Archive for the ‘Doğa’ Category

‘Bize’ kimse SEN gibi sarılmadı! KAZIM KOYUNCU YAŞIYOR!

kazim koyuncu-12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘onlar el sıkıştıklarında , bütün insanlık için parlar güneş

onlar gülümsediklerinde , küçük bir kırlangıç fırlar gür sakallarından

onlar uyuduklarında , on iki yıldız düşer boş ceplerinden

onlar öldüklerinde , onların bayrakları ve davullarıyla yokuşu tırmanır hayat’

YANNİS RİTSOS (Yunanlıların Öyküsü şiirinden.. – BÖLÜM – I )

 

kazim koyuncu-22

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SON İSTEK

 

Şiire , aşka ve ölünme inanıyorum , diyor ,

işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum..

Bir dize yazıyorum , dünyayı yazıyorum ; ben varım ;

dünya var..

Bir ırmak akıyor serçe parmağının ucundan..

Yedi kere bir ırmak gökyüzünün mavisi.. Yeniden

ilk gerçek oluyor bu arılık , bu benim son dileğim..

 

YANNİS RİTSOS

 

(Bir Mayıs Günü Bırakıp Gittin – Yannis Ritsos, Çeviri: Cevat Çapan, Can Yayınları , 2008..)

 

‘Masanobu Fukuoka’ ikinci kez türkçe’de ve aylak adamız’da : ‘en iyi plan plansızlıktır..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“eğer doğa mükemmel ise, o zaman insanın hiçbir şey yapması gerekmez.. ancak doğa insana kusurlu ve çelişkilerle dolu görünür.. ekinler kendi hâllerine bırakıldıklarında, hastalanır, böceklenir, yatar ve solarlar..

fakat bu kusur örneklerine dikkatlice baktığımızda, bunların doğanın kurallarına karşı çıkıldığı, insanın doğayı fazla kurcaladığı zamanlarda görüldüğünü fark ederiz.. doğanın, doğaya aykırı bir duruma sokulması, kaçınılmaz bir şekilde başarısızlığı davet eder, sadece bozukluklara değil felâketlere bile yol açabilir..

doğanın kusurlu görünmesi, insanın doğaya yaptığı ve sonra da asla düzeltmediği bir şeyin  sonucudur.. normal döngülerine ve işleyişine bırakıldığında doğa başarısız olmaz.. doğa görevini yapar, bir şeyi diğeriyle telâfi edebilir veya dengeleyebilir, fakat bunu daima düzeni ve ölçüyü koruyarak yapar..

dağda yetişen çam ağacı, düzenli dairesel dallar çıkararak doğal bir şekilde, dimdik yükselir.. dalda yaprakların diziliş kuralıyla uyumlu olarak dallar da geliştikçe yerleşim aralıkları eşit kalır, öyle ki kaç yıl geçerse geçsin, asla çakışmaz veya üst üste binip kurumazlar.. ağaç, tam olarak, tüm dal ve yaprakların eşit ölçüde gün ışığı alacağı şekilde gelişir..

fakat çam ağacı bir bahçeye aktarılıp makasla budandığında, dalların yerleşim düzeni, bir bahçe ağacının çarpık ‘zarafetine’ bürünerek, dramatik bir değişikliğe uğrar.. bunun nedeni, çamın bir kez budandıktan sonra, artık normal filiz ve dallar çıkarmamasıdır.. normal gelişim yerine dallar, her yerde çakışarak, bükülüp kıvrılarak birbirinin üzerine binerek düzensiz büyür.. sadece birkaç sürgünün ucundaki tomurcukları, üç-liderli düzende çatallaşır ya da kadeh şeklini alır.. aynı şey tüm ağaçlar için geçerlidir..

insan harekete geçince ağaç doğal formunu yitirir.. mizacı doğallığını kaybeden bir ağaçta dallar darmadağın görünür, ya birbirlerine çok yakın ya da çok uzaklaşarak büyürler.. nerede yetersiz havalanma ve gün ışığı eksikliği varsa, orada böcekler oyuklar açıp yuva yaparlar, hastalıklar ortaya çıkar.. ve iki dalın kesiştiği yerlerde sonuç olarak bir yaşam mücadelesi doğar; biri yaşamayı sürdürecek, diğer ölecektir.. doğal durumu bozmak, huzur ve uyum içinde yaşayan bir ağacı, güçlünün zayıfı yok ettiği bir savaş alanına döndürmek için, birkaç küçük tomurcuğu koparıp almak yeter..

doğanın düzen ve dengesinin bozulması, dürtüsel insan davranışlarının kasıtlı olmayan sonucu olarak başlamış olsa bile, artmış ve dönüşü olmayan bir noktaya tırmanmıştır.. bir kez değiştirilip bozuldu mu, bahçe çamı artık asla doğal bir ağaç olduğu eski hâline dönemez.. bir meyve ağacının doğal yapısını altüst etmek için, genç bir sürgünün ucundaki tek bir tomurcuğu koparmak yeterlidir..

doğa yozlaştırılıp yapay bir şekilde bırakıldığında, geriye ne kalır.. insanın sonu gelmeyen uğraşının başladığı yer burasıdır.. çaprazlama kesişen iki dal birbiriyle rekabet eder.. bunu önlemek için insan bahçe çamını her yıl özenle budamak zorundadır..

bir dalın ucunu makaslamak, onun yerinde birkaç düzensiz dal gelişmesine neden olur.. bu yeni dalların uçlarının da bir sonraki sene kesilmesi gerekir.. izleyen yıl, daha da çok sayıda yeni dal, daha büyük bir karışıklık yaratacaktır ve yapılması gereken budama miktarı böylece artar..

aynısı meyve ağacının budanması konusunda da geçerlidir.. bir kez budanmış bir meyve ağacı ile tüm yaşam süresi boyunca uğraşılması gerekir.. ağaç artık dallarını uygun bir yerleşimle çıkaramamakta, kendi seçtiği yönde büyüyememektedir.. kararı çiftçiye bırakır ve hiçbir şekilde bir tarz ve düzen gözetmeksizin, dallarını nasıl ve nereye isterse uzatır.. şimdi düşünme ve gereksiz dalları kesme sırası insandadır.. dalların kesiştiği ve çok yoğun olarak bir arada büyüdüğü yerleri görmezden gelmesi mümkün değildir.. eğer bunu yaparsa, ağaç karmaşık bir şekilde büyüyecek, merkezdeki dallar çürüyüp kuruyacak ve sonunda hastalık ve böceklere duyarlı hâle gelen ağaç ölecektir..

böyle olunca insan harekete geçmeye mecbur kalmıştır, zira çalışmasını gerektiren o koşulları daha önce kendisi yaratmıştır.. doğayı doğallıktan çıkardığı için, bu yapay durumdan doğan bozuklukları düzeltip telâfi etmek zorundadır..

benzer şekilde, insanın yapıp ettikleri tarım teknolojisini zorunlu hâle getirmiştir.. toprağı sürme, fideleri aktarma, toprağı işleme, yabani ot temizliği, hastalık ve zararlı kontrolü –bugün tüm bu uygulamalar gereklidir, çünkü insan doğayla oynayıp onu değiştirmiştir.. çiftçinin çeltik tarlasını sürmek zorunda olmasının nedeni, önceki yıl sürmüş, su salmış ve tırmıklayıp toprak keseklerini giderek daha küçük parçalara bölerek toprağın içindeki havayı çıkarıp toprağı sıkılaştırmış olmasıdır.. toprağı ekmek hamuru gibi yoğurduğu için, tarla her yıl sürülmek zorundadır.. doğal olarak, bu koşullar altındaki bir tarlayı sürmek üretimi arttırır..

sağlığı bozuk ekinler yetiştirerek insan hastalık ve zararlı kontrolünü de zaruri hâle getirir.. tarım teknolojisi hastalık ve zararlı hasarlarını hazırlayan nedenleri yaratır, sonra da bunları tedavi etmede ustalaşır.. öncelikli olan, sağlıklı ekin yetiştirmek olmalıdır..

bilimsel tarım, doğanın eksikleri olarak algıladığı şeyleri, insan çabasıyla geliştirmeye ve düzeltmeye çalışır.. tam tersine, doğal tarım, bir sorun oluştuğunda durmak bilmeden nedenlerin peşine düşer ve insanın yaptıklarını sınırlayıp düzeltmek amacıyla çaba gösterir..

bu durumda en iyi plan hakikî eylemsizliktir; hiçbir surette plan olmamasıdır..”

MASANOBU FUKUOKA..

‘DOĞAL TARIMIN YOLU FELSEFESİ VE UYGULAMASI..’ , MASANOBU FUKUOKA, Çeviri: MELTEM ALTAN, KAOS Yayınları, Eylül 2011..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yolda biriktirilenler; şarap, muhabbet, rüzgar gülü ve Cevat Çapan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şehri uzakta kendi haline bırakmanın ruha verdiği huzurla düştüm(k) ada yoluna. İnsanın yaşadığı yere mesafeli duruşu kendine yakınlaşmasıdır çoğunlukla. Rehberin anlattıklarını notlamanın dışında araya sıkıştırdığım kişisel fikirlerimi taradım az evvel. Farkettim ki, şehir uzak durulması gereken mecburi istikamet salt benim için.

Geyikli iskelesinden bindiğimiz Feribot’tan sabahın ilk demlerinde inip kumsalla kardeş kafelere geniş adımlarla yaklaşırken adaya özgü bir kahvaltı hevesiyle ilerledik ilkin, acıkmıştık ama yeniliğe daha bi açtık sanırım. Klişe kahvaltı tabağına çok anlam yükledim ben, ada kredimin sonsuz oluşundan kaynaklı. Neyin bizi karşılaşacağı merakıyla büyüyen gözlerle adaya sabitlendik, önce bizi bi boz-kır karşıladı. Adanın yeşillikle özdeşleşmiş hafızamda kırıklık olarak nüksetse de, bu ilk görünüşten dolayı almış “Bozcaada”sıfatını. Ada ile ilgili çok şey yazılmış, söylenmiş, bunlardan birine biz de kulak verelim;

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Kral Kyknos’un Thenes adındaki oğluna, üvey annesi bir iftira atar, kendisine saldırdığını söyler bir de üstüne şahit niyetine de bir kavalcı bulur. Babayı bu yöntemle ikna ederler ve Thenes bir sandığa konularak denize atılır. Sandık Bozcaada’da kıyıya vurur. Yarı baygın bir halde Thenes sandıktan çıkarılır. Bu olayı kutsayan bir çok kişinin önderliğinde adaya da Thenedos adı verilir.”

Yola düşmeden görülesi yer olarak tembihlenen Ayazma (yunanca kutsal anlamında) Plajı için az bile söylenmiş dedim kendimce.  Nadiren karşılaşılacak bir soğukluğa sahip olmasına rağmen gördüğüm en has denizdi.  Tekrar göreceğimi biliyordum burayı artık, müdavimi olmaya niyetli.

Adanın batı ucunda bulunan (Polente ucu) oldukça eski (1861) deniz fenerini ve rüzgar enerji tribünlerine sırtını vererek denize şerefe kadeh kaldırmanın sihrini tariflemek epey güç şahsım için.  Rehberimizin söylemine göre pek girmek mümkün olmuyormuş rüzgar güllerinin alanına ama dedim ya, ada-m bana sürprizlerle geliyordu işte. Her şey yolundaydı, en ufak bir aksilik hemen yoluna koyulurdu biz hissetmeden. Her şey ayarlanmış gibi bi lüksümüz vardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

“Dünyanın ucundaki bu fener”in altında ayakta, oturan, bir şeyleri beklediği malum ellerinde kitapların olduğu bir topluluk karşıladı bizi. Uzaktan tanır gibi olduğum yaklaştıkça şiir dede olarak kanıksadığım ama birkaç kelimenin yetersiz kaldığı Cevat Çapan’ı gördüm. Mutlu oldum. İçimdeki çocuğun korkunç dillendiği o an elini sıkmak ve fotoğrafla yetinip sonrasında Odysseia’dan okunacak paraflar için kendime yer baktım ilkin. Anlatıcı Haluk Şahin’in konu ile ilgili girizgahı esnasında okumadığı kitabı çeviren Cevat Hoca’nın hazırlanışını bekledim bir vakit. Aklıma düştü şiir o anda ada’da;

 

Bir yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar
zinciridir hayat;
başka kokular, başka görüntülerle
saldırır üstüne tekleyen belleğinle
ve birden başka adlarla uyanırsın
bir dağ yamacında daldığın düşten.
…………………
Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir,  (eklenti niyetine: ey ada!)

Bu güzelliği tamamlayan şarap ve yeni tanışmaların izinde tekrar düşülecek bir yoldur Bozcaada,

‘HERDEM’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘çimenler toz toplamıyor insanlar toprağı kazmadıkça..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘insanların çoğu bir evin ne anlama geldiği hakkında hiç düşünmemiş gibi görünüyor.. yaşamlarını gereksiz yere yokluk içinde geçiriyorlar.. çünkü komşularının evi gibi bir evlerinin olması gerektiğini düşünüyorlar.. sanki bir insan terzinin onun için dikmeyi istediği her türden elbiseyi giymek ya da zamanla palmiye yaprağından şapkasını ya da dağsıçanı derisinden kasketini giymeyi bırakmak zorundaymış gibi, kendilerine bir taç almaya paraları yetmiyor diye zor zamanlardan söz ediyorlar..  sahip olduklarımızdan daha elverişli ve rahat bir ev her zaman olası, ancak kabul edilebilir ki, bir insanın parası buna yetmeyecektir.. hep daha fazlasını edinmek için mi çalışacağız, ara sıra daha azıyla da yetinemez miyiz.. saygın kişiler ölmeden önce, gençlere böylesine ciddi bir şekilde, ilkeleri ve örnekleriyle, fazladan bir takım parlak ayakkabı ve şemsiyeler ve boş misafirler için boş misafir odaları edinmenin gerekliliğini mi anlatacaklar.. niçin bizim mobilyalarımız da arapların ya da kızılderililerin ki kadar yalın ve basit olamaz.. cennetin habercileri ve insana  verilen ilahi hediyelerin taşıyıcıları olarak ilahlaştırdığımız velinimetleri düşündüğümde, beraberlerindeki kişilerin gelip ayaklarına kapandıklarını ya da bir araba yükü gösterişli mobilyaları olduğunu gözümde canlandıramıyorum.. ruhani ve entelektüel anlamda onlardan üstün olduğumuz oranda, mobilyalarımızın araplarınkinden gösterişli olmasına izin verseydim – bireysel bir izin olamaz mı- ne olurdu.. günümüzde evlerimiz mobilyalarla tıka basa doldurulup kirletiliyor.. iyi bir ev hanımı büyük kısmını süpürüp çöp çukuruna atardı ve sabah yapılması gereken işini tamamlamış olurdu.. sabah işi.. aurora’nın kızılı ve menon’un müziği aşkına.. insanın sabah işi ne olmalı bu dünyada.. üç kireçtaşı parçası vardı masamda.. iğrenerek pencereden attım onları, aklımın mobilyalarının tamamı tozluyken bu taşların her gün tozlarının alınması gerektiğini anlayınca.. o halde nasıl sahip olabilirim mobilyalı bir konuta.. açık havada oturabilirim çoğunlukla, çünkü çimenler toz toplamıyor insanlar toprağı kazmadıkça..’

‘NEREDE VE NE İÇİN YAŞADIM..’ , HENRY DAVID THOREAU, Çeviri : YONCA YALÇIN ÇAKMAKLI, NOTOS KİTAP Yayınevi, Aralık 2010, 156 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘terki dünya mekanından sayıklamalar..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

batmış denize

ve yükselmiş göklere bu yeryüzü..’ – ingeborg bachmann

‘1 mayısın üzerinden kaç gün geçti , bir haftadan fazla sanırım.. bayram yorgunluğu ve bitmek tükenmek bilmeyen yolculuklar , iç ve dış kaynaklı yaşadığım çalkantılı süreçler.. saymakla bitmiyor.. hep bu nedenleri sayıyorum belki.. sıkıcı gelebilir.. ama gerçeklerim-iz bunlar.. elimizde vereceğimiz başka gerçeklik yok.. yalan da söyleyip yazmak işimize gelmiyor.. gülüyorum..

ve işte birden tepedeyim yine..

st. simon manastırının tepesinde..

arabadan iniyorum.. girişindeki tanıtım tabelasına bakıyorum , yine birkaç yaratık silahlarıyla delik deşik etmiş tabelayı.. bela okuyorum.. yürüyorum manastırın içine doğru..

st. simon’nun 40 yıl üzerinden hiç inmeyerek yaşadığı kaya parçasının üstüne çıkıyorum , yağ bağlamış kıçımıza , göbeğimize bakmayarak ve ona inat.. nefes nefese kalıyorum üzerine çıktığımda.. baharın serinliği var havada.. güneşin tekrar hafif hafif ısırıp yakmaya başladığı günlerin henüz başındayız.. terleyen sırtıma arkamdan sabah meltemi vuruyor.. rüzgarı önüme alıyorum yüzümü kel dağının bulunduğu tarafa denize çeviriyorum , akdeniz.. puslu bir havada güneşin ışıklarıyla parlıyor uzaktan..

kaç kere geldim buraya.. kaç kere kimleri getirdim görsünler diye burayı.. bilmiyorum..

ilk defa cesaret edip tek başıma çıkıyorum.. korkmuyorum bu sefer.. kimisi 450 kimisi 550 metre kimisi 800 metre diyor bu tepe için.. yüzlerce yıl önce st. simon bizim arabayla çıktığımız bu yolu günlerce süren bir yolculuktan sonra yayan tırmanarak gelmiş ve bu tepedeki manastıra yerleşmiş.. insanlardan ne kadar uzaklaşabilirse o kadar içsel huzura ulaşıp , dünyevi istek , arzu , ihtiras ve kavgalardan uzak kalacağını düşünen st. simon bir süre sonra onun iyileştirici gücü olduğuna inanan insanların akınına uğrar..

kayasını yükseltir.. daha büyük , daha yüksek bir kaya parçasının üzerine tüner..

ama insanlar yeni yerleştiği kaya parçasına da ulaşmaya başarır.. müritleri kendisine daha yüksek bir kaya parçası getirirler.. onun tepesine çıkar bu sefer.. ama insanlar hırslıdır ve bir çaresini bulup bu kayanın da tepesine varmayı başarırılar..

st. simon kızar ve adamalarına daha yüksek bir kaya bulmalarını söyler.. adamları o tepeye daha da yüksek bir kayayı bulup getirirler bin bir zorlukla.. ve  nihayet insanlar o kayanın üzerine çıkıp yaşamaya başlayan st. simon’a bu sefer ulaşamazlar.. tabi bu anlatılanlar hep efsane ve rivayet.. elli çeşit versiyonunu duyar ya da okuyabilirsiniz.. ben inanmak istediğimi anlatırım hep.. benim inandığım da bu.. sizler başkasını beğenip inanabilirsiniz hikayelerden.. ve siz de inandıklarınızı belki bana bir gün anlatır ya da yazarsınız..

ama işte ben ilk defa ‘tek’ başıma geldiğim st. simon manastırı’ndaki bu kayanın üzerine çıkabildim.. belki de bu kaya o en son yüksek olan kaya değildir kim bilir.. gerçi başka bir rivayete göre zaten o yüksek olan kaya st. simon öldükten sonra talan edilmiş , şifa bulmak ve dertlerine çare bulmak isteyen insanlar o kayayı parçalamışlar.. kim bilir.. hepsi bir rivayet.. belki de işte benim zorlukla çıkabildiğim bu kaya parçası sonradan koyulmuş başka bir kaya parçası.. tırmanmak için ayağınızı elinizi geçirebileceğiniz delikler , çıkıntılar mevcut.. ama bu 94 kiloluk cüsseyi oraya çıkarmak zor işti..

daha önceki gelişlerimde hiç teşebbüs etmemiştim üzerine çıkmaya.. belki de insanların önünde düşüp kafamı kırmaktansa tek başımayken düşüp kafamı kırıp ilginç bir yok oluş yaşamak istiyorum.. kaşıntı yani benimkisi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

neyse kayanın üzerine çıktığımda ilk hissettiğim baş dönmesi oldu.. o muhteşem manzaranın etkisi ve kayanın yüksekliği.. inebilecek miyim geriye diye bir an korktum bile.. çünkü yıllar önce habibi neccar dağına çıkarken arkadaşlarla , beni sarp ve zorlu bir uçurumun kenarında tek başıma bırakmışlardı.. nasıl korktuğumu şimdi hatırlıyorum ve kendime gülüyorum.. beni tek başıma orada bir saat bıraktılar.. yardım etmediler.. tek başına geçeceksin o etabı dediler.. ve yukarıdan onlar beni gülerek izlerken ben gözlerimde yaşlarla ve kalbim korku dolu şekilde tırmanmaya çalışıyordum.. sonra aralarından birisi dayanamadı debelenmekten paramparça olmuş ellerimden birini tutarak beni yukarıya çekti.. sonrası mı.. ne mi oldu neredeyse hepsini habibi neccarın tepesinden aşağıya atacaktım ki bana tüm biraları vererek rüşvetle bu işten sıyrıldılar.. işte şimdi ise yaklaşık on metrelik bu kaya parçasının üstüne tünemiş st. simon gibi akdeniz’e bakıyorum sabahın serinliğinde..

st. simon bu kaya parçasının üzerinde 40 yıl boyunca neler düşünmüştür diye hayallere dalmışken rüzgarın sesinin , ıslık çalmalarının artık burada duyulmadığını fark ediyorum üzülerek.. rüzgarın sesi artık kaybolmuş durumda bu tepede.. tıpkı antakya’nın diğer tepelerinde ve dağlarında olduğu gibi pıtrak gibi çoğalan çevre dostu olduğu söylenen binlerce rüzgar tirbünü gibi bu tepeye de onlarcası yerleştirilmiş durumda.. korkunç sesler çıkarıyor bu devasa rüzgar tirbünleri.. insanın sersemletiyor baktığınızda kocaman kanatlarına..

bu devasa kanatların altında rüzgar sesinden umudu kesip küçücük kanatlarıyla bir o yana bir bu yana konup neşeyle sesler çıkaran kuşları duymaya çalışıyorum.. onlar da belli ki ürkmüş durumdalar..

ben de telefonumun tekini çıkarıp kayıtlı müzikleri tarıyorum.. bari kulaklığı takıp akdeniz’e ve kel dağı’na karşı güzel müzikler dinleyeyim diyorum bu eşsiz manzarada.. telefonda kayıtlı ama kaydı çok kötü olan ‘abdel halim hafez’in şarkılarından açıyorum dinlemek için.. elimde sayılı şekilde buluna ‘abdel halim hafez’in şarkıları o kadar değerliydi ki benim için kimse bilemez bunu.. ilk defa onun ismiyle bir fransız menşeli toplam albümde karşılaşmıştım yıllar önce..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sesi gerçekten muhteşem bir ses.. yıllar sonra onun hayat hikayesine ulaşıp okuduğumda ise nasıl hüzünlenip ağladığımı hatırlıyorum onun şarkılarını dinlerken.. mısırlı bir şarkıcı olan ‘abdel halim hafez’ , ‘ümmü gülsüm’ (oum kalthoum) dan sonra arap dünyasının en büyük şarkıcısı olarak gösteriliyor kimi otoritelerce.. ben arap müziğinin özellikle de klasik , eski arap müziğinin hemen hemen her sanatçısını dinlediğimi iddia ediyorum.. geniş bir arşivim var.. çok etkilendiğim sanatçılar oldu.. albümlerini bulabilmek için peşinde koştuğum çok büyük şarkıcılar oldu.. hangi deliklere girip çıktığımı bir gün anlatırım da gülersiniz bu albüm avlanmalarım sırasında.. abdel halim hafez’ın albümlerine ulaşmam mümkün olmadı pek.. elimde on – on beş şarkılık bir karışık şarkı albümü vardı.. (bu arada yıllar sonra elime tüm şarkılarını koyan güzel insan kadim dost ‘reis’e buradan da teşekkür etmeliyim ki az kalır teşekkürlerim.. çocuk gibi sevindim tüm şarkılarına kavuştuğumda..) neyse işte st. simon’un o eşsiz manzarasında abdel halim hafez o yanık sesiyle söylüyordu.. nasıl da etkiledi o sırada beni abdel halim hafez.. hayatında görmediği ortadoğunun tarihi bir tepesinde bir insanın kendisinin ölümünden onlarca yıl sonra şarkılarının dinlediğini bilse ne düşünür ne yapardı acaba.. ne hissederdi.. işte unutulmamak , yok olmamak budur.. st. simon gibi , abdel halim hafez’da yıllara , yüz yıllara meydan okuyacak ve unutulmayacaklar.. biz hep buradayız diyecekler..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(fotoğraf : abdel halim hafez , ümmü gülsüm’ün elini öperken..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bu tepeye kimlerle geldiğimi ve her getirdiğim insan grubunun nasıl da etkilendiğini hatırlamaya çalıştım kulağımda abdel halimle.. hiç kimse buradan ayrılmak istemiyordu.. sessizlik.. sadece rüzgarın ıslığı ve kuş sesleri.. insan birkaç hafta bu sessizlikte yaşasa geri dönebilir miydi o keşmekeş şehirlere ve tek düze yaşamlara.. kesinlikle dönemez , dönse bile akıl sağlığını yitirir yaşadığı şoktan dolayı..

sonra aklıma birden acaba tüm antakyalılar buraya gelip görmüş müdür sorusu geldi.. nerdeeeeeeeeeeeee.. buraya gelip ne yapacaklardı ki.. taşlara mı bakacaklardı.. zaten manastırın yanında yöresinde pek ağaç yoktu , piknik de yapılmazdı.. taşların gölgesinde yapılacak piknikten de hayır çıkmazdı ki.. gerçi buraya gerçekten görmeye gelenler dışında yine de epeyi bir ziyaretçi portföyü var : sevgililer , esrarkeşler , ayyaşlar ve hep güldüğüm defineciler.. ben hangi gruba giriyorum bilmiyorum ama turist olmadığım kesin.. aylağız işte.. huzur bulmaya geliyoruz buraya.. bir de tanıtım amaçlı gelişlerim oluyor , dostları getiriyorum.. gecenin ikisinde zifiri karanlıkta çıktığımız bile oldu bu tepeye.. deli olanın bile yapmayacağı bir şey bu.. farların ışığında çıktığımız tepede yine farların ışığıyla saatlerce ufka bakarak güneşin doğmasını bekledik sessizliği dinleyerek..

işte şimdi ben kayanın tepesinde istanbul’dan ve her şeyden uzakta abdel halim hafez’le akdeniz’i izliyorum.. öğlene doğru cehenneme geri dönüş için tekrar yola koyulacağım.. üç gündür uzak kaldığım cehennemime mecburi dönüşlerden birisi yine.. içimden şeytan kemirip fısıldıyor ‘la kapat telefonları , salla her şeyi , kal bir hafta daha memleketinde..’ hemen kovuyorum bu düşünceyi.. çünkü bu tür düşüncelere kanmam çok çabuk oluyor..

belim ağrıyor kayanın üzerine yayılıyorum güzelce.. soğuk bir bira istiyor canım.. en yakın bira alabileceğim yer tepenin ilk çıkış noktasındaki samandağ antakya karayoluna bağlanan şose yolun başlangıcında.. beş altı kilometre arabayla inip geri dönmem gerekiyor.. üşeniyorum.. çıkarken alamamıştım çünkü henüz kapalıydı bakkal..

gözlerimi kapatıp soğuk bir bira bardağını hayal ediyorum.. oysa henüz kahvaltı bile etmemişim.. abdel halim hafez o sırada ‘awwel marra’dan ‘hobak nar’a geçiyor.. şarkıyı geriye alıyorum. ‘awwel marra’ çalsın istiyorum.. ilk defa.. ilk defa.. ilk defa..

uyuyacağımdan korkup kalkıyorum kayanın üzerinden hızlı bir şekilde iniyorum , yarısından sarkıp atlayarak.. etrafta dolaşıyorum bahar çiçeklerinin üzerinde fink atan kuşları korkutarak.. zindan olarak kullanılan çukurların yanlarından geçerken rüyadan uyanıyorum bir an.. hemen kaçıyorum oralardan.. ‘terki dünya tarikatı’nın merkezi olduğu söylenen bu manastırda ne amaçla kullanıldığını bilmediğim bu zindanlar hep korkutmuştur beni.. göğe bu kadar yakınken toprağın içine doğru kazılmış on belki yirmi metre derinliğindeki zindanlar..

manastırın daha da önüne doğru çıkıp düzgün kesilmiş bir duvar taşının üzerine uzanıyorum.. akdeniz’e doğru dalıyorum yine.. istanbul ne kadar uzak buradan.. ve ne kadar yabancı buraya oralar.. istanbul’u insanlar neden ve nasıl sever hiç anlamamışımdır.. ne yaşadığının farkındasındır orada ne nefes aldığının.. geçmişte eminim güzeldi bu şehir ama şimdi sadece bir cesedin arta kalanları gibi görünüyor bana.. kokmuş bir şehir..

kel dağının tepesindeki bulutlar dağılıyor az ötemde.. elimi uzatsam yakalayacakmışım karları gibi bir tablo olarak duruyor karşımda.. ve on kilometreden daha uzun bir doğal kumdan oluşan dünyanın en uzun ikinci kumsalı olduğu söylenen samandağ sahili.. sağıma dönüyorum , musa dağı’nın üzerinden pamuk gibi bulutlar akar gibi geçiyorlar.. ah musa dağı ah.. ne hikayeler , ne yaşanmışlıklar , ne büyük ve çok acıların tarihi var orada.. bir gün orayı da anlatacağım.. orası da ayrı bir cennet..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

neyse dönelim tekrar st. simon’a.. burada yaşasam tek kaybım ‘aylak adamız’ olacak.. çünkü buraya en yakın değil internetli ortam , elektrik olan yer bile on kilometre aşağıda.. birden içimi bir hüzün kaplıyor.. bebeğimiz o bizim : aylak adamız.. büyütüp bu yaşa getirdik şimdi onu terk etmek koyar insanın kalbine.. sonra birden reis’le aylak adamız üzerine yaptığımız muhabbetler geliyor.. tek başıma tepede kahkahayla gülüyorum.. kuşlarda bana gülüyor deliye bak dercesine cıvıldaşıyorlar.. reis’le en son muhabbetimiz yeni yazarlarımızın nefesinin ne zaman tükeneceği ve ne zaman sıkılacakları üzerineydi.. çünkü biliyorduk yazmak kolay şey değil.. hele devamlı yazmak , üretmek , paylaşmak çok zor ve sancılı bir üretim.. bazen insan ben ne yapıyorum dediği oluyor.. sıkılıyor.. bana ne ya dediği oluyor.. hele ilk kez yazmaya teşebbüs eden bir insansanız bu daha da çabuk oluyor.. neyse aylak adamız’a yazmak isteyen herkese sayfamızı açtık sevinerek.. ama şimdi görüyoruz ki herkes sustu.. sustu diyorum çünkü herkes burada konuşarak yazıyor ve paylaşımlarda bulunuyor.. sesimize ses vermişlerdi.. onlar da bir şeyler diyordu kendi kalplerinden kopan.. ama yavaş yavaş seslerin azalacağını kötü kötü düşünmüştük reis’le.. hele bloglara konan yasağın kalkmasından sonra çözülmenin daha hızlı olacağını da tahmin etmiştik.. ama bu bizi ürkütmüyordu çünkü biz zaten yola çıktığımızda üç dört kişiydik.. ve üç senedir de bebe bu üç dört kişiyle büyüyordu.. herkes de bilir kimseye neden yazmıyorsun ya da niye yazın gecikti ya da unuttun bizi demeyiz.. çünkü birisine zorla bir şey yazdırtmak saçma , saçma olduğu kadar da yabancı ve yalancıdır..

dün bir kez daha reis’le birlikteydik.. kahkahalarla gülerek bu durumu değerlendirdik.. ‘yine yalnız gibiyiz’ dedim.. ‘sonsuza kadar aga’ diyerek cevap verdi reis..

ama biz her zaman buradayız işte.. yazmak isteyen yazar.. yazmak istemeyen de canı istediği zaman yazar.. kapımız yok bizim yani kimseye kapanmaz kapımız.. kapılarla , kilitlerle işimiz olmadı , olmaz.. dileyen girer oturur bu sohbet masasına.. dileyen uzaktan izleyip dinler..

işte st. simon’un önünde akdeniz’e doğru bir taşın üzerinde uzanmışken aylak adamız’da burayı anlatmalıyım dedim.. bir gün geniş bir ekipmanla gelip burada sağlam çekimler yapıp burayı hem aylak adamız da hem başka ortamlarda tanıtmalıyız diye düşünüp karar veriyorum.. güzel bir belgeseli ya da filmi çekilmeli ve fonda da mesela abdel halim hafez’dan ciğer delen , kalp titreten ezgiler çalmalı..

geriye dönmek için yola koyulma zamanı gelip geçiyor ve ben hüzünle uzandığım yerden kalkıyorum.. arabaya dönüyorum , camları sonuna kadar açıp virajlı yoldan hızla iniyorum..

işte yine ‘huzurdan kaçıyorum..’

istikamet dünya , istikamet cehennemim..

terki dünya mekanından , dünyaya yol alıyorum arabanın teybinde abdel halim hafez o muhteşem sesiyle ‘nar  habibi , nar habibi nar , habbek nar’ derken gözlerimden yaşlar boşalıyor..’

Crockett..

(fotoğraflar : crockett..)

 

memleketimden ‘ucube’ manzaraları-1

YORUMSUZ..

Öncesi Sonrasıyla : Trabzon Uzungöl..