Archive for the ‘Yazar : ‘Herdem’’ Category

SAHNE’DE KUKLA VAR!

Bahar bize yüzünü göstermek için ne kadar dirense de baharı karşılayan bir çok festival, etkinlik seyircisiyle buluştu bile!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf; İtalya’nın en önemli kuklacılarından Walter Broggini’nin oyununa ait. Ölmek isteyip bir türlü ölemeyen kuklanın acıklı güldürüsü)

Bunlardan biri benimde heyecanla beklediğim en renkli ve sıra dışı festivallerden 15. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali. 3-13 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek festivale katılımcılar için mybiletten bilet almalarının mümkün olduğunu da hatırlatalım. Sergiler ve film gösterimleri ile zenginleştirilmiş bir programın takipçisi olmanız şiddetle önerilir. Bu beni kesmez diyenlerdenseniz; workshoplara katılıp 2 boyutlu kukla yaratıcı olma şansınız da var! Sahne alacak ülkelerden bir kaçıysa şöyle; ABD, Fransa, Endonezya, Hollanda, Norveç, İsveç, İtalya, İspanya, Avusturya, Slovenya, Yunanistan

Kukla denilince pek bir çağrışım yapmayan bir dönemde bir çoğu için ilk karşılaşma olacak. Zihinlerde siyasi bir jargonu, korku filmi nesnesi ya da bir şarkı, bir kitap adı olarak anımsanmanın ötesine geçmesi umuduyla!

HERDEM

SİNE MASAL DİL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Görüntüden duygu yaratmak sinema sanatının esasıdır. / Hazanavicius

1895’te Lumiere Kardeşler’in gösterdiği kısa filmlerle başlayan sinema serüveninden 1927’ye doğru baktığımızda nelere şahit oluyoruz; Michel Hazanavicius imzalı “Artist” filmiyle bunu bir parça görmek mümkün.

Sesli filmlerin çekilmesi ve ona paralel sessiz sinema döneminin son buluşuyla başlıyor filmimiz. O dönem sinemasında epey popularite sahibi olan Valentin’in parlak kariyer sahneleri, sesli filmlerin çekilmeye başlamasıyla geçmişte kalıyor. Valentin’in bu süreçle mücadeleye girişi, sessiz sinemayı ayakta tutma çabası ve başarısız oluşuna tanık oluyoruz. Valentin hayranı olmanın yanında sesli sinemanın yeni yüzü olan Peppy Miller ise o dönemin yenilik ve güzellik arayışı için cevap oluyor.

Salt karakterler değil, filme bütün olarak baktığımızda 1920 yıllarıyla gayet başarılı örtüşen bir uyarlama. Artist’in 22 karede çekilmesi de döneme ait bir özellik. Konu oldukça tanıdık, zıt durumlar seçilmiş (zengin-fakir), dili oldukça yalın, oyunculuklar abartılı (dönemi yansıtmak adına sanırım) ve efektten yoksun olması bizim nostaljik bir buluşma yaşamamıza neden oluyor.  Teknolojik gelişmelere mesafeli duruşundan dolayı şaşkınlıkla karşılanan yapım; duyguların mimiklerle de oldukça başarılı anlatılabileceğini ve oldukça az altyazı kullanarak dahi filmin derdini gayet iyi ifade edebileceğini de bize gösteriyor.

İzlemek dışında beyazperdeye karşı zaafı olan bizler için bu film bir etüt niyetine denilebilir. Özellikle seyir sonrası bir çok siteyle haşır neşir olmama vesile olması kazanımlarından sadece bir kaçı.  Siyah ve beyazın çekiciliği bir yana nasıl çekildiği gibi kamera arkasına şahit olabilme durumu filme olan ilgimizi ikiye katlıyor. Bu arada şunu da eklemekte fayda var; müzikleri ve dans sahneleri de oldukça başarılı. Çevresindeki her şeyin sese kavuştuğu ama kendi sesinin çıkmadığı “kabus” sahnesi ise büyüleyici.

Herdem

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR İNSANIN KENDİSİYLE SAVAŞI : TUTUNAMAYANLAR

Başlayıp da bitirmenin bir başarı olarak algılanıp dillendirildiği türkçe’de yazılmış en sağlam roman ‘Tutunamayanlar’ın sayfalarını çevireceğiz şimdi.

Tutunamayanlar Oğuz Atay’ın 1971 tarihinde kaleme aldığı ilk romanıdır. İlkokul döneminde dayımın kütüphanesinde karşılaştığım oldukça kütleli bu kitabı okuyuşum lise yıllarına dayanır. Okuyucu adayına ilk bölümlerde oldukça karmaşık gelen fakat sabırlı okuyucusunu ise “bir gün bir kitap okudum, hayatım değişti” söylemini dillendirecek güçte bir kitaptır.

Turgut, en yakın arkadaşı Selim Işık’ın intiharının ardından beraber kurdukları, sorguladıkları dünyadaki en önemli dayanağını kaybediyor. Bunun üzerine evli ve çocuklu bir hayat süren Turgut hayatının başka bir devresini yaşamaya başlıyor. Hayatımın devrelerle anlatılmasını isterim diyen Selim Işık’ın ışığını kendine yol yapıp Selim’i keşfetmek için arkadaşlarıyla Selim üzerine sohbetler gerçekleştiriyor. Annesinin izniyle vakit geçirdiği odasındaki notlarında arıyor Selim’i. Kendini arıyor, tutunamayanları arıyor. Bu sayede Süleyman Kargı ve Günseli başta olmak üzere çeşitli isimlerle tanışıyoruz. Selim’in hayatında yer etmiş kişilerle yapılan her konuşmada (kendi iç sesi) Selim’le konuşuyor. Bizde çevremizdeki bir çok kişiyle bu karakterleri örtüştürmeye başlıyoruz bir yandan.

Devamında Selim’i keşfetmek için yola düşüyor Turgut Özben. Ve ne kadarda birbirlerine yakın olduklarını görüyoruz kitap boyunca.

Bu roman hayatın karmaşıklığını, bireyin yaşadığı yalnızlığı, eğlencesini, durağanlığını bir küçük burjuvanın gözünden anlatmayı oldukça iyi başarıyor. Berna Moran tarafından, “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak nitelendirilen kitabı okumak her tutunamayan için bir gerekliliktir.

Okumayan yahut okuyup da anımsamak isteyen tutunamayanlar için bir alıntıyla bitirmek isterim yazıyı;

(yazının özünde nokta yoktur.)

‘Herdem’

“yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz başını okşardım. zavallı sevgilim derdim üzülme üzülürdü acıma bankası kuruyorum derdi her ıstıraba bir kura numarası tutunamayanlara öncelik tanınır üzülme selim biraz dinlen buna hak kazandın olduğu yerde yatamazdı dönerdi kımıldanırdı yatışmazdı yaşatmazdı yaşamazdı ben seni sevdim seveli bak ne hal oldum uzanmış yatıyorum dinlen biraz selim kalkardı ellerime sarılır beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim beni uyandırma hep kuşkuluydu her zaman kötü bir şeylerin olmasını bekliyordu sonu gelmez benim gibiler için hiçbir şeyin sonu iyi gelmez diyordu açık hava dokunur onlara serin ve nemli güneşsiz yerleri severler kendi kafalarının etiyle beslenirler gözleri aydınlıkta bozulur kendileri gibi olanlardan nefret ederler onları gördükleri yerde kuyruklarıyla sokarlar sonra pis pis gülerler gene de hep birlikte yaşarlar aynı kaba işerler gündüzleri uyuyup geceleri sokağa çıkarlar.”

‘Tutunamayanlar’ – Oğuz Atay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Baki Kitap

Geçen yıla oranla açık ara fazla ziyaretçi katılımıyla öne çıkan kitap fuarını dün sonlandırdık. Okur kesiminin televizyon akışına eklemlendiği bir dönemden geçtiğimizden muhtemelen, tarih kitaplarının satışındaki yükseliş tüm stantların ortak konusuydu fuarda. İçerik olarak tarihten oldukça uzak bir içeriğe sahip bu kitapların kapış kapış gidişine nasıl üzüleceğini bilememekte olanlardan biri de bendim.

Ulaşım açısından epey ırak bir noktada bulunmasının şikayetleri hala canlı. Fiyatların daha alınabilir, içeriklerin daha kaliteli, söyleşilerin daha bol olacağı bu tip zihin açıcı etkinliklerin yıllık fuar organizesi olmasından çok sayısı her geçen gün azalan kitapevleri tarafından da gerçekleştirilmesi temennisiyle.

Yeni yayınların takipçisi olmanın yanında daha önce okuyup belli bir vakit sonra tekrar dönülesi bir daha okumamız gereken bir kitap : Suç ve Ceza. Uzun roman okuyamam diyecek olursanız NTV yayınlarından çıkan çizgi roman versiyonu  tavsiye olunur.

Bu kadar anmışken;  gün geçtikçe yalnızlaşan kent yaşamımızda, suçluluklarla yüzleşmek niyetine başat kitabımız “Suç ve Ceza”dan okuyalım bir parça…

‘HERDEM’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Konuşmak istediler ama susmayı seçtiler. Gözleri yaşlıydı. İkisi de solgun, ikisi de bitkindi. Ama bu hastalıklı, bu solgun yüzlerde, daha şimdiden yenileşmiş bir geleceğin, yeni bir yaşayış için dirilmenin şafağı parlamaktaydı. Aşk onları diriltmiş birinin kalbi diğerinin kalbine bitimsiz bir yaşam kaynağı olmuştu. Beklemeye ve dayanmaya karar verdiler. Önlerinde daha yedi yıl vardı. O zamana kadar ne dayanılmaz acılar çekecekler, ne sonsuz mutluluklar tadacaklardı! Ama Raskolnikov yeniden dirilmişti, o bunu biliyordu. Yenileşen varlığıyla bunu iyice hissediyordu.”

‘Suç ve Ceza , Dostoyevski…’

İÇİNDEN İSTANBUL GEÇEN FİLMLER 5

Muhsin Bey / 1986

Sahiplendiğim filmler için çok iddiali söylemlerden özellikle çekinirim. Lakin kredimin sonsuz olduğu ve bu tanımlamanın dışında tuttugum mühim bir kaç yapım var. Onlar için futursüzca söz söyleme hakkı tanıdım kendime. bunların başlıcalarından birisi de Beyoğlu Kuledibi’ni kendine mekan edinmiş Muhsin Bey. Kendi zamanında oldukça bol, ucuz çekilen Arabesk şarkıcı filmlerinin aksine oldukça seçkin, duygusal gerçekliği olan filmde; iç mekan çekimlerinde pavyon, gazino piyasasının kalesi diyebileceğimiz Unkapanı tercih edilmiştir. Muhsin Bey, yozlaşmaya başlayan şehirden kurtulup, popüler değerlerin dışında kalan İstanbul semtleri’nde yaşamayı diler. Nesli tükenen Muhsin Bey’e baki selam.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Teyzem / 1986

Ankara’da yaşayan Umur anne ve babasıyla İstanbul’a gelerek dedesinin evine yerleşir. Teyzesi Üftade’yi (Müjde Ar) ilk kez gören Umur onunla yakınlaşmaya başlar. Üftade ile Umur’un Eminönü-Kavaklar hattı turları, Kapalıçarşı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi gezileri ile tarihsel güzelliğe tanık olmak mümkün. Bunun yanısıra yapılaşmanın getirdiği ahşap evlerle yarışan beton evlerde şehre egemen olmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sis / 1988

Farklı siyasi görüşlere sahip iki kardeşten biri öldürülür. Hakimlikten istifa eden baba, suçlanan diğer çocuğunu saklamakla birlikte kendisi de kuşku duymaktadır. Bu temelde sürecin siyasi havasını oldukça iyi aktaran Zülfü Livaneli, filmde de sisli bir İstanbul’u kendine mekan edinmiştir. Erol’un (oğul) saklandığı Eminönü’ndeki eski han’dan Süleymaniye Camii ve Galata Kulesi’ni görürüz.

‘Herdem’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            

190. yaşında Dostoyevski’yi Okumak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İnsanoğlu kendini feda etmekte bulduğu mutluluğu başka hiçbir şeyde bulamaz”

İnsan hayatının okuma evrelerinde birilerini keşfetmiş olma dönemleri vardır. Dostoyevski bir çok okurun bu anlamda eşik noktasıdır. İnsan hayatının en önemli tarihlerine denk düşer. Tüm kitaplarında kaybolmanın ve kendini bulmanın hazzını yaşadığımız yazar’a yakından bakalım.

Fiodor Mihayloviç Dostoyevski, 1821 yılında Moskova’da doğdu. Ailesini genç yaşta kaybeden yazar, Petersburg Mühendislik Okulu’nda okudu. Oldukça hareketli bir o kadar da zor bir yaşam geçirdi. Rusya’nın ancak sosyalizmle kurturabileceğine inanan Petraşevski grubunda yer alması nedeniyle Çar 1. Nikola tarafından Sibirya’ya sürgün edilmişliği vardır. Budala kitabında Sibirya’yı çok iyi tanımlamasının altında bu gözlemlerinin ve o dönemdeki yaşayışının etkisi görülebilir.

Büyük rus Dostoyevski; insanların birbirlerini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır der; psikolojik tahlillerine genelleme yapabileceğimiz durumlarının özetidir bu. Suç ve Ceza’da Sonya ile gerçekleşen birçok diyalog bu tahlilinden izler taşımaktadır. Hatta bazı karakterleri psikoloji bilimi için örnek olarak kullanılmıştır.

“İnsan yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diyekabulettiği zaman hürriyete kavuşur.”  tespitine dayanarak yine aynı kitaptan ölmeyi hak ettiğini düşündüğü tefeci kadın’ı öldürmesi ile varolan yaşantısının sınırlarında hayatını devam ettirmeyi seçmesi’nde onu haklı bulup bulmamak ayrı bir tartışma konusu.

“Rahatlıkla mutluluk olmaz. Mutluluk acıyla elde edilir, insanoğlu hayata mutlu olmak için gelmemiştir.” tanımlaması da modern insanın tüm gayretlerini bu mutluluk kavramı üzerine inşa etmesinin yanılgısını öne çıkarıyor.

“Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir. “ Günümüz zihniyetiyle aynı anda birden çok performans sergileme çabasında olan özellikle memleketim gençliği için de aynı cümleyi telaffuz etmek mümkün. Kariyer hedeflerinin gölgesinde insanı birçok kavrama mesafeli duran gençliğin malum sonucu da budur.

190. yılına tekabüledenbu zamanlamada Dostoyevski hakkında bir şeyler okuma isteği içerisindeysiniz şayet; Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta kitabı önerilir. Kitapta anılan diğer iki romancıdan biri de Dostoyevski’nin hayranıyım dediği Balzac’tır.

‘HERDEM’

SONBAHARIN EN GÜZEL YANI

Müdavimi olanlar dışında pek bir kalabalığın rağbet 14. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali yarın salonlarda bizleri bekliyor olacak. Bu yıl “DarAlanlar” temasıyla organize edilen festivalde 70’e yakın filmi ücretsiz olarak izleyebilmek mümkün. Bir çok festival için merkez mekan haline gelen Beyoğlu bir çok sinema alanını bu festivale açmış durumda. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi bunlardan bir kaçı. Bunun yayında karşı yakada olup festival takipçisi olmak isteyen izleyici profili de düşünülmüş. Uğrak mekanım Nazım Hikmet Kültür Merkezi festivalle akrabalık bağlarını kurmuş bile. Program için siteye girmek yeterli bir çaba.

Daralan temasının bir hikayesi’ne baktığımızda; Yunanistan’ın kalabalık bir semtinde yaşayan ve top oynayabilmek için alan talepleri olan çocuklardan yola çıkan ‘Daralan’  çocukları konulu filmle açılış yapılacak. Sadece sinema eksenli olmayacak festivalde seminerler, sinema laboratuarları, belgesel arkası bölümler ve çocuklar için belgeseller diğer zenginlikleri.

1001 hikayeyle‚ 1001 emekle‚ 1001 heyecanla hazırlanan bu festivale uğrayın.

‘HERDEM’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EN GÜZEL RENK HENÜZ GÖRÜLMEMİŞ RENKTİR / Nazım’a nazire

Sinemanın büyüklüğünü idrak ettiğim yapımların başında gelir Majid Majidi’nin Cennetin Rengi adlı dramatik hikayesi.  

Doğuştan görme engelli bir çocuk olan Muhammed, körler okulunda yatılı olarak okumaktadır. Yaz tatili nedeniyle çocuklar evlerine dağılır. Hiç istemediği halde babası onu alır ve köylerine götürür. Yeni bir evlilik arefesinde olan baba engelli bir çocuğun bu evliliğe engel teşkil ettiğini düşünmekte ve ondan kurtulmaya çalışmaktadır. Yol boyu vicdanı arasında gider gelir. Nehir kenarında verilen molada onu nehire atabileceği yönünde fikirler uyandıracak kadar acımasız görünmektedir. Bu teklifini Muhammed’in çok iyi anlaştığı ninesine açar. Onun kör bir marangozun yanında çalışmasının iyi olacağını söyler. Ninesi bu teklifin daha çok kendisi için iyi olacağı yönünde cevap vererek gerçek niyeti yüksek sesle dillendirir. Vicdanı ile babalık duygusu arasında gidip gelen adamın psikolojisini en iyi nehir kenarında traş olduğu sahnede, kırık aynadan kendine baktığı sahne verir.

Bizlerin fark edemediği doğaya ait bir çok detayı bize gösteren bir çocuktur Muhammed. İsmi gibi çok iyidir, yücedir. bu isim ona sanki bu nedenle verilmiştir.

Tahran şehrinin gri binalarından uzandığımız köy yolunda filmin başka bir boyuta geçtiğini hissederiz. Otobüste giderken rüzgarı yakalamaya çalışan Muhammed’in, tarlada başaklarla ilişkisi, nehir kenarında taşlarla oynarken okuduğu sesler bize gösteriyor ki (dua gibi), görmek için bakmak yeterli değildir.  Filmi bütünleyen müzikleri de Mohsen  Namjoo’ya ait olduğunu ekleyelim.

‘HERDEM’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAKLI YÜZLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ilk izlediğimde mesafeli durduğum sonrasında tahlil ettikçe ve tekrar baktıkça benimsediğim Haneke’nin Cache’sini izledim. Malum tarzının dışına çıkmadığından şaşırtmayan rahatsız edici bir çalışma olmuş yine.

İzlemeye başladığım ilk dakikalarda başlıyor bir gerilim ardından da sorgulama duygusu. Kim tarafından gönderildiği muallak olan bir kasetle başlıyor jenerik. Yaşadıkları sokağın görüntülerinden açılan kaset ilk etapta pek bir rahatsızlık vermese de devamında gelen kasetler adrese, kişiye geldiğini daha bir açık ifade ediyor.Bunların izinde bizde kahraman Georges ile doğru kişiye biraz daha yaklaşıyoruz ya da sanıyoruz. Seyirci olarak biz olaylara dahil olmaktan çok Haneke’nin uygun gördüğü edilgen konumda takip ediyoruz herdaim. Sonuçta; Giriş- İlerleme ve Doruk noktası ekseninden uzakta ucunu açık bırakarak bitiriyor filmini Haneke. Sonuna kadar da merak duygunuza oynuyor. Burjuvazi’nin televizyondaki savaş haberlerine duyarsızlığın, düzenini alt üst edecek olana karşı acımasızca tavrını, çağdaş, eğitimli konumdaki insanların Saklı ırkçılığı ve nefret duygusunu, Cezayir-Fransa ilişkilerinin gerilimini, bizden olmayanı tehdit unsuru olarak görme halini filmin altyazısı olarak okuyabiliriz.

Ödüller ne tarz bir çağrışım yapar sizin bünyenizde bilemiyorum ama; hakkıyla aldığını düşündüğüm birkaçını eklemek boynumun borcu;

2006 SİYAD En İyi Film

2005 Cannes En İyi Yönetmen

‘HERDEM’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KİTABA DÖN YÜZÜNÜ!

İşte yine başladı canımız ciğerimiz festivalimiz. Yüzünü kitaba dönen bizlerin festivali bir yandanda. Bu sene 5. si yapılan festivalin yapılan tek değişikliği mekanı oldu, evet yine Taksim’de ve ulaşılması yine çok rahat bir yerde, Tepebaşı’ nda, TRT binasının önünde.
72 Sahaf katılıyor bu yıl, Ankara’ dan gelenler de var, yine epey renkli. Aranıp bulunamayan kitaplar için isabetli yer. Yıllarını kitaplar arasında geçiren bir çok sahafla bolca sohbet etme şansı yakalamanın tadı da başka oluyor haliyle. Kitap dışında plak, dergi ve kaset de bulabilmek mümkün.
Tüyap’a günler saydığımız bu günlerde mesafe olarak yakın olmasının etkisiyle katılım da oldukça yüksekti. Sonbaharın gelişine sevinme gerekçelerimden birini de yaşamın olmanın hazzı var.

* Tarih olarak 6-18 Eylül verilse de, genelde her sene tarih uzatılır bilginize..

‘HERDEM’