Archive for Ekim, 2010

AŞK ÜZERİNE KISA BİR FİLM.. (KROTKI FILM O MILOSCI) – KRYZSZTOF KIESLOWSKI

AŞK ÜZERİNE KISA BİR FİLM.. (KROTKI FILM O MILOSCI) – KRYZSZTOF KIESLOWSKI

‘bu filmi yaparken mesleğimizin saçmalığını kesin bir şekilde anladım.. esasında film , blok apartmanlardan birinin bir katında yaşayan gençle onun karşı bloğunda yaşayan bir kadın hakkındaydı.. seyircinin gözüyle bakarsak ya da senaryoyu okursak , filmi nasıl çekebilirdik.. iki daire –biri adam , diğeri kadın için- ve bir de bir kısım merdiven kiraladık.. bu da her şeyiyle masrafsız bir film demekti.. aslında bu filmi çekmek için on yedi farklı iç mekan kullandık.. bu on yedi iç mekan , iki dairenin karşılıklı olduğu etkisini yaratıyordu.. bir veya iki defa ‘tomek’ ya da ‘magda’ dışarı sokağa çıkar veya postaneye giderler.. dışarı çıktıkları başka sahne yoktu..

bu on yedi iç mekanın biri , yani ‘magda’nın dairesi , varşova’nın yirmi ya da otuz kilometre dışındaki iğrenç prefabrik evlerden biriydi.. tahmin edebileceklerinizin en korkuncu.. kaldırıp bir tarlanın ortasına konmuş kocaman bir taş yığını.. bulduğumuz villanın da bloktakilere benzer camları vardı.. ‘magda’nın dairesini buraya kurduk.. ‘magda’nın dairesi bloklarda değil , varşova’nın 30 kilometre dışında bir villada çekildi..

bu daireyi ‘tomek’in görüş açısından çekebilmek için –iki perspektiften bakıyorduk ; önce ‘tomek’in sonra ‘magda’nın perspektifinden- bir kule inşa ettik , çünkü ‘tomek’ kadından iki kat daha yukarda oturuyordu ve kuleyi ‘tomek’in katından görülen yüksekliği vermek için kullanıyorduk.. ‘tomek’ teleskopla baktığında , biz de ‘magda’nın dairesini görebilmek için aşağıya doğru bakıyorduk.. ayrıca bu iki katlı kule uzun lensle çekim yapıldığında – bazen 300 , bazen de 500 mm.’lik lens kullandık – teleskopla bakılıyormuş izlenimi vermesi için evden yeterince uzakta olmalıydı..

sete gece saat onda giderdik çünkü sessizlik gerekiyordu ve eninde sonunda bu bir gece çekimiydi.. kuleye çıkardık.. ekibin geri kalanı prodüksiyonun kiraladığı civardaki diğer evlere giderlerdi ve witek adamek ve ben , birer şapşal gibi altı yedi saat , gün ağarana kadar kulenin tepesinde çekim yaparken onlar da ya uyur ya da porno film seyrederlerdi.. çok soğuk olurdu , donma noktasının altında..

evle kule arası 60 ya da 70 metre olduğundan , szapolowska’yla mikrofonla haberleşirdik.. mikrofon bendeydi.. szapolowska’nın evde kurulu ses düzeni vardı..

böylece bir hafta boyunca her gece , soğukta ve yalnız – bir de kameramanın asistanıyla benim asistanlarımdan biri olurdu- bu saçma şartlar altında , karanlık bir banliyö bölgesinde çalıştık.. iki katlı bir kulenin tepesindeki iki ahmaktan biri mikrofona şunları tekrarlayıp duruyordu : ‘ o bacağını daha yukarı kaldır.. bacağını aşağı indir.. masaya yaklaş.. hadi , git o kartları al..’ direktifleri sadece prova sırasında verebiliyordum , çünkü çekimi sesli yapıyorduk..

setten yiyecek veya başka bir şey almak için ayrıldığımda , durumun saçmalığı ve anlamsızlığı üstüme geliyordu.. dev bir gökdelen niyetine kullanılan küçük villa ışıl ışıldı , çok açık diyaframlı uzun odaklı objektifler kullandığımızdan , çok ışığa ihtiyacımız vardı.. her şey karanlığa gömülüyken tek ışık saçan yer orasıydı ; etrafta kimsecikler yoktu.. gecenin içinde acayip iki katlı bir kule.. kendimi orada , ‘o bacağını kaldır,’ diye bağırırken görebiliyorum.. tabii mikrofon da doğru dürüst çalışmıyordu ve evdeki sistemden sesim duyulsun diye elimden geldiğince yüksek sesle bağırmak zorunda kalıyordum.. bütün o hafta boyunca mesleğimin aptallığı , saçmalığı ve anlamsızlığını bütün çıplaklığıyla yaşadım..’

‘KIESLOWSKI  KIESLOWSKI’Yİ ANLATIYOR..’ – DANUSIA STOK , Çeviri :  Aslı Kutay Yoviç ,  Agora Kitaplığı , Ekim 2010..

‘sanatta yıkmadan yaratılamaz..’ – FERİT EDGÜ

108./

gombrowicz , günlüğünün bir yerinde şöyle diyor : ‘zihinsel varsayımların dışına çıkamayan sanatçı , bitik bir adamdır..’

peki ama nasıl kurtulmak bundan ? yapıyı nasıl kurmak ? ortaya çıkanı nasıl denetlemek ?

tüm güçlükler (ya da güçsüzlükler) oradan (beyinden) gelmiyor mu ?

tüm sorular ? tüm sorunsallıklar ?

unutmak.. çok güzel.. ama unutmak için de onu harekete geçirmemiz gerekmiyor mu ?

beyin niçin yüreğin karşıtı olsun ? nasıl ki yaşamam için ikisinin de çalışmasına gereksinmem var , yapıtımın da onlara gereksinmesi var..

 

116./

bilmiyorum , daha kaç gün , kaç ay , kaç yıl yaşarım.. ama kırık yıldır , uykularım uyku değildi ; karabasandı , düştü.. dolayısıyla , bir ölü gibi uyumadım.. ve karabasanlarımda , düşlerimden çok yararlandım.. bir kitaptan , bir resimden yararlandığım gibi.. dolayısıyla , yaşamıma geceleri de katmak gerek..

hatta özellikle geceleri – uzun , uykulu / uykusuz geceleri.. böylece , yaşıtlarımdan daha yaşlıyım , daha yaşlı sayıyorum kendimi.. ölümü de , düş göremeyeceğim için sevmiyorum..

 

249./

jean genet iliklerine kadar tiksiniyor kapitalist-burjuva toplumdan.. özellikle kendi yurdundan, fransa’dan.. peki , genet sosyalist bir toplumda bir ‘yasa-dışı’ olarak özgürlüğüne sahip olabilir miydi.. yazar genet , böylesi bir toplumda ortaya çıkabilir miydi..

 

250./

j. genet , evet , yetimhanede yetişti , mahpushaneye düştü , ama yaratıcı yüzünü ortaya koyabildi.. sıradan bir yazar olarak değil , 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri olarak.. böylece kabul gördü.. ama gene de tek yataklı bir otel odasında öldü.. daha fazlasını da beklemiyordu.. kitaplarının tüm gelirini de bir arap çocuğuna bıraktı..

 

251./

gene , j. genet.. fransızlardan ve fransa’dan öylesine tiksiniyordu ki fransa’ya karşı olan herkese gönül verebilirdi.. almanlara gönül verdi.. zencilere gönül verdi.. araplara gönül verdi.. fransa’ya onu bağlayan tek şey dildi.. kuşkusuz , bir başka dilde yazabilse (beckett örneğinde olduğu gibi) o dilde yazardı.. ama fransızca yazarken de , burjuvalara olan tiksintisini öylesine dile yansıttı ki dili , o güzel fransızcayı onların elinden aldı.. serserilere , eşcinsellere , katillere , hırsızlara mal etti onlar için bir dil yarattı.. kusursuz , eksiksiz , yanlışsız ve.. olağanüstü..

 

273./

insanların yıktıklarından çok yaptıkları ilgilendiriyor beni – sanat hariç.. çünkü sanatta yıkmadan yaratılamaz.. 

FERİT EDGÜ , Tüm Ders Notları..

SEL YAYINCILIK , Nisan 2005..

‘çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcı.. kabul edilemez.. yetersiz..’ – TEZER ÖZLÜ

‘yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum.. bir ana ve babadan olma değilim.. bir yaban otu gibi anadolu yaylasında bittim.. doğumum bile bir kökünden kopma idi.. köklerimi hiç aramadım.. içerisinde severek yaşayabileceğim arka dünyalardan kopma köklerim olabilirdi.. annem ve babam gibi , tüm kentler , ülkeler , günler , geceler , her gökyüzü de yabancı kaldı bana.. insanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum.. gökyüzünden , onun ışıklarından , gün batımlarından , karanlıklardan ve bulutlardan , kendi çıktığım karanlığa ulaşıncaya kadar onlardan uzaklaşacağım..

..

yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım.. çıldırmanın beni ne kadar ilgilendirdiğini biliyorum , bu yüzden onu kendi kafamda ve beynimde yaşamaya kalktım.. akıl ve çılgınlık arasındaki ufak , yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklere nasıl anlatabilirim..

beyin , düşünce kendini özgürleştiriyor , fırlıyor , bir roket gibi evrene , boşluğa , sonsuz boşluğa.. onunla birlikte gövde de.. ya da gövde kalıyor da , düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor.. acı veren bir şey bu.. çok acı veren.. ürküten.. hem de nasıl ürküten..

çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcı.. kabul edilemez.. yetersiz..

..

otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım.. bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım.. ilk kez gördüm denizlerini.. ilk kez güneşinin altına yattım.. gecelerinde dolaştım.. bir çocuk bile doğurdum , benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı.. evet , dünyayı kavradığımı  sandım..

..

kırık yaşındayım.. on yaşına kadar , çevremi , özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım.. bugün , gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü içinde boğuluyorum..

..

kendimi öldürmeye çalışıyorum.. özlemlerim kalmadı..

bıraktım..bıraktım.. hepsini kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım.. ve bana ölümsüzlerin sonsuz acıları kaldı..’

TEZER ÖZLÜ , ‘KALANLAR’..

YKY , Nisan 1995..

‘aylak adamlar ve babaaziz’ – Ankaralı CEVO..

‘sevgili aylak adamlar kısa bir süre önce sevgili arkadaşım(ız) ‘sarı’ sayesinde sizlerden haberdar oldum ve sizi takip etmeye başladım. öncelikle yazdığınız ufuk açıcı, entellektüel, afili, yararlı ve unuttuğumuz bazı şeyleri bizlere tekrar hatırlatıp öğrenimimize katkıda bulunan yazılarınızdan dolayı sizleri tebrik ediyorum. bir zamanlar içtiğim antidepresanlar kadar bağımlılık yaptınız diyebilirim, zira bilgisayarı her açtığımda aylak adamları ziyaret etme ihtiyacını hissediyorum.
yıllar önce ‘crockett’ hodja bana yusuf babanın kült eseri ‘’aylak adamı’’ hediye etmişti. aylak olduğumu gözlemlemiş sanırım aylak arkadaşım. zira aylak aylak yaptığım moda sahili gezilerimi bir düre sonra beraber yapmaya başlamıştık. ben gökyüzüne bakar, ‘crockett’ hodja denize. (deniz kızı mı beklerdi anlayamadım hiçbir zaman)
aylak adamlar güzel şeyler yazıyorsunuz , onlardan bir tanesi de bu hafta yayınladığınız babaaziz filminden pasajlar. bu bahaneyle tebrikleri ‘altın tepsi’ içinde olmasa da naçizane email yoluyla iletmek istedim. babaaziz benim de çok başarılı bulduğum bir film. film demek doğru mu bilmiyorum. başka birşey. tasavvuf deryasından damıtılmış damlaların kurgulanıp bir araya gelmiş hali. her bir sahne için günlerce konuşulabilir, yüzlerce kitap yazılabilir. diğer yazdığınız yazılarla aynı çizgide olmaması, farklı bir ideolojik görüşü temsil etmesine rağmen sayfanızda yer alması beni ayrıca sevindirdiğini söylemeliyim. hakikat inandırır, samimiyet dinlettirir.
bu ve benzeri yazılarınızdan dolayı tebrik ediyorum. aylaklığınız daim olsun….’

‘ankaralı’ cevo..

27.10.2010

(fotoğraf : ‘ankaralı’ cevo.. – peri suyu , bingöl..)

Yasmin Levy

Kalbi, ses tellerinde atan kadın, ayrıca benzerine rastlanması zor bir müzik tarzının icracısıdır. Bazı parçalarında üstü kapalı da olsa flamenko ezgileri yakalanabilir .

Babasını henüz iki yaşında kaybetmiş ve annesi tarafından büyütülmüştür. Üvey babası, Latin ve Sefarad kültürü ve müziği konusunda bir araştırmacı olan Yasmin, Latin ve Sefarad müziğinden Endülüs flamenkosuna; Türk ezgilerinden Arap etkilerine pek çok unsuru müziğinde kullanmaktadır. Viyolonsel ve piyano gibi batı müziği enstrümanları yanında ud gibi doğu müziği enstrümanlarını da şarkılarında kullanmıştır.

ALBÜMLERİ

2004 – Romance & Yasmin
2005 – La Judería
2006 – Live at the Tower of David, Jerusalem
2007 – Mano Suave
2009 – Sentir

30 Ekim 2010 ‘ da Türker İnanoğlu Maslak Show Center ‘ da konser verecek , güzel sesli , dinlenesi kadın . Şarkılarında söylediklerinin bir kelimesini bile anlamasam da sesiyle yarattığı duyguyu dibine kadar yaşadığım, başarılı sanatçı için biletix etkinlik bilgisi için şöyle yazmış ;

“nací en alamo”, “la alegria” gibi kalbe işleyen şarkılarla dünyanın ilgisini toplayan kudüs doğumlu yasmin levy, genç yaşına rağmen judeo-espanyol (ladino) şarkılarının önde gelen sanatçıları arasında yer alıyor. sefarad müziğini, endülüs flamenkosu, ortadoğu ve anadolu müzik geleneğiyle harmanlayan levy, izmir’de doğan ve sefarad kültürü araştırmalarının yanı sıra şarkı derleyiciliği yapan babası sayesinde bu müzik kültürüyle küçük yaşında tanıştı. geçtiğimiz her üç yılda da bbc dünya müziği ödülleri’ne aday gösterilen levy, 2000’de çıkan ilk albümü “romance & yasmin” ve ikinci albümü “la juderia” için paraguay’dan iran’a kadar yayılan coğrafyadan müzisyenlerle çalıştı.

BLACKHAWK

Yorumsuz : ‘BAB’AZİZ , Ruhunu Tefekkür Eden Prens..’ – NACER KHEMIR

BAB’AZİZ , ‘RUHUNU TEFEKKÜR EDEN PRENS..’

BAB’AZIZ , ‘THE PRINCE CONTEMPLATING HIS SOUL..’

‘sevinçli olduğumuz zaman ikimizin birleştiği zamandır.. sen ve ben iki ayrı biçim ama tek bir ruh , sen ve ben..’ – BAB’AZİZ

 

‘ruhunla süpür sevgilinin kapısının önünü.. ancak o aman onun aşkı olursun..’ – BAB’AZİZ

‘bu dünyadaki insanlar mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir.. ilki ateşe yaklaşmış ve demiş ki : ben aşkı biliyorum.. ikincisi ateşe yavaşça kanadıyla dokunmuş ve demiş ki : aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.. üçüncüsü kendini ateşin ortasına atarak yanarak kül olmuş.. gerçek aşkı işte sadece o kelebek bilir..’ – BAB’AZİZ

‘ölümden kesinlikle çok korkarız.. anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki : dışarıda aydınlık bir dünya var , yüksek dağlarla dolu , büyük denizleri olan , dalgalanan düzlükleri olan , çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan , dereleri olan , yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan ve sen bu mucizelerle yüzleşmek yerine karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun.. doğmamış çocuk bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için hiçbirine inanmayacaktır tıpkı bizim ölümü beklediğimiz gibi.. işte bu yüzden ölümden korkarız..’ – BAB’AZİZ

‘ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur..’ – BAB’AZİZ


‘dünyadaki ruhlar kadar , tanrıya giden yol vardır..’ – BAB’AZİZ 

‘sanki suyla temaşa halinde görünmektedir ve suda gördüğü , kendi görüntüsü değildir.. çünkü sadece aşık olmayanlar , kendi yansımalarını görürler..’ – BAB’AZİZ

‘yürümek kafidir sadece yürü.. davet edilenler yollarını bulacaktır..’ – BAB’AZİZ


‘herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır ; senin için sesindir , şarkı söyle oğlum yol sana görünecektir..’ – BAB’AZİZ

İSHTAR ve BAB’AZİZ arasındaki bir replik :

İSHTAR : ‘BAB’AZİZ ya kaybolursan?’
BAB’AZİZ : ‘ben yolumu bulurum, inancı olanlar asla kaybolmazlar, barış içinde olan kişi asla yolunu kaybetmez..’

‘YEDİ AVLU.. Hepimiz Tanrının Çocukları Değil miyiz..’ – SEMİR ASLANYÜREK

Yakında Sinemalarda :‘YEDİ AVLU , Hepimiz Tanrının Çocukları Değil miyiz..’

Yönetmen , Senaryo : Semir Aslanyürek

Yapımcı : Yusuf Aslanyürek (Aslanyürek Film , Yusuf Aslanyürek)

Müzik : Samir Kwefati

Görüntü Yönetmeni : Yusuf Aslanyürek

Kurgu : Tansel Bengüdeniz

Yapım Yılı : 2009

Süre : 105 dakika

Oyuncular :

Evmorfia Anastasiou ,

Labina Mitevska ,

Varlam Nikoladze ,

Muhammed Cangören ,

Nursel Köse ,

Özlem Türay ,

Ayhan Taş ,

Hevy Hussein ,

Tansel Doğruel ,

Serra Yılmaz..

Filmin Konusu :

‘henüz otuzlu yaşlarına gelmemiş, üç çocuklu dul bir kadın olan rum eleni, kocasının ölümünden sonra insanlarla iletişim kurmak için her akşam bir bahaneyle mahalledeki avluları dolaşır. mahallede aynı sokakta yedi avlu ve her avlunun da kendine özgü bir özelliği vardır: 1968 kuşağından sosyalistler, ermeni bir aile, ölen karısının hayaletiyle yaşayan bir adam, avluda hazine arayan bir arap aile..’

(ayrıntılı bilgi için : http://www.7avlu.com/)

sessizce ıslık çalmak..

‘içimde en sevdiğim şarkı yuvarlanırken , ben sessizce bir ıslık çalmalıyım.. bu insanlar sağır.. o kadar yalnızım ki çıtırtı bile çıkartmamalıyım.. ben yavaş yürümeliyim.. içsem öldürürler.. içmesem öldüm.. her sarhoş olduğumda bir daha kendime geliyorum , her kendime gelişimde bir daha sarhoş olmak istiyorum..’

Mustafa Akpınar

(Alıntılayan ‘SARI ŞEKER’..)

500. YAZI İÇİN GÜNÜN ŞARKISI : ANA ÖĞÜDÜ (SULH NAĞMESİ).. – SADIK GÜRBÜZ

500. YAZI İÇİN GÜNÜN ŞARKISI : ANA ÖĞÜDÜ (SULH NAĞMESİ).. – SADIK GÜRBÜZ

 

bu yazı yayın hayatımıza başladığımız 27 nisan 2009 tarihinden itibaren aylakadamız’da yayımlanacak 500. yazı oluyor.. özel bir şeyler yazmak istedim önce sonra vazgeçtim.. 500’ler 1000’ler önemli değil o kadar.. önemli olan süreklilik ve sonsuza kadar kalıcı bir şeyler verebilmek.. sıfırdan başladığımızda küçücük bir takipçi grubu ve dalga geçenler grubu vardı.. dalga geçenler hala var ama oblomov kılıklılarla da biz dalga geçiyoruz.. lafazanlık kolay , icraat önemli.. neyse esip yağmayı burada keseyim konuya döneyim.. işte küçücük bir takipçi grubuyla başladığımız yayın hayatımızda şimdi nerelere geldik biz de inanamıyoruz.. ailemiz büyüdükçe büyüdü.. yüzlerce profesyonel yazarın yazdığı benzer içerikli sitelerin takipçi sayılarını ve güncellenme sıklığını rüzgarıyla yerle bir etmiş durumda aylakadamız..

dahası mı.. yüzlerce yeni dostumuz oldu.. tanımadığımız onlarca insan mail yazıp hem teşekkür ediyor hem de destekliyorlar , kendi fikirlerini , eleştirilerini söyleyip , çeşitli önerilerde bulunuyorlar , sağ olsunlar , var olsunlar..

aylakadamız yolunda ilerliyor , vaatte bulunup da yazmayan dostlara gelince de halo dayı hasan abimiz öpsün sizi diyorum daha ne diyeyim..

reis.. reis.. reis.. ellerin dert görmesin , yüreğine sağlık diyorum.. sen var ettin , yola çıkardın bu bebeyi.. sana biz de varız deyip sonra tüyenler utansınlar.. yakında ‘sarı’da gelirse aramıza (tabi geceleri sabahlara kadar sanal alemde başka şeyleri kovalamayı bırakırsa) kimse bizi tutamaz..

bir çığlık olabildiysek ne mutlu bize..

daha özel bir şeyler yazmak isterdim fakat bu kadar yeter.. işte bu anlamlı 500. yazı bir günün şarkısı yazısı olsun ve azeri şair ali ekber tagiyev’in barış dolu şiirinin değişik bir yorumunu yapan sadık gürbüz üstad’dan : ana öğüdü’nü (sulh nağmesi) dinleyelim..

dünyada sulh olsun , insanlar kardeşçe yaşasınlar , kimse kimseye ve kimse hiçbir hayvana , bitkiye eziyet etmesin.. ali ekber tagiyev muhteşem yazmış , sadık gürbüz’de kadife sesiyle insanlara ettiği bir dua gibi , bir yakarış gibi söylemiş..

 sadece aylakadamız’la değil şiirle , müzikle ve barış içinde kalın.. nice 500’lere..

Crockett..

SULH NAĞMESİ.. (ANA ÖĞÜDÜ)

ana kalbim odlanır
söz düşende davadan
bes değil mi ey insanlar
döküldü kan , aktı kan
bes değil mi , ana toprak
su içti göz yaşından

yer yüzünde dostu olsun
gerek insan insana
kalbimdeki bu arzular
arzusudur zamanın
ben anayım bu sesimde
yerin göğün derdi var
sulha gelin ey insanlar
yoksa dünya mahvolur

silahları yandırın
arşa çıksın tütsüsü
her obada her bir evde
kanat açsın sulh sözü
yüzü gülsün insanların
bayram etsin yer yüzü..

ALİ EKBER TAGİYEV

UNTHINKABLE..

UNTHINKABLE..

 

kısa sürede bir klasik haline gelen behzat ç. dışında  son zamanlarda o kadar yoğun bir film trafiğine de maruz kaldım ki.. hangi birisini yazayım şaşırıyorum.. birbirinden ilginç ve güzel filmlerin yanı sıra birbirinden kötü filmlerde izledim.. tekrar izleme gereği ya da isteği duyduğum filmler de oldu.. umarım hepinizle kısa aralıklarla paylaşabilirim bu filmlerin bir kısmını..

bugün paylaşmak istediğim bir holywood yapımı ‘unthinkable’ adlı film.. filmin yönetmeni gregor jordan.. başrollerde ise tiyatro kökenli usta oyuncu samuel l. jackson var.. cari-anne moss ve michael sheen’in performansları da üst düzeyde..

filmin konusu ise 11 eylül saldırılarından sonra holywood’un da kurtarıcısı olan ve ırkçılık ve faşizm kokan ‘müslüman terörist’ hikayelerinden birisi.. ha bu cümlem üzerine ‘yine mi diyerek’ filmi izlemekten vazgeçebilirsiniz.. fakat bence midenize güveniyorsanız izlemeniz gereken bir film diyorum sizlere.. çünkü burada ‘müslüman teöristler’ martavalı bir üst seviyeye çıkarılarak ‘müslüman bir teröristin’ saldırısına karşı ‘ülken için en fazla , en ileri derecede neler yapabilirsine’ kadar vardırıyor film.. neler mi mesela : ‘çocuk katili olabilir misin , masum sivillerin katili olabilir misin , işkence yapabilir misin ülken için..’

filmde iyi karakterler işin ilginç yanı fbı ve cıa ajanları.. askerler bile masum.. sadece ülkesini çok seven bir işkence uygulayıcısı sorgucu : samuel l. jackson var filmde.. o da filmde o kadar şeker ve cici ki filmi izleyen mesela dünyadan bihaber amerikalı insanların büyük kısmı sempatiyle ve destekleyerek filmi izlemişlerdir..

üç amerikan şehrine sonradan müslüman olmuş amerikan vatandaşı bir eski asker tarafından üç nükleer bomba konuyor.. koca koca bombaları bu adam nasıl yapmış ya da nereden bulmuş senaryodan tam anlayamıyoruz.. kendisi eski bir bomba uzmanı emekli bir asker , bir yerlerden kelepir nükleer hammadde eline geçiyor ve bu bombaları yoktan var ediyor neredeyse..

ha bu arada sonradan müslüman olan terörist karakter amerikan vatandaşı bir zenci değil.. filmin yıktığı tek klişe bu.. kötüler hep zenci olur ya bu sefer hadi hadi demişler beyaz olsun.. neyse bu ‘sonradan müslüman teröriste’ yardım edenler de yok film boyunca.. sorguya getirilen sadece kendi ailesi.. tabi buralar önemli değil filmi yapanlar için , buraları kendiniz doldurabilirsiniz..

filmdeki bu terörist karakter bombaları koyduktan sonra videolar yapıp sağa sola yolluyor arkasından da kendisini yakalatıyor..

filmimiz de buradan sonra başlıyor aslında.. yakalanan bu teröristi micheal sheen canlandırıyor.. gerçekten üstün bir performansla bu karakteri canlandırıyor.. önce midenizi kaldıracak ön giriş işkence sahneleri var filmde , sonrasında sahte pazarlıklar başlıyor teröristle bombaların yerini söylemesi için.. teröristin koşulları oldukça anlamlı ‘abd , müslüman ülkelerdeki hegemonyasını sonlandıracak ,  bu ülkelerdeki ekonomik gücünü ve askeri gücünü geri çekecek..’ bu kadar net bir talep.. ancak pazarlık dahi söz konusu olmuyor.. işkencelerin ardı arkası kesilmiyor.. samuel l. jackson’ın işkencecilikte ki performansı çok şaşırtıcı , canlandırdığı karakterin ülkesi için yapamayacağı şey yok.. izlerken kanınız donacak..

filmin sorgulattığı , insanları yönlendirdiği nokta da burada başlıyor işte , üç bomba patlayacak , üç şehir yok olacak , milyonlarca insan ölecek , bunları önlemek için sen neler yapabilirsin.. film dönüp dolaştırıyor gerilimi yükselttiriyor ve düğümü bu noktada kilitliyor.. gel de çık işin içinden.. normal bir amerikan vatandaşı yaklaşık on yıldır yaşatıldıkları paranoya ortamında sizce nasıl hareket eder..  bir teröristten bombaları nereye sakladığına dair bilgi almak için işkence tipi sorgulama yöntemleri kabul edilebilir mi.. milyonların hayatı söz konusu olduğunda insanlık dışı yöntemlere başvurmak ne kadar doğru..  savaşta ne kadar ileri gidilebilinir.. işte bu yönüyle ilginç bir film.. bu filmi sanırım beş altı kere izledim.. her izleyişimde yanımda başka birisi vardı.. yanımda filmi izleyenlerin tepkilerine baktım ve sinemanın nasıl bir yönlendirme , ikna etme aygıtı olabileceğini bir kez daha gözlerimle gördüm , korktum..

ha bu filmi izleyip tam tersi şeyler söyleyen , yazan arkadaşlar da gördüm internette ve sinema dergilerinde..

tavsiyem sinirlerinize ve midenize hakim olarak bu filmi izlemeniz ve dünyanın öbür ucundaki amerika’daki insanların başka dilden , dinden , ırktan insanlara karşı nasıl bir paranoyayla , korkuyla yönlendirilip kandırıldıklarını görmeniz..

tüm ırkçı , şoven , emperyalist  propagandalara rağmen kardeşlik şiarını yılmadan seslendiren tüm dostların gülüşü daim olsun.. 

Crockett..