Archive for Ekim, 2009

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın..- ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

 

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

 

umityasaroguzcan-4

 

BEN SENİ SEVDİM Mİ 
Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne 
Tuttum, ta içime oturttum seni 
Aldım, okşadım saçlarını, öptüm 
İçtim yudum yudum güzelliğini 
 
Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette 
Bendeydi özlemlerin en korkuncu 
Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan, 
Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu 
 
Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu 
Sevdikçe tamamlandım, bütünlendim 
Biri vardı ağlayan gecelerce 
Biri vardı sana tutkun; o bendim 
 
Ben seni sevdim mi? Sevdim en büyük 
En solmayan güller açtı içimde 
Ömrümü değerli kılan bir şeydin 
Sen benim bozbulanık gençliğimde 
 
Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya 
Bir çizgiye vardım seninle beraber 
Ve bir gün orada yitirdim seni 
Ben seni sevdim mi? Sevdim, ya sen beni? 

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

umityasaroguzcan-3

‘Senin’ okumanı istediklerimden : LOUIS FERDINAND CELINE , Gecenin Sonuna Yolculuk..

celine-2

‘..Sonuçta savaş dediğimiz şey , anlamadığımız ne varsa odur. Bu böyle gitmezdi..’ 

L.F. CELINE / GECENİN SONUNA YOLCULUK

celine-6

‘..Bu karanlık , omzunuzdan öteye uzattığınızda sizi kolunuzu bile göremeyeceğinizi düşündürecek kadar koyuydu ve benim onun hakkında bildiğim tek şey – ama işte bunu da en ufak bir tereddüde yer bırakmayacak kadar kesin olarak biliyordum – bu karanlığın feci ve sayısız cinayet istekleriyle dolu olduğuydu..’

L.F. CELINE / GECENİN SONUNA YOLCULUK

 

‘..Kafalarımızın üzerinde , şakakların iki hatta belki de bir milimetre yakınında , yazın bu sıcağında , sizi öldürmek isteyen kurşunların havada arka arkaya çizdikleri o alımlı uzun çelik ipler çınlıyordu. 

Şimdiye kadar kendimi hiç bütün bu kurşunlarla şu güneşin ışığı arasında hissettiğim kadar gereksiz hissetmemiştim. Bu devasa , evrensel boyutta bir soytarılıktı..’

L.F. CELINE / GECENİN SONUNA YOLCULUK 

celine-5

‘..Şöyle bir düşününce , insanların birbirlerine karşı aynen evler gibi , bu kadar sıkı korunuyor olmaları ne de umut kırıcı..’

L.F. CELINE / GECENİN SONUNA YOLCULUK

celine-1 

GECENİN SONUNA YOLCULUK

Yazar : Louis Ferdinand Celine

Çevirmen : Yiğit Bener

Yayınevi : YKY – Yapı Kredi Yayınları / Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar

Sayfa : 573

GÖÇEBE DENİZİN ÜSTÜNDE..- MELİH CEVDET ANDAY

GÖÇEBE DENİZİN ÜSTÜNDE
I

Sen, ben ve balkonda saksımız:
Hamarat Elizabet. İşte ilk üçgeni yapının.
 

Ne eski, ne yeni. Sanki yazgımızın
En saydam dakikası titriyor

Göçebe denizin üstünde. Farkında değiliz.
Taşın sesi insan sesine benziyor.

Balkondaki saksı, bir bakıyorsun,
Bulutun yerini almış. Bulutlar

Atlara dönüşüyor köpük içinde…
Ve seninle ben koşuyoruz, önümüzde

Demin kör bir çocuğun baktığı
Yaşlı mürver ağacını sallayan kırmızı bir kuş.

Sonra bulut gene saksı oluyor, atlar
Solumaya başlıyorlar, dinleniyoruz, kulaklarımızda

Duvarların çözülmeyen sözleri gibi
Bir mırıltı. Bugünün, bu sabahın.

Ne anımsama, ne unutuş. Bir ucucalık,
Kıyıların al rengi kokuları ile

Kötürüm bir bülbülün şakıması gibi büyüyen
Bakışlarımızın ağır simgelerinde.

Ve ben sana göçüyorum an an
Göçüp dönüyorum titreşim gibi,

Arıyorum dudaklarının taşını,
Arıyorum yağmurda yazdığım adını.

Bir yok oluyorsun sen, kendi vadinin
Yarıklarında, bir fışkırıyorsun

Yok olan vadinin üstüne.
Kaç kez yitiyorum ben kendi kendime.

İşte hepsi bu. Ne eski, ne yeni.
Yazgımızın en saydam dakikası sanki.

III

İşte avuç avuç serpiyorum bütün
Sözcükleri kuşlara, gül diplerine,
 

Güneşin dudağına, sıçrayan sabahın
Eteğine, kırmızı kadifesine kayaların,

Ayın boynuzlarına ve saçlarının
Parmaklığından sarkan hanım ellerine …

Ben tek başıma yansıyorum bütün biçimlere
Ve şaşı diplerine suların.

V

Freud bir ağacın bilinç-altına oturmuş
Toprağın düşlerini karıştırıyor.

Bu düşleri aydınlatan gelincikler var.
Deniz, kuş, yağmur ve rüzgâr.

Düş, hareketin sütlü incir yatağından
Damlayan gecikmiş bir yıldız,

Gecikmiş ya da erken, dünkü günün
Suyunda birden sıçrayan balık;

Gündüzü ters yüz etmiş bir al çalkantı,
Uyuyan ve uyumayan daracık kuyunun yüzü.

Zamanlar sanki tohumlara saklanmış
Toprakta gıcırdayan salıncaklar.

Deniz, kuş, yağmur ve rüzgâr.
Ve çarmıha gerilmiş buldum kendimi

Geçmişle gelecek arasında, düş gibi.
Ne eski, ne yeni. Sanki düşüncemizin

En saydam dakikası titriyor
Yok olmuş sularında denizin.

 

MELİH CEVDET ANDAY

melihcanday-2

Yabanda Gezinti – Nelson Algren

yabandagezinti-1

‘Fitz dünyadan nefret etmesine yol açanı adlandıramıyordu. Gene de her sabahın onu kumpasa getirip uyandırdığını ve her akşamın ketenpereye düşürüp uyuttuğunu hissediyordu. Aldatılmışlık, aldatılmışlık duygusu buydu işte.. Kimdi aldatan , neden aldatmıştı , onu bilen yoktu..’ – Yabanda Gezinti / NELSON ALGREN

yabandagezinti-3 

Kitap Arkası :

 Amerikan edebiyatının hatırı sayılır büyüklerinden, “Garibanların, işsizlerin, evsizlerin, kadın satıcılarının, fahişelerin, dolandırıcıların, madde bağımlılarının, ayyaşların, zırcahillerin, suçluların, kaybedenlerin, hem de suç işlerken bile kaybedenlerin dünyasını” anlatan usta yazar Nelson Algren’in, Birleşik Devletleri kökünden sarsan 1930’lardaki Büyük Buhran’da, “Beyazlar arasında beyaz olamayan” bir delikanlının evini terk ettikten sonra “Yaban”da, yani vahşi hayvanlara dönmüş insanların yaşadığı, cehalet, sefalet, ırkçılık, fakirlik, sömürü ve ahlâksızlıkla kaynayan Amerika’da kısacık gezintisini anlattığı, yayınlandığında büyük çıngar çıkaran, düzen yanlısı bütün yayın organlarınca aşağılanan, rock şarkıcısı Lou Reed’in romanla aynı ismi taşıyan “A Walk On the Wild Side” isimli şarkısına esin kaynağı olmuş ve büyük ustayı en büyükler seviyesine taşımış, acıklı ve gülünçlü, kendi deyişiyle “en iyi” romanı.

Romanın Orijinal Adı : A walk on the wild side

Yazar  : Nelson Algren

Çevirmen :  Algan Sezgintüredi

Sayfa : 345

Yayınevi : Versus

Take it as it comes – THE DOORS / Jim Morrison

doors-9

TAKE IT AS IT COMES

 

Time to live

Time to lie

Time to laugh

Time to die

 

Takes it easy, baby

Take it as it comes

Don’t move too fast

And you want your love to last

Oh, you’ve been movin’ much too fast

 

Time to walk

Time to run

Time to aim your arrows

At the sun

 

Takes it easy, baby

Take it as it comes

Don’t move too fast

And you want your love to last

Oh, you’ve been movin’ much too fast

 

Go real slow

You like it more and more

Take it as it comes

Specialize in havin’ fun

 

Takes it easy, baby

Take it as it comes

Don’t move too fast

And you want your love to last

Oh, you’ve been movin’ much too fast

Movin’ much too fast

Movin’ much too fast

THE DOORS

doors-2

Ölmeden izlemeniz gereken filmler-1 : LES QUATRE CENTS COUPS (400 Fırça Darbesi) –

LES QUATRE CENTS COUPS-14

LES QUATRE CENTS COUPS (The 400 Blows – 400 Fırça Darbesi)

‘Gökten düşen bir kapak kızı resmine’ derste bıyık çizdikten sonra arkadaşına verirken öğretmenine yakalanan  Antoine Doinel  ceza olarak aldığı ödevi yap-a-maz ve ertesi gün okula gitmekten korkar. Arkadaşı René ile birlikte okulu kırıp gezerler  sinemaya giderler. Antoine arkadaşı René ile öğleden sonra sokakta annesini başka bir erkeğin kollarında görür ve ne yapacağını bilemez. Ertesi gün okula gittiğinde içine düştüğü içinde ruh haliyle öğretmenine okula gelmemesinin  mazereti olarak annesinin öldüğünü söyler. Ancak akabinde Antoine’ın anne ve üvey babası okula geldiklerinde yalanı ortaya çıkar. Cezalandırılmaktan korkan Antoine Doinel bu kez akşam eve gitmekten korkar. Geceyi sokakta geçiriren Antoine Doinel ertesi gün yakalanır. Yalanından ötürü Antoine’a her zaman kötü davranan öğretmeninin düşmanlığı daha da artar iki kafadar arkadaşa okuldan uzaklaştırma cezası verir.  Antonie ve René durumu ailelerine açıklayamayacakları için evden kaçmaya karar verirler. Ama paraları yoktur. Bunun üzerine Antoine Doinel babasının iş yerinden bir daktilo çalmak ister. Çaldıkları daktiloyu istedikleri gibi okutamayan iki kafadarın planları suya düşer yakalanan Antoine’i sıkıntılı ıslahevi günleri beklemektedir..

400 Fırça Darbesi.. Fransızca da ‘okul kırmak’ manasına gelen bir deyimdir.

LES QUATRE CENTS COUPS-5

Yeni Dalga akımının temsilcilerinden ve kurucularından olan François Truffaut’nun 26 yaşındayken çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan LES QUATRE CENTS COUPS 1959 yılında Cannes’da En İyi Yönetmen ödülü ve New York Film Eleştirmenleri’nden de En İyi Yabancı Film ödüllerini alır. Film aynı zamanda yarı otobiyografik özellik taşımaktadır. Bu filmin kendi çocukluğundan izler taşıdığını verdiği röportajlarda Truffaut anlatmıştır. Truffaut’nun kendisi de evlilik dışı bir ilişki sonucu doğmuş ve küçüklüğü anneanne  , anne ve üvey baba arasında büyük sıkıntılarla geçmiştir.

 LES QUATRE CENTS COUPS-13

Yönetmen : François Truffaut

Senaryo     : François Truffaut , Marcel Moussy

Yapımcı     :François Truffaut

Oyuncular  : Jean-Pierre Léaud , Claire Maurier , Albert Rémy , Guy Decomble , Patrick Auffay

Müzik         : Jean Constantin

Yapım Yılı  :1959

Yapım         :Fransa

Süresi          : 99 dakika.

LES QUATRE CENTS COUPS-8

LES QUATRE CENTS COUPS-9

 

LES QUATRE CENTS COUPS-7

Ama kavuşmalar ayrılıktır..-KAAN İNCE

GECE ŞİİRLERİ 
1. D E V R İ K    Y Ü R E K    S A V U N M A S I
Çiy doladım kasnağına gecenin. Işıksızlığın hep
yoksul  yalnızlıklara çıkması doğurur o rüzgârı.
Giz dizilmiş çardaklar incir kokulu, çiçek hattı
gözlerine doğru. Kokunda korku. Kafka; mürekkebini
içtiğim mevsimsiz aşk. Ölümün önünde yayılan;
çıbanı yüzümün. Devrik yürek savunması ömrüm.
Yaşlı bir adam vurgun yemiş. Kuşlar. Düşler.
Kapılma saatleri, basamaklarında ateş yatan zaman
merdiveninin dik soluğuna. Ve çekip giden bir ben,
aynı denize, irkilen iskeleden. 
2. I S S I Z L I K    S Ü R Ü S Ü
Sıcak bir buğu düşürdüler ceplerinden, kışın gelişini
gözlerime yıkan gölgeler, ölüme giderken. Sonuna vardım
ufuk renginin, gündüz rüyalarımda gördüğüm. Gün sayıyor
kör eşgalim. Sönüyor gülüşüm, gülün bağrında ikindi vakti.
Zaman çağlıyor, ömrümü biçmeden. Çölde ıssızlık sürüsü
gecelerim. Pencerelerden akan yollarda usulca büyüyor
hüzün. İsyan dumanları. Bir kıyı, boğulduğum. Suçluyum.
Talan edilmiş sokaklara yeleler taktım, yenilgilerimi
asmak için. Korku salmış düş dudaklarına. Üzgünüm. 
3. B U Y R U K 
Gecenin deniz kanatlarında, bir kuşun sesine dalmış
düş topluyorum, gözlerime öpücük. Kendine açan bir ışığı
emiyor kalbim. Kara tren, sisler durağında akıntısı
kavuşmanın. Ten, sahili gurbetin. Dalga dalga köpürüyorum
aşka. Buyruk: Tez boynu vurula!
 
4. H A R İ T A
 
Haritası parçalandı ellerimde gecenin, bir yitiriş değil
bu, sınırları tutamadım yerinde, gözlerime doldu sular,
şimdi zaman oynak bir gölge. Nasıl başlasak geri dönmemek
için? Hüzünkıran  ardında saklanan kalbimle, artık, okyanuslara
açılmak geçmeli içimden. Biliyorum. Ama kavuşmalar ayrılıktır
bazen.
KAAN İNCE
kaanince-1

Kaan İNCE

2 Şubat 1970 tarihinde Ankara’da doğdu, 11 Ağustos 1992 yılında İstanbul’da kendi isteğiyle yaşamdan ayrıldı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde okudu.

Şiirleri Çağdaş Türk Dili, İzlek, Promete, Yazılı Günler gibi dergilerde yayımlandı. Ölümünden sonra İzlek dergisinin girişimiyle Kaan İnce Vakfı kuruldu.

sut-2

(Fotoğraf : SÜT filminden - Semih Kaplanoğlu)
Ağustos 1992’de ömrünü kendi isteğiyle noktaladığında
sadece 22 yaşındaydı genç şair. Nisan 1992’de Yaşar Nabi
Nayır Gençlik Ödülleri birincisi MEKTUP adlı şiiri:
Mektup
Yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı geceyle, savrulurdum. 
Gözyaşı kokusuyla dolu bir kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz mavisi duman, sessizliğim. 
Aktım ölü deniz kızıyla gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüzgar oldu, postacımız güvercin. 
Civa gibi eridik kabımızda. 
Kırmızıya gittik. 
Hemen yokladım yüzümü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. 
İyice şaşırmıştı alıcısı vapur ıslığımızın. 
Saplandı gözlerimin ışığı yeni güne. 

Mermer bir kayıkla geri döndük
diğer yarısına acının,
usulca çekildi deniz,
son bulduk, yenildik. 

Artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş. Kırık
düşlerim. Serçelerde gözlerimin buğusu. Buruk içim. 

Böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için
sabahın en serin ucunda bağıran ben
intihar edecekmiş gibi sıkılıyorum
düşük boynuma asılı sonbaharı. 

Çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kırıntılarımızla boğulduğumuz odaya. 
Düştü saat duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: 
İmdat. Akrep soktu kendini. 
Çan sesleri, ezan sesleri, mart sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. 
Unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.

KAAN İNCE

sut-1

(Fotoğraf : SÜT filminden – Semih Kaplanoğlu)

Şiirimiz gül kurutur abiler.. – ECE AYHAN

MEÇHUL ÖĞRENCİ ANITI 
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
 
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
 
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım
 
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
 
Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.
 
ECE AYHAN
eceayhan-2 
MOR KÜLHANİ
1.Şiirimiz karadır abiler
 
Kendi kendine çalan bir davul zurna
Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
Taşınır mal helalarında kara kamunun
Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir
 
Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler
 
2.Şiirimiz her işi yapar abiler
 
Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
 
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler
 
3.Şiirimiz gül kurutur abiler
 
Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir
 
Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler
 
4.Şiirimiz erkek emzirir abiler
 
İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir
 
Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler
 
5.Şiirimiz mor külhanidir abiler
 
Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.
 
Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler
 
6.Şiirimiz kentten içeridir abiler
 
Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla
 
Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
ECE AYHAN
eceayhan-1
ECE AYHAN 

Tam adı Ece Ayhan Çağlar’dır. Datça’da doğdu. Ailesinin asıl memleketi ise Çanakkale’nin Eceabat ilçesine bağlı Yalova Köyü’dür. 1940 yılında Çanakkale’den ailesiyle beraber İstanbul’a göç eden Ayhan, ilk (Hırkaişerif İlkokulu), orta (Zeyrek Ortaokulu) ve lise ( Erkek Lisesi) öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, aynı yıl İstanbul maliyet memurluğunda stajını tamamladı ve kaymakamlık kursunu bitirdi. 1962’de Sivas’ın Gürün ilçesinde, 1963’te Çorum’un Alaca ilçesinde kaymakamlık ve belediye başkanlığı yaptı. 1963-65 yılları arasında askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra, Denizli’nin Çardak ilçesi kaymakamlığına atandı.

1966’da memurluktan ayrılması üzerine İstanbul’a geldi ve çeşitli yayınevlerinde redaktörlük ve editörlükle uğraştı. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nde çevirmen olarak çalışan Ayhan, bir süre de Türk Sinematek Derneği’nde ve e Yayınları’nda çalıştı. 1974’te hastalandıktan sonra tedavisi için İsviçre’ye giden şair, burada beyin ameliyatı geçirdi ve üç yıl tedavi gördü. Ardından da 1977 yılında, Türkiye’ye döndü. Bodrum, İstanbul ve Çanakkale’de yaşadı.

 

Ece Ayhan ilk şiirleriyle birlikte eleştirmenlerin ve genel olarak şiir okurlarının ilgisini çekmiş, İkinci Yeni akımının en çok tartışma yaratan şairlerinden biri olmuştur. 1960’lı yılların başından itibaren yenilikçi ve genç şair kuşaklarını, özellikle Devlet ve Tabiat adlı kitabıyla, derin bir biçimde etkilemiştir. Türk şiirinin önemli şairlerinden olan Ayhan, İzmir Büyükşehir Belediyesi Gürçeşme Huzurevi`nde hayata veda etti.

 

ESERLERİ

Şiir Kitapları:

Kınar Hanım’ın Denizleri (1959),

Bakışsız Bir Kedi Kara (1965),

Ortodoksluklar (1968),

Devlet ve Tabiat (1973),

Yort Savul (Toplu Şiirler, 1977),

Zambaklı Padişah (1981),

Cok Eski Adıyladir (1982),

Sivil Şiirler (1993),

Son Şiirler (1993).

eceayhan-2

‘Kasabanın en şahane moruğu..’-CHARLES BUKOWSKI

bukowski-6

‘..Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi , makbul biri değilim. Kötü adam sevdim hep. Kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim. Dişleri kırık, yolları kırık adamlar ilgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar..’

CHARLES BUKOWSKI

bukowski-14

‘..Adi kadınlardan da hoşlanırım, çorapları sarkmış , makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır. Çünkü ben de serseriyim. Ahlak sevmem, din sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam…………………..’

CHARLES BUKOWSKI

bukowski-18

bukowski-19

PANDORA’NIN KUTUSU..-Yeşim Ustaoğlu.. / anlatılan bizim hikayemizdir..

PANDORA’NIN KUTUSU

 pandoranınkutusu-1

Sinopsis

İstanbul’un farklı semtlerinde yaşayan, her biri diğerinden farklı sorunun ve hayat standardının içinde sıkışıp kalmış, birbirinden habersiz, orta yaş ve sınıfa mensup üç kardeşi (Nesrin – Derya Alabora, Güzin – Övül Avkıran, Mehmet – Osman Sonant), bir gün doğup büyüdükleri Batı Karadeniz dağlarındaki köylerinden gelen bir telefon bir araya getirir: Yaşlı anneleri Nusret Hanım (Tsilla Chelton) kaybolmuştur. Annelerini aramak için buluşan üç kardeşin köylerine yaptıkları mecburi yolculuk, saklı kalan pek çok sorunun, hayatlarındaki ve ilişkilerindeki bir çok çarpıklığa dair pek çok şeyin Pandora’nın Kutusu misali ortaya saçılmasına neden olur.

Annelerini bulup İstanbul’a getirdikten bir süre sonra onun Alzheimer olduğunu öğrenen üç kardeş, hasta annelerinin aralarına katılımasıyla, kendi hayatlarının süregiden çarpıklığına dair pek çok gerçekle yüzleşecek, Nusret Hanım’ı anlayacak tek kişi ise büyük abla Nesrin’in (Derya Alabora) kaçak oğlu Murat (Onur Ünsal) olacaktır. Hayatının son günlerini dağıyla başbaşa geçirmek isteyen Nusret Hanım ile torunu Murat’ın kesişen yolları bir yolculuğun baslangıcıdır. Nihayetinde Nusret Hanım’ı dağına kavuşturan bu yolculuk, Murat’ın içine düştüğü boşluğa bir anlam katabilecek midir ?

pandoranınkutusu-4 

Pandora’nın Kutusu

35 mm / 1:1,85 / Renkli / Dolby Digital / 112 dk.  

Yönetmen : Yeşim Ustaoğlu
Senaryo
: Yeşim Ustaoğlu – Sema Kaygusuz
Yapımcılar :
Yeşim Ustaoğlu – Muhammet Çakıral
Serkan Çakarer – Behrooz Hashemian
Natacha Devillers – Catherine Burniaux
Michael Weber
Ana Roller :
: Tsilla Chelton
Nesrin : Derya Alabora
Güzin : Övül Avkıran
Murat : Onur Ünsal
Mehmet : Osman Sonant
Faruk : Tayfun Bademsoy
Hırsız : Nazmi Kırık

Görüntü Yönetmeni :
Jacques Besse
Kurgu
: Franck Nakache
Özgün Müzik :
Jean-Pierre Mas
Sanat Yönetmeni :
Elif Taşçıoğlu , Serdar Yılmaz

Türkiye-Fransa-Belçika- Almanya ortak yapımı

Nusret

 pandoranınkutusu-5

Yönetmenin Görüşü :

Pandora’nın Kutusu bir yabancılaşma, yalnızlaşma hikâyesi… Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışılmışlığı anlatılıyor. İnsanlık hallerinin kimi ironik kimi hüzünlü bir dille anlatıldığı, orta sınıf ahlakı üstüne kurulu dokunaklı bir hikâye…

Yitirilen idealler ve sinsice yerini alan konformizm; gerçeklikten kopmalar, ön yargılar, böylece her an çatırdamaya hazır iki yüzlü aile anlayışı, ve bunun yarattığı bunalımlar, kaçışlar, nihilizm, sınıfsal farklılıklar, iğreti ilişkiler, iletişimsizlik, suçluluk, korkular, yapayalnızlık, kısaca insana dair her şey Pandora’nın Kutusu’nda saklı.

İstanbul’un, modern ve geleneksel yapısının çarpık çurpuk gecekondulaşmayı da içinde barındırdığı merkezinde, sıradan, gündelik hayatın akışı ile başlayan hikâyemiz, Batı Karadeniz’in dağlarına doğru yapılan bir kış yolculuğu ile devam ediyor. Bu yolculuk, üç kahramanın iç hesaplaşmasına; tamamen koptukları gerçeklik ile yüzleşmelerine, aslında bir iç yolculuğa dönüşüyor. İç dünyaların derinlemesine ifade edilmeye çalışıldığı dramatik yapıyı, yolculuk boyunca kahramanların ruhsal yapılarına paralel akan görüntüler, metropol görüntülerinden sonra giderek yalnızlaşan kırsal alanlar ve bu kırsallığın bütün bu çarpıklıklardan uzak, masum, sıradan ama sıkışmış, küçücük dünyaları ve ayrıntıları besliyor. Belki de bu ayrıntılar kahramanlarımızın, sürekli üstünü kapatarak kaçmaya çalıştıkları sorunlarının açılmasına neden oluyor. Dağlardan geriye İstanbul’a dönerek devam eden hikayemiz ise şehir hayatının karmaşası içinde, sahip çıkamadığımız değerlere, insan ilişkilerine, içimizdeki kaosa odaklanıyor, şehir hayatının içindeki kaosu metafor olarak kullanarak. Üç kahramanımız bir iç hesaplaşma ile geri döndükleri şehre, beraberlerinde getirdikleri yeni bir kahraman ekleniyor; Yıllardır dağından ayrılmamış, kendi dünyasına kapanmış anneleri Nusret Hanım. Vahim bir hastalığa- Alzheimer’e yakalanmış olan anne birdenbire kahramanlarımızın hayatına giriveriyor. Kendi sorunlarının kapanına sıkışmış olan kahramanlarımız, annenin de hayatlarına eklenmesi ile ne yapacaklarını bilemedikleri bir karmaşa içinde buluveriyorlar kendilerini. Nesrin, şehrin sokaklarında kaybolmayı yeğleyen, isyankar oğlunu bulmayla meşgulken, ona başka türlü başkaldıran, dağına geri dönebilmeyi deneyen, sürekli ortadan kaybolan, bir türlü zapturapt altına alınamayan alzheimerli annesi ile nasıl baş edebileceğini bilemiyor. Hayata dair kurduğu bütün normlar, düzen bir anda yıkılıveriyor. İdealize ettiği hayatı, ailesi çatırdayıveriyor. Güzin ise iğreti kurduğu ilişkileri, yalnızlığı, sevgisizliği, hatta konformizmi ile yüzleşiveriyor annesinin hayatına dahil olmasıyla. Kızların bir türlü bakımını üstlenemediği anneleri ise, metropolün, gelişmiş ultra modern residentlerinden, bohem döküntü köhne mahallelerine, çocukları tarafından bir sepet gibi gönderilirken, aslında bilmeden onların gözünü açıyor. Yaşadıkları sıkışmışlığı fark etmelerine neden oluyor. İki kayıp, isyankar karakterin hayatı ise bu ironik kaosun içinde kesişiveriyor sonunda. Anneanne ve torun, birbirlerini anlayabilen iki ayrıksı motif olarak birbirlerini buluyorlar. Bir iç yolculukla şehre dönen hikayemiz şehrin farklı mekanlarına döndürüyor aslında kamerasını içinde devinen karakterleriyle; Modern bölgelerinden, eski mahallelerine, gecekondularından, göçmen yerleşimlerine, labirent gibi insanı yutan sokaklarına bakıyor. Ama aynı zamanda en az karakterleri kadar bir muamma olan İstanbul’da bütün detayları, dinamizmiyle bizim hikayemizin önemli karakterlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası Pandora’nın Kutusu tam bugünün İstanbul’unun, bizlerin hikayesi.

YEŞİM USTAOĞLU

pandoranınkutusu-6 

Festivaller 

ÖDÜLLER

San Sebastian Uluslararası Film Festivali, 2008

En İyi Film “Altın İstiridye”
En İyi Kadın Oyuncu “Gümüş İstiridye” – Tsilla Chelton

Fajr Uluslararası Film Festivali, 2009

Christal Simorgh- Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadin Oyuncu; Tsilla Chelton, Derya Alabora, Ovul Avkiran

Amiens Uluslararası Film Festivali, 2008

En İyi Kadin Oyuncu; Tsilla Chelton

Valecieses Uluslararası Film Festivali, 2009

En İyi Kadın Oyuncu – Tsilla Chelton

İstanbul Film Festivali, 2009

En İyi Kadın Oyuncu – Derya Alabora

Antalya Altın Portakal Film Festivali, 2008

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Övül AvkIran

Thessaloniki Uluslararası Film Festivali, 2006

Crossroad En Iyi Avrupa Filmi Projesi

(Yazılar : www.ustaoglufilm.com)

pandoranınkutusu-9

pandoranınkutusu-8

pandoranınkutusu-7