Archive for the ‘Yazar : ‘Skycell’’ Category

REMBRANDT ve ÇAĞDAŞLARI SERGİSİ

İstanbul’da sergileri gezmek çok zevkli olduğu kadar zaman da gerektiren bir durum. Önceden haftalık gezi programınızı yapmanız gerekiyor. Hele bir de birkaç kişi iseniz, herkesin hemfikir olacağı bir günde anlaşmak gerekli. Deniz yoluyla boğazdan kıtalar arası bir geçiş yaparak Felemenk ressamları tanımak, o zamanlara yolculuk yapmak ve günümüzdeki anlayışla o zamanı karşılaştırmak bu gezinin özünü oluşturuyordu.

Sabancı Müzesi’nin bulunduğu Emirgân’daki Atlı Köşk başlı başına gezilmesi gereken bir yer. Hem konumu hem düzenlemesiyle harika bir seyir terası aynı zamanda.  İyi ki sanata meraklı ve teşvik eden iş adamlarımız var. Aslında Rembrandt Sergisi’ni gezerken yapılan resimlerden yine iş adamları sayesinde bu güzelliklerin ortaya çıktığına şahit oluyorsunuz. O dönemde de ticaret yoluyla zengin olan kişiler, bir prestij gösterisi olarak ailesinin veya kendisinin portlerini yaptırmış. Kimisi güpür kıyafetleriyle muhteşem salonlarında poz verirken kimisi de doğa resmetmek konusunda ünlenmiş ressamlara doğal ortamda pozlar vermiş.  Ancak hepsi de bir fotoğraftan daha gerçekçi ve o anki ruh hallerini hissediyorsunuz.

Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda da Rembrandt hayranlığına sık sık şahit olursunuz, Rembrandt için şöyle diyor;

‘Gauguin ile ikimiz, Delacroix, Rembrandt, vs. üstüne uzun uzun konuştuk. Tartışmalarımız korkunç elektrikli, tükenmiş bir elektrik akümülatörü kadar bitkin oluyor kafalarımız kimi kez, bu tartışmaların sonunda… Bir büyünün ortasında gibiyiz. Çünkü,  Fromentin’in de çok iyi dile getirdiği gibi, Rembrandt her şeyden çok bir büyücüdür.

Bunu, Rembrandt’ı öylesine seven ve izini süren Hollandalı dostlarımız de Haan ve Isaacson’la ilgili söylüyorum sana, üçünüzü de araştırmalarınızı sürdürme konusunda yüreklendirmek için…

Bu konuda cesaretiniz kırılmamalı.’

Van Gogh ve Rembrandt’da yaşadıkları süreçte ne kadar değerli resimler yaptıklarının farkında olarak sanatlarını ortaya koyup geliştirmişler ve hiç durmaksızın içsel enerjiyle çalışmışlar. Ara sıra para kaynağı yaratmak için kendi ifadeleriyle çok sanatsal olmasa da resim yaptıkları olmuş. Van Gogh’un kendi anlatımıyla ev sahibi için yaptığı resim ve postacının portresi böylelikle ortaya çıkmış. Ressamların tablolarını yaparken içinde bulundukları ruh hallerini anlamak için tabloların hikayelerine de ulaşmak gerekli. Bu da her zaman pek mümkün değil, oysa Vincent iyi yazarlığıyla bu yönde de bir armağan bırakmış. Her bir tablosunu yaparken içinde bulunduğu ruh durumunu, yaşamını ve hislerini size tekrar yaşatıyor. Bu da sanatına bütünsel yaklaşım gibi.

Felemenk ressamlar dönemlerinde sadece zenginleri resmetmek ile kalmayıp, toplum yararına da resimler yapmışlar. Halk yaşamından örnekler vererek ve bazı özlü sözlerle dikkat çekmek için. Böylelikle o zamanki zenginlerin hayatına dair bilgi sahibi olurken, halkın yaşantısına da dahil oluyorsunuz. Sanat toplum içindir ilkesini destekler gibi.  Sadece zevk vermekten çok, öğretici de oluyor.

Sergiden kazanımlar,  görsellik dışında şu bilgilendirme notu oldu. Bugünlerde sanata karşı bir çekişme söz konusuyken tam da yerini bulan cümleler…

FARKLILIĞA SAYGI (A MELTING POT*)

Felemenk Cumhuriyeti, artan refahı ve hoşgörülü ortamı sayesinde, Batı Avrupa içinde özenilen bir yerleşim yeri haline geldi. Çevre ülkelerden insanlar Felemenk kentlerine ve kasabalarına akın ettiler. Bunların kimi iş arayan insanlar, kimi de özgürce ibadet etmek için güney eyaletlerinden gelen Protestanlar ya da İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudiler gibi gruplardı. Cumhuriyet resmen Protestan bir ülkeydi, ama Katolik, Yahudi ve başka inançlardan insanların ibadeti üzerinde pek az kısıtlama vardı.

*Bu bilgi notunun İngilizce çevirisi ‘A Melting Pot’ olarak verilmiş, tam olarak Farklılığa Saygı değil ancak daha anlamlı. Erime potası, mecazi anlamı dışında, kimyada alaşım elde etmek için kullanılır. Her bir bileşik potada kendi özelliklerini kaybederek ve başka bileşiklerle birleşerek, yeni ve daha güçlü bir madde, alaşımı oluşturur.

Sanat bir erime potası ise, sanatçılar da birer bileşik gibi keşfedilmemiş yeni alaşımlar yaratmak üzere var olurlar. Toplum yararına…

 

Skycell

 

SINIRLAR*

küstüm çiçeğine ve hüsnüyusuf’umuza

 

İnsanlar da ülkelere benziyor;

Sınırları var, yüzölçümleri…

Yasaları var, bayrakları, ilkeleri…

Kimi dağlık bir arazidir,

Kimi kıraç,

Kimi bereketli…

Kimi dardır, kimi engin göz alabildiğine.

Kiminin sınırlarından pasaport denetimiyle girilebilir…

Elini kolunu sallayarak geçebilirsin kiminden

İçeri…

Sonuçta ne küçümse insanları derim kızım,

Ne de önemse gereğinden çok…

Ama anlamaya çalış;

Nedir sınırlarının varabileceği son nokta,

Nedir ve ne kadar genişleyebilir

Yüzölçümleri…

 

*Okul panosundan alınan bir yazı

HAYATIN RENGİ – AHENGİ

Aylak Adamız’ın daimi takipçisi olarak, onlarla tanışma fırsatım da oldu. Doğdukları mekana doğru yol alırken yazılarında bahsettikleri gibi niçin birasever olduklarını anladım. Onlar mı birayı seviyordu, yoksa bira mı onları iki ucu açık soru.  Sokakta köşeyi dönünce Orhan Veli’nin şiiri çağrışım yaptı ; ‘Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma’. Köşeyi dönünce, bira varilleriyle karşılaşınca gülümsedim, biraseverlik boşuna değilmiş!

Onlar sayesinde okumak için fırsat yaratmayacağım, adını bile duymadığım yazarları, kitapları ve şairleri tanıma fırsatı buldum, buluyorum. Hediye ettikleri Ingeborg Bachmann ile trafikte yol alamazken zamanı ertelemeyip şiirde alıyorum yolumu.  Umarım daim olurlar. Crockett’in naif sınavını geçtikten sonra, önce gaipten haber mi alıyorum derken, aldığım göksel duyumla yazarak katkıda bulunmaya çalıştım. Skycell lakabı buradan doğdu. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanındaki gibi herkesin bir tutamak sorunu vardı, ben de Aylak Adamız’a tutundum, hayatın rengini ve ahengini yakalamak için. Bugünlerde bir boya reklamında ‘hayattan rengi çıkarın geri neyi kalır ki’ gibi bozuk anlatımlı bir cümleyle anlatmak istedikleri onlar için somut bir neden.  Ancak işin biraz daha detayına bakmak istersek, hayatın rengi var mıdır? Kime göre hangi renk güzeldir? Renksizlik neyi ifade eder? Siyah-beyaz çok mu uç renklerdir? Sonu olmayan belirsiz sorular ve herkese göre değişken cevaplar. Bence en şiirsel cevap, Bülent Ortaçgil’in şarkısında dediği gibi ‘renkler müşkül durumda ressamlar şaşkın’.

Renginiz ve ahenginiz daim olsun, gülüşünüzle kalın.

 

SKYCELL

Eğitim Üzerine…

‘İnsanoğlu geri zekalı rolü oynayabilecek kadar zeki yaratıktır.’ Zenon  (İtalyan eğitim bilimci)

 

‘Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişmeler meydana getirme sürecidir.’ (S. Ertürk)

 

Birey çevreyle bilişsel, duygusal ve devinimsel etkileşimlerle kasıtlı olarak kendinde olmayanı kazanır, eksik olanı tamamlar ve yanlış olanı düzeltir. Toplumsal düzeyde eğitim sistemi kalkınma sürecinin kesintisiz ivmesini oluşturur.

Realist, İdealist ve Pragmatik eğitim felsefelerine bakıldığında, Realist felsefe esasicilik temeline dayanır ve madde, mutlak ve değişmez gerçekliktir. Fen ve doğa bilimleri son derece önemlidir. İnsanın zihni doğuştan boştur (Tabula Rasa), öğrenci soru soramaz, toplumun kültürel değerleri çok önemlidir. İdealist felsefe daimicilik, doğuştan var olan bilgilerin sorgulanarak tanrıya ulaşılmasını hedefler. Din merkezlidir. Öğretmen tanrı gibidir, cezayı reddetmez. Pragmatik felsefede bilgi insanın kendi içinde oluşur, Özneldir, ezberi öğrenme aracı olarak kabul etmez, sorgulayıcı öğrenim üzerine kurulur, sürekli gelişme ve değişimi kabul eder.

Cumhuriyetin ilanından sonra, eğitim ile ilgili sürece baktığımızda, 1927 yılında İbrahim Hakkı Balta’nın ‘Bizim okullarımız ve Düşünme birbirleriyle uyuşmaz’ demiştir. 1928 yılında Atatürk’ün çabalarıyla pragmatik felsefeye göre kağıt üzerinde hazırlanan eğitim sistemi Hasan Ali Yücel Zamanı hariç, uygulamaya hiç aktarılmamıştır.

Hasan Ali Yücel sonrasında da Türk eğitim sistemi öğrenci merkezli değil, öğretmen merkezli olmuştur.

Hayat en büyük okuldur, içine doğduğumuz çevre aile ve toplumdur. Daha sonra ne kadar çok uyarıcıyla karşılaşırsak, eksiklerimizin farkına varıp, bunları gidermek ve ilerlemek için çaba göstermeye başlarız. İlk çabaların motive edilmesi ilerleme ve gelişmeyi sağlar. Bu noktada da öğretmenler belirleyici rol alır. Kendimizle yüzleştiğimizde yeteneksiz olarak kendimizi şartlandırdığımız durumların aslında hep bir öğretmen engeline takıldığıdır esas olan. Özellikle resim, müzik, spor vb. not sistemine dahil edilerek, zevk alınması gereken araçlar değil, öğretmenlerin tatmin edilmesi gereken dersler olur. Herkes profesyonel sanatçı olmak için müzik yapmalıdır, resimle uğraşmalıdır vs. Normal ve özel okullardan ailenin ve öğrencinin özel çabası olmadıkça, bir müzik aletini çalmayı öğrenen kaç kişi vardır acaba?

Teknolojinin evlere girmesiyle seçme şansı artarken temel alanda kültürel gelişime katkı sağlayacak medya ortamının yaratılmamış olması, aydınların (!) katkılarıyla genç neslin gelişim evresinin sekteye uğramasına neden olmuştur. Çevresinden aldığı uyaranlarla bu tür eksikliği kendinde hissetmeyen nesil, doğal olarak bunu giderme ihtiyacı da hissetmeyecektir.

Eğitim sistemi değişmelidir, aklın ve bilimin ışığında. Değişmeyen tek şey değişimdir. Eğitim sistemi üzerine karar vericiler bazen bir mum ışığı kadar ışık verirken, bazıları projektör gibi geleceğe ışık tutmuştur. Amaç, geçmişten ders alarak, şimdinin durum değerlendirmesini yapmak ve geleceği şekillendirmek olmalıdır.

Bugün eleştiri yağmuruna tutulması gereken gençler değil, onların yetiştiği dönemde karar vericiler, medya, aile ve ilk öğretmenleridir.

Halil Cibran’ın dediği gibi, çocuklar bizlerden ileri atılmış oklar gibidir, bizler onların uzaklara gitmesine yardımcı olacak yaylar olabiliriz ancak. Yeter ki projektörleri gözlerine değil, geleceklerine tutalım.

Skycell

Theo

Ça va, ça marche, ça ira encore! (*)

Bugünlerde İstanbul bir başka güzel. Birçok ünlü ressamın sergileri aynı anda İstanbul’da buluştu. İlk önce Salvador Dali, hemen karşısında Vincent Van Gogh ve boğazın eşsiz güzelliğine yakın Rembrandt ve Çağdaşları.

Gazetelerde de sıkça bahsedildiği gibi, Van Gogh Alive Sergisi diğerlerinden farklı. Tam bir inovasyon örneği. Teknoloji ile sanatın yeni bir gözle işlenerek sunulması ve kitleleri etkilemesi.

Serginin bende yarattığı en büyük kazanım Vincent Van Gogh’u keşfetmek oldu. Salona girdiğimde resimlere eşlik eden ve ünlü ressamın düşüncelerinin yer aldığı sözleri okumak o kadar hoştu ki, resimlerin içine dalmadan, ressamın düşüncelerine daldım. Daha sonra, Theo’ya Mektuplar adı altında kardeşine yazmış olduğu mektuplardan oluşan ve Pınar Kür’ün harika çevirisiyle sunulan kitabı aldım. Meğer Van Gogh sadece ressam değil sözcüklerle duygularını ve edebi kazanımlarını anlatan, hayata dair bakış açılarıyla, yaşadığı hayatla ve bu mektuplar sayesinde paylaşımlarıyla da bir filozofmuş. Kitabın sayfalarında hoşuma giden cümlelerin altını çizmeye başladım, sizlerle paylaşmak için. Ancak henüz kitabın yarısında olmama rağmen neredeyse birçok yerin altı çizildi, şimdi tikler koyarak ilerliyorum ve çok zevk alarak okuduğum bir kitap oluyor. Bu sergiden beni kazançlı çıkaran Theo’ya Mektuplar’ı keşfetmek oldu.

Keşke okulda resim derslerinde ressamların hayatlarına dair etkileşimli (interaktif yerine!) sunumlar hazırlansa öğrenciler ve öğretmen tarafından. Onların hayata bakışları, yaşadıkları zorluklar ve bizlere kazandırdıkları irdelense resimlerle birlikte. Eminim hiçbir öğrenci o ressamı kolay kolay unutmazdı.

Rembrandt ve Çağdaşları Sergisi’ne gitmeden önce bu kitabı okumaktan memnunum çünkü Van Gogh’un Rembrandt’a duyduğu hayranlıkla ilgili yazılarını okumak, sergi öncesi bir ön hazırlık oldu.

(*)‘İşler yürüyor, ilerliyor, daha da ileri gidecek’ ( Van Gogh’un resimlerini kabul ettirmek için hayatı boyunca verdiği büyük uğraş, Hollandalı ressam Anton Mauve’ın onu resimlerini görmek için geleceğini bildirmesi üzerine duyduğu sevinci dile getirdiği cümle)

Bunu daha iyi açıklamak için şu yazdıklarına dikkat etmek gerekiyor;

‘İnan bana, sanat söz konusu olduğunda o eski deyiş hep geçerli: Dürüstlük, en iyi yoldur. Ciddi bir etüd üstünde çok uğraşmak, halkın hoşuna gidecek birtakım şıklıklar yapmaktan çok daha iyi. Kimi kez, çok kaygılandığım anlarda, o şıklığı gerçekleştirecek kolaylığa varmayı istemedim değil, ama üstünde biraz düşününce, hayır, diyorum, kendi kendime bağlı kalmalıyım kaba-saba bir yolla, sert, kaba ama gerçek şeyler anlatmalıyım. Resim-severlerin, aracı-satıcıların peşinden koşmayacağım, isteyen varsa bana gelsin. Mevsim erince ektiğimizi biçeceğiz, ölmemişsek eğer!’

Yaşadığı zorluklar karşısında isyan etme durumuna düştüğünde ise, hissetmiş olduğu inançla şunları aktarıyor kardeşi Theo’ya;

‘İçimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor mu ki? İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir, ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler. Şimdi bak, yapılması gereken şu: İçindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeter olmalı, büyük bir sabırsızlıkla, ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı- belki de hep orada kalmak üzere-saati beklemeli. Tanrı’ya inanan kişi, önünde sonunda, ergeç gelecek olan o saati beklemesini bilmeli.’

Okuduğu kitaplar ve bu kitaplardan alıntı yaptığı cümleler mektupların edebi değerini artıyor ve okumak sevgisi üzerine ise şu cümleleri paylaşmak gerekir;

‘Eğer bir adamı, resimleri inceden inceye incelediği için bağışlayabiliyorsan, kitap sevgisinin de Rembrandt’ı sevmek kadar kutsal olduğunu kabul etmek zorundasın; hatta ikisinin birbirini tamamladığı kanısındayım ben.’

‘Shakespeare harika adam! Kim onun kadar esrarlı olabilmiş? Dili, üslubu, gerçekten de bir ressamın ateşle, duyguyla titreyen fırçasıyla kıyaslanabilir. İnsan okumasını öğrenmek zorunda, tıpkı görmeyi, yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu gibi…’

Gerçek sanatçılar-dahiler, kişilere ve onların değerlendirmelerine bağlı kalmıyor. İnandığı ve gördüğü yolda ilerliyor. Sanat öyle bir şey ki; orada ne sınırlar var, ne optimum nokta, ne de geçmişe bağlılık, o evrenin devinimi gibi sürekli genişlemeye ve bilinmezliklere doğru yol almak yeni bakışlarla. Dahi sanatçıların bizlere hissettirmeye çalıştıkları ise, tanrıyla insanı buluşturan anlık dokunmalar, tıpkı Michelangelo’nun resmettiği gibi.

‘Skycell’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Theo’ya Mektuplar

Vincent Van Gogh, Yapı Kredi Yayınları, 6.baskı, İstanbul, Şubat 2011, Çeviri: Pınar Kür, sayfa sayısı: 251

GÖÇ

Bugünlerde gazetelerde daha sık karşılaştığım yazılar oluyor, Balkanlardan 1912-1914 yılları arasında zorunlu olarak yapılan göçlere dahil.  ‘Dedemin İnsanları’ bu konu üzerine çekilen son filmlerden. Direkt bu konu işlenmese bile mübadeleye dair birçok sahne ve can alıcı, yakıcı cümlelerle karşılarız film sahnelerinde. İnsan genetik mirasını atalarından alır ya, DNA’larında da ruhsal kod olarak taşınıyor duygular. Bu yazıları yazanlar, filmleri çekenler o yılları yaşamış insanların torunları veya çocukları çoğunlukla.

Yıllar önce Yunanistanlı yazar Elsa Hiu’nun  ‘ İzmirli Nine’ kitabını okuduğumda, kendi babaannemi ve yaşadıklarını gözlerim yaşlı hatırladım. Ölünceye kadar hep memleketine, doğduğu topraklara dönmek özlemiyle yaşadı. Son zamanlarında yaşlılıktan dolayı şimdiyi unutup, sanki geçmiş günleri bire bir yaşıyormuş gibi olur, bizi de bu sahnelere dahil ederdi. Ben evdeki besleme olurdum, annemin babamın çok iyi insanlar olduğunu anlatırdı. Ben de o yaşlarda gerçek sanıp, ağlamaya başlardım. Tam bir tiyatroydu halimiz.

Annesi o doğarken öldüğü için, babası tarafından el bebek gül bebek büyütülmüş bir çocuk olduğunu anlardım anlattıklarından. Babasının onun için öğretmenler bulup evde ders aldırdığını, kız arkadaşlarına ikram etmesi için çok güzel bir tütün kutusu hediye ettiğini anlatırdı. Beş vakit namazını hiç aksatmaz, rahlesinde Kur’an okur, bazen benim ezberlemeye çalıştığım şiirleri bana okuyup, beni şaşırtırdı. Aklım ermeye başladığında küçük bir kasaba ya da köyde nasıl böyle bir anlayış olabilir diye düşündükçe, yaşadığı yerlere gitme merakı daha ağır bastı.

Tabi bu imkanı yıllar sonra, gerçekleştirebildim. Onu memleketine götürmek kısmet olmadı, oğlunu da. En küçük torun olarak ben ve ailem bu toprakları ziyaret edebildik. Güzel tarafı anlattığı yerlerin adı bile değişmemişti. Doyran Doirani, Poroy Poroi olarak yazıyordu. Bulgaristan sınırına çok yakın bir konumda dağların eteklerinde Doyran Gölü’nü tepeden gören yeşillikler içinde, evlerin halen eski durumunu yenilenerek koruduğu, babaannemin anlatımıyla sokaklarından suların sallım aktığı bir cennet köşesiydi. Bir çok yere gitme imkanım oldu ancak oraya gittiğim zaman hissettiğim duygular çok farklıydı. Sanki ben de orada yaşamış gibiydim.

Kavala’da karşılaştığımız yaşlı karı koca ise yıllar önce Türkiye’den göç etmiş ve halen Türkçe konuşan, çok sıcak kanlı, bizden insanlardı. Tüm Avrupa’da bize en yakın, bizden olanlar.

Bu yolculuklar aslında turistik bir gezi olmanın ötesinde bir anlamda özümüze yapılan göç niteliğinde. Onların yaşadığı zorlukları, acı günleri öğrenip, hayatlarının sonuna kadar çalışarak hayata nasıl tutunduklarını düşündükçe, bir şeylerden şikayet etmek bizim için utanılası oluyor. Kendimize dönüp, çeki düzen vermeye çalışıyoruz böyle zamanlarda, onların torunları olarak.

‘Skycell’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(fotoğraf : skycell.)

bir şiir dinletisinden..

İnsan olmak, ilkeleri olan insan olmak, adam olmak. Değişen koşullar içinde OLMAK, olgunlaşmak dünyaya tersten bakmak gibi bir durum oldu. İlkeli insan olmak artık bir meziyet sayılıyor, asıl olanın tersine.

Bugün üniversitede Müjdat Gezen’e ait İLKE şiirini duvarda okuyunca, sizlerle paylaşmak istedim.  Adam ve Babam şiirleri de İlke’ye ön adım gibi geldi bana. Müjdat Gezen, Rutkay Aziz ve rahmetli Savaş Dinçel’in okumalarıyla şiirleri dinlemek çok iyi geldi.

‘Skycell’ 

 

Adam

Ne zaman adam gibi adam oluyor insan?
Çok gezdiğinde mi? çok gördüğünde mi? çok bildiğinde mi?
Çok ünlü, çok zengin olduğunda mı?
Çok sevildiğinde mi?
Yoksa bunların hepsi bi kenara; adam gibi sevdiğinde mi?

 

Babam

Babam çok iyi adamdı
Daha doğrusu babam adamdı

 

İlke

İlkelerin olacak.
Seni satın alamayacaklar.
Aptalların uydurduğu atasözlerine inanmayacaksın.
“Paranın satın alamayacağı yoktur”, “herkesin fiyatı vardır” gibi sözlere kanmayacaksın
Onurunla, kimliğinle ve beyninle akıllı yaşayacaksın.
Üreteceksin, seveceksin, sevileceksin
İnançlarının arkasında duracaksın
Sevgilerin karşılıksız
Yardımların gizli olacak
Seni; attan, ottan ayıran özelliğin farkına varacaksın
Çünkü sen insansın
Ve bunu yakaladığın gün bembeyaz yaşayacaksın

Şu dünyadan çekip gitmek var ya
Bu ne ya..

Kaynak: Müjdat Gezen ‘Şiirim Geldi Bırakın Beni’ şiir dinletisi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf: Skycell)

Okumak Üzerine

Her insanın ilk okuma çabaları kendine özgüdür ve içinde bulunduğu çevrenin de bunun üzerinde etkisi vardır. Benim ilk okuma çabalarım, bankaların reklam tabelaları ve eve alınan gazetenin içindeki  ‘Fatoş ve Basri’ karikatür yazılarını anlamaya çalışmaktı. Her sabah gazetenin o sayfasını açar, ilk önce resimlerden anlamaya çalışır, daha sonra en yakınımdaki kişiye, genellikle annem olurdu, okuturdum. Daha sonra, diğer sayfaları gözden geçirir, okuyup anlayacağım günleri iple çekerdim. Zamanla bu okuma isteğim, erken okula yazılma çabalarıma dönüştü. Bir yıl erken okula gidebilmek için, yalvardım yakardım. Annem babam bana yeni okula başlayacak bir çocuk gibi, tüm malzemeleri aldılar. Sıra okula kayıt olmaya gelmişti, o zaman da dışarıdan destek yarattım kendime. Çok becerikli, iş bilir bir teyzemiz vardı. Onunla okula gidip, kayıt olmak istedim hatta boyum büyük görünsün diye yüksek topuklu bir ayakkabı giydiğimi hatırlıyorum. Bu heyecan ve sevinç, okul müdürü tarafından yaşım küçük olduğu için reddedilmesine kadar sürdü. Sonraki bir sene annem için zordu ancak hiçbir zaman bana öff dediğini hatırlamam. Sabah erkenden okula gider gibi hazırlanır, kahvaltımı yaptıktan sonra, yazma ve okuma derslerim başlardı. Cin Ali serisi ezberlediğim ilk seriydi. En çok da resim derslerini iple çekerdim. Neyse ki bu okul özlemi birinci sınıfa kaydolmakla sona erdi. Her zaman öğrenmekten çok zevk aldım.

Okumak, bir insanın yapabileceği en güzel eylem. Mutluysam, mutsuzsam, üzgün veya sevinçliysem hiç fark etmiyor, mutlaka okumak için ihtiyaç duyuyorum. En hoşuma giden de kitabın içinde bir maden bulmuş gibi, o an hoşuma gidecek cümleleri keşfetmek. Ya da o an içinde bulunduğum ruh durumuma çare olabilecek bir şeylerle karşılaşabilmek.

Burada şuna da dikkat çekmek gerekir ki; ne okursan o kadar gelişiyorsun. Ne demek bu? Şiir okumak konusunda yeterli çabayı göstermedim, sevdiğim ve ezberlemeye çalıştığım şiirler oldu ancak, şiir apayrı bir dünya. Bu alanda sınıfta kaldığımı söyleyebilirim.

Şu günlerde okuduğum ‘Bir Çift Ayakkabı’ kitabında Sunay Akın’ın şu cümleleri bu kitapta bulduğum maden cümlelerden bir kısmıydı:

‘Edebiyat sınavlarının en beylik sorusudur: Şair burada ne demek istemiş? İşin aslını ararsanız, tarih boyunca hiçbir şair, yazdığı şiirlerde ne demek istediğini kendi de bilmemiştir. Şiirde anlam aramak, evin duvarlarına renk beğenmek için bir resim sergisi gezmekten farksızdır. Çünkü, şiirde anlam arayanlarla duvar örüp ufku daraltanlar aynı sığ suların balıklarıdır. Şairin derdi bir şeyler anlatmak olsa kağıda düzünden girer, yani düzyazıya başvururdu.’

Yine kitabın ilerleyen sayfalarında, zevkle yolculuk yaparken şiir ile ilgili şu cümleler dikkat çekici bir tarifti benim için;

‘Bir dağdan haykırırsanız sesiniz karşıdaki dağda yankılanır, öykü olur, roman olur. Yok, eğer bir fay kırığından dünyanın derinliğine haykırırsanız, sesiniz şiir olur. Şiir böyle bir sanattır; 70 sayfada ya da 1.500 sözcükle anlatamayacağınız duyarlığı, 7 dize ve 15 sözcükte verebilmek…’

Bu tariflerden şiir konusunda öğrendiğim, daha emekleme seviyesinde olduğum. Ne yapalım bir yerden başlamak gerekiyor demek ki. ‘Aylak Adamız’da şiir konusunda başlangıç yapılabilecek kara kuşak seviyesinde bir yer. Neyse ki, beyaz kuşak-yeşil kuşak ayrımını bilmeden, ileri 6-Sigma eğitimlerine inatla devam eden birisi olarak, şiir konusunda beyaz kuşak seviyesine ulaşmayı hedefliyorum. Yeni yıla girerken bu yönde duyumlar aldım, bu yılki hedefim budur.

Şiirinizle ve okumalarınızla kalın.

‘SKYCELL’

‘BİR ÇİFT AYAKKABI’  –  SUNAY AKIN , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım: Kasım 2011, 184 Sayfa…

Hayat Modeli

Başlık dantel modeli gibi oldu! Olsun, en güzel motif en beğenilen ve taklit edilmeye çalışılan olmuyor mu? Benim anlatmak istediğim başka türlü bir şey. Ne ağaca benzer ne de güneşe.

Bilim adamları, hayatta mükemmel yaratılışları kendilerine temel alarak, matematik modeller geliştirmeye çalışıyor. Genellikle mühendisliğin temelinde öğretilen de varsaymak (assume that…) ya da ihmal etmek (neglect it…). Sınavlarda çıkan problemler bu iki temel ile, çözülmeye başlıyor. Kimyada da standart basınç ve sıcaklık varsayımı gibi. Buradan yola çıkarak, mükemmele ulaşılmaya çalışılıyor. Oysa gerçek hayat hiçbir şeyin lineer olmadığı, tam tersine her şeyin anlık değişebildiği ve dış etkenlerin de model üzerinde etkili olduğu bir durum. Bazen, modelinizdeki ana bileşenlere takılıp kalıyorsunuz, birisini değiştiriyorsunuz olmuyor, diğerini değiştiriyorsunuz olmuyor, her ikisini değiştiriyorsunuz çıktılar bambaşka şeyler söylüyor. Geri dönüp, daha bilimsel daha yeni modeller öğreniyorsunuz, çıktıyı ne etkiliyor diye? Güzel bir model buluyorsunuz, kendi koşulunuza uyguluyorsunuz. Girdilerinizi ve sınırlarınızı siz belirliyorsunuz, çıktıda görmek istediklerinizi tanımlıyorsunuz. O model size, hangi bileşeni ne kadar almanız gerektiğini söylüyor, ulaşmak istediğiniz amaca göre. Hevesle tüm olasılıkları deniyorsunuz, çıktılar değişiyor. Sanki her şey sizin elinizdeymiş gibi havaya giriyorsunuz. Bir gün aynı bileşenlerle tekrar deniyorsunuz, olmuyor. Modeliniz çöküyor mu? Ne oluyor? O zaman dış etkenler dikkatinizi çekiyor, model bileşenleri sabit ama dış faktörler de modelinizi değiştiriyor. Hadi bakalım, kolay gelsin diyerek, yeni modellere yol alıyorsunuz. Biliyorsunuz ki, her şey kapasitenizle sınırlı. Fazla zorlamamak diyerek, ‘İbn-i Zerabi’nin yolunu azmedip, hazmetmeye çalışıyorsunuz. Anın keyfine varıyorsunuz, sadece sevginin sıkıntıyı yok ettiğini biliyorsunuz. Hayat modelinin gerçek varsayımı bu : SEVGİ.

‘Skycell’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Resimler…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bazen plan yaparsınız günler öncesinden şu saatte şurada olmalısınızdır, İstanbul gibi bir yerde varış zamanını ayarlayıp ona göre yola koyulmak gerekir. Dün de, sabah 10’da bir görüşme için toplantı yerine ulaştığımda, bir başka telefon planın o anda değişmesine neden oldu, Kavacık’tan Yeşilköy’e zorunlu bir gidiş. Hadi bakalım – just in time- Stres! Bir taraftan işin yoluna girmesi, verilen sözün yerine getirilmesi için dua ederek, hızla yol alıp, varılacak yere varmak. Bir taraftan ikna etmek için konuşacağınız kişiye ne söylemeniz gerektiğini düşünmek. Neyse ki, eskinin çok alışıla gelmiş devlet memuru davranışı tamamen yok olmasa bile, işin çözümlenmesi için mantıklı ve iyimser işini yapan insanlar var.

Plan değişikliği günlük programın da değişmesine neden oldu, erken bir saatte Taksim’e varınca, uzun zamandır gitmediğim İstiklal Caddesi’nin havasını koklama fırsatım oldu, özlemişim. Beyoğlu’nun farklılıklarını ara sokaklarda daha iyi hissediyorsunuz, İstanbul’u sevdiren de bu olmalı. Monotonluk yok. İlerlerken sağ tarafta sokak başında bir tabela dikkatimi çekti. ‘DOĞANÇAY MÜZESİ’. Burhan Doğançay’ın resimlerine meraklı bir yakınım için bilgi toplamak, hem de kendimi mutlu etmek için müzeye doğru yolumu değiştirdim. Üç katlı tarihi bir binanın içine girip, en üst kattan başlayarak aşağıya doğru resimler arasında güzel bir zaman geçirdim. Ressamın gittiği yerlere gittim, resim sanatının insan algısına etkilerini yaşadım, hayran kaldım. Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olarak, tanıtılan müze her gün 10:00-18:00 arası açık. Aylaklık yaptığım bir kaçamak oldu, hayata tutundum resimlerden ve dostlardan. Aylak dostlarla paylaşmak istedim, beğendiklerimi. Resimlerin orjinalini görmek çok daha güzel. Yukarıda kırmızının yoğun kullanıldığı ‘A Corner in Mexico’ çok etkileyici geldi bana. Ancak tavsiyem yolunuzu düşürüp, sizin de kendinizi ödüllendirmeniz. Koleksiyoner olamasanız da, bakmak bedava!

Resimlerle ve gülüşünüzle kalın…

‘SKYCELL’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayat Sana Teşekkür Ederim

‘Kitaplar hayatın farklılıklarını bize gösteriyor, bize sığınak oluyor, el feneri oluyor, dost oluyor…  Farklılıklar da hayatı güzelleştiriyor. Yaş aldıkça, sevdiklerinizi diğer hayata yolcu ettikçe, bir tarafımız oradayken, burayı farklı algılıyoruz artık. O zaman da HAYATA TEŞEKKÜR ETMEK düşüyor, sevgili Sezen Aksu’muz gibi.

Yine bir gün rastgele gezdiğim kitap raflarında, Sezen Aksu’nun EKSİK ŞİİR’i elime geçti, ilk şiir buydu, çok hoşuma gitti. Bir tarafımız eksik kalsa da hayata teşekkür ederiz.

Şiirinizle kalın…’

‘SKYCELL’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM

Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip
Pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı

Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları

Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım evet
Hayat sana teşekkür ederim

Sezen Aksu 

EKSİK ŞİİR, SEZEN AKSU, METİS Yayınları, 2006, 224 Sayfa…