Archive for the ‘Yazar : ‘Dest’’ Category

Müzik !

Müziğin insanı halden hale sokması nasıl oluyorsa?

Bir halde iken bir müzik dinlemek,

O halden müziğin haline geçmek,

Müziğin başarısı mı?

Ben öyle istediğim için mi öyle oluyor?

Ederlezi. Acaba nasıl bir acıyı –yoksa sevdayı mı- anlatıyor?

İnsan her dili bilmek istemiyor. Bazı şarkıların dilini bilmek onu bozacak sanki. Bunu besteci mi yapıyor, yoksa dilin, enstrümanın ustalığı mı?

Estetik, muhtemelen bu sorunlarla çok uğraşmıştır. Sonuç ne çıkmıştır bilmem. Aklım diyor ki; muhtemelen hepsinin toplamı hatta hepsinin toplamından fazlası olabilecek en iyi bir araya gelme çıkmalı.

Ve lakin etnik müziğe âşık olan ben için bir şarkıyı şarkı yapan, bütün bileşenlerini en iyi şekilde bir araya getiren o topluluğun biriktirdiği kültürmüş gibi geliyor. Enstrümanı, besteciyi, söz yazarını ve tabi dili yaratan o kültür. Acıyla, sevgiyle, varlıkla, yoklukla, sevinçle bilmem başka bir sürü şeyle yaratılan toplum kültürü.

Herhalde tam da bu yüzden, pop denen müzikler az yaşıyorlar. Çünkü birikmiş bir kültür altyapısı yok. Yapay olarak oluşturulmakta ve tersten gidilip -notaların büyülü gücü kullanılarak- etrafına bir kültür (pop kültür) inşa edilmek istenmektedir. Açıkçası başarılı da olunuyor gibi.

Müziğin halden hale sokması her zaman iyi olmayabilir demek ki. Dinlediğimiz müzikle girdiğimiz halin bizi nereye götürebileceğine dikkat etmek lazım.

Ya da dikkat etme. İçinde bulunduğun halden memnun değilsen bir şarkı dinle. Halin değişir, belki daha iyi olursun. Kendini notaların büyülü gücüne bırak. Bakalım başına ne iş gelir.

 

DEST

AYLAKLIK ETMEK GEREK!

Çünkü zaman geçer…

Kimsenin gözünün yaşına bakmaz.

Geçmeyen, insanın tatmin olmasına engel bir yoksunluk hissidir. Zengin olarak bu hissin gideceği sanılmış belki zamanında ama gitmediği ortada. Zenginler, hala daha fazla kazanmak, daha fazla tatmin olmak için yırtınıp duruyorlar.

Biz mi? Bizim zaten allahımız, dinimiz, öbür dünyamız, cennetimiz var. Buradaki bütün isteklerimiz hatta ihtiyaçlarımız farazi. Öyle şeyler yok, bize öyle geliyor. Tatmin edilecek bir şey yok, üreyebildiğimiz için sevinmeli, zenginliği daim kılmak için çalışkan karıncalar üretmeliyiz. Kaliteyi artırmak için de âşık olarak üremeliyiz. Hem böylece yaşadığımız aşk sayesinde dünyadaki zamanımıza bir hoşluk gelsin. Tatminsizlik azıcık da olsa tatmin edilsin. Kim koymuş bu kuralları. (Kural olup olmadıkları ayrıca tartışılabilir ama bence o hale gelmişler. 15-35 yaş arasındaki insanların ilgi duyduğu şeylere bakarsanız temel amacın hep karşı cins olduğunu görürsünüz. Acaba insanların doğası mı böyledir. Yoksa artık doğamızdaki bir şey yaşamımızın merkezine yerleştirilmek için körüklenmekte midir? Neredeyse icat edilen her şey bu temel amaca hizmet ettiği kadar var oluyor.)

Sadece bazı zaman ve mekân dilimlerinde, bazı insanlar için bu kurallar silsilesinin esnek olan duvarları dışa doğru biraz daha mayışabilir. En azından yaşadığımız çağların düzenleri içinde ve her kuşakta biraz daha belirginleşerek. Biz de duvarı mayıştırabildiğimiz kadar tatmin oluruz.

Yalnız unutmamak lazım ki herkes zengin olabilir(!). Çalış! Yeterince çalışırsan neden olmasın. Ama dil bunun anti-tezini yaratmıştır. “çok mal haramsız çok laf yalansız olmaz” diye. Yani çalışmakla olmuyormuş. Ya çalacaksın, başkalarının –ki bunlar bizler oluyoruz- sırtına basıp ezeceksin, ya da miras kalmış olacak (yani aynı şeyleri baban-deden bizim babamıza-dedemize yapmış olacak).

Bu böyle olmaz deyip isyan edersen, duvarı yıkmaya çalışırsan ya teröristsindir ya deli. Çünkü bu duruma isyan etmek en başta paylaşmayı istemek demektir. Hani temel amaç tatmin olmaktı. Gerçi onun da sonu yokmuş ama. O zaman paylaşmakta nesi. Deli misin? Belki de insan değilsin. Tez diyor ki insan doğası tatminsizdir. O yüzden sen, senden bir şeylerden, malından canından vazgeçersen insan değilsin. Sen kimsin, nesin? Beyni yıkanmış bir teröristsin. İnsanlaşabilmek için, şükretmeli, burada sahip olamadığın her şeyin öbür tarafta seni beklediğini düşünüp rahatlamalı ve yarın sabah işe gitmelisin.

Yani,

Zamanından vazgeçebilirsin. Hatta vazgeçmelisin. Sana sunulan nimetlerden (bu dünyada var olmak, âşık olmak, üremek) faydalanabilmek için ve öbür dünyada daha iyi bir yer edinebilmek için, zamanından -bu dünyada yerine koyulamayacak tek şeyinden- vazgeçmelisin. Gerçi bunun bir yan etkisi de yok değil hani. Bu sayede daha fazla kazanması gerekenler bu dünyada yerine konamayacak tek şeyleri olan zamanlarını daha ‘efektif’ geçirirler. Ama her ilaç gibi, çalışmak için zaman harcamanın da, böyle garip yan etkileri olabiliyor. Ve tabi yine her ilaç gibi, doz aşınca yan etkiler daha etkili oluyor ama ana etki ters tepiyor.

(Konu konuyu açtı başından beri, dağıldı belki biraz. Ama bu metni bir yere vardırmaya kararlıyım.)

Çalışmak ilaç mıdır? En azından öyle pazarlanıyor.

Bana sorarsanız çalışmak insanın doğasıdır. İnsanı hayvan ve bitkiden ayıran en önemli özelliktir. Yeter ki çalışmak, tüm medeniyetin, tüm insanların dünyada yerine koyamayacakları tek şeyleri olan zamanlarını yine insanlık için harcayabilmelerine hizmet etsin. Büyük insanlar elbette ki durumu çok daha güzel özetlemişler;

 

“İnsanın özü özgürlüktür…” demiş birisi.

 

Bir başkası varılacak yeri göstermiş.

“Biz toplumcu düzen kurulsun istiyorsak: İnsanoğlu, açlık, yuvasızlık, bakımsızlık, öğrenimsizlik gibi afetlerden daha doğarken kurtulmuş olsun ve maddenin uzayın, aşkın, ölümün gizemleri gibi şanına yakışır meselelere yaratıcı enerjisinin olanca gücüyle kendini verebilsin diyedir.”

 

Ve işte demek istediğim çalışarak yaratılan her şey yine bu değerlere hizmet etmeli, yoksa tatminsizlerin zevk-ü sefalarına değil. Amaç “her insan ölür, pek azı yaşar” sözünü yalancı çıkarmak olmalı.

 

İnsanın zamanını aşka, dostluğa, sanata, şiire, doğaya vermesi aylaklık mıdır? Olsun ne güzel. Aylaklık diye ad taktıkları eylem insanın bu dünyadan zevk aldığı zamanlarda yaptığı şeydir. Bir gün bu dünyadaki her insan, insan gibi aylaklık edebilecektir. Hem de hiçbir yoksunluk, hiçbir kötülük için kaygı duymasına gerek olmayan bir dünyada olacak bu.

 DEST