Archive for Haziran, 2010

‘ama arkadaşlık ağaca benzer, kurudumu, yeşermez artık..’ – NAZIM HİKMET

KARIMIN İSTANBUL’DAN YAZDIĞI MEKTUP

canım,
uzandığım yerde yazıyorum.
yorgunum pek.
aynada yüzümü gördüm, adeta yeşil.
havalar soğuk, yaz gelmeyecek.
haftada otuz liralık odun lazım,
başa çıkılır gibi değil.
sofada demin iş görürken,
battaniyemi aldım sırtıma.
camlar çerçeveler kırık, kapılar
kapanmıyor,
burda barınmamız imkansız artık,
taşınmalı!
ev yıkılacak üstümüze.
kiralarsa pahalımı pahalı.
sana bunları ne diye anlatırım?
üzüleceksin.
derdimi kime dökeyim?
kusura bakma.
ısınsa, iyice ısınsa ortalık ama,
hele geceler.
bıktım usandım üşümekten.
rüyalarımda afrika’ya gidiyorum.
cezayir’deydim bir sefer.
sıcaktı.
alnımı bir kurşun deldi,
bütün kanım aktı,
ama ölmedim.
bana bir hal geldi.
çok ihtiyarladığımı hissediyorum.
halbuki biliyorsun,
henüz kırkıma basmadım.
çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
söylüyorumda,
söyleyince kızıyorlar,
konferans dinliyorum herkesten.
her neyse bu bahsi kapat.
paraguay halk türkülerini çaldı radyo.
bunlar dikenli bir yaprağın üzerine
aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış.
acıda, umutluda…
bayıldım paraguay türkülerine.
adviye’den mektup aldım.
beni çok göresi gelmiş,
hiç unutamıyormuş….
şaştımda kaldım.
yıllardır,

sen memleketten gittin gideli,
ne kapımı çaldı,
ne bir haber yolladı hatta.
hatta sokakta karşılaştık.
bir bayram sabahı,
başını çevirip geçti.
en yakın arkadaştık!
ama arkadaşlık ağaca benzer,
kurudumu,
yeşermez artık.
ben cevap yazmadım.
neye yarar?
evime bile gelse şimdi,
söyleyecek lakırdım yok.
düşmanlığımda yok elbet.
otursun güle güle,
zengin bir koca bulmuş
hastalıklı bir şeymiş adam
manyağın biri.
halbuki adviye ne canlı kadındır.
gidip baktım oğlumuza,
pembe, kumral, uyuyor mışıl mışıl.
yorganı açılmış, örttüm.
bir kara haberde verdi bu akşam radyo ;
iren jolio küri ölmüş.
yıllar var
bir kitap okudumdu
ölenin anısı üstüne yazılmış.
bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder.
-satırlar gözümün önüne geldi-
sarışın iki yunan heykeli gibi der.
işte bu çocuklardan biri öldü.
bilmem ki nasıl anlatsam,
büyük bilgin, büyük adam,
ama şimdi lösemiden ölen
o sarışın kız çocuğu da.
bu ölüm bana çok dokundu.
iren jolio küri için
ağladım bu akşam.
ne tuhaf,
iren deselerdi, iren
öldüğün zaman
deselerdi,
istanbul’lu bir kadın
hem de hiç tanımadığın,
ağlayacak arkandan , deselerdi
şaşardı.
kocası geldi aklıma,
bir mektup yazsam,
başsağlığı dilesem

diye düşündüm.
adresini bilmiyorum ama
paris, frederik jolio küri desem
gidermiydi?
birde fransız yazarı öldü.
gazetede okudum.
adını bile duymamışsındır.
çok ihtiyardı zaten,
üstelikte egoist,
sinik,
cenabet herifin biri.
her şeyle alay etmiş ömrü boyunca.
hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevmemiş,
bir köpeklerle kedileri,
ama yalnız kendininkileri.
mülakat vermiş ölmeden bir kaç gün önce.
ölümü alaya alıyor aklınca.
ama belli dehşetlide korkuyor.
resmide var.
büyükannemizi erkek yap,
tepesine bir takke koy,
işte herif.
korkunç bir yalnızlık içinde
sıska bir ihtiyar.
o’na da acıdım
belki büyükannemize benzediğinden,
belki de yalnızlığına.
acıdım.
aynı acıma değil elbet.
acıyorsun iren küri’ye,
çocuklarını düşünüyorsun, kocasını ,
ama daha çok dünyaya acıyorsun ,
büyük bir insan öldü diye.
sana bir müjdem var ;
okumayı öğreniyor tembel oğlun.
epeyi söktü kerata;
tut, koş, kitap, kalem, çanta….
mükemmel değil mi?
her harfi bir şeye benzetiyor;
a bir evmiş,
b göbekli bir adam,
t bir keser.
ödüm kopuyor tembel olacak diye.
hep o’na iş yaptırmak istiyorum.
kız olsaydı kolaydı.
kadınların her yaşta
her iş gelir elinden.
ama beş yaşında bir oğlan,
ne becerebilir?
ah bir ısınsa havalar…

ısınacak.
uzadıkça uzadı mektubum.
kendine iyi bak,
bana hemen cevap ver.
beni unutma.
bana hemen cevap ver,
akıllıdır münevver,
nasıl olsa ne yapıp eder,
falan filan diye kendini avutma.
sensiz perişanım,
beni unutma.
kendine iyi bak.
gözlerinden öperim canım.
güzel geceler.
kendine iyi bak.
bana hemen cevap ver,
dertlerimi aklında tutma,
unut.
beni unutma..

NAZIM HİKMET

(cafe balzac’ın sonsuz güzellikteki manzaralı terasında şemsiyenin altında yağmur rüzgarla savrulup serinletirken bizleri , bir aydır sürekli yağan yağmurdan londra’ya dönmüş istanbul’un kadıköy’ünden kuşbakışı sultanahmeti , ayasofyayı , galatayı haydarpaşayı , gelip geçen vapurları , boğazı martı sesleri ve vapur düdükleri arasında seyrederken ‘aşk olsun , nur olsun’ diyerek kadehleri kaldırıp indirirken dostluğa , kardeşliğe , barışa , güzel günlere , ‘altın çocuk’ ‘sarı’mız her içtiğinde okuduğu gibi bu güzel nazım şiirini yüreklerimize okuyunca hep aylakadamız’a ekleyeceğim dediğim ama unuttuğum bu şiiri bir kez daha unutmadan siteye ekleyip sizlerle paylaşmak mümkün oldu sonunda.. ‘sarı’ya teşekkürlerimizle.. ‘sarı seni seviyoruz cicim..’

Crockett..)

(İstanbul Boğazı ve Anadolufeneri Fotoğrafları : Crockett..)

GENJİ..

Beni izlersen hayallerin neyden yapılmış olduğunu sana gösteririm..- GENJİ

Hayat yolunda gösterişsiz tam gaz dümdüz ilerlemek lazım Genji.. Uuuuç Genji uç.. Genji Uç.. -KEN

‘muhayyilemiz ancak başkalarının mutsuzluklarını beklerken , tiksinti taşmalarında , iğrenç işler yapmamıza değilse de onları düşlemeye iten bir ortamda işler..’ – E.M. CIORAN

‘ancak tabiatımızdaki en iyi şeyleri yok etmek , vücudumuzu kansızlığın disiplinine , zihnimizi de unutuşunkine tabi kılmak kaydıyla yumuşarız , iyi oluruz.. bir gıdım hafıza bile muhafaza ettikçe , bağışlama kendi içgüdüleriyle mücadele etmeye , kendi benliğine karşı bir saldırıya dönüşür.. bizi kendimizle uyumlu kılan , devamlılığımızı sağlayan , geçmişimize bağlayan , çağrışım gücümüzü tahrik eden şey alçaklıklarımızdır ; aynı şekilde , muhayyilemiz ancak başkalarının mutsuzluklarını beklerken , tiksinti taşmalarında , iğrenç işler yapmamıza değilse de onları düşlemeye iten bir ortamda işler..’

‘bilgi sevgiyi yıkar : kendi sırlarımızı kavradığımız ölçüde hemcinslerimizden nefret ederiz ; tam da bize benzedikleri için.. kendimiz hakkında yanılsamamız kalmadığında , başkası hakkında da yanılsama kalmaz ; içebakış yoluyla ortaya çıkardığımız adlandırılamayanı , meşru bir genellemeyle ölümlülerin arta kalanlarına yayarız ; özden bozuk olduklarından , tüm zaafları onlara atfetmekte yanılmıyoruzdur.. hayli tuhaf bir biçimde , bunların çoğu o zaafları saptayamazlar , kendilerinde ya da başkalarında tespit edemezler..kötülük yapmak zahmetsiz bir iştir : herkes bunu yapabilir ; buna karşılık kötülüğü açık açık üstlenmek , kaçınılmaz gerçekliğini tanımak ise tuhaf bir marifettir..’ 

‘kendine ait bir irade olduğu ve buna bağlı kalındığı (lucifer’e yapılan sitem budur) müddetçe , intikam bir kaidedir ; çeşitliliğin , ‘benliğin’ evrenini tanımlayan ve özdeşlik evreninde hiçbir anlamı olmayacak olan organik bir zorunluluktur..’

‘lafı dolandırmadan söyleyelim ki fiilin hükümranlığı , meziyetlerimizden daha büyük bir varoluş kontenjanını elinde tutan zaaflarımızdan gelir.. hayat davasını , bilhassa da tarih davasını benimsersek , zaaflarımız en üst derecede yararlı görünürler : şeylere tutunmamız ve şu fani dünyada sevimli bir görüntü vermemiz zaafların sayesinde değil midir.. durumumuzdan ayrılmazdırlar , bir tek hayalet onlardan mahrumdur.. onları boykot etmeyi istemek , kendine karşı fesat düzenlemektir ; dövüşün tam ortasında silah bırakmaktır ; insanoğlu gözünde itibarını yitirmek ya da hepten münhal kalmaktır.. cimri , kendine gıpta edilmesine layıktır ; parası için değil tamamen gerçek hazinesi olan cimriliği için.. hiçbir şeyi hafife almayan zaaf , bireyi gerçekliğin bir bölümüne sabitleyerek , oraya dikerek meşgul eder , derinleştirir onu ; ona bir haklılık verir , bulanıklıktan uzaklaştırır.. aşırı düşkünlüklerin , ahlak gevşekliklerinin ve saçmalamaların pratik değerini kanıtlamaya gerek yoktur artık.. isteklerin çatıştığı , öne geçme iştahının kasıp kavurduğu o dünyaya , doğrudanlığa bağlanıp kaldığımız ölçüde , ufak bir zaaf büyük faziletten daha etkili çıkar.. varlıkların siyasi boyutu (siyasi sözüyle biyolojik olanın taçlandırılmasını kastediyorum) fiiliyatın hükümdarlığını , dinamik iğrençliğin hükümdarlığını korur.. kendimizi tanımak , hareketlerimizin kirli nedenlerini , cevherimizde kayıtlı olan itiraf edilmezliği , randımanımızın bağlı olduğu açık ya da gizli sefillikler tutarını tespit emektir.. tabiatımızın alçak bölgelerinden gelen her şey kuvvetle donanmıştır , alttan gelen her şey dürter bizi : kıskançlık ve açgözlülüğe dayanılarak , daima asalet ve göztokluğundan daha çok üretimde bulunulur ve didinilir.. sadece kusurlarını geliştirmeyen ya da bunları ortaya dökmeyenler kısırlıkla karşı karşıyadırlar.. gerçekliğin bizi çağıran kesimi hangisi olursa olsun , orada göz doldurmak için karakterimizdeki doymaz tarafı geliştirmek ; fanatizm , hoşgörüsüzlük ve kovuşturma eğilimlerimizi şımartmak düşmektedir bize.. verimlilikten daha şaibeli bir şey yoktur.. eğer saflığı arıyorsanız , herhangi bir iç şeffaflık iddiasındaysanız , hiç gecikmeden yeteneklerinizden feragat edin , fiiller döngüsünden çıkın , insani olanın dışına yerleşin , dindar bir deyişle söyleyecek olursak ‘kul sohbetleri’nden vazgeçin..’

‘Tarih ve Ütopya’ , E.M. CIORAN , Çeviri : Haldun Bayrı , Metis Yayınları , Haziran 1999..

‘kendi rahatınız için kim olursa olsun herkesin ruhunu gözden çıkarırsınız..’ – Palmiyelerin Altında Stevenson.. – ALBERTO MANGUEL

‘bize içecek bir şeyler getir ,’ diye seslendi bay baker , sonra da iskemlelerden birine oturup konuğuna diğerini işaret etti.. stevenson ayak sesleri ve kap-kacak tıngırtısı duydu ; sonunda arkalarındaki karanlıktan siyah bir el uzandı ve masanın üstüne bir sürahiyle iki bardak bıraktı..

bay baker içkileri koyup bardaklardan birini stevenson’a doğru itti..

‘için.. bu cehennemde yaşamak istiyorsanız , hem bedeniniz , hem ruhunuz güçlü olmalı..’

‘içki içmezsiniz diye düşünmüştüm,’ dedi stevenson..

‘ben içerim , ama onlar içmemeli,’ diye yavaşça yanıtladı bay baker.. ‘ben önümde uzandığını bildiğim yoldan şaşmadan ilerleyebilirim ; onlar içinse her bir damla , yoldan çıkma nedenidir.. kendi cehennemlerinde yanmalarını  , o çok sever gözüktükleri alkole hepsini iyice bulayıp ateşe vermeyi çok isterdim.. bu yitik insanlıktan nefret ediyorum..’

‘ben ne oluyorum öyleyse.. ben de içkiye yenik düşmüş biri değil miyim..’

bay baker güldü..

‘buna kendiniz karar vermelisiniz..’

‘iyi bir bardak içkiden ve bir tabak yemekten mahrum bırakmam kendimi.. başka bir insanı da bırakmam.. yaşam sevgisi güçlü bir tutkudur , yiyecek içecek gibi basit şeylerde bile bu tutkunun peşinden hep gitmişimdir..’

‘öyle mi..’ dedi bay baker.. ‘ben sevginin güçlü bir tutku olduğuna inanmıyorum.. korku güçlü bir tutkudur ; yaşamın en yoğun sevinçlerini tatmak istiyorsanız korkuyla aşık atmalısınız..’

‘ben de korkarım , ama bunu , yaşamı daha da yoğun bir şekilde sevmek için kullanırım..’

ciğerlerinizi eprimiş bir tüle çeviren ve sizi mendiliniz kanlanana kadar öksürten yaşamı mı..’

‘mendillerimdeki kan bir kazadır , yaşama bakışımı belirlemez.. beni incitmiş ya da köklü bir şekilde değiştirmiş değildir..’

‘öyle diyorsunuz.. bu zavallıları yalnızca içkiden değil , ekmek ve sudan da mahrum bırakma pahasına sağlıklı bir yaşam sürebilecek olsanız , bunu yaparsınız.. kendi rahatınız için kim olursa olsun herkesin ruhunu gözden çıkarırsınız..’

‘bunun doğru olmadığını biliyorsunuz..’

bay baker gülümsedi.. ‘ neyse ki bu iddiayı sınama imkanınız yok..’

‘olmasını isterdim ama , sizin adınıza.. nerede durduğumu size göstermek istiyorum..’

uzun bir sessizlik oldu , stevenson , masanın öbür tarafındaki bay baker’in , ışık halkasının kenarındaki ince , sevimsiz gülümsemesine baktı.. sessizliği bölme gereksinimi duydu..

‘aslında haklısınız.. uygarlığımız içi boş bir sahtekarlık.. yaşamın bütün eğlencesi kayboluyor onun yüzünden.. becerdiği tek şey , dünya yüzeyinde daha büyük sayıda insanı aynı anda mutsuz kılmak.. ama bir de sonsuz mutlulukla dolu pek çok an var , cenneti görebildiğimiz anlar , bunlar için yaşıyorum ben.. yine de bu anların bir teki için bile başka bir insanın acı çekmesine neden olmayı kabul edemem..’

Palmiyelerin Altında Stevenson.. – ALBERTO MANGUEL , Çeviri : Cem Akaş , YKY , Mayıs 2004..

BİR+BİR’in 4. sayısı çıktı..

bir+bir’in dördüncü sayısı nihayet çıktı.. derginin tam olarak ne zaman çıktığı , ne zaman bayilerde yer alacağı hala bir muamma.. bir ay geçince gözlerimiz raflarda hep onu arıyor ama ara ara yok.. bekle bekle yok.. neyse şükür tekrar kavuştuk dergiye.. derginin bu sayısının kapağı dünya kupası nedeniyle olsa gerek gelmiş geçmiş en büyük futbolcu ‘maradona..’ dergide dünya kupası ile ilgili yazılar da mevcut.. derginin arka kapağında ise ölümünün 40. yıldönümü vesilesiyle orhan kemal’e saygı duruşu var..

derginin bu sayısında yapıtları onlarca dile çevrilmiş olan amerikalı düşünür judith butler’la yapılan ‘homofobi adlı ruhsal bozukluk’ başlıklı söyleşiyle ‘eşcinsel onur haftası’ hatırlanıyor (bu söyleşide bülent ersoy’un 12 eylül’de gözaltına alınışıyla ilgili öyle bir fotoğraf var ki ağlamak geliyor içimden fotoğrafa her baktığımda) , yakınlarda kaybettiğimiz bağlamanın büyük ustası talip özkan’ı da ‘bin yaylanın zeybeği’ ve ‘bağlamanın tanpınar’ı’ başlıklı iki yazıyla anıyor dergi.. yine dergi de grup yorum, göksel, sakareller, paul weller ve courtney love’ın konuk olduğu müzikle ilgili sayfalar var.. feminist louise bourgeois’ya ve jose saramago’ya , ‘ermeni tabusu üzerine diyalog’ kitabının konuşmacılarından erzurum kökenli siyaset bilimci michel marian’la yapılan ‘milli gurur neyin gururu?’ başlıklı söyleşi de bulunuyor dergide.. ayrıca neler var neler.. ne duruyorsunuz hemen koşun bitmeden kapın dergiden bir tane..

Crockett..

 

YENİLİŞ.. – EDİP CANSEVER

YENİLİŞ..

açılmamış bir şarap şişesiydim
ki öyle kaldım
acımı köpürtmedim
içime sağdım
gözyaşlarımı göstermedim
ki sildim
özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
başaramadım

içimde kara kara bulutlar sallandı
ki sallandılar
dışarı yağamadım

ve yenildim ve sustum..

EDİP CANSEVER

Bir Yalnız Adam , JACQUES BREL.. – MARİO LEVİ

‘j. clouzet : sizce nedir şefkatin anlamı..

jacques brel : şefkati seviyorum ben.. şefkati vermeyi de seviyorum almayı da.. ama genelde şefkatten yoksunuz hepimiz.. şefkati alma yürekliliğini gösteremiyoruz çünkü verme yürekliliğini de.. çünkü şefkat annelerimizden ve babalarımızdan gelmeliydi her şeyden önce.. aileyse bir zamanlar olduğu gibi değil artık.. yavaş yavaş yok oluyor şefkat ve en acısı , yeri hiçbir şeyle doldurulamıyor.. özellikle de kadınların eskisi denli müşfik olmadıklarını söylemek gerek.. bir tutkunun dışavurumudur aşk.. şefkatse bambaşka bir şeydir.. tutku yok olabilir günün birinde , şefkat hiç değişmez , hep olduğu gibi kalır.. öyle sanıyorum ki , şarkılarımdaki aşkla şefkati anlatmak istiyorum aslında.. bu hep böyle oldu ama ancak şimdi ayrımsayabiliyorum kimi gerçekleri..

j. clouzet : kadınların erkeklere önemsenebilecek birtakım şeyler getirebileceklerine inanıyor musunuz , dengeyi örneğin..

jacques brel : hayır.. kadınlar bir denge getirmezler erkeklere.. çünkü hep de verdiklerinden daha fazlasını alırlar , almak isterler sizden.. zamanla dengemizi yitirebilmemize de neden olurlar dahası.. sahip olduğumuz her şeyi kendilerine vermeye bizi zorunlu kılarlar da ondan.. bu oyunu oynamayı kabullenirsek , sonuçta bir boşlukta , yoksul ve soysuzlaşmış olarak buluveririz kendimizi.. ve oldukça sağlıklı mahluklar olduklarından , günün birinde bir başkası için terk ediverirler bizi.. aynanın karşısındadırlar.. biraz ruj sürerler dudaklarına.. yeniden başlar her şey.. hayır , kadınlar birtakım şeyler getirebilirler erkeklere , yadsıyamayız bunu.. ama bir denge değildir kuşkusuz getirdikleri..

j. clouzet : yalnızlığın size çok çekici geldiği doğru mu..

jacques brel : evet.. yalnız yaşamak günün birinde mutlaka gerçekleştireceğim bir tasarı.. tamıtamına bir yalnızlık isteği değil bu , kente yakın bir evde yaşayıp , kent merkezine örneğin haftada birkaç kez gidebileceğim bir yaşama düzeni daha çok..

bir münzevi olarak değil , kabuğuna çekilmiş bir kişi olarak yaşamak istiyorum yalnızca.. beni yavaş yavaş rahatsız etmeye başlayan kimi yanlış anlamaları kendimden uzak tutabilmek için böyle davranacağım.. böylelikle yalnız bir insan olmadığıma başkalarına inandırmak için umutsuzca sürdürdüğüm bu oyuna da son vermiş olabileceğim.. aslına bakılırsa sapına kadar bir yalnızım çünkü..’

BİR TEK AŞK KALINCA

bir tek aşk kalınca

paylaşılabilecek

aşkımızla birlik

yolculuk gününden

bir tek aşk kalınca

aşkım benim , seninle benimle

coşabilmesi için sevinçten

her saat ve her günün

bir tek aşk kalınca

yaşanabilelim diye sözlerimizi

ve söz verdiklerimize

inanmanın dışında

hiçbir zenginliksiz

bir tek aşk kalınca

çoğaltabilmek için tansıklarımızı

varoşların çirkinliğini

örtebilmek için güneşle

bir tek neden

bir tek şarkı

bir tek yardım için..

 

bir tek aşk kalınca

bir sabahın ilk saatlerinde

kadifeden paltolarla

giydirebilmek için yoksulları ve serserileri

 

bir tek aşk kalınca

yeryüzündeki tüm kötülüklere

basit bir ozan gibi

bir dua gibi sunulabilecek

 

bir tek aşk kalınca

tek dayanağı aramak olanlara

sunulabilecek

bir tek aşk kalınca

kavşakların her birinde

zorlayabilmek için yazgıyı

bir tek aşk kalınca

topa tüfeğe seslenebilmek

ve bir davula

söz geçirebilmek için

 

işte o zaman , işte o zaman

sevmek gücünden başka

hiçbir şeye sahip olmaksızın

ellerimizde tutacağız dostlar

ellerimizde tutacağız tüm dünyayı..

JACQUES BREL

‘Bir Yalnız Adam , JACQUES BREL..’ , MARİO LEVİ , Doğan Kitap , Mart 2010..

Günün Şarkısı : PERİŞAN ÖMRÜMÜN NEŞESİ SÖNDÜ..- ZEKİ MÜREN

(fotoğraf : Crockett.. – urfa , balıklıgöl civarı..)

bugünün şarkısı bir sadettin kaynak eseri olan ‘perişan ömrümün neşesi söndü’ olsun ve zeki müren hüzün dolu şu yağmurlu yaz günlerinde kalplerimizi biraz daha titretsin..

arkadaş zekai özger ‘merhaba canım’ şiirinde zeki mürenle ilgili çok güzel şeyler yazmıştır ve zeki müren’i seviniz diye bitirmiştir şiirini.. bu şiirini daha önce de aylakadamız’da 30 aralık 2009’da paylaşmıştık.. en az zeki müren kadar insan sevgisi dolu olan arkadaş zekai özger’i öğrencilik yıllarında uğradığı faşist saldırının sonucu vücudunda meydana gelen kalıcı rahatsızlıklar nedeniyle genç yaşta kaybetmiştik.. zeki müren hiç arkadaş zekai özger’i duymuş mudur bilmiyorum ama umarım en azından kendisiyle ilgili şiiri okumuştur.. bu iki üstadımız hep bizimle olacak aylakadamız’da.. 

herkes bu sitede ne kadar değişik müzik ve şarkı çeşitlerinin olduğundan bahsediyor hatta bazıları eleştiriyor.. dostça eleştirileri bir kenara yazıyoruz ama diğerlerine gülüp geçiyoruz.. bizim kalplerimizi okşayan şarkıları paylaşıyoruz burada.. geniş bir müzik dünyamız var.. bağnazca belli bir tip müzik de dinlemiyoruz , halk müziğinden sanat müziğine , rock müzikten , arap afganistan iran müziğine , kelt müziğinden caz’a vs vs vs kulağımıza hoş gelen duygularımızı düşüncelerimizi kalplerimizi okşayan tüm müzikleri seviyoruz ve paylaşabildiğimizi paylaşıyoruz..

ha bu arada müzik demişken  dayanamayacağım burada iki kişiye teşekkür edeceğim..

müzik müzik dedik bu iki kişiyi geçemezdim.. 

izmir’de yaşayan , yüzünü hiç görmediğim , sesini hiç duymadığım ‘aslı’ ve beyoğlu’ndaki ‘deniz’ kardeşlerime müzik konusunda bana kattıkları için sonsuz teşekkürlerimi buradan sunuyorum..

kendileriyle iletişim çağında iletişimsiz kalsak da birbirimizle , hepimizin kalpleri notalarda atıyor..

roll , bir+bir , babylon , band , araf , açık radyo , ‘mirza’ kardeşimden ve diğer kaynaklardan daha çok ve en az kardeşimle , reis kadar müzik konusunda bana ‘tesadüfen’ de olsa kattıkları , kazandırdıkları için ‘aslı’ ve ‘deniz’le ilgili , onlar için ne yazsam buraya azdır..

tanımadığın , sesini duymadığın bir insan sana neler mi katabilir..

‘aslı’ ve ‘deniz’den ben biliyorum ve bana yetiyor bu..

eyvallah ‘aslı’..

eyvallah ‘deniz’..

bir de slogan yazayım şuraya tam olsun :

‘aslı’mız müzik , ‘deniz’imiz notalardır bizim..

neyse kayış koptu yine bende keseyim burada zırıltıyı ve rakımıza birer buz attıktan sonra zeki müren gibi ‘rakımda buz parçasısın.. yudumladıkça yanarım’ diyelim ve  zeki müren’den  ‘perişan ömrümün neşesi söndü’yü dinleyelim..

müzikle kalın..

Crockett..

(fotoğraf : Crockett..- urfa , balıklıgöl civarı..)

PERİŞAN ÖMRÜMÜN NEŞESİ SÖNDÜ

perişan ömrümün neşesi söndü
hicran şarabından içtim içeli
bu cihan gözümde seraba döndü
sevda-yı zülfünden geçtim geçeli..

telleri inlerdi rebâb-ı aşkın
gönülden geçerken mızrabı aşkın
her şeyi unuttum kitab-ı aşkın
akla karasını seçtim seçeli..

en şen gönüllerde yine gam buldum
her zevkin sonunda bir elem buldum
teselli yerine hep sitem buldum
ağyare derdimi açtım açalı..

SÖZ-BESTE : SADETTİN KAYNAK

VOKAL : ZEKİ MÜREN

MERHABA CANIM 

ben az konuşan çok yorulan biriyim

şarabı helvayla içmeyi severim

hiç namaz kılmadım şimdiye kadar

annemi ve allahı da çok severim

annem de allahı çok sever

biz bütün aile zaten biraz

allahı da kedileri de çok severiz

hayat trajik bir homoseksüeldir

bence bütün homoseksüeller adonistir biraz

çünki bütün sarhoşluklar biraz

freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

siz inanmayın bir gün değişir elbet

güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü

çünki ben okumuştum muydu neydi

bir yerlerde tanrılara kadın satıldığını

ah canım aristophones

barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum

ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde

ölümü tanrıya saklıyorum

ve bir gün hiç anlamayacaksınız

güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum

düşüverecek ellerinizden ellerinizden ve

bir gün elbette

zeki müreni seviceksiniz

(zeki müreni seviniz)

ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER

SEVDADIR (MAYIS YAYINLARI , 1988)

‘insan mutsuzluktur, dedi hep, diye düşündüm, yalnızca budala olan bunun aksini savunur..doğmak mutsuzluktur, dedi, yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz..’-BİTİK ADAM..-THOMAS BERNHARD

‘var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir şey değildir ki , dedi.. uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor.. yattığımda ölmekten , bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor , ama sonra gene uyanıyorum ve korkunç süreç yineleniyor , yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca , dedi.. elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz , dedi.. çünkü biz kendimiziz acınacak olan , alçağın ta kendisiyiz..’

‘bizi cezbeden şeylerle doğal olarak pratik bir ilişki kurmak isteriz , demişti bir keresinde , yani en çok da hastalar ve deliler ve yaşlılar ve ölülerle , çünkü teorik ilişkiye bağımlıyızdır , tıpkı müzikte olduğu gibi uzun süre teorik ilişkiye bağımlıyızdır, dedi diye düşündüm.. onu çeken , insanların mutsuzlukları içindeki halleriydi , insanların kendileri değildi , mutsuzluklarıydı ve insanın olduğu her yerde buna rastlıyordu , diye düşündüm , insankolikti o , çünkü mutsuzluk özlemi çekiyordu.. insan mutsuzluktur , dedi hep , diye düşündüm , yalnızca budala olan bunun aksini savunur.. doğmak mutsuzluktur , dedi , yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz , bir tek ölüm kesip atar bunu.. bu , hep mutsuzuz demek değildir , mutsuzluk yoluyla mutlu olabiliriz, dedi , diye düşündüm..’

‘akıl nerede ortaya çıkarsa çıksın yok edilir ve hapsedilir ve doğal olarak her zaman akılsızlık olarak damga yer , dedi , diye düşündüm lokantanın tavanına bakarken.. ama konuştuklarımızın hepsi saçma , dedi , diye düşündüm , ne dersek diyelim saçma ve yaşamımızın tümü de başlı başına bir saçmalık.. ben erken kavradım bunu , düşünmeye başlar başlamaz kavradım , biz yalnızca saçma şeyler söylüyoruz , söylediğimiz her şey saçma , ama bize söylenen şeylerin de hepsi saçma , yani söylenen şeylerin hepsi de saçma  , yani söylenenlerin hepsinin saçma olduğu gibi , bu dünyada yalnızca saçma şeyler söylendi şimdiye kadar , dedi , gerçekten ve doğal olarak da yalnızca saçma şeyler yazıldı , elimizdeki yazılı metinlerin hepsi saçmalık , tarihin kanıtladığı gibi yalnızca saçmalık olabilecekleri için , dedi , diye düşündüm..’

‘daha kesin söylemek gerekirse biz , yanlış anlamalar içine doğuyor ve var olduğumuz sürece bu yanlış anlamalardan bir daha kurtulamıyoruz , istediğimiz kadar çaba gösterelim boşuna.. bu gözlemi herkes yapıyor zaten , dedi , diye düşündüm , çünkü herkes durmadan bir şey söylüyor ve yanlış anlaşılıyor , işte bir tek bu noktada herkes gene anlaşıyor , dedi , diye düşündüm.. bir yanlış anlaşılma , bizi  yanlış anlaşılmalar dünyasına sokuyor , ona bir yığın yanlış anlaşılmadan oluşan bir şey olarak dayanmak zorundayız ve büyük bir yanlış anlaşılmayla da onu terk ediyoruz , çünkü ölüm en büyük yanlış anlama , dedi , diye düşündüm..’

‘dostluklar , diye düşündüm , deneyimlerin gösterdiği üzere , eninde sonunda kişilerin ancak benzer çevrelerine kurulu olduğu zaman sürekli olabiliyor , diye düşündüm , bunun dışındaki her şey aldatmaca..’

‘bu odalardan nefret ediyordum ve bu odakların içindekilerden nefret ediyordum ve evden dışarıya çıktığımda evin önündeki insanlardan nefret ediyordum , birden bu insanların hepsine aksi davranmıştım , oysa onlar benim yalnızca iyiliğimi istiyorlardı , ama işte zamanla bu sinirime dokunmuştu , hiç bıkmadıkları yardıma hazır oluşları birden beni derinlemesine itmişti.. çalışma odama kapanıp pencereden dışarıya diktim gözlerimi , kendi mutsuzluğum dışında başka bir şey görmeden dışarıya koşup herkese bağırıp çağırdım.. ormana koşup bitkin bir halde bir ağacın dibine çöktüm..’

‘kuramda anlıyoruz insanları , ama uygulamada onlara katlanamıyoruz , diye düşündüm , onlarla çoğunlukla isteksiz birlikte oluyor ve onlara kendi bakış açımızla davranıyoruz.. oysa insanlara kendi açımızdan değil her açıdan bakmalı ve ona göre davranmalıyız , diye düşündüm , onlara öyle davranmalıyız ki, onlara önyargılı davranmadığımızı söyleyebilelim , ama bunu beceremiyoruz , çünkü gerçekten de herkese karşı önyargılıyız..’

BİTİK ADAM , Thomas Bernhard , Çeviri : Sezer Duru , YKY , Aralık 2000..

‘dünyada bir ben varım.. bir de bu olmayası sahipsizliğim..’ – TURGUT UYAR

YİTİKSİZ..

sabaha karşı oturup ağladınız

ama mesela şimdi ben

ne aradığımı bilmiyorum

 

sabaha karşı oturup ağladınız

çünki sizin aşkınız vardı

kurumuş çiçekleriniz vardı

aşina yıldızınız gökte

oturup çok ok ağladınız

ağlayıp iyi ettiniz

size imreniyorum çünki

çünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımda

çünki yalnızlığımda öyle güzelim

 

üç beş kalem insan gelip geçtiler

biliyorsunuz bu dünya bana yetmez

biliyorsunuz bütün kapıları omuzladım

kimini açtım kimini açamadım

bütün gemileri dolaştım limanlarda

hepsi rıhtımlara bağlıydılar

bütün adalar yitikti

sabah karşı oturup ağladınız

çünki siz bulup da yitirdiniz

 

ben yitirmem bir bulsam

bütün kayaları üst üste korum

ama biliyorsunuz her şey gelip geçecek

süslü kadınlar gibi oymalı arabalarda

iki vakit arasında sessiz bir çiçek

bir dökülecek bir açacak

sonunda cılız köprülerin öte başında

bir benim bulamadığım kalacak

 

sabaha karşı oturup ağladınız

ama mesela şimdi ben

ne aradığımı bilmiyorum..

TURGUT UYAR (Varlık , 1954)

DENEME..

‘işte geldim gidiyorum

şen olasın halep şehri’

 

gelin bütün yıldızları doldurun

karanlık yalnızlığıma..

ne ışıldar yanı yörem , ne ışır

ölürsem yalnız ölürüm

seversem yalnız severim

insanlar gelir geçer ömrümden ama

macera benimdir geçmişlere karışır

 

kötümser miyim dersiniz , hayır

bu gerçek en alası gerçeklerin

göveren arpaların buğdayların peşine

senin , benim , bütün yaratılmışların

en ulu ağaçların , en şakrak kuşların

düzlerde açıp açıp kavrulan çiçeklerin

aşkımız , meşkimiz tek başına..

TURGUT UYAR (Varlık , 1953)

TEL CAMBAZININ TELDEN DÜŞERKEN SÖYLEDİĞİ ŞİİRDİR..

eğreti zamanlar kayıp geçti

bir deli yıldızları sayıp geçti

bir adam köprülerde ağlıyordu

o adam deliydi ben akıllıydım

hu dedi ninnilerimde güzel kızlar

güzel kızlar var olsun

 

dünyada bir ben varım

bir de bu olmayası sahipsizliğim

benim anlamadığım başka şey

biri gözlerimi kapamış bilemiyorum

dağlarda iki kekik koksa

biri benim içindir

iki kaya yarılsa

siz beni bu şehirden alın götürün

tükenmez yağmurlarda ıslatın

elime iki kulaç ip verin

düğümleyip düğümleyip çözeyim

şehrin bütün ışıklarını söndürün

kapatın bütün kapılarını

beni bu şehirden alın götürün

 

bir elim sağ cebimde

bir elim sol cebimde

bu hüznü sizde bilirsiniz

anlat deseniz anlatamam

enine boyuna yaşarım ancak

bu koku bilmediğim bir koku

bu gece kayık gecelerden birine benzer

dört yanım karanlıkta

büyük rüzgarlarda savrulacağız

öylece dur kollarımda öylece

karanlıkta telaşa seni hatırlıyorum..

TURGUT UYAR (Şairler Yaprağı , 1954)

‘YİTİKSİZ’ (Kitaplarına Girmemiş Şiirleri) – TURGUT UYAR , YKY , Haziran 2010..