Archive for Eylül, 2012

Hasta Parçacıklar- VIII :

“Siyah –Girizgah…”

Otuz gündür yıkanmıyordum. Otuz gündür sifonu çekilmemiş bir tuvalet gibi hissetmeye başlamıştım .  Dışarıda kar beyazının temizliği gözümü alıyordu. Ama kokum vardı evet benim kokum. Ama vardı ya yeterdi. Tıpkı  O’nun ve onların olduğu gibi. Her şey kokmalıydı. Her şey kendince kokmalıydı. Gözleri ışıldayan  ve Güneş’in alevleri gibi yanan bir tanecik kızım kokmalıydı ruhunda. Kadınım kokmalıydı ve ben ise otuzuncu günün sonunda yine kokmalıydım. Çünkü yeryüzündeki tek varoluş göstergem buydu. O kadar çabalıyordum ki kokmak için kokarcalar bile bu kadar uğraşmıyorlardı herhalde. Ama her şey ortadaydı , aslında hiç kokmuyordum. Benim kafamda canlandırdıklarım beynime dokunan  parmaklar gibiydi. Kokuları sağlayan beynime dokunan parmaklar… Saçmalama deyip kendime geldim. Geldim mi acaba. Kafamda bir saniyeliğine bir sürü soru: “ Görünmeyen her yerde olan tanrılar… ne gökte ne de yerdeler onlar. Her şeyi var ettiler, her şeyi  devam ettirdiler , ilk insan Onlar’dan korktu. Şimdi son insanlar da korkuyor. Çünkü onlar olmadan hayat var olamaz onlar varken de hayat yok olabilir…” . Evet işte sana somut. İşte sana tanrısallığı en çok hak eden varlıklar… Ne olduğunu söylemeye bile gerek yok…

“Neler oluyor!” diye saçma sapan bir haykırışla uyandım. Havlunun içinde çok temiz ve paktım. Kollarımı kaldıracak  gücüm yoktu. Kalbimin atacak mecali olmadığını düşündüğüm zaman O geldi. Evet Işımakta olan bir S…’dı bu. Kalbinin büyüklüğü içinde sadece  kendi aydınlığını değil ikimizin de Güneş’ini taşımaktaydı. Ellerimden tuttu. Ruhum hafifti o an… “S” diyecek oldum. O ise sadece kocaman yuvarlacık gözleri ile “S’enin atmakta olan  Kalb’inim” diye buyurdu. O an anlamalı ki ey dost insancıklar hayat sadece S.. olabilirdi. Ama beyin Tanrı’yı buyurdu: İlim ve S’abır.

Az sonra kar beyaz soğuğunda kulübeden çıktım. Her şey sessizlikti.  Etrafta kış için biriktirilmiş çalılar, boynu bükük bir kardelen, ufukta gözlerimi alan bir ışık kaynağı ve akşam açlığımı nasıl gidersem düşüncesi. Evet biraz arayış içindeyken karşımdaki kar dolu tepeciği tırmandım. Biraz ötede “düşünce otu” olarak bilinen A… göründü.  Bilmem neden zengin bilmem kaçıncı kimin bilmem ne hastalığına iyi geldikten sonra adamın zeka dolu zaferler elde etmesini sağladığı iddia edilen ot. Benim için ise ıspanaktan farkı olmaksızın koparıp çiğnedim. Ekşi tadıyla kendini itmeyen bu ot biraz da ısıtıyordu  vücudumu.  Biraz daha ilerledim. Başım o S’ufle dolu  trompet sololarıyla iniyordu otun etkisiyle. Ya da ot sadece bir araçtı… Hayat soluk almaya devam ediyordu sanki benim nefesimle. Yoksa ben de O da olmamalıydı hatta trompet üstadı da… Çevrenimizdeki karmaşıklığın  asil basitliği… Kimindi bu laf? Ben mi saçmalamıştım?

Derken ortalık kararmaya başladı ya da ben öyle sanmıştım. Ne siyah ne gri bir bulut belirdi sahnede . O sahne ki nasıl tanımlanmalı nasıl? İnsanoğlu nasıl acılarla göğü inletti nasıl? Nasıl bir renk idi ki o ve kimdi aslı biz Aşk olmuşken bu dünyacıkta…”

Fran(sı)z…

 

[Tarih belli olmamakla birlikte en organize en mantıklı soykırımı ve aslında en tanrıyı anlatan bir düşünce silsilesi…  (20/06/2005 kayıtlı metinde sanırım tarih olarak o tarihteki son okunuş tarihlenmiş.)

Parçacıkların kendi aralarında düzenlenişi ve numeroları da saçmalıktır aslında ama aslında vardır böyle bir düzen ve V.. nin bilmem kaç mevsimine benzerler. Çünkü hayat sadece Aşk’dır. “Aşk” olmayan hayat batsın, der kimileri…  Bu arada ufkumuzdaki şizofreniyi depreştiren sevgili İhsan Oktay Anar şahsiyetlerine şahsım adına teşekkürü bir borç bilirim ey Yüce Aylak Adam’lar (Gerçi İOA , Sayın ATILGAN’ a karşı şizosunu teşekkür babında sunabilmelidir diye geçirmekteyim kanaatimce bir  Zebercet  hatmederek…Çünkü esas olan… Deli miyim neyim?) (19.09.2012)]

-Özlem-

Basit kelime mi ?

Hadi açalım..

 

Büyüdüler, geçip, hatta göçüp gittiler..

 

Artık sokaklarda destek tekerlekli bisikletleriyle birbirlerinin arkalarından yokuş aşşağıya son hız inen çocuklar yok.

Sokak aralarından, nereden çıkacağı belli olmayan bir yarısı buz dolu, omuzlarına astıkları kutularıyla “Sütal” dondurma satan dondurmacılar yok.

Dükkanlarının önlerinde, çocuklar uçurtma yapmak için “yürütsün” diye çita bırakan marangozlar yok..

Okul bahçelerinde unutulacak “pahada” ucuz top yok.

Üzerlerinde çocukların parmak izi olan, aniden basılıp kaçılmış ziller yok.

Soba üzerinde kavrulurken kokusu mest eden kestaneler yok.

Çatır çatır patlayan cin mısırı yok.

Biten piknik tüpünü değiştirmesi için evin en küçüğünün avucuna beş lira sıkıştıran anne yok.

Balkonda sütçü geldiğinde haber vermek için nöbet tutan çocuk yok.

He-man yok.

Clemantine yok.

Küçük ev ve Lessie yok..

 

Özlem, basit bir kelime mi ?

Hadi daha açalım..

 

Birbirimizden uzaklaşarak büyüyoruz, büyümenin özü bu sanarak. Bazen bizi büyüten şeyler geliyor gözlerimizin önüne, kirpiklerimiz nemleniyor, dudaklarımız titriyor, dizlerimiz bizi taşımaktan vazgeçiyor.

Birbirimizden uzaklaşarak büyüyoruz, büyümenin özü bu sanarak. Sonra kaybettiğimizi anlıyoruz belirli bir uzaklığa vardığımızda, dönüyoruz; toprak.. Bazen bizi büyüten şeylerin, gerçekten toprağın bir parçası olduğunu, yığıntı önünde diz çöktüğümüzde anlıyoruz. Kirpiklerimiz nemleniyor, dudaklarımız titriyor, dizlerimiz bizi taşımaktan vazgeçiyor..

Birbirimizden uzaklaşarak büyüyoruz, büyümenin özü bu sanarak. Belki de bu yüzden, plastik çay tabağının üzerinde dik durmaya çalışan aciz bir mumda kendimizi görüyoruz. Ateşimiz, hırsımız, öfkemiz bizi tüketiyor.. Minik bir ışık tüm karanlığımızı yüzümüze vuruyor, görüyoruz..

 

Özlem, basit bir kelime mi ?

Biraz daha açalım..

 

İnsan tek başınayken, kendisine fısıldamaya en müsait kelime “özlem”dir.

Gidenler, gidenler..

Şehir dolusu anlamsızlığın yakana yapıştığı sayısız gece, gidenin değerini sonradan sonradan işliyor hayatın gergefine.

İlk başlarda saçma sapan bir gururla zamanı yandaş alman uzun sürmüyor kendine,

sonra,

kaybetmek tokat gibi indiğinde yüzüne,

yüzüne,

aynada,

aynada,

kendi başına,

özlediğinden bahsediyorsun aynadaki yüze..

Özlem’in kökü “Öz” değil ama, kendini bulmadan özlemek de değil insanca..

 

Açıldıkça açılası geliyor meretin..

 

Düşsel

Annem’e..

(Eteklerinden düşen ölümlere tütsü yakan kadın..

ben.. belki de annem..)

 

Göğsünde ölen bir peygamberdi,

gördüm.

Dokunurken sen o yarasalara,

açıkta kaldı beynimdeki deli..

 

Öperken sen o yaralardan,

açıkta kaldı açlıktan ölen çocuklar..

 

Saçlarından düşen ölü bir masaldı,

duydum..

Babam bana anlatmayı bırakırken

yeniden büyüdüm İsa’nın ellerinde..

 

ve

masallar ve peygamberler birdir bu gece

sen dokunurken kendi ruhsuzluğuna

gördüm, ölüsünü yıkayamayan o Anne’yi..

 

hadi usulunda sakladıklarına sür beni

ve mührüne taptığın o peygamberin

saçlarıyla ört bedenimi…

 

‘Mavi’

BAŞLAMAK YENİDEN

her şeyi tanrıya bırakmak da

bir tür yabancılaşmadır

ve bir erdemdir ölmek

ölümün ayağına gelerek

celladı bir adım da olsa

gerilettiğini bilerek

 

ve bir erdem olmalı yaşamak

sıkıp da dişini

her şeye rağmen

güne yeniden

yeniden başlamak

 

İBRAHİM KARACA

(‘Ardından’ – BELGE Yayınları – 1991)

(büyük usta İBRAHİM KARACA’nın bu şiiri ilk olarak 20.12.2009 tarihinde ‘aylak adamız’da yayınlanmıştı. bazı dostların ‘tekrara düşmüşsünüz’ diye hemen atlamamaları için bu notu düştük.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“nedim’e ve aylaklara..”

Ben ki uzun soluklu bir varoluşta buldum seni,

ben ki uzun soluklu bir yok oluş sürecinde tutundum

yapraklarınızdaki toprağa gebe olan çiy damlalarına..

ben ki hep gözü yaşlı olanların ve aidyet yoksunu olan bir ülkenin çocuklarıyla kucakladım sizi..

yaşamsız bir saha olsa da yeryüzünü varlığıyla güzelleştiren bir yanı var siz gibi güzel yürekli aylakların.

ben de biraz hiçleştim yokluğunuza, biraz soldum.. biraz ağladım, biraz güldüm.. çokça öldüm ve çokça azaldım..

diyorum ki ben, yüreğimdeki ses olan sizlere, gökyüzü hep mi kirliydi de bu kadar, ben durmadan biteviye çığlık oluyordum..

yeryüzü hep mi bu kadar yandaş bir ölüm kokuyordu da bizler yoksunluğa doğuyorduk durmadan..

bazen ne de iddialı bir avuç çocuk oluyorum… oysa gözlerim bile çocuk olmaktan büyüdü..

bazen o kadar güçlüyüm ki kendimi PLath gibi yeryüzündeki tanrı hissediyorum, ve siz gibi yüreği aylak olanların sayesinde hala dünya dönmeye dem vuruyor bu boşlukta..

olmasaydınız (k)… çoktan uçarı bir yıldız gibi kayardı kendi boşluğuna..

iç çekişler bitmiyor, biteceğe de benzemiyor. her tarafımızdan kan akıyor, ölümler doğuyor durmadan yeni günlere.

işte şurada yanı başımızda bir halk ağlıyor yine ve yine olan çocuklara oluyor.. ve yine ne diyordu şair: unuttun mu bir halk gülüyorsa gülmektir.. böyle yankılanan bir dipnot düşüyor zihnimize..

ben bütün sıfırları tükettim. sanırım bu günlerde daha çok kurmaya başlıyorum intihar eylem planlarımı..

sonra yüzü dokunulmamış bir hüzün olan intihar kokulu kadın şairlere sarılıyorum.. soluyorum ellerindeki delircikleri.. diyorum hani belki hala bize de yaşamda kalmanın iyi bir yanı olduğunu fısıldarlar..

oysa ahh Nilgünn.. dirimimsin, her gün öldüğüm diyerek beni serkeşliğe bırakan..

ve sen Nedim.. öyle güzelsin ki, yaşam renginden utanır.. ben seninle sevdim sevdayı..

sen delice delirmeseydin yarandaki kadınına ben hala böyle umuda maviler yakarmazdım ve kendimin ellerinden tutup dilek ağacına yalnızlıklar bağlayan çocuklara fısıldamazdım sevdayı..

seni.. sizi unutmak mı.. bu imkansızların eşiğinde bir sızıdır benim için.

öyle seviyorum ki sizleri inadına bir ölmek değil, yaşamak gibi..

suskunuz aylardır, acılar çektik.. çekiyoruz hala, ama yine de çığlık çığlığa olan yanlarımızdan hala her gece aynı yıldızlara bakarak fısıldıyoruz birbirimizin ruhlarına..

ve yine de alnına kırlangıçlar konan adamlar tanıdım, sevdim, aldım yüreğime..

usulcacıktan bir ayın karanlığında gelip öptüm alnından sizlerin, senin.. ondan hala suskuda da olsak, duyumsuyor ve duyumsanıyorsunuz yalnızlığımda.. yalnızlığıma çoğullanan bir intihar kokulu kadın şairle uyuyorum bugünlerde karanlığa.. ve cesedine yas tutan bir mezar taşıyla şiirler mırıldanıyorum..

 

MAVİNİN ÇIĞLIĞI

 

işte ondan bir parça :

 

“ne güzel büyüdük

kimseler bilmeden bizi.

iki kare çıkış hakkı

ilk hakkıdır insanın çocukluğu.

 

yedi cami yaptırsak nafile

düşününce acıttığımız böcekleri.

tuhaf ve anlamlıydı büyüsü

tek karınca dahi yemedi zil çalan ağustosböceği.

 

rutubet kokardı biraz

yer yatağı hayalleri.

çok çocuklu bir odanın uykuluğunda

bulaşıcıdır kâbus halleri.

 

sevemedik salıncak çengellerine

kavun asan büyükleri.

secde eden selvi ağacına kurduk biz de

topu topu bir halat ile bir minder tutan saadeti.

 

sidik kokusu, ısırgan şişiği

el arabasında taşıdık birbirimizi.

dilimizde aslına en yakın siren sesi

bilirsiniz; Asyalı çocuğun imgesi

 

Yahudi mezarlığına gömmek ile tehdit ederdi annem bizi

taşırsak eve sokak küfürlerini.

öğrenmenin ayıp olduğu topraklarda

itinayla uyuştururmuş meğer harflerimizi.

 

yalnızca kollarımla mutlu edebildiğim tek kadındı

gözlerimdi o sarı saçlı kızın devriyesi.

aşkın sarma-sarışık olduğunu düşünürken geceyarıları

kesesiz kangurular sürdü sefalarımı.

 

ne de çok bekledim askere gidince sevdiği

pencereden çalabilmek için gözlerini.

benim bir ada kızım oldu hayata dair

bir de motoru bozuk kayığım

küreklere kalırdı sevdam biterken akşamsefaları.

 

umut sendeler, her çakıltaşına inci deyince

akrep sinsi sinsi gülerdi halimize

hatırlayınca hayatın kürekte mahkûmluğunu

siyaha sabretmekten sıkılır

“ölsek” derdik “hiç olmazsa deniz dinlenir”.

 

öfkesi zehirli çocuklar büyüttü

kanımıza rengini veren kızıl düş perisi.

hissedilse de dolunay artığı fırtınanın patlayacağı

acıkan zihin kurtuluş sanıyor ağına takılan her sloganı.

 

hiç aldırmadan çevresine ve

kibrit başlarından oyma ateşten çembere

bir yalan uydurdu; inanıp, boğuldu sevi

ilerlerken başucumuzdaki portakal lekesi.

 

sıkıyönetimin gözü önünde

ekmek böldük biz birbirimize.

ne kadar sallasalar da düşün’ün ağacını

dalımızda çürüyecektik elbette.

 

tahrip gücü yüksek bir çocuk

hayatı budama peşinde şimdi.

bir kozaya sığmayacak kadar büyüyünce

tek güne sığdıramayacağını anladı ideallerini.

 

en zor anında harcamak için

cebinde saklıyor gıcır gıcır bir çığlığı.

tekmelemeyi kesince içindeki afacan sızı

canı çekiyor olmalı sahipsiz acıları.

 

sokakta dizi en çok kanayan

uçurtması uçurtmaların korkulu rüyası.

acıları kesip, sağlam bir kuyruk yaptı kendine

salınabilmek için devrimin gözlerine.

 

evden jilet aşırıp, kesti yanaşan uçurtmanın kuyruğunu

hayalinde aldatılmış bir kadın vardı.

o’na anlatmaya çalışıyor hâlâ;

birbirine sarılan iki uçurtmanın

bir daha asla uçamayacağını…

 

ÖZGE DİRİK / 2002-2003 İstanbul

Embriyo Yalnızlığı (iki)

Nefes almak için bolca vaktin var. Korkma ! Şehri dışarıya kilitledin, evindesin..

Nefes al..

Ambülansın acı siren sesine “tadını” neyin verdiğini bilmeyen insanlar, elbette ambülans sesi duyduğunda irkilmeni, dizlerinin kontrolünü kaybetmeni anlayamayacaklar. Şimdi tüm sesleri boş ver, hepsini dışarıya kilitledin, evindesin.

Nefes al..

Amaçsızca arşınladığın karanlığı taşıyan birkaç sokak lambasına koşarak saklanan ışık ve çocukluğunun gayri resmi olarak “yaşanmamış” kaydedilmesini sağlayan her “hızlı büyüten” kötülük, elbet bir gün eşiğine kapanıp af dileyecektir senden. Şimdi tüm bağışlamaları boş ver, hepsini dışarıya kilitledin, evindesin.

Nefes al..

Verdiğin değerlerin hiçbiriyle örtüşmeyen, tinercilerin, böceklerin, farelerin, sokak köpeklerinin, kaldırımlarını işgal ettiği, ufka doğru uzanan gidiş yolu. Ayak bastığın yerlerin var oldukları zamanlar boyunca eriştikleri en yüksek mertebeden – her şeyle birlikte- yuvarlandıkları uçurum, gidenler.. Şimdi tüm gidenleri boş ver, hepsini dışarıya kilitledin, evindesin.

Nefes al..

Anlamların ve yokların birbirlerine girdiği kalabalıklar, kaotik varoluşlar, analitik katliam anıtları, metamfetamin cinayetleri, sınırsız açlıklar, her soykırımın yıldönümünde bir önceki yıldönümünde ortaya çıkmamış “yeni yeni” fotoğraflar, lağım denizler, artık çocuk park edilemeyen açık hava meyhanesine dönen çocuk parkları, ticari kafiyelerin esaretinde can çekişen şiirler, satılık şairler.. Şimdi tüm yalanları boş ver, hepsini dışarıya kilitledin, evindesin.

Nefes al..

Esrik tanrıların oğulları ve kızları umut tacirleri. Yumuşak sesli, okyanus bakışlı imamların, hahamların, rahiplerin, papazların sütunsal varlıkları üzerinde yükselen bu yalnızlık başkentleri.. Kendi kendine yetebilmeni onaylamayan alfabelerin aynı zamanda tanrısal sözler aktardığı mevzusunu irdelemeyi yasak bellemiş tüm yönelimler. Asalar, tespihler, haçlar ve önüne koyduğu her cismin önünde eğilmek zorunda olduğunu emreden kutsal sıfatlar.. Şimdi tüm spesifik yaklaşımları boş ver, hepsini dışarıya kilitledin, evindesin.

Nefes al..

 

DÜŞSEL

AYLAKLIK ETMEK GEREK!

Çünkü zaman geçer…

Kimsenin gözünün yaşına bakmaz.

Geçmeyen, insanın tatmin olmasına engel bir yoksunluk hissidir. Zengin olarak bu hissin gideceği sanılmış belki zamanında ama gitmediği ortada. Zenginler, hala daha fazla kazanmak, daha fazla tatmin olmak için yırtınıp duruyorlar.

Biz mi? Bizim zaten allahımız, dinimiz, öbür dünyamız, cennetimiz var. Buradaki bütün isteklerimiz hatta ihtiyaçlarımız farazi. Öyle şeyler yok, bize öyle geliyor. Tatmin edilecek bir şey yok, üreyebildiğimiz için sevinmeli, zenginliği daim kılmak için çalışkan karıncalar üretmeliyiz. Kaliteyi artırmak için de âşık olarak üremeliyiz. Hem böylece yaşadığımız aşk sayesinde dünyadaki zamanımıza bir hoşluk gelsin. Tatminsizlik azıcık da olsa tatmin edilsin. Kim koymuş bu kuralları. (Kural olup olmadıkları ayrıca tartışılabilir ama bence o hale gelmişler. 15-35 yaş arasındaki insanların ilgi duyduğu şeylere bakarsanız temel amacın hep karşı cins olduğunu görürsünüz. Acaba insanların doğası mı böyledir. Yoksa artık doğamızdaki bir şey yaşamımızın merkezine yerleştirilmek için körüklenmekte midir? Neredeyse icat edilen her şey bu temel amaca hizmet ettiği kadar var oluyor.)

Sadece bazı zaman ve mekân dilimlerinde, bazı insanlar için bu kurallar silsilesinin esnek olan duvarları dışa doğru biraz daha mayışabilir. En azından yaşadığımız çağların düzenleri içinde ve her kuşakta biraz daha belirginleşerek. Biz de duvarı mayıştırabildiğimiz kadar tatmin oluruz.

Yalnız unutmamak lazım ki herkes zengin olabilir(!). Çalış! Yeterince çalışırsan neden olmasın. Ama dil bunun anti-tezini yaratmıştır. “çok mal haramsız çok laf yalansız olmaz” diye. Yani çalışmakla olmuyormuş. Ya çalacaksın, başkalarının –ki bunlar bizler oluyoruz- sırtına basıp ezeceksin, ya da miras kalmış olacak (yani aynı şeyleri baban-deden bizim babamıza-dedemize yapmış olacak).

Bu böyle olmaz deyip isyan edersen, duvarı yıkmaya çalışırsan ya teröristsindir ya deli. Çünkü bu duruma isyan etmek en başta paylaşmayı istemek demektir. Hani temel amaç tatmin olmaktı. Gerçi onun da sonu yokmuş ama. O zaman paylaşmakta nesi. Deli misin? Belki de insan değilsin. Tez diyor ki insan doğası tatminsizdir. O yüzden sen, senden bir şeylerden, malından canından vazgeçersen insan değilsin. Sen kimsin, nesin? Beyni yıkanmış bir teröristsin. İnsanlaşabilmek için, şükretmeli, burada sahip olamadığın her şeyin öbür tarafta seni beklediğini düşünüp rahatlamalı ve yarın sabah işe gitmelisin.

Yani,

Zamanından vazgeçebilirsin. Hatta vazgeçmelisin. Sana sunulan nimetlerden (bu dünyada var olmak, âşık olmak, üremek) faydalanabilmek için ve öbür dünyada daha iyi bir yer edinebilmek için, zamanından -bu dünyada yerine koyulamayacak tek şeyinden- vazgeçmelisin. Gerçi bunun bir yan etkisi de yok değil hani. Bu sayede daha fazla kazanması gerekenler bu dünyada yerine konamayacak tek şeyleri olan zamanlarını daha ‘efektif’ geçirirler. Ama her ilaç gibi, çalışmak için zaman harcamanın da, böyle garip yan etkileri olabiliyor. Ve tabi yine her ilaç gibi, doz aşınca yan etkiler daha etkili oluyor ama ana etki ters tepiyor.

(Konu konuyu açtı başından beri, dağıldı belki biraz. Ama bu metni bir yere vardırmaya kararlıyım.)

Çalışmak ilaç mıdır? En azından öyle pazarlanıyor.

Bana sorarsanız çalışmak insanın doğasıdır. İnsanı hayvan ve bitkiden ayıran en önemli özelliktir. Yeter ki çalışmak, tüm medeniyetin, tüm insanların dünyada yerine koyamayacakları tek şeyleri olan zamanlarını yine insanlık için harcayabilmelerine hizmet etsin. Büyük insanlar elbette ki durumu çok daha güzel özetlemişler;

 

“İnsanın özü özgürlüktür…” demiş birisi.

 

Bir başkası varılacak yeri göstermiş.

“Biz toplumcu düzen kurulsun istiyorsak: İnsanoğlu, açlık, yuvasızlık, bakımsızlık, öğrenimsizlik gibi afetlerden daha doğarken kurtulmuş olsun ve maddenin uzayın, aşkın, ölümün gizemleri gibi şanına yakışır meselelere yaratıcı enerjisinin olanca gücüyle kendini verebilsin diyedir.”

 

Ve işte demek istediğim çalışarak yaratılan her şey yine bu değerlere hizmet etmeli, yoksa tatminsizlerin zevk-ü sefalarına değil. Amaç “her insan ölür, pek azı yaşar” sözünü yalancı çıkarmak olmalı.

 

İnsanın zamanını aşka, dostluğa, sanata, şiire, doğaya vermesi aylaklık mıdır? Olsun ne güzel. Aylaklık diye ad taktıkları eylem insanın bu dünyadan zevk aldığı zamanlarda yaptığı şeydir. Bir gün bu dünyadaki her insan, insan gibi aylaklık edebilecektir. Hem de hiçbir yoksunluk, hiçbir kötülük için kaygı duymasına gerek olmayan bir dünyada olacak bu.

 DEST

Uzun zaman sonra..

Evet sevgili dostlar , 

Çok uzun zaman oldu farkındayız . Ama bazen durulmakta gerekiyor bu hayatta . Her zaman aynı olamıyor insan .

Neticede sizden epey uzak kaldık farkındayız . Bu ayrılık uzun oldu onun da farkındayız bize yayına ara mı verdiniz diyen dostlar , sizleri de unutmadık ! Yakında geliyoruz biraz daha sabır lütfen . Aramıza güzel bir dostumuz katılıyor bu hafta sonu ilk yazısını paylasacagım buradan sizlerle . Cok üzüldük , acılar cektik ama güzel şeyler de olmadı değil olacakta .

Lütfen bizi yalnız bırakmayın ki biz cok yalnız insanlarız …

 

Ve güzel günlere birlikte yürüyeceğiz .

 

İyi ki varsınız sevgili dostlar …

 

BLACKHAWK