Archive for the ‘Yazar : ‘Bulut’’ Category

Camino…

gölgeli ve sıkıntılı günlerimin bumerangı bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere.
harika ötesi bir dram, gözyaşı yetmezliğinden ölebilirdim…
izlerken iki yanı da muazzam keskin jiletlerin içinde kalmış gibi çok canım yandı, çok kanadım…
filmimizin adı ‘camino’, ispanya 2008 yapımı bir film.
senaryosunu ve yönetmenliğini javier fesser yapmış.
oyuncu kadrosu ise nerea camacho, carme elias, moriano venancio.
özellikle ‘camino’ rolünü üstlenen nerea camacho çok başarılıydı hayran kaldım.
yüzüne mutluluğu, aşkı, hüznü, acıyı, umudu ve umutsuzluğu o kadar başarılı yansıtmış ki mest oldum.
11 yaşındaki camino’nun; aşkın ve ölümün kusursuz kesişiminde yaşadıklarını konu alan film, başlarda hristiyanlık sempatisi taşıyan bir film mi acaba dedirtse de aslında tam aksine din dayatmasının aşırı ve ölçüsüz dinciliğin tehlikesine  ve çirkinliğine dem vuruyor.
film o çirkinliği öyle kuvvetlice seriyor ki gözlerinizin önüne, dinin; beynini akraba evliliği ürünü haline getirdiği anneyi, olaylara müdahale edemeyen edilgen babayı, acısını, aşkını cesurca, sabırla sahiplenen camino’yu kendinizi tırmalayarak, didikleyerek izliyorsunuz.
film sonunda belki bir sır kutusu da sizler edinirsiniz…
iyi seyirler…

‘BULUT’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Les Passants… Yoldan Geçenler…

Geçecek, geçecek… geçecekler.
En son gelen, kalacak geriye…
 
sahaflar, kırtasiyeler ve eskiciler dolaşmaktan, gezmekten en büyük keyif aldığım mekanlardır. hele ki kırtasiyeler; kalemlerin, defterlerin, kutuların, silgilerin içinde hayat bana öyle güzel ki…
onun renk cümbüşünün içinde ne kadar grim ve siyahım varsa kaybolur…
babamın çok güzel kalemleri olurdu, şimdi düşündüğümde babamın kalemi olması dışında hiçbir özelliği olmayan kalemler aslında.
babam onları gömlek cebinde özenle sakladığından mı, yoksa boyu 6 santimetreyi geçmeyen ve sürekli ucu kırılan kurşun kalemlerimiz olmasından mı nedir, sadece ben değil tüm kardeşlerim çok heves ederdi babamın kalemlerine.
hatta okula götürüp arkadaşlara hava atma planları kurar ve hep başarısız olurduk.
o kalemlere sadece, babama lazım olduğu zamanlarda, gömlek cebinden babama kadar olan mesafede eşlik edebilirdik.
o gün bu gündür hiçbir kırtasiyeye kayıtsız kalamıyorum…
yine bir gün kayıtsız kalamadığım bir kırtasiyede, geçen yıl ağustos aylarında, harika bir sese rastladım…
”Isabelle Geffroy…” sahne adı ise ”Zaz…”
ona göre Zaz’ın anlamı a dan z ye müziğin tüm sesleri demekmiş, ya da tam tersi z den a ya…
5 yaşından beri müzikle ilgilenen fransız şarkıcı Zaz, konservatuar eğitimi almış. kemandan piyanoya birçok enstrüman çalabiliyor.
birçok grupta solistlik yapmış, üstelik tamda adına yakışır bir şekilde, caz, endülüs, latin, küba ve afrika ritimlerini harmanlayan gruplarda.
özgürlüğü çok hissetmek istediği zamanlarda ise paris’in montmartre sokaklarında ve kabarelerde söylemiş. bu kadar bilinmesi ve konuşulması da en çok sokak performansları sayesinde olmuş.
ve sonunda 2010 yılında je veux isimli bir albüm çıkarmış.
albümde birbirinden güzel şarkılar var, benimse en beğendiğim Les Passants…
o gün o kırtasiyede duyar duymaz içimde sarı sıcak, çocukluk günlerinden hatırladığım bir kıpırtı oldu, kendimi çokta iyi hissetmediğim o gri istanbul gününe sesi ve şarkıları pasiflora gibi geldi.
kalbinde müziğe ne kadar duyarlılık varsa hepsini sesine taşıyan, üstelik giyiniş tarzı ve doğallığı ile de gözdem olan Zaz
22 ekim 2011 uluslararası caz festivalinde istanbul da sahne alacak.
bu şansı yakalayabilen  aylaklarımızdan ricam Les Passants en çok benim için dinlesinler…
çok sevin, çok gülümseyin…

‘BULUT’

mutluyum, devam et…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yediğinden, içtiğinden çok arkadaş ortamına ilgi duyan bünyeme tam da cuk oturan  bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere…

orjinal adı ”Happy Thank You More Please” olan filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu ”Jons Radnor”…

menfaatlerin çocukların bile dünyasına çabucak yerleşip katmanlaştığı, tüm ilişkilerin sürekli tökezlediği şu zamanımıza hafif dokundurmalar yapan içten bir film olmuş.

ana karakterimiz Sam; kısa hikayeler yazan bir yazar, ki işinde de çok başarılı değil.

alkollü sosyalleşmelerin ardından 2. levele geçip tek gecelik ilişkiler yaşayan, kendini serkeş bir hayatın piri sanan, kısaca yerli  ıssız adam profili bir karakter.

çokta önemsediği bir iş görüşmesine giderken, metroda, ailesi tarafından unutulduğunu sandığı bir çocukla tanışır.

oysa Rasheen vesayet altında bir çocuktur ve verildiği aileye de hiç ısınamamıştır.

Sam, Rasheen sayesinde başarısızlıkla sonuçlanan iş görüşmesinin ardından, kabarelerde şarkı söyleyen Mississippi ile tanışır,

ve alkolün desteği ile tek gecelik değil de 3 gecelik bir ilişkinin içinde bulur kendini…

Sam’in en yakın arkadaşı ise sürekli vedalar yaşayan, ”kahretsin yine yanılmışım” sözünü tapınak sözü gibi kalbine kazıyan, saçlarını rahatsızlığı yüzünden kaybetmiş, yardımsever Annie…

birde mülkiyeti sevmeyen ve asla evliliği düşünmeyen Mary ve Charlie isminde bir çiftimiz var, işte film  her biri içimizden biri olan bu insanların fark edemedikleri bir çok şeyin farkındalığını anlatmaya çalışmış…

filmde en çok hoşuma giden mesajlardan biri ise ”teşekkür et,ve daha fazla lütfen…”

yine hoşuma giden mesajlardan biri de, sevmek için dekoru düzgün bir bedenden ziyade sevme yeteneği olan bir ruha  ihtiyaç olduğu gerçekliği anlattığı bölüm…

nede olsa beyaz atlı prensi herkes sever, herkes o prensin şatosunda yaşamak ister, öyle değil mi?

asıl mesele yeşil kurbağa ile bir aşkı bir hayatı paylaşmakta…

yazdıkça film azalsın istemiyorum, izleyin derim…

‘BULUT’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

acının bedeli…

‘yazacağım ama korkuyorum…
günlerdir, yine o aptal düğümün içindeyim…
sıkıldım kendimden, çok sıkıldım…
kalbimden ve belleğimden nefret ediyorum…
seni hayatımdan süzdüğümü düşündüğüm anda tekrar boğazımı sıkan dar boğazlı kazak oluyorsun…
ve benim ters dönmüş kaplumbağalardan farkım kalmıyor böle zamanlarda…
aptallık bu ya, hala inanamadığımdan BİTİŞİME, yazdıklarını okudum, yine, yeniden…
içim nasıl kırık dökük bilemezsin..
yüzümdeki keder gölgesi aralık ayında attığın maili okuduğum andaki gölgeyle aynı şimdi…
bir de salak bir gülümseyiş var işte…
hani sürekli oyundan çıkarılan, azarlanan, istenmeyen ama yine oyuna çağırsalar diye bekleyen çocuğun arsız, şaşkın gülümseyişi gibi…
ne büyük aşkmış ya, ne büyük…
kendi yazdıklarımı da okudum, kendime kullandığım sözleri duysan kulakların çok acırdı…
ne trajik sevmişim seni…
sense bende sevdiğin, aşık olduğun her halimi; düşüşe başladığında, işe yaramaz bulmuş, hasta ruhlu saymışsın…
sen hep kendi hayatını yaşamışsın, bense bunca yıl biriktirmiş olduğum tüm sevgiyi, ÜSTÜME basa basa sana vermişim, ve sen oburca kemirmişsin beni…
en son attığın; hani yaşattığım güzel anlar adına vedayı hak ettiğimi düşündüğün mailin var ya…
mesleğini bırakmalısın diye düşündürdü… bu meslekte bu umursamazlığın… çok acıklıydı çok…

ama daha da acıklısı mailin sonuna iliştirdiğin zoraki umursar tavrındı…

belki de dünya gidişatının kurbanlarındansın, belki de sahiden bencilin birisin…

ama o göğsündeki sıcaklığı nasıl gerçek yaptın?

peki ya nasıl oluyordu da süt dişin bile gülümsüyordu?

ya gözlerin?

arzuyla, tüm kuralların içinden kaçıp nasıl öyle bakıp uyuşturuyordu beni?

ya sözler?

o hızla geçip giden sözler?

yaşamla ölüm çelişkisi gibi, bıraktığın tüm çelişkiler..!

birazcık eğlendin işte.. evet, evet birazcık eğlendin!

benimse hala bir ağırlığım yok, bazen kafamı çizgi film kalitesinde burkup kopartmak

istediğim bile oluyor… ve sıkıldım biliyor musun? vaktin bu hep efkar halinden sıkıldım…

geçen gün ne yaptım biliyor musun sevgili ecelim?

sırf ömründen bir dakikaya tanık olmak için, arkadaşın birine seni arattım…

tam 12 dakika senle konuştu… ve ben köklerimi dahi yok etmene rağmen, o 12 dakika için

tanrı’ya şükrettim…

‘ne güzel ya şu an onun ne konuştuğunu, ne yaptığını biliyorum’ diye diye sevindim.

çok mutlu ol çok…

sindiremediğim bu acının bedeli… sadece mutluluğun olsun…

yoksa hakkımı helal etmem….’

‘BULUT’

hey ! hareketsiz…

‘- hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilmezler…’ – rosa luksemburg

kendimden çok uzaktayım yine…
her şey aklımda koşuştururken, hareketsiz bir sızı var içimde…
duvar dibi gibi…
oysa alışmaya başlamıştım. keskin viraj gibi birden bire değiştirdiğin hayatıma…
biraz olsun tekrar içtenleşmeye başlarken gülüşüm, yine sahteleşip beni terk etti..
hiçbir şey yapmak istemiyorum bugün…
beni yine dönme dolaba bindirip en yüksek yerde elektriği kesen, üstelik birde şiddetli rüzgarlarla beni deneyen, her gün, her sabah illaki baktığım ve hep bir daha asla bakmayacağım dediğim facebook foton mu, su şişesi mi, yoksa bana aldığın ayakkabılar mı bilemedim…
hani en son senle içtiğimiz tekila var ya… hani sen yine bahçesi olmuştun pembeli, kırmızı yanakların…
hani yüzünü eşkiterek içtiğin içki, eline tatlı tatlı şeyler yazdırmıştı, şimdi okununca tatlılıktan ziyade, bizans mızrakları gibi gelen cümleler…
kahretsin!!! sigarayı üfleyişinde geldi şimdi  aklıma, efkarla işve arası bir kavisi vardı dudaklarının…
ne çok yakışıyordun geceye ve alkole…
sonra ben ayak parmaklarına komik komik suratlar çizmiştim de sen yine çok salakça bulmuştun hani…
sana gönderdiğim cevizlerin kabuklarına da çizmiştim o komik gülen suratlardan… acaba o zamanda salakça gelmiş miydi?
her neyse işte ben o tekila şişesini atmadım… su şişesi yaptım ve gün içindeki en işe yarar reaksiyonumda, off çeke çeke şişeyi kafama dikmek… dolabın önünde öylece dikilirken, yine istilasına uğruyorum hiç hesapta olmayan anıların ve……
sesini duymak istiyorum… sadece sesini duymak… ama sen bilme istiyorum… bilmeden bahset günlük sıkıntılarından…
evinden bahset, yapmak istemediğin ev işlerinden, dökülen kahveden, bencillikten, gitmek istediğin konserlerden, izlediğin filmlerden, yeni aldığın giysilerinden, hamza’dan, borçlardan, sana bebekken süt getiren amcadan, hatta ONDAN bahset…
ya da hiçbir şey yapma dur öylece nefes alışını duyayım…
bilinçli şekilde acı yaşamak bu olsa gerek…
bana aldığın  ayakkabıları giyerken de  ne kadar eskidiklerini fark ettim, peki neden eskimiyor böğrümdeki bu sızı?
bazen kendimi balık gibi hissediyorum… oltana takılmış, sonra sen tarafından ufacık bir leğende bir süre bakılmış, sonra  ”-ne bu ya tuta tuta bu balığımı tuttun! küçük balık bu, işine yaramaz, öbür leğene attığın balık daha iyiydi, boş ver at gitsin bunu denize…!
diyene kulak verip apar topar tekrar denize atılmış bir balık gibi…
hatta o kadar umarsızca ve acele fırlatılmış ki denize; çarpacağı kayalıklar hesaba katılmayan, sersemleşmiş bir balık gibi…
şimdi tekrar tüm her şeyi bir başıma omuzlamak ve iyileşmek zor…
aman ha.. yakındığımı düşünme sakın… hiç ama hiç yakınmıyorum sadece hüzünlü bir şey  işte…
aklıma geldiğinde !
sümüklü halde hatırladığım çocukluk arkadaşlarımı, facebook’ta çoluk çocuğa ve zamana karışmış halde bulduğumdaki burukluğu yaşıyorum o kadar….
hem ben sayende birçok dost edindim sevgili ecelim… böğrümdeki sızına borçlanarak buluştuğum dostlar…
yüzlerini görmediğim ama her birinin yaralı bir güvercini okşar gibi yüreğime dolan kelimelerini bildiğim dostlar… kelimelerimle ellerini tuttuğumu söyleyen dostlar… hastalanan annem için en az benim kadar kaygılanan dostlar, güzel bir şey dinlediğinde okuduğunda paylaşan, şarkılar, türküler armağan eden dostlar…
CROCKETT, REİS, ÖTEKİ, NİYOBE, GULE ve henüz tanışamadığım daha bir çok aylak dost….
teşekkür ederim sevgili ecelim… sayende bu mutluluk, hepsi sayende….

‘BULUT’

‘-korku ve kan, daha her şeyin  sonu değildir,
 bir şey, tek bir şey tüm yıkıma karşı ayakta kalır…
 insanın insanla karşılaşması…
 gün oldu, bir yabancının bakışlarıyla, bize bir göz kırpışıyla…
 uçurumun kenarından döndük…. – cesare pavese’

Black…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘- hayat rahimden de başlasa , topraktan da başlasa ,

yolculuğu karanlıkta başlar ve karanlıkta biter

bir gün hepimiz bu karanlıktan geçmek zorunda kalacağız…’

 

 gözlerimi yumup , sobelene kadar ağladığım bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere :
”black…” 2005 hindistan yapımı bir film… yönetmeni ise ‘sanjay leela bhansali…’
açıkçası filme başladığımda beni saatlerce kuşatacağını hiç düşünmemiştim , lakin hem konusu hem de ‘michelle’nin çocukluğunu canlandıran ‘ayesha kapoor’un o samimi , hatta onun sahiden bir engelli oyuncu olduğunu düşündürecek kadar mükemmel performansı hem gözlerimde su tesisatı , hem de içimde  yerçekimsiz bir alan kurdu…
günün tüm rehavetini unutmamı sağladığı gibi , gözüm ve dilimde büyüttüğüm tüm günlük keyifsizliklere de unutulmaz bir ders verdi…
film sonunda ; 10 senedir artmayan maaşım başta olmak üzere , kaçırdığım , bazılarını yaktığım tüm gemilere , sırtımdaki tüm bıçaklara elimle salla diyerek havayı bayağı kuvvetli bir şekilde tokatladım…
bana bunu yaptıran hissettiren tabi ki görme ve duyma engelli olarak doğan ve daha doğar doğmaz öteki ilan edilen , hayvanca muamele gören michelle’nin imrenilesi direnci , sabrı ve ısrarı…
ona karanlığa hep  borçlu kalacağı  mutluluklarla ve başarılarla  yaşamasını öğreten  sabırlı öğretmeni ‘debraj sahai’ ise tam bir mucize avcısı… öz babasının bile çıngırak takarak hayvan muamelesi yaptığı Michelle , sahainin inancı , sevgisi öyle güzeldi ki…
aslında hiç de öyle olmadığı halde kendi kendinize dertlerinizi abartıp , üzüntülerinizde seçici olamıyorsanız , her gün cehennemin fon müziğinde dans ediyorsanız ya da kalbiniz bu aralar hissiyatsızlaşıp , kalpliğini unutup anüs gibi davranmaya başladıysa izleyin bu filmi…
zira bir gün bizlerde karanlıkta kalabiliriz…
gülüşünüzle ve merhametinizle kalın…

‘BULUT’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘çocuk , çiçek , müzik , bir de aşk bir de dostluk ve kavga olsun sözlerin….’

‘of çekme ,
sözcüklere sığmayan fırtınalar dinsin diye içinde
of dedikçe başını taştan taşa çalan gençliğimi kanatıyorsun sesinde
bırak çektiğin oflar yerine ,
ölümsüzleştirdiğin fesleğenler konuşsun
güneşe selam selam büyüttüğün , leylak gülüşlü umutlar konuşsun
of değil artık ne olur
çocuk , çiçek , müzik , bir de aşk bir de dostluk ve kavga olsun sözlerin….’

‘Adnan Yücel’

 

‘sekiz saat emeğin  en kıymetli zamanıdır yemek saati…
ağustos ayındaki gölge esinti nasılsa aynı öyledir tadı…
yenen yemekten ziyade , hergün biraz daha gözlerinin ferinin solduğuna tanık olduğum , insan kardeşlerimle sohbettir karnımı doyuran…
bazen ilgisiz eşlerinden konuşurlar , bazen çılgın çocuklarından bahsederler.
bazen bir gün önce akşamlarına misafir olan tv dizisinden bahsederler , az çok kendi hayatlarının izlerini sürdükleri o dizilerde , dizi sonundaki yorumlarla alırlar kendi hayatlarına olan hınçlarını…
mevzu ne olursa olsun illaki güzel bir manevrayla değişir ve bir türlü bir araya getirilemeyen yakada son bulur…
bazen nostalji yapılır , bizim zamanımızda diye başlanır söze , küçüklük hayallerinden bahsedilir , solmuş gözlerdeki fer, birden kımıldar… şahsi mitolojiden bir sayfa daha dile gelir ve soluk almadan , 30 dakikaya bir anı daha  sığdırılmaya çalışılır…
– şimdi ki çocuklar çok şanslı be kardeşim , ben sadece bir ‘e.. cin için en az 4 gün beklerdim , babası bakkal olan bir arkadaşımla sırf arada dükkanlarına girip o kadar şeker ve çikolatanın içinde nefes alabilmek için iyi geçinirdim , oysa içten içe nasıl kıskanırdım… tek hayalim doğum günü hediyesi bir koli ‘e.. cin’di o zamanlar…
– sahi ben seni hep cin yerken görürdüm , hatta yaşına da bu zevkini hiç yakıştıramazdım demek bundan sebepmiş…
– ben de ilkokul öğretmenlerinin çocuklarından nefret ederdim usta ya… nasılda kasılırlardı sınıfta , en önde oturur… sınıfın en zengin , en yakışıklı , en eninden bile daha gözde olurlardı… hep hayalim öğretmen çocuğu olmaktı o zamanlar…
– ben de şirinleri arardım dostum , gülme abi ya , gidilen her piknikte bakmadığım kuytu köşe kalmazdı… hep bu hayalimden kırk yılda bir yakılan mangaldan uzak düşer , çoğu zaman zeytin ekmekle doyururdum karnımı…
– ne yapacaktın ki şirinleri ?
– evlendirip aile kuracaktım onlardan… hem arkadaşım yoktu ki benim , onlar arkadaşım olurdu , bide sınavlarda saklanır bana yardım ederler diye düşünmüştüm…
bazense çok artistlik yapıp iktidardan söz açılır , atılır tutulur…
– yaw kardeşim ne bu ya , hayretler içindeyim , ne olcak bizim bu ülkenin hali , insan hiç celladına aşık olur mu yaw? denilir , denilir ama yine sessiz sedasız iktidarın 3. sezonu izlenmeye ve yaşanmaya başlanır…
bense platon’nun bir aforizmasını hatırlatırım…
– siyasete katılmayı reddetmenin cezalarından biri , sizden geri insanların yönetimi altında yaşamaktır… derim , derim ama  havada asılı kalır , çok doğru demiş der yine eğilmeye , diz çökmeye biata devam edilir…
bir arap ata sözü vardır ‘sarhoşun günahının bedelini hep ayık öder’ diye ,
sahi daha ne kadar ödenecek bu bedel…?
daha ilkokuldayken , emsallerim cin ali serisi okurken ben hasan hüseyin’in ‘bıyıklar konuşuyor’ kitabını okumuş ve özetini çıkarmış bir bünye olarak bilir inanır ve yaşarım ki bu için için kendimizi yiyen ülke halimizin sebebi ,
ilk ikili ilişkilerde  ete kemiğe bürünen faşizm… sonrasında ise tüm insanlığa yayılan…
eğer üzerimize yapışan bu kötülükten kurtulursak , kimse bizim korku ve umutlarımızı sömürerek bizi yönetemez…
ve oy kullanmak isteyen bir engelli sürüm sürüm süründürülmez… ya da sırf göremediği için oy kullanma hakkını gözlerindeki karanlığa bırakmaz…
demokrasi ; bazen pozitif ayrıcalığı olan azınlıkların , bazense çoğunluğun faşizmi olmaz…
ve mutluluk rüyamız gerçek olur…
gülüşünüzle kalın…

‘BULUT’

‘- mutluluk rüyanız nedir ?
– iyilik etmenin gerekli olmadığı bir toplum…’

‘Brecht’

abelard ve heloise (mektuplar)…

sonu gelmez bir yolculuktu , üstelik  yer- gök masmavi olsa da beton renkli gelmişti bana…
dinlediğim şarkılar ise acı çekme oranımı sadece arttırıyordu o kadar , sanırım dilini bilmediğim şarkılar dinlemeliyim…
bazen içimin uyku odalarına girip başımı düşürüyordum yanımdaki vefalı omuza , ama fazla sürmeden uyanıyor ve sonu gelmez yolculukta debeleniyordum…
ah o kavaklar o kavaklar yetişmeseydi , düşünceden ölebilirdim… hatta bir ara ipi boğazıma geçirmiş gibi gelen yolculuğun , sandalyesine tekme atıp sevgili ecel’imin artık gerçekliği ve doğruluğu kalmayan , ama okununca hala iki muazzam jiletin arasına beni alabilme yeteneği olan mesajlarını okudum… bendeki de tam delilik…
arabada sadece 5 kişi olmamıza rağmen , beynimde tanımadığım milyon ses vardı , ve yolculuk boyunca hep konuştular…
nihayet bitmez gelen yol bitip , dayımlara ulaştığımızda ise  beynimdekiler yetmezmiş gibi birde zamanın soysuzluğuna canım sıkıldı…
ellerindeki yüzlerindeki her çizgi , bükülen bel , bir zamanlar güçlü kuvvetli sıkılan ama şimdi mecalsiz tutulan  el , gümbür gümbür şelaleleri anımsatan ses yerine savunmasız bir sesle söylenen ‘hoşgeldiniz kuzum’lar oracıkta üzüverdi beni…
yokluklarını düşündüm , ve bütün gücümle kalplerine sarıldım…
bir iki değişikliğin ve eskimişliğin dışında her şey  yine aynıydı , bir ara vitrine gözüm takıldı…
hala camının kenarı kırıktı , siyah beyaz fotoğrafların yanına bir iki renkli torun fotoğrafları iliştirilmiş ve kıbrıs kökenli kahve fincanları hala en gözde yerindeydi… insanların ve ziyaretin seyrekliğinden olsa gerek , bir zamanlar bizden köşe bucak kaçırılan şekerlik ağzına kadar doluydu ve ambalajı solmuştu… misafir ağırlamanın baş rol oyuncusu limon kolonyası ise çok mutsuz görünüyordu… kapağı artık sadece ağrıyan başın tedavisi için açıldığından olsa gerek…
zalim zamanla mücadele edip , etrafa her an ağlamaya şiddetle müsait gözlerle bakınırken üzerinde yılbaşı ağacı resmi olan , simlerinin yarısı dökülmüş , güneşten uçları kıvrılmış bir kart gördüm , şaşırdım tabi… zaman yakamızdaki gülü bile soldurmuşken nasıl olmuşta bu kart hala güven içinde saklanmış o vitrin köşesinde ?
ama arkasını okuduğumda daha da çok şaşırdım…
çünkü benim ilk okuldayken , daha b ve p yi ayırt edemez haldeyken yazdığım , üstelik altına ‘veliniz bulut’ diye de kişisel not düştüğüm karttı o…
birden eski roma tanrısı janus gibi hissettim kendimi , biri öne biri arkaya bakan iki ayrı yüze sahiptir janus…
işte o misal geçmişi ve geleceği aynı anda görmüşçesine dondum kaldım…
zaten yaşamıma tüm demlenmişliği ile sinmiş olan mektuplaşma güzelliği daha da anlam buldu o gün…
ve bu güzel anının üstüne  hala bir cevap yazmasalar da iki tane mektup arkadaşı edindim… varsın yazmasınlar , beklemenin de ayrı bir keyfi var ne de olsa…
aynı fotoğraflar gibi tüm ölümlere kendince bir başkaldırısı var mektupların…
ve ne kadar zaman geçerse geçsin , saklandıkları yerden ellerinize ve gözlerinize dokunma olanağına sahip olduklarında , aynı siyah beyaz türk filmlerinde olduğu gibi yazan kişinin sesini de kulaklarınıza getirme özelliği de vardır mektupların , belki de bu yüzden ölümsüzdürler…
hele ki aşk mektupları…
onlarsa cemal süreya’nın söylediği gibi bir tür yazılı sevişmedir…
işte bu yazılı sevişmelerden oluşan en sevdiğim kitaplardan biri olan ‘abelard ve heloise’den  söz edeceğim sizlere…
bir solukta okunacak , narin bir kitap…
filozof ve şair pierre abelard ile öğrencisi heloise arasındaki aşkın  öyküsü , ama öle bir öykü ki ömürlerinden daha uzun bir hikayeye sahip…
gizlice evlenirler , çocukları olunca birliktelikleri gayrı meşru sayılır ve heloise’nin dayısı tarafından abelard zor kullanılarak hadım edilir…
ve bu olaydan sonra iki sevgili ayrılır ve yaşamlarına manastırda devam ederler.
işte kitap aşkın bu sürgün zamanlarında yazılan mektuplardan oluşuyor…
hüzünlü ya da dramatik demek istemiyorum çünkü aşktan acıyı süzemiyoruz maalesef… aşk varsa acı kaçınılmaz…
kitap sonunda hem mektuplar daha çok anlam kazanıyor yaşamınız da hem de aşklar…
birhan keskin ‘aşk iki kişi arasında asla eşitlenemeyendir’ der ya bu kitapta o eşitsizliği apaçık görüyorsunuz…
bu kitabı 14 şubatta hediye etmek sureti ile okumama  vesile olan , yaşattıkları ve  bıraktığı sızı ile de kitabı kendimin yazmış olduğu hissi uyandıran , üstelik hala saç teli 21. sayfaya emanet olan , sevgili ecel’ime de hazır adı geçmişken teşekkür edeyim…
ve kitaptan şişman ebruli kalemle altları çizilmiş bir kaç cümleyi yazarak bitireyim…
mektuplarla ve iyilikle kalın…

 ‘BULUT’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 ‘böylesine yaşanmazsa aşk , aşk değildir.

öykünmedir , özentidir. yapay bir güldür ancak. öylece yaşayıp gider çoğu.

belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…

zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk , çekilmesi çok zor bir acı.

peki , amacı ne ?’

  

‘köpeğe tasma takmasan da ,

sadakati bağlar onu sana.bilirsin ki isteyerek kalmaktadır yanında.işte ben bu özgürlüğü istiyordum.

beni seçtiğini , sana olmasa bile tüm dünyaya ,

hem de kendime kanıtlamaktı dileğim…’

 

 ‘umarım öldüğünde yanıma gömülmek istersin ,

toprağa karışmış kollarım uzanır , kucaklar seni..’

 

 ‘aşk ya aşktır , ya değildir. ne amaca gerek duyar , ne hedefe.

ama kendi kendine doğar ; kendi kendine yeter. ne umuda yeri var , ne gerekçeye…

acı çekmek aşkın bir parçasıysa eğer , acı çektiğim için mutluyum ben…’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaşamaya değer…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘- kalbim yün yumağına dolanmış bir kedi gibi…
gülebilseydim , gülerdim…’

içi boşaltılmış tenha günler vardır… hava gridir , ruh gridir… ne çalan kapı , ne çalan telefon umurunda olmaz…
gidilebilecek en iyi yer , seni her halinle misafir edebilecek kanepen ve kalbine usulca dokunacak bir filmdir..
işte bu film onlardan biri…bir kere çok ama çok samimi…
üstü kazındıkça , tekrar tekrar izlendikçe emiliyor film…
çok nefis repliklere sahip…
ısıtan güneşte mevcut filmde ,  ürperten rüzgarda…
‘muriel barbery’in çokça satılan romanı ‘kirpinin zarafeti’ kitabından  uyarlanmış ,
fransa ve italya ortak yapımlarından olan yaşamaya değer filminin yönetmeni ‘Mona Achache…’
oyuncu kadrosu da oldukça iyi , Josiane Balasko , Garance Le Guillermic , Togo Igawa , Anne Brochet…
izlemenizi teşvik için biraz bahsedeyim filmden…
oldukça zeki bir kız olan ‘paloma’ , everest’e tırmanarak ölen birinden esinlenir ve 12.yaş gününde ölme kararı alır…
paloma zeki , komik bir  o kadar da depresif sıkılgan bir karakter… yalnız ve nefessiz… minicik olmasına rağmen hayatta düşünecek , söyleyecek sözü kalmamış olanlardan ,
üstelik burjuva da  bir hayata sahip…
aynı apartmanda birde ‘rennee’ isminde bir kapıcı yaşamakta ki en etkilendiğim karakterde buydu…
kendini çirkin ve tombul hisseden suskun ‘rennee’ , marx , platon , tolstoy okuyan oldukça entellektüel bir karakter…
ve japon ‘kakuro ozu’…. Sade , edebiyatı ve sinemayı seven sabırlı bir karakter…
işte sadece kedisi olan üç yalnızın imrendirecek dostluğunu anlatıyor film… hem de felsefeye , edebiyata bulayarak anlatıyor…
kendinizi kaybettiğiniz bir an olursa , kendinizi bu filmde arayın… mutlaka bulabilirsiniz diyorum…
gülüşünüzle kalın… iyi seyirler…

‘BULUT’

‘nasıl öldüğün değil , ölürken ne yaptığın önemli…’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sevmek kadar katlanmakta gelir elimden… (oktay rıfat)

sana kızmayı çok istiyorum…
ama olmuyor , sanki öfkem bile sen tarafından ipotekli…
kalbime hala acı veren yanından ne zaman süzülürüm diye bekliyorum…
bazen bana haksızlık ettiğini düşünüp gidiyorum bu cümlenin ardından , ama bu seferde başkalarına yapmış olduğun haksızlıkların boğuk sesini duyuyorum , senin tabirinle böğüre böğüre ağlayanların…
ve içim yine büyük bir vazgeçişle doluyor , derin bir iç çekiyorum sadece…
sonra ‘yaşlanma gitme korkusuyla başlar , bırakıp gidebilenler ise hayatta 1-0 önde koşar’ diyen yazarı anımsayıp galibiyetine gülümsüyorum…
iyi ki diyorum iyi ki ‘söylenildikçe değeri azalır’ düşüncesine inat bolca söylemişim seni sevdiğimi…
şimdi hiçbir şey diyemeyenim çünkü…
sanırım en çokta bu örseliyor beni , hiçbir şey diyememek…
bugün benim aptal hikayemin kahramanını bulduğu gün…
aşkın kollarını açarak beni ayakta karşıladığı gün , yani senin kulaklarımdan yüreğime düştüğün gün…
eğer  düşümüz halen devam ediyor olsaydı , kim bilir nasıl bir telaşın içinde olacaktım…
planlar projeler içinde gece gündüz yuvarlanıp sevgiliyi mutlu etme kampanyası başlatacaktım…
şimdi ise sadece tevekkül içindeyim…
burası sakin ve telaşsız , sanmakla olmak arasındaki uçurumdan uzak… acının , acıklı berbat halinden sıyrılmış , mağrur hali gibi…
sadece ara ara rüyalarıma giriyorsun o kadar ve ne hazin ki yine üç kişilik bir kadroyla…
sabahında  soluğu 15 inçlik ekranın başında fotoğraflarına bakarken alıyorum… sonra bana aldığın kitapların baş sayfalarını okuyorum , bakıp kalıyorum öyle…
sanırsın ki sadece bana özel bir mucizeye bakıyorum… hele birde o üzerinde taa o zamanlardan gitmene işaret sayılabilecek gemi resimli defterimize yazdıklarını okuyunca , hacmine sığmıyor ruhum…
o zaman kaybediyorum o sakinliği… acı o mağrurluktan kaçarak uzaklaşıyor ve ben yine acıklı oluyorum , baştan tırnak uçlarıma kadar özlem oluyorum , biçare oluyorum…
sarhoşluğunu , saçlarını , dağınıklığını , umarsızlıklarını , tavuk yutmuş galiba dedirten kahkahanı , hiç bir yere ait olamayışını ama olur gibi yapışını , hanilerini , yolculuğa her daim hazır bavullarını , ööflerini , giiittlerini , spesiyallerini , sigara paketinin o naif halini , asansör müziği gibi gelen , hiç alışamadığım müziklerini , fransız köşeni , pofidik puaçalar gibi ellerini , süt dişini , kirpiklerini , kullanılmaz olsa da ben bunu değerlendiririm deyip atamadığın eşyalarını , üşengeçliğini , küsmelerini , zaaflarını , vefasızlığını ve gidişini anımsarım…
ateş bir kez daha yakar , yıkar ama  geçer ve ağlarken yakalarım kendimi…
sonrası yine tevekkül…
gidiş günün kutlu olsun… bugün bir sene daha gittin…

‘BULUT’

iyi bak şu yaşamın yüzüne ve dinle
intihar bunalımında yüzerken evler
sokaklarda diz boyu iğrençlik
tükürüksüz açılmıyor gazeteler
ve bir zaman
yüreğimize gömdüğümüz efendiler
açıp yelkenleri
selamsız ve sabahsız gittiler….(adnan yücel)