Archive for the ‘Güncel’ Category

ARA GÜLER

“Yaşam size verilmiş boş bir film;
her karesini mükemmel bir biçimde
doldurmaya çalışın.”
Ara Güler

Ülkemizin fotoğraf alanında yetiştirdiği en önemli isimlerin başında gelen Ara Güler tam adıyla Aram Güleryan kendi web sayfasındaki biyografisine göre 16 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğdu. Beyoğlu’nda ecza deposu sahibi varlıklı bir ailenin tek oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ortaokulu Pangaltı Lisesinde bitirmiştir. Liseye Getronagan Ermeni Lisesi’nde başlamış ve bir dönem Galatasaray Lisesi’ne kayıt yaptırsa da lise eğitimini  Getronagan Ermeni Lisesi’nde tamamlamıştır.

Ortaokul üçüncü sınıftayken eline ne geçerse okuyan ve kendi çağında öyküler kaleme alan Ara Güler “Haber Akşam Postası” gazetesinin çocuk sayfasına “Mahkum” adlı kısa öyküsünü yollamış ve bu öyküsü 1946 yılında yayınlanmıştır.

Lise yıllarında okulu kırmaya başlayıp Beyoğlu sokaklarında vakit geçirmeye başlayan Ara Güler’deki bu değişimleri fark eden babası -okumaya gönüllü olmadığını düşündüğü oğlunun “avare olmaması için” çareler düşünmeye başlamış ve arkadaşı olan pek Film Şirketi’nin sahibi İhsan İpekçi’den oğlunu yanına “çırak” olarak kabul etmesini  sağlamıştı. Bu işe girdikten sonra filmlere ve sinemaya tutkuyla bağlanan Ara Güler sinemalara gelen hiçbir filmi kaçırmamaya, bazılarını defalarca izlemeye başlamıştır. Oğlunun sinemaya ilgisini gören babası Dacat Bey oğluna 35 mm’lik bir film gösterme makinesi almıştır. Çok kaliteli ve pahalı bir makine olan bu hediyeyle Ara Güler okullarda ve aile meclislerinde filmler göstermeye başlamıştır. Bu film gösterme işini kendini hayli kaptıran Ara Güler okulunu da aksatmaya başlamıştır. O sıralarda Doğan Film Stüdyolarını da gitmeye başlamıştı, burada özellikle o dönemde furya olan Arap filmlerinin dublajı yapılıyordu. Bir gün yine Doğan Film Stüdyosu’nda çalışırken çıkan bir yangından kıl payı kurtulmuş, babasının da izlediği bu yangından çok korkan Ara Güler’e babası bir daha stüdyolara gitmesini yasaklamıştır.

Filmcilikten baba zoruyla ayağı kesilen Ara Güler bunun üzerine anne tarafından mesleklerden biri olan tiyatroya yönelmiş ancak Ara Güler’in tiyatrodan beklentisi oyuncu olmak değil tiyatroyu hazırlayan adam olmaktı. Lisedeyken film stüdyolarında sinema sanatının her alanında çalışırken bir yandan da Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Kurslarına devam etmiştir. Bunun nedeni de yönetmen veya oyun yazarı olmak istemesidir. Onlarca piyes ve oyun yazmış ama bunları daha sonra yırtmıştır. “Bir Garip Yılbaşı Gecesi” adlı tek perdelik piyesini daha sonra öykü haline getirip Yeni İstanbul Gazetesi ile New York Herald Tribune gazetelerinin ortaklaşa düzenlediği Dünya Hikaye Yarışmasına göndermiş bu öyküsü 422 öykü içinde yayımlanmaya değer 30 eserden biri olarak seçilmiştir.

O sıralarda gazeteciliğe de merak sarmaya başlamıştır Ara Güler. Babasının verdiği parayla ilk fotoğraf makinesi olan Rolleicord II’yi Tünel’de fotoğraf malzemeleri satan Mösyö Kalimeros’un dükkanından aldığında 22 yaşındaydı. Bu makine o dönemde Cağaloğlu’ndaki gazetecilerin kullandığı makineydi. Fotoğraf makinesini aldıktan sonra önüne çıkan her şeyi, her gördüğünü çekmeye başlamıştır. Bu durum etrafındaki herkesin dikkatini çekmiştir.

Babasının eczanesinin depo olarak kullandığı üst kattaki bölümü karanlık oda haline getirmiştir. Ara Güler içinde büyüyen gazetecilik tutkusuna yönelik ilk adımlarını öykülerini yayımlayan İstanbul’daki Ermeni Cemaati’ne ait gazetelerde atmıştır ve ilk fotoğrafları Jamanak adlı gazetede yayımlanmıştır. Jamanak adlı gazete ilk röportajı olan Kumkapı Balıkçı röportajı da yayımlanmıştır.

Ara Güler’in meşhur Kumkapı Balıkçıları röportajı fotoğrafları vardır. Balıkçıların yokluk döneminde ispirtolu rakı içtiklerini röportajında yazınca Kumkapı balıkçıları yanlış anlayıp, isyan edip çalıştığı gazetenin kapılarına dayanıp protesto gösterileri yapmıştır.

 

 

Ara Güler İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin Gazetecilik Enstitüsünde okumaya başlarken eş zamanlı olarak da 1950’de Yeni İstanbul Gazetesi’nde gazeteciliğe başlamıştır. İlk göz ağrısı Ermeni cemaati gazetelerinden ayrılmasının sebebi daha geniş kitlelerle buluşan gazetelerde çalışarak fotoğraflarını daha fazla insanın görmesini istemesiydi.

Fransızların ünlü belgesel fotoğrafçısı Henri Cartier-Bresson’la 1953 yılında tanıştıktan sonra Paris Magnum Ajansına katılmıştır. Aynı yıl İngiltere’de yayımlanan “Photography Annual Antolojisi” Ara Güler’i dünyanın en iyi 7 fotoğrafçısından birisi olarak gösterdiğinde henüz 25 yaşındaydı. Yine aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne (ASMP) ülkemizden kabul edilen tek üye fotoğrafçı oldu. Ara Güler 1954 yılında ise Hayat Dergisi’nin fotoğraf bölüm şefi olmuş ve 1962 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1955 yılında İstanbul’da azınlıklara karşı gerçekleştirilen  6-7 Eylül olaylarını fotoğraflayarak meydana gelen tahribatı belgelemiştir. 1958 yılında dış basından Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto-muhabirliği görevlerini üstlenmiştir.

Ara Güler 1962’de Almanya’da çok az fotoğrafçıya verilen “Master of Leica” unvanına layık görülmüştür. İsviçre’de çıkan “Camera” dergisinde Ara Güler adına özel bir sayı yapılmıştır. 1964’de Mariana Noris’in ABD’de basılan “Young Turkey” adlı yapıtında Ara Güler’in fotoğrafları kullanılmıştır. 1967’de Japonya’da çıkan “Photography of the World” antolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı yayınlanmıştır. 1967’de Kanada’da açılan “İnsanların Dünyasına Bakışlar” sergisinde, 1968’de New York Modern Sanatlar Galerisi’nde düzenlenen “Renkli Fotoğrafın On Ustası” adlı sergide; aynı yıl yine Almanya’da, Köln’de Fotokina Fuarı’nda yapıtları sergilenmiştir. Ara Güler’in 1970’de “Türkei” adında fotoğraf albümü Almanya’da yayımlanmıştır. Sanat ve sanat tarihi konularındaki fotoğrafları ABD’de Time-Life, Horizon ve Nesweek kitap bölümlerince ve İsviçre’de Skira Yayınevi tarafından kullanılmıştır. İskoç soylularından olan ve Atatürk ile Osmanlı İmparatorluğu’yla ilgili kitapları da olan  Lord Kinross’un 1971’de yayınlanan “Hagia-Sophia” (Ayasofya) kitabının fotoğraflarını çekmiştir.

Yine Ara Güler Skira yayınevince Picasso’nun 90. yaş günü için yayımlanan “Picasso Metamorphose et unite” adlı kitap için Picasso’nun foto-röportajını yapmıştır. 1972’de Paris Ulusal Kitaplıkta Ara Güler’in sergisi açılmıştır. 1975’de ABD’ne davet edilmiş ve birçok ünlü Amerikalının fotoğraflarını çektikten sonra “Yaratıcı Amerikalılar” adlı sergisini dünyanın birçok kentinde sergilemiştir. Ara Güler yine 1975 yılında Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan “Kahramanın Sonu” adlı bir belgesel film çekmiştir.

1975 yılında birinci evliliğini Perihan Hanım ile yapan ve 4 sene sonra da boşanan Ara Güler ikinci evliliğini, 1980 yılında tanışıp 1984 yılında Suna Taşkıran Hanım ile yaptı. Eşi 2010 yılında vefat etti.

Ara Güler 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Foto Muhabirliği” dalındaki birincilik ödülünü almıştır.

1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılığın bastığı “Fotoğraflar” adlı kitabında basılmıştır. 1986’da Hürriyet Vakfı’nca basılan Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı “Mimar Sinan” kitabını fotoğraflamıştır. Aynı kitap 1987’de “Institute of Turkish Studies” tarafından İngilizce olarak yayınlanmıştır. 1989’da “Ara Güler’in Sinemacıları” kitabı basılmıştır.

Ara Güler 1991’de Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) “The Sixth Continent” adlı kitabını fotoğraflamıştır.

Bu arada bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yapan ve bunları Magnum Ajansı ile dünyaya duyuran usta fotoğrafçı İsmet İnönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yapmış ve fotoğraflarını çekmiştir. Bunlardan en ünlüsü fotografçılara poz vermeyen Picasso röportajı olmuştur.

Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları 1992’de Fransa’da, ABD ve İngiltere’de “Sinan, Architect of Soliman the Magnificent” adlı kitabı yayımlanmıştır. Yine aynı yıl “Living in Turkey” adlı kitabı Ingiltere, ABD ve Singapur’da “Turkish Style” başlığıyla, Fransa’da “Demeures Ottomanes de Turquie” adıyla yayımlanmıştır.

Ara Güler’in 1994’de “Eski İstanbul Anıları”, 1995’de “Bir Devir Böyle Geçti”, “Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde Yeryüzü” fotoğraf kitapları yayımlandı. Ara Güler’in fotoğrafları Paris Ulusal Kitaplıkta, ABD’de Rochester Georg Eastman Müzesi’nde, Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda bulunmaktadır. Köln Mueseum Ludwing’de Das Imaginare Photo Museum’da da fotoğrafları sergilenmektedir.

 

 

Ara Güler usta fotoğraflarında 50 yılı aşkın süre Leica makinasını kullanmıştır ve fotoğrafın sanat dalı olmadığını ifade eden Ara Güler aynı zamanda kendisini foto muhabiri, gazeteci olarak tanımlamıştır ve bunu devamlı tekrarlamıştır : “fotoğraf sanat değildir, ben de bir fotoğraf sanatçısı değil bir fotoğraf muhabiriyim, basın fotoğrafçısıyım.”

Savaş foto-muhabirliği de yapan Ara Güler, 4 tane savaşa gitti. Katıldığı savaşlarda çektiği fotoğraflar dünya çapında çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Çektiği savaş fotoğraflarından birisi Times dergisine kapak oldu.

Gazeteci Nezih Tavlaş’ın, Ara Güler’in hayatını anlattığı Foto Muhabiri adlı 343 sayfalık kitapta Ara Güler’in doğduğu günden bugüne kadar tanık olduğu olaylar kronolojik bir sırayla anlatılırken bir yandan da Türkiye’nin 80 yıllık tarihi de bu kitapta yer almaktadır. Kitabın sonunda Ara Güler ile yapılan bir söyleşi ve aile albümünden fotoğraflar yer almaktadır.

Ara Güler’in en sevdiği fotoğrafçıların başında Sebastiâo Salgado gelmektedir. Kendisinden 25 yaş küçük olan Sebastiâo Salgado için “en çok beğendiğim fotoğrafçılardandır. Daha büyük fotoğrafçı yoktur. İnsanlığın fotoğrafçısı. Palavra çekmiyor, insanların dramını çekiyor” demiştir. İstanbul’a  defalarca Ara Güler’in yanına gelen ve başka ülkelerde de bir araya gelen ikili Salgado’nun teklifi üzerine birbirlerinin 30’ar fotoğrafını seçmiş ve bunu kitap haline getirmişlerdir.

Bir çok ünlü sanatçı, devlet adamının fotoğrafını çeken Ara Güler’in en büyük isteği Charlie Chaplin’in fotoğrafını çekmekti. Onun büyük hayranlarından biriydi; fotoğraflarını özellikle çekmek istiyordu ve Chaplin için “Chaplin benim dünyamı kuran, bana vizyonu veren, hayata bakmayı öğreten adam” diyordu. Chaplin ise o zamanlar İsviçre’de bir şatoda yaşıyordu. Amerikalı ünlü yazar Eugene O’Neill’in kızı Oona ile evliydi. Ara, 3 gün bekledi kapılarında; kar kış demedi. Sonunda Oona, Ara Güler’i içeri aldı; ama “Konuşursan konuş, ama fotoğraf çekme” dedi. Chaplin, felçli halde fotoğraflarının akıllarda kalmasını istemiyordu, haklıydı da. Ara, eline fırsatı geçtiği halde bunu yapmayı kendine yakıştıramadı ve Chaplin’in fotoğrafını çekmedi. Onu, ona olan hayranlığından ayrı bir köşede, hafızasına kazıdı.

Ara Güler verdiği bir röportajda “Fotoğraf nedir” sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Fotoğraf bir kere sanat falan değildir. Fotoğraf görülen bir şeyin zapta kayda geçmesidir. Fotoğraf meselesi bir arşiv meselesidir. Arşiv; kaybolmasın, yitmesin, bitmesin, gene bakayım, gene göreyim diye. Onun için fotoğraf bir alettir, makinedir onunla hayatı yakalarsın hayatı yakalamak da arşiv yapmandan çok daha mühimdir. Bir arşiv bir dünyayı getirir. Fotoğraf makinesinin icadı bunun içindir.”

Ara Güler, aslında bir gazeteci olduğunu da işte bu noktada ayırdı. Bu konuya ise şu şekilde açıklık getiriyordu: “Ben de gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Ben de bu yaşa kadar ona göre çalıştım”.

Ara Güler Ekrem Ataer’in “ARA ile bir ARA” adlı röportaj kitabında “onun için mi fotoğraf sanat değildir diyorsun” sorusuna “sana bir şey söyleyeyim mi? Sanat düpedüz yalandır ve yalandan doğar. Annadın mı? Sunidir, yapmacıktır, kurgudur. Sanatçı eserine mutlaka müdahale eder ve doğal malzemeyi değiştirir. Ben yalnızca bir köşeye çekilir, gözlerim ve işime  gelen yeri yakalarım. Bizim işimizde yalan olmaz, kurgu olmaz. Düşünsene Shakspeare’de her seferinde Hamlet ölür. Yeni bir oyunda tekrar baştan alırsın canlanır ve sonunda mutlaka yine ölür. Kaç kere ölecek lan bu Hamlet? Bizde bir kere ölür ve bir daha dünyanın hiçbir mekanında ve zamanında canlanmaz, çünkü gerçektir ve artık ölmüştür” cevabını verir.

Hayatının son anına kadar muzip ve esprili kişiliğini koruyan ve bunun yanı sıra mütevazi olmasıyla da bilinen Ara Güler kendisine bir röportajda söylenen “siz önemli bir adamsınız” cümlesine verdiği yanıt da hayat manifestosu gibidir : “şimdi şurada anlaşalım. Bir kere önemli adam olunmaz, mühim adam olunmaz. Ben bunların hepsini reddediyorum abi. Ben tarihe tanıklık ediyorum ve bunu önemli buluyorum. Önemli olan da o, tanıklıktır, ben değilim. Mühim adam olmak insanları birbirinden uzaklaştırır. Tabi bizim “mühim adam” da yalnız kalır. İletişimi kopar. Halbuki insanların birlikte düşünüp birlikte üretmeleri gerekir, insanlık o zaman ilerleyecektir, yürüyecektir. Şimdi ortada mühim adamlar diye gezenler bak işte genelde boktan boktan adamlardır. Hayatımızın da içinde sıçanlar hep bu adamlardan çıkar. Bu hıyarlarda birini görünce kafasına bir şey geçirmek geliyor insanın içinden. Önemli insan olmak eşitliği bozar, hır gür çıkar.”

“Ben yalnızca ışığın değil, hayatın takipçisiyim” diyen Ara Güler bu yıl 17 Ekim gecesi saat 23.20 de hayatını maalesef kaybetmiştir. Ara Güler’den insanlığa yüzbinlerce fotoğraf, onlarca kitap ve onlarca foto-röportaj miras kalmıştır.

Ara Güler’in fotoğrafla geçen ömrünün yanı sıra aklı hep ilk göz ağrısı sinemada kalmıştır. Gençliğinde sinema uğruna ölümden dönen ve kendisini hep foto-muhabiri ve gazeteci olarak kendini nitelese de sinemadan uzak kalamamış hayatının birçok döneminde sinemaya emek vermiştir. Ara Güler yapımcı, yönetmen, görüntü yönetmeni, makinist olarak sinemada üretim yapmasının yanı sıra hayatı boyunca birçok filmde ve dizide de oyuncu olarak yer almıştır. Bunlardan bazıları Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşe Yolculuk” ve “İz”, Reha Erdem’in “Kaç Para Kaç”, Sinan Çetin’in “Bay E” filmleridir.

Son olarak Ara Güler’in sinemaya olan sevgisinin ve özleminin bir yansıması olan bir röportajındaki şu cevabıyla noktayı koyalım “yahu benim ömrümün çoğu sinema filmi ile geçmiştir, senkron, montaj, film yıkama, dublaj bütün teknikleri, cambazlıkları bilirim de benden başka herkes sinemacı oldu memlekette…”

“DANDİ”

 

Kaynakça:
1-http://www.araguler.com.tr/tr/aboutaraguler.html
2-https://tr.euronews.com/2018/10/17/unlu-fotograf-sanatcisi-ara-guler-90-yasinda-hayata-veda-etti
3- http://www.ensonhaber.com/ara-guler-kimdir.html
4-“Foto Muhabiri Ara Güler’in Hayat Hikayesi” – Nezih Tavlaş , YKY Yayınları, Ekim 2014, 395 sayfa.
5-“Ara ile bir Ara” – Ekrem Ataer, Librum Yayınları, Mart 2018, 208 sayfa.
6-“AraName” – Semra Aktunç, Hulki Aktunç, YKY Yayınları, 104 sayfa.
7-Fotoğraflar: http://www.araguler.com.tr

AUTEUR KURAMI IŞIĞINDA GASPAR NOE SİNEMASI VE SON FİLMİ “CLIMAX”

 

AUTEUR KURAMI:

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sinema Defterleri (Chaiers du Cinema) dergisinde yazan genç eleştirmenlerin kendi ülke sinemalarını eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkmıştır.

Auteur kuramı önce dolaylı olarak Amerika ve Fransa arasındaki ekonomik – politik nedenlerden direkt olarak Amerikan sineması üzerine düşünen ve yazan kendi ülke sinemasına tepki gösteren bir grup entelektüelin çabası sonrasında 1950’li yıllarda ortaya çıkmıştır.

İyi sinema ve kötü sinema arasında tartışmaların yaşandığı bu dönemde Chaiers du Cinema dergisinde başlayan bu tartışmalar Andre Bazin’in başında olduğu grup (Truffaut, Godard vb) auteur sözcüğünün yönetmenler için kullanılması gerektiğini söylemiştir. Andre Bazin ve Roger Leenhardt’a göre bir yönetmenin bir filme hayat verirken kendi duygu ve düşüncelerini ön plana çıkararak dünya görüşü gibi bir temele oturtulması Auteur kuramını tanımlar.

Bir auteur; ışık, kamera, sahne ve kurgu kullanımına hakim olarak ona kendi bakış açısını katmalıdır. Yönetmenin filmin tek hakimi olması gerektiği düşüncesi hakimdir. Kişiselliğini, filme aktarabilmiş, kendi öyküsünü yaratabilen filmleri arasında temasal bütünlükler oluşturabilmiş özgünlük ve yaratıcılığı ile üst seviyeye çıkmış ve filme kendi damgasını vurabilmiş yönetmenler auteur olarak değerlendirilmektedir.

Yönetmen yaratıcı olmalı diğer çalışanlardan çok daha fazla filme farklı nitelik kazandırmalıdır. Auteur yönetmen filmlerine bir yazar gibi imza attığı kendi dışavurumlarını gerçekleştiren sanatçılar olmalıdır.

Auteur film yapım sürecinde bir bileşenden ziyade üstün zeka ve yaratıcılığıyla filmi düzenleyen kişi durumundadır. “Kullanacağı materyali tanıması, sinema dilini iyi bilmesi ve anlatacak özgün öykülerinin, aktarılacak farklı düşüncelerinin olması en önemli auteur yönetmen özelliklerindendir.

Filmin değişik aşamalarında başka çalışanlar olsa da senaryoyu hangi açılardan çekeceğine, hangi renkleri kullanacağına, kurgunun nasıl bir dünya yaratmak amacıyla yapılacağına (hızlı, telaşlı, sakin, değişir ritimli) karar vermek hep yönetmenin sorumluluğundadır. Her konuda son kararı verecek kişi yönetmendir.

Auteur’ün geliştirdiği yaklaşım yönetmene tam bağımsızlığı amaçlamaktadır. Yönetmenden beklediği şey en katı çalışma sistemlerinde dahi olsa kendinden bir şeyler aktarabilmesidir. Bunu başarabilen kişi auteur olabilecektir. Sinemayı ve gerçeği özgün bir şekilde ele almanın yoludur; kısacası yönetmenin kişisel söylemidir.(*)

<(*)Auteur Kuramı ve Metin Erksan Sineması – Yrd. Doç. Arif Can Güngör>

Andrew Sarris’in 3’lü Değer Ölçütü:

1950’li yıllarda Fransa’da gelişen yaratıcı yönetmenler politikası 1962 yılında Sarris’in “Notes on the Auteur Theory” adlı çalışmasıyla Amerika’ya taşınmıştır.

Sarris’in çevirilerinde Yaratıcı Yönetmenler Politikası (La Politique des Auteurs) “Auteur Kuram” adını almıştır.

Sarris’e göre bir yönetmenin auteur olup olmadığını anlamak için 3 ölçüt vardır.

Bunlar teknik ustalık, kişisel tarz ve içsel anlamdır.

Teknik ustalık film dilini beceriyle kullanabilme yetisidir. Yönetmenin teknik konulardaki yeterliliğini ifade eder. Her film ilk önce teknik açıdan başarılı olmalıdır.

Kişisel tarz Sarris’in düşüncesinde yönetmenin karakteristik özelliklerinin filme yansımasıdır. Yıllar içerisinde çektiği filmler arasında bu karakteristik özelliği ortaya çıkmalı ve kendisini hissettirmelidir. Tekrarlanan belirli bir üslup sergilemelidir. Yönetmenin hissedilebilir bir sanatsal kişiliği olmalıdır.

İçsel anlam, yönetmenin kendi kişiliği ve malzemesi arasındaki gerilimden ortaya çıkar.

Sarris kendi ifadeleriyle auteur eleştirisine eklemeler yaparak auteur kuramını geliştirmiştir.

Sarris yönetmenleri sınıflandırmanın kategoriler ve listeler oluşturmanın iki nedeni olduğunu söyler. Birincisi sinema öğrencileri için öncelikler sistemi oluşturmaktır. İkincisi sinema alanında bir akademik geleneğin olmamasıdır.

Sarris’in düşüncelerinden anlaşılacağı gibi mevcut ihtiyaçlara cevap verme özelliği auteur’ü önemli yapmaktadır.

Sarris filmin sahibi olarak yönetmeni görmektedir. Yönetmen teknik, kişisellik ve ruh coşkusu ile film yapım sürecinde en önemli söz sahibi kişidir.

Fransız Yeni Dalga Akımı

Sinemada İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından sonra 1950 Fransa’sında ortaya yeni bir sanat akımı çıkmıştır. Sinema alanında yeni bir dönem açan bu akımın adı Fransız Yeni Dalga akımıdır.

Fransız Yeni Dalga sinemasında hemen hemen herkes film çekebilecek duruma gelmiştir.

Böylelikle sinema, sıkıcı konular işleyen, sabit kameralar kullanılarak, aynı stüdyolarda geçen filmlerden kurtulmuştur.

Yeni dönem sinemasında kamera, oyuncuları takip etmeye, dış mekanlarda çekimler yapmaya başlamış ve yeni genç ve yaratıcı yönetmenler ön plana çıkmıştır.

Filmin yapımında en önemsenen senarist, yerini yönetmene bırakmak zorunda kalmıştır.

Fransız Yeni Dalgası sayesinde sinema yeni bir çağa başlamıştır.

GASPAR NOE’NİN HAYATI:

Gaspar Noe 1963 yılında Arjantin’in Buenos Aires kentinde doğmuş Fransız yönetmen, senarist, kameraman ve film yapımcısıdır.

Arjantin’de dünyaya gelen Gaspar Noe çocukluğunu Buenos Aires ve New York’ta geçirdikten sonra 12 yaşlarında iken ailesiyle Fransa’ya göç etmiştir.

Paris’te aldığı felsefe ve sinema eğitiminin ardından 1985’te Arjantinli büyük yönetmen Fernando Solanas’ın El Exilio de Gardel (Tangos) filminde yardımcı yönetmen olarak sinemaya aktif olarak başlayan Neo kariyerinin başında kendi kısa filmlerini de yöneterek deneyim kazanmış ve kendi sinemasının temellerini oluşturmaya başlamıştır.

Gaspar Noe ilk yönetmenlik deneyimini 1985 yılında “Tintarella de Luna” filmi ile yaşamıştır. 18 dakikalık bu kısa filmde bir kasabada yaşayan, kocasını terk edip sevgilisine giden kadının hikayesi anlatılmıştır.

Bir başka kısa filmi olan “Pulpe Almiere” çalışması da arkasından gelmiştir.

1991 yılında üçüncü kısa film çalışması “Carne” ile ilk defa uluslararası arenada kendisinden söz ettirmeye başlamıştır. Cannes Film Festivalinde ödül kazanmıştır.

Gaspar Noe kısa filmlerinde Fransız Yeni Dalga akımının amacını ve etkisini hissettiren, her seferinde izleyiciye sinemasal şoklar yaşatmayı başarmış bir yönetmendir.

1998 yılında Gaspar Noe ilk uzun metrajlı filmini “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) çekti. Ağır seks ve ölüm sahneleri ile çok ses getirmiş olan bu film yine de başta Cannes olmak üzere pek çok film festivalinde ödül almıştır. Gaspar Noe bu ilk uzun metraj filminde kendi sinemasına dair tüm ipuçlarını vermiştir.

Dört yıllık aradan sonra 2002 yılında ikinci uzun metrajlı filmi Irrevesible (Dönüş Yok) ile Noe kendi sinemasının temellerini oturtmaya ve sağlamlaştırmaya başlamıştır. “Seul Contre Tous” filmiyle de bağlantılı olan bu filmi de uzun tecavüz sahnesi ve şiddet dolu sahneleriyle yankı uyandırmıştır.

Gaspar Noe daha sonra 2009 yapımı Enter The Void (Boşluk) ve 2015 yapımı Love (Aşk) filmlerini çekmiştir.

AUTEUR YÖNETMEN GASPAR NOE:

Gaspar Noe çağımızın “çılgın” sıfatını en çok hak eden yönetmenlerinden biridir şüphesiz. Fransız Yeni Dalga Akımından etkilendiği tüm filmlerinde hissedilmektedir.

Şimdiye kadar 5 film çekmiş olan yönetmen tüm filmlerinde şiddet, tecavüz, ensest, adalet arayışı, ölüm, reenkarnasyon gibi temaları sıklıkla işlemiştir.

Teknik açıdan genelde sabit plan sekanslar, durağan kareler, ses efektleri, devamlı sallanan kameranın mide bulandırıcı ve baş döndürücü etkisi üzerinde durmuş ve bu onun filmlerinin adeta vazgeçilmez bir parçası olmuştur.

Gaspar Noe genellikle sonda söyleyeceğini başta söylemektedir. Hemen hemen tüm filmlerinde bu yöntemi izlemektedir. Flashback geçişler tüm filmlerinde etkin olarak vardır. Ana konu ve ana karakterin dışında filmin ana karakteri dışında bir karakter filme birden dahil olarak söylevler verebilmektedir mesela. Örneğin “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) filminde bardaki bir adam aniden ortaya çıkar ve ahlak, adalet üzerine bir söylev verir. Belindeki silahı çekerek “işte benim ahlakım ve adaletim” (*) der. Bu kısacık söylevden dahi Gaspar Noe sinemasının temellerini ve gelecekteki evrimini görebiliriz. Silaha sahipsen güçlüsün, zenginsen güçlüsün, fakirsen bitmişsin der Gaspar Noe. Ayrıca filmlerinde insanın hep yalnız bir varlık olduğunu belirtir.

Gaspar Noe’nin hayata bakış açısı belki de “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) filmindeki ana karakter kasabın kendi kendine içsel konuşması sırasında açıkça ortaya koyulmaktadır. Bu konuşmada şöyle der kasap: “Fakat yalnızlığın bir anlamı yoktur. Bir adamla, bir kız veya çocuklarla bile yaşarsın fakat hala yalnızsındır. Ben yalnızım o da öyle. Yalnız doğduk, hayatlarımızı yalnız yaşadık ve yalnız öleceğiz. Yalnız, sonsuz kadar yalnız. Sevişirken bile yalnızız. Bedenimiz de yalnız hayatımız da yalnız. Tıpkı bir tünel gibi, paylaşmak imkansız. Yıllar geçtikçe daha kötüye gidiyor. Sadece hayatın anılarında yaşamak bu da yavaşça daha geriye götürüyor. Evet. Hayat bir tünel. Herkesin kendine ait küçük bir tüneli vardır. Sadece sonunda ışık yoktur. Issız hatırlar bile silinir.  Yalnızca üzerinize vurulan bir üreme kodu. Boyun eğmek zorunda olduğunuzu düşündüğünüz. Kendi rızan olmadan doğmak. Ye, iç, şeyini salla ve yeni bir hayat yarat  ve öl. Hayat büyük bir boşluk. Her zaman öyle oldu ve öyle olacak. Bensiz de gayet iyi olan kocaman bir boşluk. Daha fazla bu oyunu oynamak istemiyorum.”(**)

Ayrıca filmlerin en başında izleyicilere uyarılar yapabilmekte hatta “kronik hastalığı, kalp rahatsızlığı bulunanların derhal salonu terk etmelerini” söylemektedir. Bunu yaparken de sert bir şekilde yapmakta adeta filmin çok sert ve sarsıcı geçeceği konusunda izleyiciyi uyarmaktadır.

Noe sürekli hareketli bir kamerayla karakterini takip etmektedir. Bazen kamera filmin ana karakterin gözünden de olayları takip edebilmektedir. Enter The Void filminde film ana karakterin gözünden olayları anlatmıştır.

Gaspar Noe’nin sürekli karanlıklar içerisindeki durmaksızın yanıp sönen rengarenk ışıklar, dönen kameralar adeta seyirciyi bitmek bilmeyen bir uyuşturucu tribine, sarhoşluk durumuna sokmaktadır. 

Sinemaya bakış açısı olarak radikal bir noktada durmuştur Gaspar Noe. Hayata bakış açısını her filminde kendini kaybetmek, birine sarılmak, birini öpmek olarak görür ve hayatın anlamının bu olduğunu düşünür ve bunu filmlerine de aynen bu şekilde yansıtır. Gaspar Noe’nin filmlerindeki dil kirli ve serttir. Filmin kahramanları en sert ve küfürlü şekilde kendilerini açıkça ifade etmektedirler.  

Tüm filmlerinde madde bağımlılığını ve bunun sebep olduğu tribi, sarhoşluğu, cinselliği, pornografiyi, şiddeti ve aykırılığı cesurca kullanmıştır.

(*https://www.aylakadamiz.com/archives/1270

**https://www.aylakadamiz.com/archives/1270)

Berbat bir varlık olan insana gerçekte hangi kimliği taşıdığını, nedenli aşağılık bir varlık olduğunu, zaaflarını, şeytanlığını, acımasızlığını ve kötümserliğini insanın yüzüne vurarak adeta “sen aslında busun” der. Gaspar Noe filmlerinde aileyi anne-baba-çocuk ve büyükler üzerinden değil de parçalanmış halde aile bağı kurulmasını engelleyecek şekilde sunar. Mesela Enter The Void (2009) iki kardeşin bir zaman sonra yan yana gelişini, Irreversible (2002) mutlu, tutkulu bir çiftin arasına karışan eski koca, I Stand Alone (1998) kızından uzak bir babayı, Love (2015) aile kurma, çocuk yapma halindeyken dağılan bir çifti anlatır. Kısacası Noe filmlerinde dağınık hayatları anlatır.

Tarz olarak normal sinema anlayışının sınırını fazlaca ihlal etmesi Gaspar Noe’nin kendi tarzını, kendi sinemasını oluşturmasını sağlamıştır. Gaspar Noe’nin sinema ve sanat anlayışının özeti söyledikleri şu cümlelerde yatmaktadır: “Sanat ve pornografi arasında bir sınır yoktur. Her şeyden sanat yapabilirsiniz. Bir mumdan veya bir kayıt cihazından sanat filmi yaratabilirsiniz. Süt içen bir kedi ile bir sanat eseri yaratabilirsiniz. Sevişen insanlarla bir sanat eseri yapabilirsiniz. Sınır yok. Farklı bir açıdan çekilen veya türetilen herhangi bir şey artistik veya deneysel olarak görülebilir.” (*)

 

CLIMAX  

“Doğum ve ölüm sıra dışı deneyimlerdir.
  Yaşam geçici bir hazdır.” – Climax

 

Beş sayfalık senaryosu olduğu söylenen Climax filmi Gaspar Noe sinemasının en çılgın filmi olarak görülebilir. Adeta toplu şekilde bir delirme ayinidir Climax. Bir grup dansçının provalar için bir araya geldiğinde verdikleri arada içtikleri sangria adlı içkiye katılan bir madde nedeniyle tribe girerek şizofrenik suçlamalarla birbirlerine sırayla saldırmaları, bu sırada dans merkezinin sahibinin orada bulunan küçük çocuğunu elektrik odasına kilitlemesiyle koltukta adeta yavaş yavaş filmi izlerken boğazınız sıkılmaya başlamaktadır. Kimi eleştirmenlerce filmdeki buna benzer birçok sahne nedeniyle açıkça sağcı, faşist ve homofobik olarak suçlanan Gaspar Noe aslında insanın adeta tersine evrimini insandan hayvana geçişini anlatmaktadır. Ateist olarak kendisini birçok yerde kendini ifade eden Gaspar Noe adeta bir tanrı gibi bu filminde kamerasıyla yukarıdan kahramanlarını defalarca izlemiştir. Filmdeki kahramanlar kendilerini izleyen kameradan (tanrıdan) korkmadan uyuşturucu ve alkolün etkisiyle ya da bilerek ensest ilişkiden, linçe, tecavüze, toplu cinnete kadar bir çok insanlık dışı vahşi eylemi gerçekleştirerek adeta tersine bir evrimleşme süreci yaşayarak insandan hayvana dönüşmüşlerdir. Gaspar Noe bu konuda Telegraph gazetesindeki bir söyleşisinde “insanlar tıpkı eğitimli bonobolar (cinselliğe en meraklı maymun cinsi) gibidirler. Ama gece çöktüğünde üstlerindeki bu giysiyi çıkarmak isterler”(**) demiştir. Filmin ilk başında karda kanlar içinde ağlayarak yürüyen bir kadını göstermektedir Gaspar Noe ve bu kadın az çok filmle ilgili ipuçlarını bize vermekte ve sonu başta vererek adeta doğrusal akışı bozmaktadır. Bu sahnenin hemen akabinde filmin son jeneriğinin başta akması ilk defa Gaspar Noe izleyenleri ne yapacağını şaşırır hale sokmaktadır.

<(*)https://www.filmloverss.com/en-kotuden-en-iyiye-gaspar-noe-filmleri/>

<(**) https://www.birgun.net/haber-detay/climax-tersine-evrim-236330.html>

Daha sonra dans salonundaki ritmik müzikle dans eden sonrasında sakin bir şekilde ama en acımasız cümlelerle ve en sert cinsel fantezilerin kahramanlar arasında yapıldığı sohbetler izleriz. Kahramanlar sangria adlı içkinin kabına bardaklarını her daldırışlarında ve bardakları birbirlerine ikram edişlerinde filmin ana çözülüş noktasının bu sangria denen içki olduğunu (çehovun tüfeği misali) anlamaya başlıyoruz. Ve dudakların kenarından süzülen her sangria damlasında yaklaşan toplu cinnet anını hissedebiliyoruz.

Filmde dönüş yok’taki gibi düzenli bir geriye dönüş olmasa da sürekli bir hatırlama hali ve isteği mevcuttur. Yaşanan cehennem hatırlanmaya çalışılıyor adeta.

1966 yılında yaşanmış gerçek bir olayı konu aldığını söyleyen filmin adı Climax’ın kelime anlamı doruk, zirve adeta cehennemin zirvesi olmaktadır. Değişik ırk, köken, sınıf ve dinlere mensup kahramanlar filmin ulaşacağı kapkaranlık doruktan habersizken bile kirli kan kırmızısı dans pisti zemini olacakların adeta habercisi oluyor. Gaspar Noe sinemasında renklerin kullanımı da özgün bir hikaye anlatımının ana öğeleridir. Filmlerinin çoğunda kırmızı, beyaz, mavi ve siyah renkler hakimdir. Fransa bayrağının renkleri olan kırmızı, mavi, beyaz renkler ve fransa bayrağını sembolize eden zemin kullanımları Climax’ta arka planda açıkça Fransa bayrağının kullanımıyla ortaya çıkmaktadır.

Climax’ı diğer Gaspar Noe filmlerinden ayıran en önemli özellik şiddetin fiziksellikten daha çok psikolojik boyuta taşınması ve cinselliğin daha çok yoğun sohbet ve fantezi şeklinde olmasıdır. Bu da filmi diğer filmlerine göre daha genele hitap eden bir hale getirmiştir.

Bizleri filmi izlerken kabusun dar koridorlarında kahramanlarının arkasında adeta boğazımız sıkılarak nefesimiz kesilerek dolaştıran Gaspar Noe bazı anlarda adeta sinema salonundan ilk kim kaçacakmış testi yapıyormuşçasına sınırları zorlamaktadır. Ritmik müzik eşliğinde 1960’ların Harlem dansı figürleri eşliğinde hoş anlarla başlayan filmin yavaş yavaş en sert ve vahşi sahnelere ulaşmasıyla film bitmeden salonu boğulurcasına terk eden seyircileri de mümkün oldu filmi izlerken.

Filmin hemen herkeste yarattığı rahatsızlık hissi bence filmi yeterince amacına ulaştırmıştır. Sıcak evlerimizde huzurla Bethooven dinlerken dışarıda nasıl insanlık dışı bir hayatın yaşandığını ya da hepimizin başına nasıl vahşi şeylerin gelebileceğini ve hayatın “kendi rızan olmadan doğmak” gibi büyük bir saçmalık olduğunu çok iyi dile getirmektedir bu filminde Gaspar Noe. “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) filminde dediği gibi  “Kendi rızan olmadan doğmak. Ye, iç, şeyini salla ve yeni bir hayat yarat ve öl. Hayat büyük bir boşluk. Her zaman öyle oldu ve öyle olacak. Bensiz de gayet iyi olan kocaman bir boşluk. ‘

Climax filminde Gaspar Noe bir buçuk saat boyunca kaçınılmaz çaresizlikleri ve insanın adeta tersine bir evrim geçirir gibi hayvanlaşmasını anlatıyor. Hoş dans figürlerinin edildiği dans evi cehennemin doruğuna ilerlerken kahramanlar kaçınılmaz sonlarına doğru adeta boyun eğmişlerdir. En çok direnen kahraman bile cehennemin koridorlarında sadece koşuşturmaktan başka bir şey yapamamaktadır.

Diğer filmlerine göre sözsel olarak çok sert ifade edilse de cinselliğin yoğun şekilde görünmemesi nedeniyle diğer filmlerine göre daha fazla genele hitap eden bir film olmasını sağlamıştır Climax’ın. Ancak psikolojik şiddetin bence diğer tüm filmlerine göre en doruk noktasında olması izleyiciyi en üst düzeyde zorlamaktadır.

Kırmızı rengin hakim olduğu bu filmde Gaspar Noe teknik ustalık olarak doruk noktasına ulaştığı bir filmdir Climax. Günümüz sinema anlayışını sarsacak şekilde kendine özgü anlatım teknikleri kullanarak izleyiciyi adeta sarhoş ederek filmin içine çekmekte ve adeta filmin akışı içinde izleyicinin nefesini kesmektedir. Kamera çoğunlukla bir tanrı gibi yukarıdan dolaşmaktayken kimi zaman yerden kimi zaman hareket halinde adeta baş döndürücü bir şekilde dolanmaktadır. Müziklerin ve dans koreografilerinin mükemmel olduğu Climax bu müzik ve dansların temposuyla ritmini bulup devam ediyor.

Gaspar Noe’nin kişisel sinema tarzı bu filminde de net bir şekilde kendini hissettirmekte yoğun şiddet ve cinsellik filmin ana dokusunu oluşturmaktadır. Hikayeyi sondan ya da flashback geçişlerle filmlerinde anlatan Noe, Climax’ta adeta sinema kimliğini doruk noktasına ulaştırmıştır.

Climax’ta içsel anlam olarak her izleyici, her eleştirmen kendine özgü bir yorum çıkarabilmektedir. Ancak bu filmin anlamı da diğer Gaspar Noe filmleri gibi hayatın anlamsızlığı ve hayatın geçici bir haz evresi olduğudur.

Omar, Selva, Gazelle ve Lou gibi birçok karakterin sırayla ortaya çıktığı bu yoğun anlamlı ve tempolu filminin en sempatik ama en trajik karakteri de olan Tito ise insani duygularımızın en doruk noktasına ulaştığı anların maalesef kahramanı olarak hatırlanacaktır.

 

“DANDİ”

 

Kaynakça: ,
1-Altyazı Dergisi, Sayı :188, Kasım-Aralık 2018
2-https://www.filmloverss.com/en-kotuden-en-iyiye-gaspar-noe-filmleri/
3-https://www.birgun.net/haber-detay/climax-tersine-evrim-236330.html
4-https://www.birgun.net/haber-detay/climax-tersine-evrim-bolum-iki-236428.html
5-https://www.filmloverss.com/gaspar-noe-sinirlari-delip-gecen-imgeler/
6-Yeni Dalga, James Monaco, +1 Kitap, Çeviri:Ertan Yılmaz, 350 Sayfa, Kasım 2006,
7-Fransız Sineması, Şenol Erdoğan, Es Yayınları, 171 Sayfa, Nisan 2004,
8-François Truffaut, Ronald Bergan, Agora Yayınları, 210 Sayfa, Aralık 2010.
9- https://www.aylakadamiz.com/archives/1270
10-Sinemamızda Bir ‘Auteur’ ÖMER KAVUR, Şükran Kuyucak Esen, Alfa Yayınları, 468 Sayfa, Kasım 2002.

Semire Özenir (15 Şubat 1969 / 27 Eylül 2017)

Semire annemiz üç sene boyunca insanüstü bir irade göstererek yürüttüğü mücadeleyi 2017 sonbaharında bırakıp bizleri buralarda yapayalnız koyup gitmişti. Henüz 48 yaşındaydı ve hayata dair tek yaşadığı çalışmak, mücadele etmekti.

O sinsi hastalık vücudunda büyürken hiçbir şeyden haberi yoktu. Tam rahata erdim, torunlarımla güzel, mutlu bir hayat yaşayayım derken o lanet hastalık belirtilerini verdi. Ve sonrasında üç sene gece gündüz verilen bir savaş…

Yazacak o kadar çok şey var ki.

Ama şu anda kelimeler birbirine çelme atıyor ve düşünceler, duygular birbirine karışıyor.

Kendisi son nefesinde dahi dimdik ayakta durmak gerektiğini hepimize göstermişti. Dudağının her zaman kenarındaki gülümsemeyle veda etti bize. 

Bugün ilk kez ondan uzakta geçirdiğimiz Semire annemizin doğum günü ve artık işte o sonsuz gülümseyişine sarılıp avunuyoruz bugün.

İyi ki doğdun Semire annemiz ve iyi ki VARSIN!!!

 

Trafik

 

kentin baskısı kaldı bize

ve ışıkları trafiğin ya da kazası

 

oysa biz hep bir düş kazasında

yitirdik arkadaşlarımızı

 

karşıdan karşıya geçerken

eli bırakılan çocuklardık

 

o insan kalabalığındaki

son gülümsemesiydi annemizin

sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!

 

Zafer Ekin Karabay (1975-2002)

SOHRAB SEPEHRİ – Bütün Şiirleri / Ayrıntı Yayınları (2015 Eylül)

ayrıntı yayınlarına sonsuz teşekkürler… sohrab sepehri’nin tüm şiir kitapları sekiz kitap tek ciltte mehmet kanar’ın farsça’dan güzel çevirisiyle bizlere sunulmuş… bizlere de okumak kalır ve bu kitabın satışını binlere çıkarmak düşer.
malum bazı kendini bilmez çakma şairlere göre türkiye’de şiir okuyan “300 kişi” kalmış ya sırf bunlara inat!
ama bu gafiller bilmiyor ki sadece kendileri okunmuyor çünkü şair değiller sadece o sıfatlar kendilerine bazı şiir mahkemelerince verilmiş !
mesela “ve yayınevi” çatır çatır binli rakamlarla korkmadan şiir basıyor ve satıyor, baskı üstüne baskı yapıyor. şiir üzerine bastığı teorik kitap bile yok sattı…

üçyüzcülere günaydıııııııııııın!

Crockett

Fotoğraf-0733

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotoğraf-0735

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yoğurt çok faydalı…

bir edebiyat (?) dergisinin manşeti : “2000 kuşağının donanımlı şair ve eleştirmeni b.a.t.”
he canım yoğurt da çok faydalı…
jüriler kurun, edebiyat mahkemelerinde ödüller, payeler verin birbirinize, 100 tane satmayan dergiler çıkarın, sonra da birbirinize övgüler dizin o dergilerde.
okumayan ve kendinden menkul yazar ve şairler çağı.
birbirinizi gaza getiriyorsunuz da geleceğe değil de iki üç sene sonraya ne bırakıyorsunuz…
birbirinizden başka bir şey okumuyorsunuz da diyemeyeceğim çünkü hiç okumuyorsunuz.
bari GUILLAUME APOLLINAIRE’in ‘KATLEDİLEN ŞAİR’inden aşağıdaki alıntıyı okuyun. biraz uzun ama… neyse siz zaten okumazsınız, merak edenler okur…

Crockett…

 

kaltedilen-sair-121-210x300

XVI
ZULÜM..

“o dönemde, her gün şiir ödülleri dağıtılıyordu.. bu amaçla binlerce dernek kurulmuştu ve bunların bolluk içinde yaşayan üyeleri, belirli tarihlerde şairlere de ihsanlarda bulunuyorlardı.. fakat bütün dünyanın en büyük dernekleri, şirketleri, idare konseyleri, akademileri, komiteleri, jürileri vs, vs asıl büyük ödüllerini her yıl 26 ocak tarihinde veriyordu.. o gün, toplam değeri 50.0003.225,75 frank eden 8019 şiir ödülü veriliyordu.. öte yandan, hiçbir ülkede toplumun hiçbir sınıfında şiir zevki yayılmamıştı.. kamuoyu, tembel, gereksiz vs şeklinde nitelendirilen şairlere karşı çok öfkeliydi.. o yılın 26 ocağı olaysız geçti; fakat ertesi gün, adelaide’de (avustralya) fransızca yayınlanan ‘ses’ gazetesinde, keşifleriyle icatları çoğunlukla mucize gibi görülen kimyager-ziraatçı horace tograth’ın (leipzig doğumlu bir alman) bir makalesi çıktı.. ‘defne’ başlıklı makale, filistin’de, yunanistan’da, italya’da, afrika’da ve provence’ta defne yetiştirilmesinin tarihiyle ilgili bir tür açıklama içeriyordu.. yazar, bahçelerinde defne olanlara tavsiyelerde bulunuyor, ağacın beslenmede, sanatta, şiirdeki çeşitli kullanımlarını ve şiirsel zaferin simgesi olarak rolünü belirtiyordu. sözü mitolojiye getiriyor, apollon ile daphne hikâyesine göndermede bulunuyordu. yazının sonundaysa horace tograth birdenbire tarzını değiştiriyor ve makalesini şöyle bitiriyordu :

‘aslında bu işe yaramaz ağaç hâlâ çok yaygındır ve halkın defnenin meşhur lezzetini yakıştırdıkları daha az şanlı simgelerimiz de var. defne, çok kalabalık olan dünyamızda çok fazla yer kaplıyor – defne yaşamaya layık değildir.. bu ağaçlardan her biri iki insanın yerini alıyor.. defneler kesilmeli ve yapraklarından zehirden kaçar gibi kaçılmalı.. defneler bugün artık şiir ve edebiyat biliminin simgesi değil, yalnızca bir ölüm-şanın simgesidir ve ölüm hayat için neyse, şanın eli anahtar için neyse, bu ölüm-şan da şan için odur..

gerçek şan; bilim, felsefe, akrobasi, insanseverlik, sosyoloji vs için şiiri terk etmiştir. bugün şairler yalnızca, iş yapmadan kazandıkları parayı cebe atmakta iyidirler, zira hiç çalışmazlar ve çoğunluğunun (şarkıcılar ve diğer birkaç tanesi hariç) hiçbir yeteneği, dolayısıyla hiçbir mazereti yoktur.. birkaç marifeti olanlarsa daha da zararlıdırlar, çünkü hiçbir şey alamazlarsa, her biri bir alay askerden daha fazla gürültü çıkarır ve lanetli şeylerle kulaklarımızı tırmalarlar.. bütün bu insanların hiçbir varlık nedenleri yoktur.. onlara verilen ödüller çalışanlardan, mucitlerden, bilginlerden, filozoflardan, akrobatlardan, sosyologlardan vs çalınmıştır.. şairlerin ortadan kalkması gerekmektedir.. lykurgos (m.ö. 9. yüzyılda yaşadığı varsayılan ve sparta’nın yasa koyucusu kabul edilen kişi..) onları cumhuriyetten sürmüştü, onları yeryüzünden sürmek gerek.. aksi takdirde şairler, bu azılı tembeller bizim prenslerimiz olacak ve hiçbir şey yapmadan sırtımızdan geçinecek, bize eziyet edecek, bizimle dalga geçecekler… sözün kısası, bu şiir diktatörlüğünden bir an önce kurtulmalıyız..

eğer cumhuriyetler, krallar, milletler bu konuda önlem almazlarsa, fazlasıyla ayrıcalıklı şair ırkı öyle büyük oranlarda ve öylesine hızlı çoğalacak ki, çok geçmeden, hiç kimse çalışmak, icat etmek, öğrenmek, akıl yürütmek, tehlikeli şeyler yapmak, insanların acılarına çare bulmak ve kötü talihlerini iyileştirmek istemez olacak..

o halde gecikmeden durumu görmek ve insanlığı kemiren bu şiir kanserinden kurtulmak gerek..’

bu makale müthiş bir ilgiyle karşılandı.. her taraftan telefonlar ve telgraflar geliyor, bütün gazeteler makaleyi yeniden yayınlıyordu.. bazı edebiyat gazeteleri tograth’ın makalesinden alıntılar yapıp, bilim adamı hakkında alaycı düşüncelere yer verdiler, onun zihniyeti hakkında kuşkuları vardı.. lirik defne konusunda gösterdiği bu dehşete gülüyorlardı.. bunun aksine, haber ve ticaret gazeteleri bu uyarıya çok önem veriyorlardı.. ‘ses’teki makalenin dâhiyane olduğu söyleniyordu..

bilim adamı horace tograth’ın makalesi, şiire duyulan kini ifade etmek için eşsiz, olağanüstü bir bahane olmuştu.. ve bahanenin kendisi de şiirseldi.. adelaide’li bilginin makalesi, bütün insanların belleğinde yer etmiş antikitenin harikalarına gönderme yapıyor ve bütün varlıkların tanıdığı kendini koruma içgüdüsüne sesleniyordu.. işte bu yüzden, tograth’ın okuyucularının hemen hemen hepsi hayranlık duymuş, korkmuş ve yararlandıkları çok sayıdaki ödül yüzünden toplumun bütün sınıfları tarafından kıskanılan şairleri haksız çıkarma fırsatını kaçırmak istememişlerdi.. gazetelerin çoğu, kampanyalarını hükümetin en azından şiir ödüllerinin kaldırılması için önlemler alması çağrısıyla bitirmişlerdi..

o, akşam, ‘ses’in ikinci baskısında kimyager-ziraatçı horace tograth, aynen ilkinde olduğu gibi, her taraftan telefonlar, telgraflar alan, basında, kamuoyunda ve hükümetlerde fazlasıyla heyecan yaratan yeni bir makale yayınladı.. bilgin, yazısını şöyle bitiriyordu:

‘ey dünya, kendi hayatın ile şiir arasında bir seçim yap, eğer şiire karşı ciddi tedbirler alınmazsa uygarlığın işi bitti demektir.. hiç tereddüt etmeyeceksin.. yarından itibaren yeni çağ başlayacak. şiir yok olacak, bu eski esinlerin fazlasıyla ağır lirleri kırılacak. şairler katledilecek.

***

o gece, dünyanın bütün şehirlerinde hayat aynıydı.. her tarafa telgrafla gönderilen makale, çok aranan yerel gazetelerin özel baskılarında yeniden yayınlandı.. halk, her yerde tograth ile aynı fikirdeydi. birtakım hatipler sokaklara dökülmüş, halkın arasına karışarak onları galeyana getiriyorlardı. hükümetlerin çoğu, yayınlanan metin sokaklarda müthiş bir heyecana sebep oldukça, hemen aynı gece kararlar almaya başlamıştı bile. fransa, italya, ispanya ve portekiz, kaderleri hakkında karar verilene kadar, toprakları üzerindeki şairlerin en kısa süre içinde hapsedileceği konusunda kararname çıkartan ilk ülkeler oldular.. yabancı ya da ülke dışında bulunan şairler bu ülkelere girmeye teşebbüs ederlerse, idam cezasına çarptırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardı. abd’nin, mesleğinin şairlik olduğu bilinen herkesi elektrikli sandalyeyle idam etme kararı aldığı, telgrafla bildirildi. aynı şekilde almanya’nın da, imparatorluk toprakları üzerinde yaşayan manzum ya da mensur şairlerin, yeni bir emre kadar ikametgâhlarından çıkmamaları konusunda bir kararname çıkardığı, yine telgrafla bildirildi. aslında bu gece ve ertesi gün boyunca dünyanın bütün devletleri, hatta yalnızca lirizmden nasibini almamış kötü destan şairlerine sahip olanlar dahi, ‘şair’ sözüne karşı bile önlemler almışlardı. yalnızca iki ülke bunun dışındaydı : ingiltere ve rusya.. bu alelacele çıkarılan kanunlar hemen yürürlüğe kondu.. ertesi gün fransa, italya, ispanya ve portekiz toprakları üzerindeki bütün şairler hapsedilirken, bazı edebiyat gazeteleri siyah çerçeveyle yayınlanıyor ve bu yeni terör hükümranlığından şikayet ediyordu.. öğleyin gelen telgraflar, haiti’nin büyük, zenci şairi ‘aristenete güneybatı’nın aynı sabah, güneş ve katliam duygusyla kendinden geçmiş bir zenci ve melez güruhu tarafından parçalara ayrılıp yendiğini haber veriyordu. köln’de kaiserglocke bütün gece boyunca aleyhte şiddetli sözler söylemiş ve sabah, kırk sekiz kıtadan oluşan bir ortaçağ destanının şairi olan profesör doktor stimmung (fransızcada tam karşılığı olmayan almanca bir sözcük, ruh hali veya şiirsel atmosfer anlamlarında kullanılır), hannover’e gidecek trene binmek için dışarı çıktığında, ‘şaire ölüm!’ diye bağıran ve onu sopalayan fanatik bir grup tarafından takip edilmişti.

profesör bir katedrale sığınmış ve birkaç kilise görevlisiyle birlikte, zincirden boşanmış drikkes, hannes ve marizibill (köln bölgesi folkloruna ait şahsiyetler, bakınız apollinaire’in ‘alkoller’ adlı kitabındaki ünlü ‘marizibill’ şiirleri) halkı tarafından buraya kapatılıp kalmıştı.. özellikle bu sonuncular azgın görünüyorlar, kutsal bakire’yi, azize ursula’yı ve üç müneccim kralı alman tarzıyla yardıma çağırıyorlar, bu arada, kalabalığın arasında kendilerine yol açabilmek için yumruk atmayı da ihmal etmiyorlardı.. pazar duaları ve sofuca yakarışlarının arasına, şöhretini özellikle âdetlerinin üniseksliğine borçlu olan şair-profesör hakkında rezilce hakaretler karışıyordu.. başını yere eğmiş olan profesör, tahtadan yapılmış büyük aziz khristophoros’un altında korkudan donmuştu.. katedralin bütün çıkışlarına duvar çeken duvarcıların gürültülerini duyuyor ve açlıktan ölmeye hazırlanıyordu.

saat ikiye doğru, napolili kutsal eşya koruyucusu bir şairin, aziz ianuarius’un kanını şişede kaynarken gördüğünü bildiren telgrafı geldi.. kutsal eşya koruyucusu mucizeyi ilan ederek dışarı çıkmış ve mura (parmaklarla oynanan bir oyun) oynamak için aceleyle limana gitmişti.. bu oyunda istediği her şeyi kazanmış ve sonunda kalbine bir bıçak darbesi almıştı..

telgraflar, gün boyu birbirini izleyen şair tutuklanmalarını haber veriyordu.. amerikan şairlerinin elektrikli sandalyeyle idamı saat dörde doğru öğrenildi..

paris’te, fazla tanınmadıkları için başlarına bir şey gelmemiş olan, sol kıyıdan birkaç genç şair, closerie des lilas’dan, şairler prensinin kapatıldığı conciergerie’ye doğru bir gösteri örgütlediler..

göstericileri dağıtmak için bir alay geldi.. süvariler silahlarını doldurdu.. şairler silahlarını çıkarıp kendilerini savundular, fakat bunu gören halk arbedeye karıştı.. şairleri ve kendini onların koruyucusu ilan eden herkesi boğdular.

bütün dünyada hızla yayılan zulüm işte böyle başladı. amerika’da ünlü şairlerin elektrikli sandalyeyle idamlarının ardından, bütün zenci şarkı besteciler, hatta hayatları boyunca hiç şarkı bestelememiş birçok kişi linç edildi. daha sonra sıra beyazlara ve bohem edebiyatçılara geldi. avustralya’daki zulmü bizzat idare ettikten sonra tograth’ın da melbourne’dan gemiye bindiği öğrenildi..”

GUILLAUME APOLLINAIRE..

‘KATLEDİLEN ŞAİR..’ , GUILLAUME APOLLINAIRE, Çeviri : NİHAN ÖZYILDIRIM, KANAT Yayınları, Aralık 2004, 202 Sayfa..

her türlü ayrımcılığa karşı gökkuşağının renkleriyle “renk körlerine” karşı savaşalım!

“Eşcinsellik biseksüellik ve heteroseksüellik gibi insanda tanımlanan üç yönelimden biridir. Her şeyden önce bir hastalık değil yönelim farklılığıdır.”

eşcinsel

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yetiştirme Yurtlarındaki şiddete DUR diyelim!

yetiştirmeyurtları

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAŞAR KEMAL’i sonsuzluğa uğurladık!

yaşark

 

 

 

 

 

yaşarkk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaşarkemalll

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ykk

 

 

 

 

 

 

 

Yağmur Kaçağı – Attilâ İlhan

 

Kadıköy’ün ve İstanbul’un en güzel ve sıcak sahaflarından  “Soyut Sahaf”ta güzel bir sohbet akşamında Can Abi, Derya Abi ve ben demlenirken raflarda tesadüfen bulduğum 1955 basımı Attilâ İlhan’ın “Yağmur Kaçağı” kitabının 1955 baskısından Can abi şiirleri kendine has okuma tarzıyla okuduktan sonra o kitabı almadan edemezdim. Sağolsun Can Abi de bu değerli kitap için çok uygun bir fiyat verince ve deftere de yazınca kaçırmadım kitabı. 5000 adet olarak 1955 yılında Seçilmiş Hikayeler Dergisi (SHD) tarafından basılan kitaptaki çizimler Ali Parmakerli tarafından yapılmış.

1955 yılında Türkiye nüfusu düşünüldüğünde 5000 adet basılan bu şiir kitabı bir acı gerçeği daha da gözler önüne seriyor. 80 milyon nüfusu var denen günümüz Türkiye’sinde şiir kitapları 500-1000 arası basılıyor. İlerlemişlik ve gelişmişlik bu olsa gerek!

Crockett (Nedim)

 

atilla-4 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

atilla-1 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

atilla-3 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

atilla-2 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiir, şair, şuur.

Yeniden İsmet Özel diyelim. Öncelikle okuduğumuzu anlamakta pek meşhuruz. İsmet Özel şiiri bırakıyorum dediğinde artık şiir yazmayacağım demiyor, şiir yazacağım ama yayımlamayacağım diyor. Müsveddelerden bahsediyor. Eğer son yazdıklarına tekrar bakacak olursak bunu net olarak görebiliriz. İkincisi, sürekli bir Teoman örneği ile al birini vur ötekine ‘akıl kestirmesi’ yapılıyor. Müziği bırakıyorum dedi ama bırakmadı. Buradan ne çıkartmalıyız. Geri dönüş yaptığı zaman İsmet Özel’in kulağını mı çekeceksiniz?

Daha önceden de yazdığım gibi şiir bırakılamaz, son nefesine kadar elde kağıt kalem yazma anlamına gelen bir disiplin değildir. Ha bunun örnekleri mevcut Cemal Süreya, Rıfat Ilgaz ve en başında yazının kan kardeşi, kendini kestikten sonra “ameliyatımı icra ettim” diye not düşen Beşir Fuad’tır. Örnekler dünya çapında çoğaltılabilir. Fakat bilinç denen olgu öğretilebilir ve bu defalarca uygulandığında -ölene kadar yazmak- doğruymuş gibi algılanma olasılığı yüksektir. Günümüzde de bunu yaşıyoruz. Hüseyin Alemdar, İsmet Özel’i eleştirirken diyor ki; şiir şairini döver. Burada anlatılmak istenen elbette, şiirin daha iyi yazılabilmesi için türlü çeşitli badirelerden geçilmesinin gerektiğidir. Fakat şair şiiri bırakamaz, bize; bizden öncekilerin kulağımıza fısıldadıkları yani öğretilmiş bilincin eseridir. Yeri geldiğinde şairliğe işçilik gibi bakan bizlerin emeklilik hakkımızın olmadığının savunusudur da.

Şiir neden bırakılmalıdır?

Açık olan şudur. Roman yazarı yanına kamyon yükü cephane/kelime alırken şair sadece şarjörünü dolduracak kadar mermi alır. Tekrara düşme olasılığı diğer disiplinlere göre daha fazladır. Bir yazdığını tekrar yazabilir. Okuduklarının benzerini kağıda geçebilir ve hatta bunu yayınlayabilir. Bu kelime darlığından değil, şiirin ‘draje’ bir dal olmasındandır. Anlaşılmama kaygısından bahseden İsmet Özel şiirlerini yayımlamamak yerine dağınık aklını toparlayabilse bizim gibi gençler açısından çok daha faydası olacaktır. Kaldı ki, uzun zamandır yenilerini okuyamıyoruz ki! Televizyonlardan İsmet Özel izleyip birbirimize, ‘biz seni böyle bilmiyorduk’ diyoruz. Tekrar şiirlerine dönüyoruz. İsmet Özel o kadar çok konuşan ve aynı konudan dem vuran var ki, sizin susmanız emin olun her şey için herkes için en hayırlısı.

Papyrus’ (İnan)