heyecan yaratan yeni bir makale yayınladı.. bilgin, yazısını şöyle bitiriyordu:

‘ey dünya, kendi hayatın ile şiir arasında bir seçim yap, eğer şiire karşı ciddi tedbirler alınmazsa uygarlığın işi bitti demektir.. hiç tereddüt etmeyeceksin.. yarından itibaren yeni çağ başlayacak. şiir yok olacak, bu eski esinlerin fazlasıyla ağır lirleri kırılacak. şairler katledilecek.

***

o gece, dünyanın bütün şehirlerinde hayat aynıydı.. her tarafa telgrafla gönderilen makale, çok aranan yerel gazetelerin özel baskılarında yeniden yayınlandı.. halk, her yerde tograth ile aynı fikirdeydi. birtakım hatipler sokaklara dökülmüş, halkın arasına karışarak onları galeyana getiriyorlardı. hükümetlerin çoğu, yayınlanan metin sokaklarda müthiş bir heyecana sebep oldukça, hemen aynı gece kararlar almaya başlamıştı bile. fransa, italya, ispanya ve portekiz, kaderleri hakkında karar verilene kadar, toprakları üzerindeki şairlerin en kısa süre içinde hapsedileceği konusunda kararname çıkartan ilk ülkeler oldular.. yabancı ya da ülke dışında bulunan şairler bu ülkelere girmeye teşebbüs ederlerse, idam cezasına çarptırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardı. abd’nin, mesleğinin şairlik olduğu bilinen herkesi elektrikli sandalyeyle idam etme kararı aldığı, telgrafla bildirildi. aynı şekilde almanya’nın da, imparatorluk toprakları üzerinde yaşayan manzum ya da mensur şairlerin, yeni bir emre kadar ikametgâhlarından çıkmamaları konusunda bir kararname çıkardığı, yine telgrafla bildirildi. aslında bu gece ve ertesi gün boyunca dünyanın bütün devletleri, hatta yalnızca lirizmden nasibini almamış kötü destan şairlerine sahip olanlar dahi, ‘şair’ sözüne karşı bile önlemler almışlardı. yalnızca iki ülke bunun dışındaydı : ingiltere ve rusya.. bu alelacele çıkarılan kanunlar hemen yürürlüğe kondu.. ertesi gün fransa, italya, ispanya ve portekiz toprakları üzerindeki bütün şairler hapsedilirken, bazı edebiyat gazeteleri siyah çerçeveyle yayınlanıyor ve bu yeni terör hükümranlığından şikayet ediyordu.. öğleyin gelen telgraflar, haiti’nin büyük, zenci şairi ‘aristenete güneybatı’nın aynı sabah, güneş ve katliam duygusyla kendinden geçmiş bir zenci ve melez güruhu tarafından parçalara ayrılıp yendiğini haber veriyordu. köln’de kaiserglocke bütün gece boyunca aleyhte şiddetli sözler söylemiş ve sabah, kırk sekiz kıtadan oluşan bir ortaçağ destanının şairi olan profesör doktor stimmung (fransızcada tam karşılığı olmayan almanca bir sözcük, ruh hali veya şiirsel atmosfer anlamlarında kullanılır), hannover’e gidecek trene binmek için dışarı çıktığında, ‘şaire ölüm!’ diye bağıran ve onu sopalayan fanatik bir grup tarafından takip edilmişti.

profesör bir katedrale sığınmış ve birkaç kilise görevlisiyle birlikte, zincirden boşanmış drikkes, hannes ve marizibill (köln bölgesi folkloruna ait şahsiyetler, bakınız apollinaire’in ‘alkoller’ adlı kitabındaki ünlü ‘marizibill’ şiirleri) halkı tarafından buraya kapatılıp kalmıştı.. özellikle bu sonuncular azgın görünüyorlar, kutsal bakire’yi, azize ursula’yı ve üç müneccim kralı alman tarzıyla yardıma çağırıyorlar, bu arada, kalabalığın arasında kendilerine yol açabilmek için yumruk atmayı da ihmal etmiyorlardı.. pazar duaları ve sofuca yakarışlarının arasına, şöhretini özellikle âdetlerinin üniseksliğine borçlu olan şair-profesör hakkında rezilce hakaretler karışıyordu.. başını yere eğmiş olan profesör, tahtadan yapılmış büyük aziz khristophoros’un altında korkudan donmuştu.. katedralin bütün çıkışlarına duvar çeken duvarcıların gürültülerini duyuyor ve açlıktan ölmeye hazırlanıyordu.

saat ikiye doğru, napolili kutsal eşya koruyucusu bir şairin, aziz ianuarius’un kanını şişede kaynarken gördüğünü bildiren telgrafı geldi.. kutsal eşya koruyucusu mucizeyi ilan ederek dışarı çıkmış ve mura (parmaklarla oynanan bir oyun) oynamak için aceleyle limana gitmişti.. bu oyunda istediği her şeyi kazanmış ve sonunda kalbine bir bıçak darbesi almıştı..

telgraflar, gün boyu birbirini izleyen şair tutuklanmalarını haber veriyordu.. amerikan şairlerinin elektrikli sandalyeyle idamı saat dörde doğru öğrenildi..

paris’te, fazla tanınmadıkları için başlarına bir şey gelmemiş olan, sol kıyıdan birkaç genç şair, closerie des lilas’dan, şairler prensinin kapatıldığı conciergerie’ye doğru bir gösteri örgütlediler..

göstericileri dağıtmak için bir alay geldi.. süvariler silahlarını doldurdu.. şairler silahlarını çıkarıp kendilerini savundular, fakat bunu gören halk arbedeye karıştı.. şairleri ve kendini onların koruyucusu ilan eden herkesi boğdular.

bütün dünyada hızla yayılan zulüm işte böyle başladı. amerika’da ünlü şairlerin elektrikli sandalyeyle idamlarının ardından, bütün zenci şarkı besteciler, hatta hayatları boyunca hiç şarkı bestelememiş birçok kişi linç edildi. daha sonra sıra beyazlara ve bohem edebiyatçılara geldi. avustralya’daki zulmü bizzat idare ettikten sonra tograth’ın da melbourne’dan gemiye bindiği öğrenildi..”

GUILLAUME APOLLINAIRE..

‘KATLEDİLEN ŞAİR..’ , GUILLAUME APOLLINAIRE, Çeviri : NİHAN ÖZYILDIRIM, KANAT Yayınları, Aralık 2004, 202 Sayfa..

başlarken…

Denemeden bir şey elde edilmez bu hayatta.

Çoğu insan bir işe girdiği zaman karşısına en ufak bir zorluk çıkınca pes eder. O işin altından kalkamayacağına inanır. Oysa ki hayatta her zaman zorluklarla karşılaşacağız. Önemli olan o zorluğun üstesinden gelinecek planlar yapmaktır.

Vazgeçmek, kaybetmek demektir.

Hayatta bir amacın varsa yılmayacaksın. Yılarsan kaybedersin. Sonuna kadar gideceksin, deneyeceksin. Sonuna kadar yapabildiğini yapacaksın.

Yine kaybedersen en azından denedim, uğraştım olmadı dersin. Ama hiç başlamamışsan en başından kaybetmişsindir.

ZEYNO

 

zennubya          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ibrahim Maalouf

jazz 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aylak Adamlar tarafından çok sevilen trompet ustası IBRAHIM MAALOUF’la ilgili ayrıntılı bir yazı JAZZ, BLUES, EMPROVİZE MÜZİK DERGİSİ “JAZZ”ın ocak, şubat, mart sayısı olan 73. sayısında yer alıyor. İlgilenenlere duyurulur.

 

KEN LOACH!

yine sağda solda “ken loach” ile sallayanlar olduğunu görünce dayanamadım ‘land and freedom’ filmini anmak istedim 19 sene sonra… sadece bu filmiyle ve polit…ik görüşleriyle bile ona sallayanların kat be kat fersah fersah üstündedir “ken loach”. ken loach’a dil uzatabilmek için “hayata çalım at”, “kes” ve “land and freedom” gibi 30 yakın uzun metrajlı filmi izlemek, etüd etmek ve anlayıp ondan sonra eleştirmek gerekir. sırf siyasal görüşleri nedeniyle ve stalinist kampın dışında olduğu için saçma sapan eleştiri ve görüşlerle onu ve sinemasını mahkum etmeye çalışmak faşistliğin en alasıdır! sen çok yaşa ken loach! sen çok yaşa devrim ispanyası! 
Crockett
ken loach-3 001 ken loach-4 001 ken loach-5 001 ken loach-6 001 ken loach-1 001 ken loach-2 001
“İSPANYA 1936 BAHARI” , Charlie Hore, Duncan Hallas…, Çeviri : Melike Çakırer, Z Yayınları, Eylül 1995

 

Vefat

Söze ne demeli nasıl başlamalı bilmiyorum derin acılar içindeyiz .

Çok sevdiğimiz Abimiz , Büyüğümüz , Dayımız , Yoldaşımız , Hasan Işık abimizi kaybettik .

Sevenlerinin başı sağolsun .

Seni unutmayacağız koca yürekli adam .

Işıklar içinde uyu..

DSC08091-375x500

 

‘ŞİİR’

Dünyanın bütün ‘sığıntılarına’ ve tüm aylaklara günün şiiri olarak da ‘Kenneth Rexroth’un ‘Şiir’ isimli şiirini buradan yolluyorum. Anlayanlara artık! Şiirle kalın…

 

Crockett (Nedim)

 

ŞİİR

 

Yatıyorum yabancı bir yatakta

Yabancı bir evde ve sabah

Bütün geceyarılarından daha acımasız,

Boşaltıyor aydınlığını pencereden…

Çiçek yüklü kiraz dalları

Soluyor ve artlarında altın

Alımlı bibloları akağacın,

Daha ötede saf, sonsuz

Nisan göğü ve beyaz püskül püskül bulutlar

Ve hepsinin içinde ve ardında,

Hazır bekleyen kaçınılmaz

Uzaklığı yalnızlığın.

 

KENNETH REXROTH

 

(Aşk ve İsyan, Çeviri : GÜVEN TURAN, İYİ ŞEYLER YAYINCILIK, Aralık 1991…)

(Ayrıca ‘Aylak Adamız’daki 2 şubat 2012 günlü KENNETH REXROTH yazısına bakabilirsiniz..) 

kennethrexroth-121

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kennethrexroth-18-

 

“nedim’e ve aylaklara..”

Ben ki uzun soluklu bir varoluşta buldum seni,

ben ki uzun soluklu bir yok oluş sürecinde tutundum

yapraklarınızdaki toprağa gebe olan çiy damlalarına..

ben ki hep gözü yaşlı olanların ve aidyet yoksunu olan bir ülkenin çocuklarıyla kucakladım sizi..

yaşamsız bir saha olsa da yeryüzünü varlığıyla güzelleştiren bir yanı var siz gibi güzel yürekli aylakların.

ben de biraz hiçleştim yokluğunuza, biraz soldum.. biraz ağladım, biraz güldüm.. çokça öldüm ve çokça azaldım..

diyorum ki ben, yüreğimdeki ses olan sizlere, gökyüzü hep mi kirliydi de bu kadar, ben durmadan biteviye çığlık oluyordum..

yeryüzü hep mi bu kadar yandaş bir ölüm kokuyordu da bizler yoksunluğa doğuyorduk durmadan..

bazen ne de iddialı bir avuç çocuk oluyorum… oysa gözlerim bile çocuk olmaktan büyüdü..

bazen o kadar güçlüyüm ki kendimi PLath gibi yeryüzündeki tanrı hissediyorum, ve siz gibi yüreği aylak olanların sayesinde hala dünya dönmeye dem vuruyor bu boşlukta..

olmasaydınız (k)… çoktan uçarı bir yıldız gibi kayardı kendi boşluğuna..

iç çekişler bitmiyor, biteceğe de benzemiyor. her tarafımızdan kan akıyor, ölümler doğuyor durmadan yeni günlere.

işte şurada yanı başımızda bir halk ağlıyor yine ve yine olan çocuklara oluyor.. ve yine ne diyordu şair: unuttun mu bir halk gülüyorsa gülmektir.. böyle yankılanan bir dipnot düşüyor zihnimize..

ben bütün sıfırları tükettim. sanırım bu günlerde daha çok kurmaya başlıyorum intihar eylem planlarımı..

sonra yüzü dokunulmamış bir hüzün olan intihar kokulu kadın şairlere sarılıyorum.. soluyorum ellerindeki delircikleri.. diyorum hani belki hala bize de yaşamda kalmanın iyi bir yanı olduğunu fısıldarlar..

oysa ahh Nilgünn.. dirimimsin, her gün öldüğüm diyerek beni serkeşliğe bırakan..

ve sen Nedim.. öyle güzelsin ki, yaşam renginden utanır.. ben seninle sevdim sevdayı..

sen delice delirmeseydin yarandaki kadınına ben hala böyle umuda maviler yakarmazdım ve kendimin ellerinden tutup dilek ağacına yalnızlıklar bağlayan çocuklara fısıldamazdım sevdayı..

seni.. sizi unutmak mı.. bu imkansızların eşiğinde bir sızıdır benim için.

öyle seviyorum ki sizleri inadına bir ölmek değil, yaşamak gibi..

suskunuz aylardır, acılar çektik.. çekiyoruz hala, ama yine de çığlık çığlığa olan yanlarımızdan hala her gece aynı yıldızlara bakarak fısıldıyoruz birbirimizin ruhlarına..

ve yine de alnına kırlangıçlar konan adamlar tanıdım, sevdim, aldım yüreğime..

usulcacıktan bir ayın karanlığında gelip öptüm alnından sizlerin, senin.. ondan hala suskuda da olsak, duyumsuyor ve duyumsanıyorsunuz yalnızlığımda.. yalnızlığıma çoğullanan bir intihar kokulu kadın şairle uyuyorum bugünlerde karanlığa.. ve cesedine yas tutan bir mezar taşıyla şiirler mırıldanıyorum..

 

MAVİNİN ÇIĞLIĞI

 

işte ondan bir parça :

 

“ne güzel büyüdük

kimseler bilmeden bizi.

iki kare çıkış hakkı

ilk hakkıdır insanın çocukluğu.

 

yedi cami yaptırsak nafile

düşününce acıttığımız böcekleri.

tuhaf ve anlamlıydı büyüsü

tek karınca dahi yemedi zil çalan ağustosböceği.

 

rutubet kokardı biraz

yer yatağı hayalleri.

çok çocuklu bir odanın uykuluğunda

bulaşıcıdır kâbus halleri.

 

sevemedik salıncak çengellerine

kavun asan büyükleri.

secde eden selvi ağacına kurduk biz de

topu topu bir halat ile bir minder tutan saadeti.

 

sidik kokusu, ısırgan şişiği

el arabasında taşıdık birbirimizi.

dilimizde aslına en yakın siren sesi

bilirsiniz; Asyalı çocuğun imgesi

 

Yahudi mezarlığına gömmek ile tehdit ederdi annem bizi

taşırsak eve sokak küfürlerini.

öğrenmenin ayıp olduğu topraklarda

itinayla uyuştururmuş meğer harflerimizi.

 

yalnızca kollarımla mutlu edebildiğim tek kadındı

gözlerimdi o sarı saçlı kızın devriyesi.

aşkın sarma-sarışık olduğunu düşünürken geceyarıları

kesesiz kangurular sürdü sefalarımı.

 

ne de çok bekledim askere gidince sevdiği

pencereden çalabilmek için gözlerini.

benim bir ada kızım oldu hayata dair

bir de motoru bozuk kayığım

küreklere kalırdı sevdam biterken akşamsefaları.

 

umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince

akrep sinsi sinsi gülerdi halimize

hatırlayınca hayatın kürekte mahkûmluğunu

siyaha sabretmekten sıkılır

“ölsek” derdik “hiç olmazsa deniz dinlenir”.

 

öfkesi zehirli çocuklar büyüttü

kanımıza rengini veren kızıl düş perisi.

hissedilse de dolunay artığı fırtınanın patlayacağı

acıkan zihin kurtuluş sanıyor ağına takılan her sloganı.

 

hiç aldırmadan çevresine ve

kibrit başlarından oyma ateşten çembere

bir yalan uydurdu; inanıp, boğuldu sevi

ilerlerken başucumuzdaki portakal lekesi.

 

sıkıyönetimin gözü önünde

ekmek böldük biz birbirimize.

ne kadar sallasalar da düşün’ün ağacını

dalımızda çürüyecektik elbette.

 

tahrip gücü yüksek bir çocuk

hayatı budama peşinde şimdi.

bir kozaya sığmayacak kadar büyüyünce

tek güne sığdıramayacağını anladı ideallerini.

 

en zor anında harcamak için

cebinde saklıyor gıcır gıcır bir çığlığı.

tekmelemeyi kesince içindeki afacan sızı

canı çekiyor olmalı sahipsiz acıları.

 

sokakta dizi en çok kanayan

uçurtması uçurtmaların korkulu rüyası.

acıları kesip, sağlam bir kuyruk yaptı kendine

salınabilmek için devrimin gözlerine.

 

evden jilet aşırıp, kesti yanaşan uçurtmanın kuyruğunu

hayalinde aldatılmış bir kadın vardı.

o’na anlatmaya çalışıyor hâlâ;

birbirine sarılan iki uçurtmanın

bir daha asla uçamayacağını…

 

ÖZGE DİRİK / 2002-2003 İstanbul

hoş geldin DENİZ BARAN !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘aylak adam ailesi gün geçtikçe büyüyor.. çeşitli nedenlerle durağanlaşan yalnızlaşan  aylak adamız yakında tüm gücüyle geri dönüş yapıyor hem de ailemizin en küçük üyesi ‘deniz baran’ımızla..

‘emel ve gürsel’ kardeşlerimizin bugün ‘deniz baran’ı dünyaya ve biz aylaklara merhaba dedi.. en yakışıklı aylak ‘deniz baran’ımıza anne ve babası ‘emel ve gürsel’le bir ömür boyu mutlu ve özgür bir yaşam dileriz.. duydum ki ‘gürselim’ bize mekanda ‘deniz baran’ımızın şerefine müthiş bir gece hazırlamış.. sabırsızlıkla bekliyoruz o geceyi..

tekrar hoş geldin ‘deniz baranım’ nedim amcan bir elinde jack bir elinde tavşanlı bira poşeti seni mekanda bekliyor..’

 

Nedim.. (Crockett..)