Archive for Mayıs, 2011

sevmek kadar katlanmakta gelir elimden… (oktay rıfat)

sana kızmayı çok istiyorum…
ama olmuyor , sanki öfkem bile sen tarafından ipotekli…
kalbime hala acı veren yanından ne zaman süzülürüm diye bekliyorum…
bazen bana haksızlık ettiğini düşünüp gidiyorum bu cümlenin ardından , ama bu seferde başkalarına yapmış olduğun haksızlıkların boğuk sesini duyuyorum , senin tabirinle böğüre böğüre ağlayanların…
ve içim yine büyük bir vazgeçişle doluyor , derin bir iç çekiyorum sadece…
sonra ‘yaşlanma gitme korkusuyla başlar , bırakıp gidebilenler ise hayatta 1-0 önde koşar’ diyen yazarı anımsayıp galibiyetine gülümsüyorum…
iyi ki diyorum iyi ki ‘söylenildikçe değeri azalır’ düşüncesine inat bolca söylemişim seni sevdiğimi…
şimdi hiçbir şey diyemeyenim çünkü…
sanırım en çokta bu örseliyor beni , hiçbir şey diyememek…
bugün benim aptal hikayemin kahramanını bulduğu gün…
aşkın kollarını açarak beni ayakta karşıladığı gün , yani senin kulaklarımdan yüreğime düştüğün gün…
eğer  düşümüz halen devam ediyor olsaydı , kim bilir nasıl bir telaşın içinde olacaktım…
planlar projeler içinde gece gündüz yuvarlanıp sevgiliyi mutlu etme kampanyası başlatacaktım…
şimdi ise sadece tevekkül içindeyim…
burası sakin ve telaşsız , sanmakla olmak arasındaki uçurumdan uzak… acının , acıklı berbat halinden sıyrılmış , mağrur hali gibi…
sadece ara ara rüyalarıma giriyorsun o kadar ve ne hazin ki yine üç kişilik bir kadroyla…
sabahında  soluğu 15 inçlik ekranın başında fotoğraflarına bakarken alıyorum… sonra bana aldığın kitapların baş sayfalarını okuyorum , bakıp kalıyorum öyle…
sanırsın ki sadece bana özel bir mucizeye bakıyorum… hele birde o üzerinde taa o zamanlardan gitmene işaret sayılabilecek gemi resimli defterimize yazdıklarını okuyunca , hacmine sığmıyor ruhum…
o zaman kaybediyorum o sakinliği… acı o mağrurluktan kaçarak uzaklaşıyor ve ben yine acıklı oluyorum , baştan tırnak uçlarıma kadar özlem oluyorum , biçare oluyorum…
sarhoşluğunu , saçlarını , dağınıklığını , umarsızlıklarını , tavuk yutmuş galiba dedirten kahkahanı , hiç bir yere ait olamayışını ama olur gibi yapışını , hanilerini , yolculuğa her daim hazır bavullarını , ööflerini , giiittlerini , spesiyallerini , sigara paketinin o naif halini , asansör müziği gibi gelen , hiç alışamadığım müziklerini , fransız köşeni , pofidik puaçalar gibi ellerini , süt dişini , kirpiklerini , kullanılmaz olsa da ben bunu değerlendiririm deyip atamadığın eşyalarını , üşengeçliğini , küsmelerini , zaaflarını , vefasızlığını ve gidişini anımsarım…
ateş bir kez daha yakar , yıkar ama  geçer ve ağlarken yakalarım kendimi…
sonrası yine tevekkül…
gidiş günün kutlu olsun… bugün bir sene daha gittin…

‘BULUT’

iyi bak şu yaşamın yüzüne ve dinle
intihar bunalımında yüzerken evler
sokaklarda diz boyu iğrençlik
tükürüksüz açılmıyor gazeteler
ve bir zaman
yüreğimize gömdüğümüz efendiler
açıp yelkenleri
selamsız ve sabahsız gittiler….(adnan yücel)

Sevgili Dünya…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili Dünya ,

Geçen gün , Musa’nın kitabına bakınıyordum. Mezmurlardan 71. bölüm açıldı elimde ve dilim bilhassa beşinci bölümü çok sevdi: “Çünkü ümidim sensin ya Rab Yehova / Gençliğimden beri güvendiğim sensin…” Bak işte, orada “Gençliğimden…” cümlesi var ya, işte o dostum Dünya, beni ziyadesiyle allak bullak ediyor; ancak olumlu anlamda. Mezmurlarda Rabden dayanılacak ve sığınılacak kaya ve hisar olarak bahsediliyor. Ve işte BtŞ bunu da seviyor sevgili Dünya… Rabbini kayada, hisarda, dağda ya da karanlık çölde gökte bulmayı seviyor…

Btş bugün bir de, o derin sıkıntı anlarından birini yaşarken, kulağına “healing the pain” gibi bir müzika ilişti. State Radio, söyleyen çocuklar, şarkının adı “Keepsake”. Sonunda bir yerde diyorlar ki, “You’re gonna keep my soul it was yours to have long ago” ( Ruhum sende kalacak, zaten uzun bir zaman önce senindi). BtŞ bütün gün bu dizeyi mıraldandı Dünya; çünkü sana iliştirilmiş hazır-yapım teneke kutulardan patlamak üzere. Topyek’ûn bir meteor çarpmasını falan özler durumda buluyor kendini sık sık. Ammawelakin, şarkının bu dizesi sonucu BtŞ, akşam evinde kendini elinde Tevrat’la oturur buldu. Doğru Mezmurlar’a gitti; bakındı ve 31. Mezmur’un 5. bölümü çelindi gözüne: “Ruhumu eline bırakıyorum / Ya Rab, hakikat Allah’ı, beni kurtardın…”

Ve işte bundan sebep Dünya, anladı bugün BtŞ ki, sen de en az fail olmayan fail kadar yersiz-yurtsuzsun ve hatta devasa bir organsız bedensin. Sonsuz sonlu sayıda çokluğa ev sahipliği yaptın hem de onları yersiz-yurtsuzlaştırdın. Ne çok enerji ne çok emek ne çok gözyaşı ne çok yorgunluk ne çok kahır… Bilmiyorum ama Dünya, BtŞ iyiden iyiye inanıyor artık biliyor musun? Neye mi? Senin tarafından emzirilmiş bozguncu çocuk olduğuna… Sen onun süt-annesisin, o sebepten seni çok seviyor. Bu onda kadim bir sevgi-hal yalnız. Araya giren onca kesintisaçmalıkacıyabancızırvalık onlardan ötürü soğudu aranız, mesafe kattınız ardaranıza. Aslında hiçbir zaman açılmadı ArAnız, sadece BtŞ’ye öyle geldi… Şimdi O, yanında duran birine dokunurken bile, garip bir hal hasıl oluyor. Nasıl mı? Şöyle ki…

Varlık, yokluğun zıddı değil sanki de ne? Hani yokluk dediğin kapsayıcı-kavrayıcı ve işte ona iliştirilmiş sonsuz sayıda, beş duyumuzla algıladığımız ve algılayamadığımız suretler var… Ahanda buradan çıkar işte, işrâkın efendisi! Işık yani nur dediğin melekûtun katındandır. O her yerdedir, ancak senin bilebildiğin kendi idrakin, kendi karanlığından arta kalan kadardır. Ammawelakin bu da basit bir toplama-çıkarma eylemi değildir. Yokluk da yok aslında, yokluk sandığın senin karanlığın… Aydınlanman ise, sezgisel, nedenyoksonuçvar… Hollandalı’yı anımsasana ya da İspanyol’u…

Sevgili sütannem Dünya, burada bahsi kessem kızmazsın di mi bana? Yine bir yarılma-eşik… Şimdi uzun uyusam ve bu aralıktan sadır olacak olan, yersizyurtsuzlaşsa ya bende sabah denilen vakte ulaşıncaya kadar! Bu arada, sen hakikat-oluşsun hatta …-oluşsun di mi sevgili sütannem? Hem merkezinde ve “O” hem de kıyısında ve “O” değil…

‘İbn-i Zerâbî’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yaşam , belleği icat etmekle gaddarlık etmiş..’ – FRIDA KAHLO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘gecelerim çarpan kocaman bir yürek gibi.. gecelerim aysız ; pencereden süzülen gri ışığa gözünü kırpmadan bakıyor.. gecelerim ağlıyor , yatağım nemli ve soğuk.. gecelerim beni yokluğuna itiyor ; seni arıyorum , yanımdaki dev bedenini , soluğunu , kokunu arıyorum.. neredesin.. bedenim , şu sakat külçe , senin sıcaklığında bir an kendini unutmak istiyor..

gecelerim paçavraya dönmüş bir yürek.. gecelerim beni aşkla tutuşturuyor , ama senin eksikliğini çektiğini biliyor ve bu gerçek karanlıkta bir bıçak gibi parlıyor..

gecelerim sana uçabilmek , seni uykunda sarmalayıp bana getirebilmek için kanatları olsun istiyor.. ama gecelerim her türlü deliliğin yasak olduğunu ve düzensizlik yarattığını biliyor..

gecelerim senin ve benim hazza eriştiğimiz , görmek için röntgencilik yapmak istiyorum , ama bedenim birkaç sokağın ya da adi bir coğrafyanın bizi ayırdığını anlamıyor..’

‘geceler uzun.. her dakika beni ayrı bir dehşete düşürüyor ; her yanım , her yanım sancıyor.. insanlar benim için kaygılanıyorlar.. bense bunu engellemek istiyorum.. ama insan kendi kaderini değiştiremezken , başkalarının kaygılanmasını nasıl engelleyebilir ki.. şafak hep uzaklarda.. şafağın atmasını mı arzuluyorum yoksa asıl istediğim gecenin daha da derinine mi dalmak , bilmiyorum.. evet , belki de aslında her şeyi bitirmek istiyorum..

yaşam , üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor  bana.. bu oyunda kağıtları daha iyi dağıtmalıydı.. payıma çok kötü bir el düştü.. bedenimde kara bir tarot var..

yaşam , belleği icat etmekle gaddarlık etmiş.. en eski anılarını ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi , ölümün kıyısına gelmişken belleğim , güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş.. her şey mevcut , hiçbir şey yitmemiş.. tıpkı size daha da canlılık verecek , içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi : hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor , kökleri genişliyor , bendeki her şey bir kök tabaka halinde , renkler her tabakada saydamlaşıyor , en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde , yürek kreşendo atıyor..

ama resmetmek ,  tüm bunları resmetmek artık olanaksız..’

‘FRIDA KAHLO , Aşk ve Acı’ , RAUDA JAMIS , Çeviri : HÜLYA UĞUR TANRIÖVER TUFAN , EVEREST Yayınları , Ağustos 2002..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yalnızlık sert bir şarap..’ – MICHEL TOURNIER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘seyir defteri : sabahın üçü.. ışıl ışıl uykusuzluk.. mağaranın nemli dehlizlerinde dolaşıyorum.. bu gölgeleri , bu tonozlu derinliklerin önümden kaçışını çocukken görmüş , bir su damlasının yere çarptığı anda çıkardığı sesi duymuş olsaydım , korkulardan bayılırdım.. yalnızlık sert bir şarap.. çocuk için katlanılmazken kendini ona verdiğinde , kalbinin tavşan atışlarına hakim olmayı becerebilmiş bir adamı buruk bir sevinçle sarhoş eden bir şeydir.. spreneza , yaşamımın daha ilk yıllarından itibaren şekillenmiş bir kaderi taçlandırıyor olamaz mı.. yalnızlıkla ben , ouse kıyılarındaki uzun , düşünceli gezintilerim sırasında ve yine yanıma geceyi geçirmek üzere aldığım bir yedek mumla kıskançlıkla babamın kütüphanesine kapandığımda veya londra’da beni aile dostlarının çevresine sokabilecek tavsiye mektuplarını kullanmayı reddettiğimde tanıştık.. ve yalnızlığın içine , fazlasıyla sofu bir çocukluktan sonra çok doğal olarak dine girildiği gibi , virginie’nin yaşamını spreneza’nın kayalıkları üzerinde tamamladığı gece girdim.. bu kıyılarda , beni zamanın başlangıcından beri bekliyordu yalnızlık ve onun kaçınılmaz dostu , sessizlik..

burada  bir çeşit sessizlik – daha doğrusu sessizlikler demeliyim – uzmanına dönüştüm.. kocaman bir kulak kesilmiş varlığımla tamamıyla içinde yüzdüğüm sessizliğin ayrıcalıklı niteliğini takdir ediyorum.. ingilterede’ki haziran geceleri gibi kokulu ve hafif sessizlikler var , diğerleri çamurun yapışkan kıvamına sahip , daha başkaları abanoz gibi katı ve tınılı.. gecenin mezar sessizliğini anımsatan mağaramın derinliğini , beni biraz endişelendiren hafif mide bulandırıcı bir zevkle yoklama noktasına dek varabiliyorum.. zaten gündüz de beni yaşama bağlayan ve yere çakılı çapalara benzeyen bir eşim , çocuklarım , arkadaşlarım , düşmanlarım , hizmetkarlarım , müşterilerim yok.. nende kendimi gecenin bağrında , ayrıca bir de karanlığın içinde bu kadar uzağa , bu kadar derine kaydırmam gerekiyor.. bir gün etrafımda oluşturduğum hiçlik tarafından emilmiş gibi hiçbir iz bırakmadan kaybolabilirim..’

‘CUMA YA DA PASİFİK ARAFI..’ , MICHEL TOURNIER , Çeviri :  MELİS ECE , AYRINTI Yayınları , 1994..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aylak Adamız’ın 700. Yazısı Sitemizin Kurucusu Güzel İnsan REİS’e (Blackhawk) , Büyük Ustanın Kitabından : ‘Bir Meçhulün Güncesi..’ , JEAN COCTEAU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘kanımca görünmez olmak hoşluğun önkoşulu.. hoşluk , bir başkası tarafından fark edildiği anda yok olur.. hoşluğun ta kendisi olan şiir bile aslında görülebilir değildir.. o zaman bana ‘eh zaten şiir ne işe yarar ki’ diye sorabilirsiniz.. hiçbir şeye.. onu kim görecek.. hiç kimse.. bu durum onun ahlaka aykırı bir suç olmasını önlemez ama onun kendini gösterme arzusu kölelerde bile etkisini gösterir.. şiir özel bir ahlak ifade etmekle yetinir.. sonra , bu özel ahlak , eser biçiminde ortaya çıkar.. kendi hayatını yaşamak ister.. şiir , şöhret adını alan binlerce yanlış anlamanın bahanesi haline gelir..

şöhret , gösteri yapan bir kalabalık tarafından ayartıldığı için saçmadır.. bir kalabalık bir kazanın çevresinde toplanır , onu anlatır , yaratır ve onu başka bir kaza haline getirinceye kadar bozar..

güzellik , her zaman bir kazadan , edinilen alışkanlıklar arasındaki ani bir düşüşten kaynaklanır.. güzellik yolu şaşırtır , iğrendirtir.. dehşete düşürdüğü de olur.. yeni alışkanlık yerleştiği zaman , o kaza , kaza olmaktan çıkar.. bir çeşit klasik haline gelerek şoke edici özelliğini yitirir.. o halde bir yapıt hiçbir zaman anlaşılamaz.. yalnızca kabul edilir.. bu yanılmıyorsam , eugene delacroix’in bir saptamasıydı : ‘hiçbir zaman anlaşılmayız , yalnızca kabul ediliriz..’

‘şiir umutsuz bir dindir.. şair , başyapıtının pek sağlam olmayan bir toprak üzerinde usta bir köpek numarasından başka bir şey olmadığını bilerek bu dinin içinde tükenir ; ancak tabii ki yapıtın daha sağlam bir gizemin parçası olduğu bahanesiyle avunur.. ama bu umut , onun her insanın gece olduğuna (içinde geceyi barındırdığına) olan inancından kaynaklanır.. sanatçının görevi , bu karanlık geceyi gün ışığına taşımaktır.. bu yaşlı gece , sınırları çok dar olan insana kendisini sınırsız hissettirecektir.. bu durumda insan , yürüdüğünü hayal eden uyuşuk bir kötürüme benzer..

şiir bir ahlaktır.. sistemleri bozan , emirleri reddeden bir insanın yeteneklerine göre kurulan ve yönlendirilen bir disiplini , gizli bir davranışı , ‘ahlak’ olarak adlandırıyorum.. bu özel ahlak , yalanın gerçek ve bizim gerçeğimizin yalan görüneceği şekilde kendilerine yalan söyleyen ve darmadağınık yaşayan kişilerin gözüne ahlaksızlık olarak görünebilir..’

‘yazarsam rahatsız ediyorum.. film çevirirsem rahatsız ediyorum.. resim yaparsam rahatsız ediyorum.. resmimi gösterirsem rahatsız ediyorum , göstermesem de rahatsız ediyorum.. rahatsız etme bende gelişmiş bir beceri.. buna saygı gösteriyorum , çünkü ikna etmeyi severim.. ölümümden sonra da rahatsız edeceğim.. yapıtımın bu rahatsızlık kurumunun yavaşça ölümünü beklemesi gerekecek.. belki de yapıtım bundan zaferle , benden kurtulmuş , gençlik dolu bir af çekerek kendini bulacaktır.. bu saygı duyduğum birçok girişimin yazgısı olmuştur.. bu yazgı hiçbir şeyin gözünden kaçmadığı , her şeyi bilen çok açık olduğuna inanmış zamanımıza olanaksız görünmektedir , çünkü görünmezlik sayısız hileler kullanır.. hokkabazdır ve hiçbir zaman aynı numarayı tekrarlamaz..’

‘eğer bu kitap genç bir insanın eline geçerse ona fren yapmasını , çok hızlı okunan bir cümleyi yeniden okumasını , acı çektiği ve kaçıp kurtulmak istediği ortamların karışıklığını hor gören dalgaları yakalamak için kendime uyguladığım işkence üzerinde düşünmesini öğütlüyorum..

ondan kendisini tiksindiren bu çoğuldan kaçıp , kendi gecesinin ona sunduğu tekile girmeye çalışmasını istiyorum.. ona , ‘gide’ gibi şunları söylemiyorum : ‘git , aileni ve evini terk et..’ diyorum ki ; ‘kal ve karanlıkların içinde kendini kurtar.. bu karanlıkları dikkatle incele.. onları gün ışığına püskürt..’

‘Bir Meçhulün Güncesi..’ , JEAN COCTEAU , Çeviri : Mukadder Yakupoğlu , SEL Yayıncılık , Ocak 1999..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘BEN SENDEN ÖLÜRDÜM..’ – FURUĞ FERRUHZAD

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEN SENDEN ÖLÜRDÜM 

ben senden ölürdüm

oysa sen benim yaşamımdın

 

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

ben caddeleri

başıboş dolaşırken

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

 

sen , ulu çınarlar ortasından sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışımasına çağırırdın

gece yinelendiğinde

gece bitmediğinde sen

ulu çınarlar ortasından , sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışımasına çağırırdın..

 

sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza

sen ışıklarınla gelirdin

çocuklar gidince

ve akasya başakları uyuyunca

ve ben aynada yalnız kalınca

sen ışıklarınla gelirdin..

 

sen ellerini bağışlardın

sen gözlerini bağışlardın

sen sevecenliğini bağışlardın

ben açken sen

hayatını bağışlardın

ışık misali bonkördün

 

sen laleleri toplardın

ve örterdin saçlarımı

saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde

sen laleleri toplardın

 

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve ben

söylemeye başka bir şey bulamadığımda

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve dinlerdin

ağlayarak akan kanımı

 

ve ağlayarak ölen aşkımı

 

sen dinlerdin

görmezdin beni ancak..

FURUĞ FERRUHZAD..

‘SES , SES , YALNIZ SES..’ , FURUĞ FERRUHZAD , Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ , KAVİS Yayınları , Şubat 2011..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÜYÜK YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI..

kültürlü bir aylaklıktır insanın amacı’ demişti , oscar wilde.. hayatında neredeyse tek bir gün çalışmayarak bu sözünü kanıtlamaya koyuldu.. the woman’s world / kadının dünyası adlı bir dergide editörlük yaparak geçirdiği iki , yıllık kısa sürenin dışında efsanevi oyun yazarı ve nüktedan asla gerçek bir iş sahibi olmadı ve böylece ünlenmesini sağlayan yakıcı nüktelerini üretmek için bolca vakit buldu..

söz konusu nüktelerin çoğu , tahmin edilebileceği gibi tembellik teması etrafında kuruluydu.. ‘bütün sabah bir şiirimin düzeltisi üstünde çalıştım ve en sonunda bir virgül attım’ demişti bir gün.. ‘öğleden sonra virgülü tekrar yerine koydum..’ bir defasında da çalışacak işi , yiyecek ekmeği olmadığını söyleyen bir dilenciyi payladı.. ‘çalışmak mı’ diye haykırdı.. ‘ne diye çalışmak isteyesin ki.. ekmek ha.. ne diye ekmek yemek isteyesin..’ (haksızlık etmeyelim , wilde tiradının sonunda zavallı adama biraz bozukluk verdi..)

dünyanın en keyifli sofra arkadaşlarından birisi olmayı sürdürdüğü sürece , kimse wilde’ın miskinliğine aldırış etmedi.. wilde’ın eksantrikliği aileden geliyordu.. kendisi hafif kaçık bir irlandalı milliyetçi şair ile onun yetenekli , göz ve kulak cerrahı kocasının çocuğuydu (adam öyle yetenekliydi ki , bugün bile uygulanan bir cerrahi kesi yöntemine onun adı verildi..) ne var ki ameliyathane dışında wilde ismi tartışmalar yaratmıştı.. hastalarından biri doktoru anestezi etkisi altındayken kendisine tecavüz etmekle suçlayarak mahkemeye vermişti.. doktor davayı kaybetti ki bu da genç oscar’ın mahkeme salonlarıyla ilgili geleceğine dair kötü bir alametti..

wilde okulda biraz.. nasıl desek farklıydı , tüm ‘erkeksi’ sporlardan kaçıyor , onun yerine iç dekorasyonla ilgilenerek , yatakhane odasının çeşitli köşelerini tavus kuşu tüyleri (en sevdiği çiçek olan) ( zambaklar ve mavi porselenlerle süslüyordu.. bugün eşcinsel tacizi diye andığımız şeyin belki de bilinen ilk mağdurlarından biriydi.. anlatılanlara göre sınıf arkadaşları oscar’ın yatakhane odasını talan etmiş , oscar’ı ise muhtemelen eşcinsel aktivitelerin de dahil olduğu ‘tuhaf’ davranışlarından ötürü cherwell nehrinin sularına zorla batırmışlardı..’

‘BÜYÜK YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI ,  ROBERT SCHNAKENBERG , Çeviri : DUYGU AKIN , DOMİNGO Yayınları , Eylül 2010..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gülelim Eğlenelim.. – 1 : Stalin’den Aylaklık Üzerine İnciler ve Yüce Fetvaları..

‘lenin’in maddecilik ve ampriokritisisizm’inin 1939 baskısının arka iç kapağına stalin kırmızı kalemle şu notu almıştı :

1 – güçsüzlük ,

2 – aylaklık ,

3 – aptallık..

 sadece bunlara kusur denebilir.. başka her şey , bunların dışındaki her şey , tartışmasız erdemdir..

(1) güçlü (ruhen) , (2) etkin , (3) zeki (ya da becerikli) ise o zaman bütün diğer ‘kusurları’ ne olursa olsun iyidir..

(1) artı (3) eşittir (2)..’

Stalin..

‘yoldaşlar , biz komünistler özel yaratılmış insanlarız.. özel bir şeyden yapılmışız.. o büyük proletarya stratejistinin ordusunu , yoldaş lenin’in ordusunu oluşturan bizleriz.. bu orduya ait olmaktan daha yüce bir onur yok.. kurucusu ve lideri yoldaş lenin olan partinin bir üyesi olmaktan daha yüce bir şey yok.. böyle bir partinin üyesi olmak herkese sunulmaz.. böyle bir partide üye olmaya eşlik eden gerginlik ve fırtınalara da herkes dayanamaz..’

Stalin..

‘STALİNİZM’ , SLAVOJ ZIZEK , Çeviri : SABRİ GÜRSES , ENCORE Yayıncılık , Kasım 2008..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

panta rei

son dönemde hayat adeta eli sopalı bir öğretmen karşımda. hangi konularda daha zayıfım, hangi derslerde notlarımı yükseltmem gerekiyor sağolsun dan dan çıkartıyor karşıma. içime bir konuda minicik bir kurt düşmeye görsün, hiç vakit kaybetmiyor, hemen “çıkar kağıdı. sınav yapıyorum” diye en savunmasız anımda yakalayıveriyor. ben hazırmışım, değilmişim mühim değil. eğer yeterince iyi değilsem sıfırı basıveriyor. bazı konularda şükür ki artık yılların tecrübesiyle kayda değer bir ilerleme kaydettim. hala veremediğim dersler var ama en azından mezuniyete giden yolda ortalamamı epey yükselttim. bu da bir şey. lakin bugüne kadar yani yaklaşık 31 yıldır belki bin kere bütünlemesine girip yine de bir türlü veremediğim bir ders var ki nasıl yapsam da geçsem inanın artık çaresizim. neler yaptım, ne yollar denedim, yok, kafam almıyor. hep aynı yerde aynı hataları yapıp sınavı bir türlü veremiyorum. hep başa, en başa dönüp duruyorum. başka derslerdeki başarılarımı görse ya hayat, kanaat notuyla geçirse ya beni, ama yok, nuh diyor peygamber demiyor. ya vereceksin bu sınavı, ya vereceksin. gözümün yaşına bakmıyor. “hayat bana taktı!” diye isyan ettiren, canıma okuyan, aklıma girmeyen o ders ne mi? tabii ki “yalnızlık”.

neler yapmadım! yalnızlığın yer yer keyifli bir şey olduğunu, benim sandığım gibi kurtulmam gereken bir hal olmadığını, sırf yalnız kalmamak için hiç düşünmeden içine atladığım ilişkilerin beni önünde sonunda daha da fena paralayacağını göstermek için kendime. ama kar etmedi. her yalnızlıktan şikayet ettiğim anda karşıma çıkan birbirinden daha yorucu adamlar ilk başta kandırıkçı bir avuntu sağlasa da, hayatımdan gerek benim gerek onların rızasıyla çıkıp gittiklerinde en baştaki yalnızlık duygum bırak azalmayı tersine beşle çarpıldı. kendimi yalnız hissederken bi baktım yapayalnız kalmışım. bir de üstüne gereksiz yere yaşanmış olaylar, gereksiz yere söylenmiş sözler, yorgunluk, bıkkınlık, yetmezmiş gibi kırık bir kalp. günün sonunda yine döndüm dolaştım kendi tuzağıma düştüm. ruhumu iyileştireyim derken daha da bozdum.

şimdilerde yine bu konu gündemde. sağdan soldan yeni ilişki haberleri, evlilik davetiyeleri yağıp dururken hayatıma ben küçük küçük panikliyorum, üzülüyorum bu hikayelerden hiçbirine kendi hayatımda tanık olmadığıma. elbette bu işler aceleye gelmez. elbette aşk dediğin şey ittirmeyle olmaz. elbette sırf yalnız kalmaktan korkuyorum diye her karşına çıkan kişiyle sonsuza dek mutlu olma hayalleri kurulmaz. lakin hani o her şeyi akışına bırakma, bırakabilme hadisesi var ya, hani bir an evvel yalnızlıktan kurtulmak için olur olmadık adamlarla suni birtakım ilişkiler yaratmak yerine beklemek, sabretmek, suyun akıp yolunu bulmasına izin vermek… işte ben o noktada ne yapsam sürece müdahele etmeden duramıyorum. her konuda sonsuz bir sabrı olan, sakin, mülayim, acelesiz, kendi halinde biri olarak, yalnızlığımı sona erdirme konusunda o sabırdan, sakinlikten eser olmadığına, herhangi bir konuda bu kadar inatçı olabildiğime inanamıyorum. alice harikalar diyarı’nda elinde saatiyle “geç kaldım! geç kaldım!” koşturan beyaz tavşan gibiyim. içimde hep “hadi, daha gelmedik mi?” diye tutturan bir çocuk. bunun olayların doğal akışını sekteye uğratan, bana istemediğim hatalar yaptıran, beni günün sonunda daha çok üzen bir şey olduğunu defalarca anlama fırsatım olsa da yok, kendimi “yalnız” iken tam hissedemiyorum. o aslında pek kıymetli yalnızlık anlarından bir gün kurtulacağımı, bir gün çok mutlu olacağımı düşünmeden edemiyorum. biri gelsin mümkünse bir an evvel beni tamamlasın, boşluklarımı doldursun, bana sığınacak liman olsun istiyorum. istemiyorum hatta tutturuyorum. bunun nafile bir çaba olduğunu bile bile. hiçbir işe yaramayacağından emin ola ola. aşka insan eli değmesin, aşk kendi anında çıksın gelsin derken bile içimdeki o sabırsız kalbe sözümü geçiremiyorum. nasıl olacak bilmem? belki ben durup beklerken değil, ilişkiden ilişkiye kafa göz kıra kıra geçeceğim bu dersi. durup beklesem daha az hasarla atlatacağım bu süreci belli ki, ama ben koşarak, mücadele ederek, zorlayarak ve tabii ki yorularak, yara alarak, yıpranarak geçirmeyi tercih edeceğim. iyi değil bu şüphesiz. hiç değil. zor. deniyorum. en azından değiştirmem gereken bir şeyin farkında olup bu değişimi hayata geçirmek kısmındayım işin. yolun zor bölümünü yürüdüm gibi geliyor. bundan sonrası biraz daha sabırlı olabilmekle ilgili sanki. kendini, kalbini sakin tutabilmekle. kendime durmayı öğretme zamanı. bu 300 kilometre hızla giden bir arabanın önüne kırmızı ışıkları dizivermek gibi bir şey de olsa, denemek zorundayım. çünkü; panta rei. yani “hep akışta.”
niyet et. dur. bekle.

‘lucy in the sky’

‘ikizim’e ve bana ‘muadili olmayan insanlar’ cümlesini yazan’a , kalpleri delen ve ruhları ortadan ikiye yaran bir film önerisi : pelikan kanı..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

açık söyleyeyim günde ortalama dört film izleyen bir yaratığım.. bazen bu sayı yediyi sekizi bulur.. son zamanlarda bu sayı üçlere filan indi saçma sapan yoğun tempodan..

dün oturdum izlemediğim yüzlerce film arasından önce inarritu’nun ‘biutiful’unu izledim.. film gerçekten harikaydı , inarritu yine aynı çizgide sağlam adımlarla ödün vermeden ilerliyor.. ‘javier bardem’ yine olağanüstü oynamıştı.. filmin etkisinden kurtulabilmek için mecburen bir aksiyon filmi seçtim.. fransız sinemasının yükselen değerlerinden ‘roschdy zem’in oynadığı ve sağlam bir aksiyon filmi ‘a bout portant’ı (son nokta) izledim.. gerçekten son yıllarda izlediğim en güzel aksiyon filmlerinden birisiydi.. yönetmen  ‘fred cavaye’ 80 dakika gibi kısa bir sürede o kadar çok şey anlatmış ki filmde hayran kalmamak elde değil.. fred cavaye’nin öğrendiğim kadarıyla yönetmen koltuğunda ikinci uzun metrajlı filmi.. senarist olarak birçok filmde de imzası var.. ‘a bout portant’ konusu özgün ve sıkmadan , klişelerden kaçarak anlatıyor ne demek istediğini..  bu iki filmden sonra filmlerin arasında dönüp dururken ‘pelikan kanı’nı çektim.. belki ‘haryy treadaway’ ile ‘emma booth’un çekicilikleri o filmi seçmem de etkili olmuştu..

 filmi attım makineye , dönmeye başladı..

ve daha başlangıcıyla aldı beni içine doğru..

bazen günde 20 tane film atarım makineye ilk beş dakikasından sonra ‘belki bir dahaki sefere’ arşivine gider çoğu.. çünkü sarmaz bazı filmler sizi.. yorar.. ama bu öyle değildi.. daha ilk saniyeden itibaren sizi kuşatıyor bu film..

mutlaka izlenmesi gerekenlerden ‘pelikan kanı’..

yönetmen ‘karl golden’ gerçekten mükemmel bir iş çıkarmış..

gerçek aşkların , aşıkların , sevginin , fedakarlığın filmi..

sadece gerçek aşıklar sonuna kadar izleyebilir çünkü sadece onların yüreğinin gücü yeter bu filmi izlemeye.. günümüzdeki sahte , günü birlik aşıklara aşklara bir şamar atmıyor , pata küte girişiyor film..

ken loach’un kes (kerkenez) filmi sinemaya aşık olmamda en büyük etkisi olan filmlerden birisidir.. o filmden sonra izlediğim en iyi aşk , sevgi , doğa filmi.. ve de en önemlisi ‘kuşlarla’ , ‘kuşçuluk’la ilgili sağlam bir film.. yolda arabalarıyla giderlerken aniden durup gökte uçan amerikan kerkenezini görüp : ‘amerikan kerkenezi ingiltere’de sadece iki tane görüldü..’ diyip çılgınca sevinen , kendilerinden geçen üç arkadaş..

çok geç izledim ‘pelikan kanı’ filmini.. iki gündür buna yanıyorum..

akışı , oyunculuk kalitesi ve en önemlisi müziğiyle de esir ediyor film sizi..

konusunun özgünlüğü de filmi unutulmayanlar arasına sokacak nedenlerden birisi..

ken loach’un kes’ini izleyenler bir an kendilerini o filmin devamı içinde bulduğunu sanacaklar belki de..

annesinin cenazesinin olduğu gün mezarlıktan çıkar çıkmaz kuş peşine düşen ve stevie için her şeyi yapabilecek bir aşık gencin trajik hikayesi..

pelikanların özelliğidir bilirsiniz belki : canlılar içindeki en fedakar canlıdır.. diğer canlılar için bir an bile tereddüt etmeden , düşünmeden kendilerini feda ederler pelikanlar..

acaba nikko mu yoksa stevie mi kelek atacaktır intihar teşebbüslerinin en ciddisinde , şakası bile olmayanın da.. kim bilir..

benim gibi geç kalmışsanız mutlaka bulun izleyin bu filmi..

gülüşünüzle kalın..

 Crockett..

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

pelikan kanı :

 yönetmen: karl golden
oyuncular: harry treadaway , emma clifford , emma booth , ali craig , arthur darvill , babatunde aleshe , christopher fulford , daniel hawksford..
senaryo: cris cole
görüntü yönetmeni: darran tiernan
müzik: niall byrne
süre: 1 saat 35 dakika , yapım: 2010 – ingiltere..

 filmin konusu :

  ‘nikko (harry treadaway) londra’da yaşayan , bir temizlik şirketinde çalışarak geçimini sağlayan 22 yaşında bir gençtir.. nikko’nun en önemli özelliklerinden birisi de ‘kuş gözlemcisi’ olmasıdır..

inişli çıkışlı duygusal hayatında stevie (emma booth) dışında kimseyi sevmemiş , sevememiştir.. ikisi birlikte intihar etmeyi planlamış , birisi kelek atmıştır.. nikko intihar fikrini tek başına gerçekleştirmeye çalışırken kendi ablasını da yanlışlıkla yaralamıştır.. bu olaydan sonra stevie bir süreliğine yurt dışına gitmiştir..

artık nikko’nun hayatında sadece kuşlar vardır.. kimsenin rekorunu kıramayacağı bir şekilde en çok kuş türünü gören insan olmak için ilki arkadaşıyla birlikte kuşların peşinden elinde kamera ve dürbünleriyle dağ , ova , bayır , park , orman gezerler..

 ve bir gün stevie tekrar karşısına çıkar.. olaylar gelişir..’

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmden Alıntılar ve Replikler :

 ‘ben bir zamanlar bir kızla çıkmıştım ve birlikte kendimizi öldürecektik , sonradan anlaşıldı ki birimiz ciddi değilmiş..’

giriş şarkısından :

 ‘kalbim bir an durunca içinde

çarpmayı reddedince

ayaklarımın altında toprağı hissetmiyorum..

ayaklarımın altında..

yalnız başıma odamda

seni hayal ederken

ah daha ne yapabilirim

hala sana ihtiyacım var

ama şimdi seni istemiyorum’

 ‘bütün kuşçular liste tutar , ingiliz listeleri , ülke listeleri , elle beslenen kuşlar listesi.. benim kendi parti parçam : ‘muzun ucundaki yaban ördeği’ydi.. 200 ve başlangıç seviyesini atlatıyorsun.. 300 ve orada biraz nadidelik var ve eh hiçbirimizin 400’ün  üzerini bulacağını sanmıyordum önceden.. şaka kısmı şu o kuş listene girdiği an değersiz olur..’

 

‘çocuk : neler oluyor..

nikko : bir kuşa bakıyoruz , bir beyaz serçe..

çocuk : onunla ne yapacaksınız , öldürecek misiniz..

nikko : hayır sadece bakmak istiyoruz..

çocuk : niye..

nikko : biz bunu yaparız..

çocuk : amacı nedir..

nikko : amacı yok..’