Archive for the ‘Sayıklamalar’ Category

Hasta Parçacıklar- VIII :

“Siyah –Girizgah…”

Otuz gündür yıkanmıyordum. Otuz gündür sifonu çekilmemiş bir tuvalet gibi hissetmeye başlamıştım .  Dışarıda kar beyazının temizliği gözümü alıyordu. Ama kokum vardı evet benim kokum. Ama vardı ya yeterdi. Tıpkı  O’nun ve onların olduğu gibi. Her şey kokmalıydı. Her şey kendince kokmalıydı. Gözleri ışıldayan  ve Güneş’in alevleri gibi yanan bir tanecik kızım kokmalıydı ruhunda. Kadınım kokmalıydı ve ben ise otuzuncu günün sonunda yine kokmalıydım. Çünkü yeryüzündeki tek varoluş göstergem buydu. O kadar çabalıyordum ki kokmak için kokarcalar bile bu kadar uğraşmıyorlardı herhalde. Ama her şey ortadaydı , aslında hiç kokmuyordum. Benim kafamda canlandırdıklarım beynime dokunan  parmaklar gibiydi. Kokuları sağlayan beynime dokunan parmaklar… Saçmalama deyip kendime geldim. Geldim mi acaba. Kafamda bir saniyeliğine bir sürü soru: “ Görünmeyen her yerde olan tanrılar… ne gökte ne de yerdeler onlar. Her şeyi var ettiler, her şeyi  devam ettirdiler , ilk insan Onlar’dan korktu. Şimdi son insanlar da korkuyor. Çünkü onlar olmadan hayat var olamaz onlar varken de hayat yok olabilir…” . Evet işte sana somut. İşte sana tanrısallığı en çok hak eden varlıklar… Ne olduğunu söylemeye bile gerek yok…

“Neler oluyor!” diye saçma sapan bir haykırışla uyandım. Havlunun içinde çok temiz ve paktım. Kollarımı kaldıracak  gücüm yoktu. Kalbimin atacak mecali olmadığını düşündüğüm zaman O geldi. Evet Işımakta olan bir S…’dı bu. Kalbinin büyüklüğü içinde sadece  kendi aydınlığını değil ikimizin de Güneş’ini taşımaktaydı. Ellerimden tuttu. Ruhum hafifti o an… “S” diyecek oldum. O ise sadece kocaman yuvarlacık gözleri ile “S’enin atmakta olan  Kalb’inim” diye buyurdu. O an anlamalı ki ey dost insancıklar hayat sadece S.. olabilirdi. Ama beyin Tanrı’yı buyurdu: İlim ve S’abır.

Az sonra kar beyaz soğuğunda kulübeden çıktım. Her şey sessizlikti.  Etrafta kış için biriktirilmiş çalılar, boynu bükük bir kardelen, ufukta gözlerimi alan bir ışık kaynağı ve akşam açlığımı nasıl gidersem düşüncesi. Evet biraz arayış içindeyken karşımdaki kar dolu tepeciği tırmandım. Biraz ötede “düşünce otu” olarak bilinen A… göründü.  Bilmem neden zengin bilmem kaçıncı kimin bilmem ne hastalığına iyi geldikten sonra adamın zeka dolu zaferler elde etmesini sağladığı iddia edilen ot. Benim için ise ıspanaktan farkı olmaksızın koparıp çiğnedim. Ekşi tadıyla kendini itmeyen bu ot biraz da ısıtıyordu  vücudumu.  Biraz daha ilerledim. Başım o S’ufle dolu  trompet sololarıyla iniyordu otun etkisiyle. Ya da ot sadece bir araçtı… Hayat soluk almaya devam ediyordu sanki benim nefesimle. Yoksa ben de O da olmamalıydı hatta trompet üstadı da… Çevrenimizdeki karmaşıklığın  asil basitliği… Kimindi bu laf? Ben mi saçmalamıştım?

Derken ortalık kararmaya başladı ya da ben öyle sanmıştım. Ne siyah ne gri bir bulut belirdi sahnede . O sahne ki nasıl tanımlanmalı nasıl? İnsanoğlu nasıl acılarla göğü inletti nasıl? Nasıl bir renk idi ki o ve kimdi aslı biz Aşk olmuşken bu dünyacıkta…”

Fran(sı)z…

 

[Tarih belli olmamakla birlikte en organize en mantıklı soykırımı ve aslında en tanrıyı anlatan bir düşünce silsilesi…  (20/06/2005 kayıtlı metinde sanırım tarih olarak o tarihteki son okunuş tarihlenmiş.)

Parçacıkların kendi aralarında düzenlenişi ve numeroları da saçmalıktır aslında ama aslında vardır böyle bir düzen ve V.. nin bilmem kaç mevsimine benzerler. Çünkü hayat sadece Aşk’dır. “Aşk” olmayan hayat batsın, der kimileri…  Bu arada ufkumuzdaki şizofreniyi depreştiren sevgili İhsan Oktay Anar şahsiyetlerine şahsım adına teşekkürü bir borç bilirim ey Yüce Aylak Adam’lar (Gerçi İOA , Sayın ATILGAN’ a karşı şizosunu teşekkür babında sunabilmelidir diye geçirmekteyim kanaatimce bir  Zebercet  hatmederek…Çünkü esas olan… Deli miyim neyim?) (19.09.2012)]

‘ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu; yaşamak…’

“ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
bir kumru bir kumruyu tamamlasın
bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
sadece bu.. “

Bir bahar günü en sevilen caddelerin birinde bom boş yürümek.. göz ucuyla süzülen vitrinlerde ucuz, indirimli bir şeyler bulup almak.. bir yanından tren geçen, sedirli bir çay bahçesinde oturup, saatlerce gazete okumak.. telefonu kurcalamak.. acıkınca patatesli bir gözleme yemek.. bazen ıspanaklı.. peş peşe keyifli keyifli yudumlanan demli çayların eşliğinde saatleri devirmek.. zamanın farkında olmamak..
bazen tüm bu sıradan yapılan şeyler sebebiyle gülümseyebilmek..
evet, yavaşlık.. sıradanlık..
Sadece BU..

“iş edinmişim öyle kimsesizliği
kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi –
çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi..”

Sesler.. hayatı, yaşamı anımsatan, çağıran sesler.. her kafadan çıkan sesler.. mutlu, mutsuz, acılı, sevinçli bazen ölümcül sesler.. ama, o sesleri duyamıyorum .. Kimse Yok muuu !!


“çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
değişmek..”

Bir film.. Bir replik.. “Köyümüzde yaşlı bir bekçi vardı, Gece devriyelerinde bağırırdı: “Herşey yolunda. Herşey yolunda!” Biz de huzurlu bir şekilde uyurduk. Sonra bir gece, bir hırsızlık oldu. Ve öğrendik ki meğerse bekçi körmüş! O, “Herşey yolunda!” derdi, biz de güvende hissederdik kendimizi. O gün, bu kalbin ne kadar kolayca korkabildiğini öğrendim. Kandırmanız gerekiyor. Sorun ne kadar büyük olursa olsun, “Herşey yolunda.”


“biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
güneşler girer çıkar ellerinize..”

Bir kitap.. bir aşkı anlatacak, okursam.. okuyamıyorum.. yüzümde aşka yabancı olma ifadesi.. aşk, bomboş bir park şimdi.. kimsesiz.. umutsuz.. sahici olmayan..

“işte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
sabaha kadar sabaha
uyuyup uyandığımız
bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız.”

Doğduğumu hatırlıyorum.. sonra öldüğümü de .. çok oldu öleli.. ço
k zor oldu ikisi de.. hep hatırlıyorsun.. hep hatırlıyorsun..

“biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.”

Umutsuzlar Parkı/Edip Cansever

‘TAFLAN’

‘sınırlara inanan o sınırların parçası olur..’ don cherry

her zaman olduğu gibi yerimdeyim.. mekanda arka odadayım..

‘katia farah’ çalıyor.. o çalarken yanında ‘fifi abdo’ muhteşem dansıyla ona eşlik ediyor.. kendimden geçiyorum ‘fifi’yi izlerken.. ‘katia farah’ ön odanın pencerelerinden içeri girmeye çalışan insan kalabalığının anlamsız gürültüsünü geri püskürtüyor..

o insan kalabalığının aralarından bir hayalet gibi geçip geldiğim şu sığınağımda her şeyden herkesten uzakta alkole yatırıyorum ruhumu ve beynimi..

evet bir hayalet gibi geçtim geldim yine.. hiçbiri görmedi beni.. görünmezliğime ilk başlarda üzülüyordum fakat şimdilerde o görünmezlik için kendimi şanslı sayıyorum..

gelirken herkesin gözlerinin içine bakmama rağmen görmüyorlardı beni.. herkesin yüzünde sahte bir gülüş, yapmacık konuşmalar, davranışlar.. herkes ayrı bir rolde.. ne kadar da mutlu görünüyorlar..

kimisi tuttuğu takıma göre sırtlarına formalarını giymişler birazdan başlayacak maçı bekliyorlar.. kimisinin arasında maçla ilgili hararetli tartışmalar, kimi köşe başlarında ise gerginlik en üst seviyede kavgalar koptu kopacak..

bir toplum nasıl böyle ‘top kafa’ , ‘top beyin’ olabilir anlamıyorum.. varsa yoksa top.. ‘şut ve gol..’ ‘yaşşaaaaaaaa.’. bağırın yırtının.. dünya savaşa gidiyor ama bizim aklımız fikrimiz topta.. yanı başımızda kıyamet birkaç yerde birden koptu kopacak bizim aklımız topta sayın seyirciler.. ‘savaşa, savaşlara hayır’ diyen kimse yok artık.. herkes iyi ‘seyirci’.. herkes izliyor, ipnotize olmuş, uyuşturulmuş, tek tipleştirilmiş insanlık.. ‘franco’ canavarı yaşasaydı ne mutlu olurdu tüm ülkelerdeki toplumları gördüğünde.. ‘fado, futbol, fiesta’, yani 3f formülü tam tutmuş durumda.. gözleri yaşarır ağlardı faşist ‘franco’ tam ‘top beyin, top kafa’ olmuş bu insanlığı gördüğünde..

ama beni en çok şaşırtanlar bu topa başka anlamlar yükleyip yüceltenler.. hele tribünlerde ‘sol’ siyasi çağrışımlı gruplar yok mu onlara daha da bitiyorum.. trilyonluk oyuncular sahada kafalarına, keyiflerine göre koşturup dakika başına on binlerce dolar para kazanırken tribünlerde bazıları kendilerini yırtıyor, karşı takıma ya da hakeme demediklerini bırakmayıp saydırıyorlar, bir yandan da kendilerini bilmem ne grubu diye nitelendiriyorlar.. bu arka odamız ne adamlar gördü.. ahh ah.. sendika başkanlığı yapmış birinden benim tüm futbol takımlarının kirlenmişliğine yönelik bir tespitimi söyledim diye az kaldı dayak yiyordum.. ‘alın şunu önümden götürün’ dedim onu getirenlere yoksa bir kaza çıkacaktı.. adama bak binlerce işçinin sendika başkanlığını yapmışsın yıllarca ama ben genelleme yaparak tüm futbolun kirlendiğini söylemişim, beyefendi ne çıkarsamalar yaptı bilseniz kafayı yersiniz.. aman aman.. koptum yıkıldım yahu.. her aklıma gelişinde de vay halimize, vay başımıza diyorum..

iki gün önce turgut abiyle otururken ne güzel demişti ‘elime imkan verseler iki şeyden başlardım.. önce tüm spor faaliyetlerini durdurur ve tüm takımları lağvederdim, sadece amatör mahalle takımlarının kurulmasına izin verirdim.. ikincisi de tüm ülkede bütün inşaat faaliyetlerini durdururdum..’ ağzından bal damlıyordu sanki turgut abinin.. bir sanatçının kanayan yüreğinden dökülenlerdi bunlar.. ona katılmamak mümkün mü.. yüz milyarlarca euroluk futbol pazarının uyuşturucudan daha tehlikeli olduğunu kabul etmemek at gözlüğü takmaktır..

ön odaya gidiyorum aşağıya bakıyorum.. sokak hınca hınç dolu.. bardaklar inip kalkıyor.. herkes rolünü doğru dürüst yapmaya çalışıyor.. pencereden onların hepsine birer oscar heykelciği yolluyorum.. en beğendiklerime de altın portakal fırlatıyorum.. herkes döktürüyor.. kimisi de aptal kutusu beyaz camlara kitlenmiş durumda.. kimi köşelerde ise sert tartışmalar, itişip kakışmalar.. sokağa bakan mobese kameralarının görüntülerine sahip olmak isterdim.. tam bir toplum tahlili yapmak için müthiş bir imkan.. ama yok elimde öyle bir şans..

tekrar arka odaya dönüyorum..

‘halo dayı’ gibi şişeleri birbirine tokuşturarak insanlığın akıl sağlığına içip reverans yapıp eğiliyorum saygıyla tüm insanlığın önünde ve ‘st. simon tepesine’ ‘bekle beni birkaç gün sonra yine oradayım’ diyerek dışarıdaki gürültünün içeri hiç girmemesi için ‘tony hanna’nın şarkıları çalarken sesi sonuna kadar açıp kafamı kitaplara gömüyorum : 

‘asla alman işgali altındayken olduğumuzdan daha özgür olmadık.. savaşımızın gaddarca koşulları bize gerçekten hayatta olduğumuzu, maskeler ya da peçeler olmadan insanlığın durumu  denilen o dayanılmaz yürek parçalayıcı hali anlamamızı sağladı..’ j. p. sartre..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hasta Parçacıklar –VI

“Çıplak Narkolepsi ”

Birden merdivenlerde buluverdim kendimi. Geniş, en azından her katta ellişer basamaklık beton merdivenler. Bulunduğum yeri kestiremiyordum. Ortamda garip bir serinlik vardı. Ve loştu. Gecenin bir vakti olmalıydı herhalde. Hiç kimse yoktu ortalıkta. Merdiven boşluğundan aşağıya baktım. Sessiz bir karanlık vardı . Yukarıya baktığımda ise bu loşlukta hatta yukarılara doğru zifirileşen karanlıkta en azından beş kez gidişli gelişli dolanan  merdiven parmaklıklarını seçebildim. Üşümeye başlamıştım. Neden buradaydım. Ne zaman gelmiştim. Birden o ana kadar fark etmediğim vücudumun çıplaklığını sezdim. Daha fazla üşümeye başladım. Ne olmuştu bana. Beni bu tanımadığım merdivenlere getiren neydi? Amaçsız bir şekilde merdiven boşluğundan  aşağıya ve yukarıya bakıyordum. Ara sıra da aynı kat üzerinde birkaç basamak inip çıkıyordum. Bir süre sonra yorularak merdivenlerin inilip çıkmaktan aşınarak parlamış basamak kenarlarına ayağımı sürterek isteksizce bulunduğum yere oturuyordum. Bir an  ayak sesleri duydum- alt katlardan olsa gerek. Telaşlandım. Böyle  çırılçıplak merdivende yakalanmam pek de hoş olmazdı. Yukarı doğru hızla çıkmaya başladım.  Arada bir merdiven boşluğunu da gözlüyordum. Ayak sesleri kesildi. En azından dört kat çıkmış olmalıydım. Merdivende ne bir pencere vardı ne de çıktığım katlar herhangi bir daireye açılıyordu.  Bir koridorun merdivenleştirilmiş  şeklinde  yürüyor gibiydim. Kısılıp kalmışlık duygusu ağır basmaya başlamıştı ve merdivenlerin nereye kadar gittiğini görmek için yukarı doğru  tırmanmaya başladım.  Çıktıkça her katta durup  içinde bulunduğum binanın  tavanına ne kadar yaklaştığıma bakıyordum. Bir ara merdivenlerin hiç bitmeyeceği düşüncesi  belirmişti. Çıktıkça yoruluyor ve umutsuzluğa kapılıyor , bu umutsuzluksa beni korkutuyor  ve daha  hızlı çıkmama neden oluyordu.  Sonuçta yorgunluğum  daha da artıyor ve kısır döngüdeki umutsuzluk son haddine ulaşıyordu.  Oldukça hızlandığım hatta koşarcasına  çıktığım bir anda  önümde ansızın beliren duvara çarptım ve olduğum yere yığıldım. Nefes nefese kalmıştım. Karnıma heyecan ve tedirginliğin yol açtığı ağrı ve kasılmalar girmeye başladı. Daha derin nefesler alarak biraz olsun kendimi toparlamaya çalıştım.   Yukarı çıkarken  herhangi bir pencereye de rastlamamıştım hani.  Birileri bana bir tuzak mı kurmuştu yoksa bir rüyada mıydım? Ama dokunduğum her şey gerçekti. Merdivenin soğukluğunu ayak tabanlarımda hissedebiliyordum. Duvarlar gerçekti. Muhtemelen beyaz olan tertemiz iğrenç duvarlar.  Birkaç kez yumrukladım. Tok bir ses çıktı. Oldukça kalın olmalıydılar.

Bu kez ümitsizce aşağıya inmeye başladım.  Üçer dörder atlayarak iniyordum. Bir ara ayağım bir basamakta  kayıp burkuldu. Bir süre kıvrandıktan sonra tekrar inmeye başladım. Tüm katlar aynıydı, soğuktu. “Birileri tarafından gözetleniyor olabilir miyim?” diye düşündüm. Ama her yerde pürüzsüz duvarlar ve kenarları inilip çıkılmaktan yuvarlanmış merdiven basamakları dışında hiçbir şey yoktu.  Mademki hiç pencere yoktu  merdivenleri az da olsa görebilmemi sağlayan  ışık nereden geliyordu? Duvarların boyası fosforlu türden parlayan bir boya da değildi hani. Yalnızca beyazımsıydı. Buna rağmen ışık yokken bu özellikleri seçebilmem mümkün olmamalıydı.  Hatta tenimin rengini de seçer gibiydim.  O zaman bir yerlerde ışık olmalıydı. İnmeye devam ettim. Merdiven boşluğuna yaklaştığımda aşağıdaki karanlığa yaklaşmış olduğumu gördüm  ve sonunda ulaşmayı başardım. Karşıma çıkan şeyse  yine anlamsız bir duvar oldu.  Yani merdivenlerin çıkışı yoktu. Neler oluyordu?  Giderek üşümem artmıştı.

Bir rüya gördüğüme dair şüphelerim artmaya başlamıştı. Böyle anlamsız bir ortamda nasıl oldu da kısılıp kalmıştım? Labirent içine konan deney fareleri gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Ama onlar yine de şanslıydılar. Labirentin elbette bir sonu vardı.  Ama benim içinse son  duvardı.

Bir an kendimi düşündüm. Kimdim ben? Sevdiğim bir kadın var mıydı? Ne iş yapıyordum? Hayattan zevk alıyor muydum? Tüm bu soruların cevapları karşıma çıkan duvarları açıklıyordu. Merdivenlerin birer nedeni vardı ve sonunda beliren duvarların. Düşünüldüğünde bulunabilecek nedenlerdi bunlar. Merdivenlerde uzun bir zaman inip çıkarak kendimi yormayı amaçladım. Böylece uyuyup gerçek hayatta uyanabilir miydim acaba? Ancak uykum zaten oldukça yorulmuş olmama rağmen gelmiyordu. Uyanmak istememe rağmen  böyle bir dürtüyü de kendimde bulamıyordum. Kısacası hem uyuyamıyordum hem de uyanamıyordum. Zihnimde ufak matematik hesaplar yapıyordum. Yalnızca vakit geçirmek için. Ama yaptığım basit işlemlerin cevaplarını şimdi hatırladığımda farklı veriyordum. Yani aslında cevaplar yanlıştı ama bana o an son derece mantıklı görünmüştü. Uyuyamıyordum ama sanki  aynı zamanda uyuyordum. Ama ya karşımdaki beyazımsı duvar. O da neyin nesiydi?

Birden bir ses duydum. En başta boğuk , kalın bir sesti bu. Sonra yavaş yavaş netleşmeye başladı. Midem bulanmaya başlamıştı sanki ve boğazımda bir şeyler düğümlenmiş gibiydi. Daha sonra boğazımdan bir şeylerin çekildiğini hissettim. Ardından ani bir öğürtü ile uyandım. “Hadi bitti ameliyatın. Uyan artık!” diyen bir sesi artık net olarak duyabiliyordum. Karşımda bulunduğum yerin beyaz tavanı duruyordu. Etrafıma baktım. Yeşil önlükler içinde yeşil kepli maskeli insanlar dolaşıyordu. Birisi elinde beyaz bir şeyle gelerek karnımın üzerine yapıştırdı. Kafamı yerine koyup uyumaya çalıştım. Bir şeyler düşünmeden.

Fran(sı)z (2003)

(Uyumuş ve uyanmışlık deneyimleri…)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(çizim: fran-sı-z)

‘çünkü herkes kurbandır.. ve herkes suçludur da..’ – pier paolo pasolini

“gündemden yine uzak kalmışız.. öyle diyorlar..

biz gündemin içindeyiz..

göbeğindeyiz..

yazmamız gerekmiyor.. biz zaten yaşıyoruz..

gerektiğinde de gerekeni kıvırtmadan yazıyoruz.. herkes rahat olsun..

neyse ülkenin gündemi yine karışık.. ‘suriye’ye ne zaman gireriz, nasıl gireriz diye sözde aydınıyla, politikacısıyla, medyasıyla bombardımana devam ediyorlar.. sağa sola kudurmuş köpekler gibi saldıran emperyalist devletler nedense ‘suriye’ye atlamakta tereddütteler ve maşa olarak kullanacak birkaç ülke aramaktalar..

bu hengame içinde ülkenin iç gündemi de karışık.. yaz boz tahtasına dönen eğitim sisteminde yapılmak istenen değişiklikler, tutuklu gazetecilerin bir kısmının tahliyesi, ‘sivas’ katliamının zamanaşımına uğratılması ve daha birçok mesele..

‘demokrasi eşittir faşizm’ düşüncemi her yerde her zaman dile getirdim ve sonuna kadar da bu düşüncemi savunuyorum.. ‘demokrasi balonu’ ya da ‘demokrasi yalanı’ ne derseniz deyin, yeryüzüne bakıldığı zaman ayan beyan ortadadır.. tartışmaya bile gerek yok.. demokrasi, saçma sapan seçim sistemleriyle iktidara gelen ‘x partisinin’ veya bilmem ‘p partisinin’ kendi düşüncesi dışındaki insanları  kendine benzetmek için değiştirmeye, dönüştürmeye çalıştığı ve kendi faşizmini ve fiziki yada manevi şiddet mekanizmalarını   kurduğu bir sistemdir.. bu kadar basit..

ülkemizi baz alacak olursak mecliste ülkenin tüm insanlarının temsil oranı nedir diye inceleyin.. kaç emekçi, kaç işçi, kaç köylü, kaç memur, kaç asgari ücretli var mecliste.. sendika ağalarını, paşalarını saymayın tabi.. ağırlıklı olarak müteahhitlerin olduğu bir meclis.. zaten ülke şantiye alanı.. buna da müteahhitler meclisi yakışır.. a, b, c fark etmiyor parti olarak.. hepsi aynı nitelikte..

neyse siyasi yapı ve sistem böyle olunca bütün ona bağlı sistemlerdeki insana dönük sonuçlar da benzer sonuçlar doğuruyor.. iki haftadır ‘sivas katliamıyla’ yatıp kalkıyoruz.. ‘sivas  zamanaşımına uğramasın’ diye bağırıp çağırıyoruz.. kaç sene geçmiş: 19 sene..

e peki bağıran bizler neredeydik 19 senedir.. 2 temmuz anmaları dışında, yani her senenin 1,2,3,4 temmuzlarında hadi 5 temmuzu da yazalım.. peki 6 temmuzda ne oluyordu diyelim.. UNUTUYORDUK.. ertesi seneye kadar unutuyorduk.. şu birkaç gündür gösterilen tepkiler çok önceden verilmeye başlansaydı bu sonuç ortaya çıkacak mıydı.. bir ihtimal yine de çıkabilirdi ama bu kadar kolay olmazdı.. bir iki hafta kala bağırıp çağırmanın pek bir anlamı yok..

zaten hukuksal olarak ortaya koyulan argümanlar da bir hukukçu olarak naçizane düşüncem çok saçma ve gülünç.. insanlık suçu sayılsın, soykırım sayılsın vs.. hukuksal olarak ve  içi boş söylemler.. yok hemen bir kanun çıkaralım zamanaşımından çıkaralım diyen hukukçular bile gördüm.. e peki hukukun en temel kaidesi olan ‘kanunların geriye yürüyemeyeceği’ hususunu nasıl atlıyor bu hukukçu kardeşlerim çok merak ediyorum.. geçenlerde bir abimizle bu meseleyi konuşurken fikrimizi sorduğunda ben gülünç bulduğumu söyledim kanun çıkaralım önerisini.. yanımdaki arkadaş da aynı şeyi söyledi.. abimiz ‘hayret ki sizin gibi objektif düşünen yok şu sıralar’ dedi.. gerçek budur, ne yani yüreğimiz yanıyor diye saçma sapan önerilerin arkasında mı durmamız gerekir..

sivas katliamı bir insanlık suçudur.. soykırım demek ise komiktir.. soykırımın kıstasları bambaşkadır.. belli bir güruh tarafından işlenen bir insanlık suçudur sivas.. katliamın nasıl meydana geldiği herkesin hafızalarında.. devletin belli güçlerinin denetim ve güdümünde işlenen şeriatçı ve faşist bir katliamdır sivas katliamı.. belli bir kesimdeki sivas katliamını tamamen derin devlete bağlayan görüşlere asla katılmıyorum.. ne yapmıştı derin devlet 20 bin tane psikopatı sivas’a toplayıp mı yaktırmıştı onlarca aydını, sanatçıyı.. zaten şu sıralar gökten yağan kardan, yolların buz tutmasından, hatta ve hatta depremlerden bile derin devlet sorumlu sayılıyor bazı aklı evvellerce.. hay maşallah bu derin görüşlere ne diyelim.. o zaman ki devlet yapısının ve iktidardaki koalisyon partilerinin tamamı sorumludur bu katliamdan.. en başta da iktidar ortağı ‘shp’ sorumludur bu katliamı engelleyememekle.. sen iktidar ortağı olacaksın başbakan yardımcısı olan parti başkanın olacak ve hiçbir bok yapamayacaksın.. iktidarın başındaki sağcı partinin başındaki hanımefendi katliamdan sonra çıkıp ‘otel dışındakilere bir şey olmamıştır’ diye akıllara zarar açıklamalar yapacak ve sen hala iktidar ortağı olup sosyal demokrasiden filan edebiyat yapacaksın.. bazıları yok hükümet yeni kurulmuştu filan diye savunmaya girişir.. hadi oradan.. ne olması gerekiyor hükümette bir yıl ya da iki yıl antrenmanlı mı olmak gerekir böyle bir katliamı engellemek için..

hepsi fasa fiso bu savunmaların.. sizin gücünüz vardı bu katliamı engellemeye ama siz engel olmadınız beyler bayanlar.. şimdi bakıyorum o dönemde hükümette ya da mecliste olan insanlar çıkmış timsah gözyaşları dökerek yavaş işleyen yargıyı vs suçluyorlar.. kendileri hiç suçlu değiller.. hiç iktidara gelmemişler sanki.. hükümetleriniz döneminde hemen failleri bulup yargılayıp iş bitirseydiniz ağalar paşalar.. hiçbir sorumluluğunuz olmadığı anda dışarıdan ahkam kesmek kolaydır..

19 senedir neredeydiniz ey insanlar, neyi bekliyordunuz.. bu ülkeden bu sistemden ne bekliyorsunuz çok merak ediyorum.. bu ülkede ‘çorumlar’, ‘maraşlar’ yaşanmadı mı.. bu ülke de aydınlar insanların gözleri önünde sokaklarda birer birer katledilmedi mi ve katledilmeye devam edilmiyor mu.. siyasi katliamları ve cinayetleri geçelim hepimiz gibi sade vatandaşlara ne demeli..  bu ülkede bir fabrikanın sekiz bayan işçisi kapalı kasa kamyonetin içinde sel sularında boğdurulup öldürülmedi mi daha iki sene önce.. beş tane mahkum daha bir sene önce cezaevi aracı içinde bilmem hangi  osuruktan sebepten  çıkan yangın sonucu yanan cezaevi aracında kameralar önünde ölüme terkedilmedi mi, neden o yangında sadece mahkumlar öldü de araçta bulunan diğer görevlilerin kılına bile ZARAR GELMEDİ! bu olaydan ne kadar vicdanınız sızladı, yüreğiniz yandı ey insanlık..  daha iki gün önce 11 sigortasız, karın tokluğuna çalıştırılan işçi çadırlarda beş dakika içinde göz göre göre yanmadı mı.. 2009 yılında yedi üniversite öğrencisi doğalgaz kaçağı vs denerek zehirlenerek ölmedi mi ankara’nın göbeğinde.. çıktı mı sorumlu birisi delikanlı gibi ‘benim yüzümden öldüler, vicdanım kanıyor’ dedi mi.. yok nerde! Ölenler suçlu sayıldı.. şerefsizce yapılan isnatlarla ölenler suçlandı.. yedi tane hayatının baharında genç ankara’nın göbeğinde katledildi..   yine 2009 yılında bir kan davası filan denilerek mardin’in bilge köyünde 44 insan katledilmedi mi kendi yakınları, köylüleri tarafından..  hayata döndüreceğiz diye 19 aralık 2000’de 30’u aşkın siyasi tutuklu ya da hükümlü katledilmedi mi bu ülkede.. koyunlarını otlatan küçük ceylan’ın kafasına havan topu mermisi inmedi mi bu ülkede.. van depremi sonrasında kurtarma çalışması yapılan alana gaz bombaları atılmış bir ülke burası. Gazeteci metin göktepelerin öldürüldüğü, hasan ocakların kaybedildiği bir vahşet ülkesi.. gazi katliamında sokak ortasında onlarca insanın avlanarak öldürüldüğü bir ülke burası..

hepinizin bildiği bu olayları hatırlamaktan tekrar kanınız dondu mu.. saymak gerekir mi daha.. henüz 1 mayıs katliamlarından, 16 mart katliamlarından ve onlarcasından bahsetmedim bile.. insan öğütme makinesi gibi çalışan bir ülke.. kendi insanına kıymaktan çekinmeyen bir anlayış.. 

yukarıda sayılan olayların kaçında gerçek suçlular cezalandırıldı.. kaçıyla ilgili verilen kararlar insanlığın vicdanını tatmin etti, yanan yüreklerin acısını bir nebze olsun dindirdi.. HİÇBİRİSİNİN..

aksine katliamlarda rolleri olanlar en iyi görevlere, makamlara getirildi.. kimisi milletvekili bile yapıldı.. kimisi geberip gittikten sonra arkasından şiirler, methiyeler bile düzülüp ağlamaklı programlar yapılmadı mı bu ülkede.. yapıldı.. e daha ne konuşup, bağırıp çağırıyorsunuz be kardeşim ‘sivas katliamı’ için.. boğazınıza, ses tellerinize yazık.. zamanaşımıysa zamanaşımı..

önemli olan bizim vicdanlarımızdaki, yüreklerimizdeki, beyinlerimizdeki zamanaşımı..

var mı böyle bir endişeniz..

yoksa problem yok demektir..

‘SİVAS’ VE DİĞER ONLARCA KATLİAMIN BİZİM İÇİN ZAMANAŞIMI YOK!

MESELE BU KADAR BASİT..

NE KATLEDENLERİ, NE GÖZ YUMANLARI ASLA UNUTMAYACAĞIZ..”

 

Crockett..

Psiko-Sosyal İtiraflar – 2: Kabil Habil’i Neden Öldürdü?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zavallı Kabil, başına bunca iş açılacağını, her cinayette kendisine gönderme yapılacağını bilseydi, Habil’i öldürebilir miydi? Zavallı Kabil, loser Kabil. Hem katil hem de maktul. Son kertede, her ikisi de kendilerine biçilen rolü oynamış iki arketip. Adem’in oğulları olan Kabil’in çiftçi ve Habil’in ise çoban olduğu rivayet edilir. Ortak bilinçaltında, Kabil kötüyü, Habil ise iyiyi temsil eder. Bundan bir sene öncesine kadar Habilgillerden olmanın artı bir durum olduğu kanaatindeydim. Ammawelakin, şimdilerde bu zannım alt üst olmuş durumda. Hep iyi olmak, hep aydınlık tarafta durmak… Onca zaman ruhuma/bedenime/zihnime acıtarak çarpan birilerine kızdığımda, kendimi suyumda boğulayazarken bulduğumda… Şimdi anlıyorum, boğazıma dolan su başkasının dalgasından değil, bizzat kendi karanlığımdandı. Habil de Kabil de aynı anda içimdeydi.

Yıllar öncesinde, yeniyetmelik zamanlarımda çok sevdiğim ve saydığım aile büyüğüm, aile içi bir meselenin görünürde “haksız” olarak yaftalanan tarafı olan bendenize, meseleyi bir çözüme kavuşturmak amacıyla, ancak olaya kendisine aktarılan karşı tarafın görüşüyle yaklaşarak “Habil-Kabil” meselinden dem vurmuştu. Tabi, bu meselde önemli olan, Kabil’in Habil’i öldürmesine neden olan kıskançlık ve zararlarıydı. Karşı taraf, suçsuz ve haksızlığa uğramış Habil, ben ise kardeşini kıskandığı için ona zarar vermekle lanetlenmiş Kabil’dim. Oysa, kimse meselenin aslını soruşturmamıştı. Ben de kendimi savunmamış, kalbimi yaşadığı haksızlığa karşı korumamıştım. Bu ne cüret! İnsan, kendisine karşı böyle bir haksızlığın yapılmasına neden kayıtsız kalır ki? Kimdim ben? Bir kadının bedenine bürünmüş İsa mı? İçine doğduğum ailenin yanlış anlamalarının ve yansıtılmış karanlığının objesi ve sunakta onların huzuru için kendini kurban eden “ailemizin İsa”sı mı?

Görünürde Kabil olsam da, görünmeyen de Habil’dim. Kardeşinin kıskançlığından doğan öfkesine kendini teslim eden Habil’in – mevcut rivayetlere bakıldığında- aslında o kadar da teslim bir hali yok. Giderayak Kabil’i lanetliyor ve gelecek nesillerde ne zaman bir ihtiras cinayeti işlense, Kabil’in de bu günahın ilk temsilcisi olarak lanetlenmesi için Tanrı’ya yakarıyor. Be adam, madem kendini İsa gibi insanlığın kurtuluşu için karşılıksız kurban etmeyecektin, niye kalkıp da Kabil’e karşı nefsini savunmadın? Kendimi, aynı soruya cevap bulmaya çalışırken yakaladım yıllar içinde. Aslında, söz konusu haksızlığı hoş görüp, olayların akışına bilinçle şahitlik edebilecek bir düzeyde değildim.  Körleşmiş ve kendi kalbimin kurban edilmesine kayıtsız kalmıştım. Son kertede, kimse bana bir şey yapmamıştı.

Başkalarının acılarına bir Albatros gibi doğrudan dalan ben, aslında kendi kalbini savunup koruyamadığı için, bunu başkalarının acılarına bakarak, onları kanatları altına alarak telafi etmeye çalışan bir Don Kişot, kalbi kırık bir çocuktum. Belki de bu yüzden, kalbime –evime- dönmek için derin bir özlem duyduğum her seferinde, kendimi Raskolnikov gibi hissediyordum. Kıyımına kayıtsız kalarak katline ortaklık yaptığım kutsal vadime dönüp, ayakkabılarımı çıkararak dolaşacak yüzü kendimde bulamıyordum.

Kabil, Adem’in asi çocuğu, Habil ise itaatkar çocuk; ancak her ikisinin de doğal çocuğu babanın otoritesine göre sınıflandırılmış. Kabil, hasadından en iyisini Tanrı’ya adak olarak sunmuyor, Habil ise sürüsündeki en besili hayvanını sunuyor. Ne yani, Tanrı’nın Habil’in ve Kabil’in adayacaklarına gereksinimi mi var? Baba yani Adem, Tanrı’nın yeryüzündeki elçisi. Yasa’yı diğerlerine aktarmakla ve gözetmekle yükümlü. O kadar! Yargılamak ise ne onların ne de bizim işimiz. Rab iki eliyle yarattı alemi, ademoğulları koşulsuz sevginin yolunu, yazgının karanlık ve aydınlık patikalarından geçerek, duyarak, sezerek, yüksek bir bilinç düzeyine geçiş yaparak bulsunlar diye. Tanrı adına mı konuşuyorum? Öyle, ama benim “özel rabbim” böyle diyor. Çünkü, hem dışında ve O değil hem de merkezinde ve O.

Kabil’in kıskançlığının kölesi olması onu kardeş katili yaptı, lanetlendi, evden uzak yollara vurdu kendini, yine ona dönebilmek için. Lakin dönemedi. Aldığı “ah” ile yüzleşmediği için, nereye sürüklerse sürüklesin üzerine, “öldür beni ben bir katilim” emri kazınmış bedenini, bir türlü huzur bulamadı. Bir gün, kendi oğlunun attığı taş ile öldü.  Habil ise teslimiyetinin, koşulsuz sevgisinin değil, kayıtsız itaatinin kölesi oldu. Bir ikindi vakti, kardeşinin suretine bürünerek gelen ölüm yeryüzünden Habil’i silerken, Habil kalbinin ilk defa, kardeşi Kabil’i lanetlerken farkına vardı. Tüm bu olup bitene dair ne kaldı geride, sadece anlamsızlığın, sadece zulmün, sadece şeyleri yerli yerine koyamamanın neden olduğu kafa karışıklığı. Bugün burada, Kabil ve Habil yan yana. İkisi birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Kabil, babasının emirlerine kayıtsız itaat etmediği için onaylanmamasının kendisine hissettirdiği yetimlik hissinin tetiklediği kıskançlığının kölesi olduğunu söylüyor: “Evet, gitmeliydim. Kendi yoluma gitmeli; özgürce içimdeki karanlık yüzümle mücadele ederek evin yolunu bulmalıydım.” Habil, kardeşinin üzgün ve anlamış yüzüne bakıyor. Kafası karışmış; ancak şimdi daha rahat. O da ortada bir suçlu ya da suçsuz olmadığının farkında artık. Kardeşinin elini tutuyor ve onunla: “Ben de sorgulamalı, kalbime rağmen Yasa’ya kayıtsız şartsız itaat etmemeliydim. Beni sen öldürmedin. Beni yine ben, senin suretine bürünmüş duygularım, bastırdığım karanlık yanım öldürdü.” diyerek sulh yapıyor.

Şimdi daha özgürüm.

‘İbn-i Zerabi’

Not: “Psiko-sosyal itiraflar” adı altında sizinle paylaştığım bu iç döküşlere ebelik yapan; yıllardır göz ardı ettiğim Jung’u görünür kılan ve Transaksiyonel Analiz’in kurucusu olan Eric Berne ile tanışmama vesile olan Bayan B.’ye, bilgeliği ve cömertliği ile şifalanmama destek olduğu için çok teşekkürler.

(resim : william blake…)

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’

 

 

 

 

 

 

 

 

sen bu sözcükleri okuduğunda, ben artık var olmayacağım.. belki ölümün ne olduğunu bilmiyorum ama eminim ki sevinçlerim, acılarım, korkularım, benim ardımdan yaşamaya devam etmeyecekler.. seninle ilgili onca kaygı, shoko’yla ilgili durmadan yinelenen onca kaygı.. bütün bunların çok yakında artık bu dünyada olmalarının hiçbir nedeni kalmayacak.. vücudum ve ruhum yok olacak.. ben gittikten, yokluğa dönüştükten saatler sonra, günler sonra bile senin bu mektubu okumana hiçbir engel olmayacak ve o sana, ben yok olduktan sonra var olmaya devam eden sana, yaşarken bana ait olan birçok konuya ilişkin düşünceleri söyleyecek.. sanki, sesimi duyuyormuşsun gibi, bu mektup sana düşüncelerimi, duygularımı, bilmediğin şeyleri söyleyecek.. sanki konuşuyormuşuz gibi olacak, sanki sesimi duyuyormuşsun gibi.. çok şaşıracaksın, ve hiç kuşkusuz acı çekeceksin, ve bana çok kızacaksın.. ama biliyorum, ağlamayacaksın.. yalnızca bakışlarında hüzün olacak, benden başka hiç kimsenin görmediği o hüzün, ve belki de diyeceksin ki : ‘sen çılgınsın sevgilim..’ yüzünü buradan görür gibiyim ve sesini duyar gibi..

işte bu yüzden, öbür dünyadayken bile, sen okumayı bitirinceye dek yaşamım bu mektupta sürecek.. onu açtığın, okumaya başladığın andan başlayarak, onda yaşamımın sıcaklığını yeniden bulacaksın.. ve on beş yirmi dakika boyunca, son sözcüğünü okuyuncaya kadar, bir zamanlar -ben henüz yaşarken- olduğu gibi bu sıcaklık bütün vücuduna yayılacak, aklın bütün düşüncelerden arındıracak..

yazarı öldükten sonra okunan bir mektup ne tuhaf! bu mektuba tutsak olan yaşam on beş-yirmi dakika sürecek bile olsa, evet bu yaşam bu kısalıkta bile olsa, sana içimdeki ‘beni’ anlatmak istiyorum.. bu çok ürkütücü olsa da, şimdi sana yaşarken hiçbir zaman gerçek ‘beni’ göstermediğimi sezinliyorum.. ‘ben’ sözcüğünü yazan bizzat benim, gerçek ‘benim..’

 

YASUSHI INOUE..

 

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’, YASUSHI INOUE, Çeviri : AYŞE TEKSOY, TELOS Yayınları, Haziran 1996, 75 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“kağıtta nabız atışı varsa bu ‘cehennemde bir mevsim’de duyulacaktır.. şiir kağıttan bir hücredir..” – JEREMY REED

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘sahici deli nedir? insan onuru diye üstün bir düşünceyle uzlaşmak yerine, toplumun anladığı anlamda deliliği seçmiş bir adamdır.. işte bu yüzden toplum kurtulmak istediği insanları, bazı alçaltıcı işlerde kendisiyle işbirliği yapmadıkları için kendilerinden sakınmak istediği insanları akıl hastanelerinde boğazlanma cezasına çarptırır.. çünkü deli bir insan her şeyden önce toplumun dinlemek istemediği, dayanılmaz doğruları söylemesini engellemek istediği biridir.. ANTONIN ARTAUD.. (le théâtre et son double..)

“rimbaud yolculuğu sırasında gözleriyle bir şeyler topluyordu.. görmek salt sürekli olarak geri almak değil, denetlenemeyen bir hırsızlık tarzıdır.. hem şeyleri hem insanları yağmalayabilirsiniz.. insan gözüne ilişen her şeyi kendine mal edebilir, cinsel bir düzlemde otuzbir çekmek istemsiz bir imgeyle sevişmenin yoludur.. şiir işlevi bakımından bu ikincisine yakındır.. insan seçtiği her kadın ya da erkeği içselleştirebilir, rimbaud’nun durumundaysa belki her ikisini de.. şiir için de aynı şey geçerlidir.. bir şeyle ilgili bir düşünceyi insan duyarlılaştırır, sinirleriyle bir sürtünme yaratır ve onu başka bir şeye dönüştür.. şiir psiko-fiziksel otuzbir çekmenin en düzeyli biçimidir.. şiir yazarak insan istediği bir nesneyi elde edemez; bir yaklaşığı üzerinde uzlaşır.. sonuçta ortaya çıkan ürün kaypaktır, düşlenen cinsel bir imge, bu imgeyi sürdürme eylemi sırasında nasıl bulanıklaşıyorsa algılayan kişinin gözünden öyle kaçar..”

“çelişkiler asla çözülmez, şiir, şiirsel anlatımın geçerliliğine inanç ile inançsızlık arasındaki çatışkıyı yaşamayı temsil eder.. hakkında yazacağı durumu önceden düşünmek anlamında rimbaud’nun şiirinin bir konusu yoktur.. anlık olanı içerir, uzak olanı değil.. şiir ruhunun buyruklarına uyarak gelişir, bir iç kırgınlığı anlatır, şairin yeryüzünde bir yerinin olmadığını anlamanın kırgınlığıdır bu.. imparatorluklara egemen olma kavgasına tutuşmuş uluslarda, kapitalizmin ahlâk anlayışında kehanet sözlerine, düşsel yolculuklara, şamanlığın kutlanmasına yer yoktur.. rimbaud’nun şiiri, yirminci yüzyılda kitle savaşlarına ve soy kırımına dönüşmüş, önüne geçilmesi olanaksız terörü su yüzeyine çıkarır..

bunu yapmak on sekiz yaşındaki bir çocuğa düştü, öylesine geri bir çevredeydi ki, bu bulguları için onu taşlayabilirlerdi.. rimbaud, daha önce de lautréamont’un yaptığı gibi, freud ile jung’un yolunu açmıştı.. ikisi birlikte, daha sonra bilinçdışının radyoaktif tozları olarak bilinecek olan patlamayı gerçekleştirdiler.. onların imgeleri iç mekânda takımyıldız olarak kaldı, iç öykülemeye psikolojinin armağan etmesi gereken daha kliniksel sözcükler bekliyorlardı…”

“sayıklama, deliliği yakalama girişiminin bir yoludur, bir durum değil.. ‘cehennemde bir mevsim’in ana konusu sayıklamalar I ve II’de açıklanmıştır: ‘verlaine’ ile ilişkisinin öz yaşamsal cehennemi ve ‘işte çılgınlıklarımdan birisinin öyküsü’ – şiirsel deneylerinin simyasal doğası.. bu iki metin konularının dolaysızlığına yetişme girişimleriyle olağanüstüdürler..

kağıtta nabız atışı varsa bu cehennemde bir mevsim’de duyulacaktır.. şiir kağıttan bir hücredir.. rimbaud’nun ‘délire’i sözcüklerin hapishanesine direnir.. hız artışı manyakçadır.. delirmek ister, deliliğin de ötesinde..

korkusuzluğun yönüdür bu dilin ötesine geçen bir deneyim.. bedensellik sonrası..

JEREMY REED

‘SAYIKLAMALAR.. Arthur Rimbaud..’, JEREMY REED, Çeviri : ÜLKER İNCE, TELOS Yayınları, Haziran 1998, 165 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Archipelago

“Sırtı görünen herkesi kaçıyor sananların aklını yerinden oynatacak olan, o kişinin savaş aletlerini almaya gittiğini öğrenmesi olacaktır…” S.Hayri Küçük

 

Epeydir yazmıyorum ya da yazamıyorum. Sebebini bilmediğim bir bezginlik var hayatımda. İşler yoğun, ben yoğunum… Benim hayata ve insanlara olan inancım zayıf  ve bir sürü şey buna benzer..

İnsanların gerçek karakterlerinden bu kadar yoksun olabildiğini görüyorum bugünlerde . Melek yüzlü şeytanlarla dolu etrafım maalesef. Bazı şeyleri çok kafaya takarken artık kimseyi sallamamayı öğrenmeye başlıyorum 30.yaşıma yaklaştığım şu günlerde. Çok fazla doluyum insanların yüzüne tükürmek istiyorum, kinimi nefretimi açık açık kusmak istiyorum suratlarına ama buna bile değmeyeceklerini düşünüyorum ve sonra vazgeçiyorum..

Öğrendiğim şeylerden birisi de insanlar nasıl kendilerini bu şekilde kamufle etmeyi başarabiliyor doğrusu inanamıyorum, nefesim kesiliyor, donup kalıyorum. Karakter yoksunu insan silüetine bürünmüş yaratıklardan nefret etmeye başladım iyice. Herkesin kendisini bir bok zannetmesinden de bıktım epeyce.

Ama bilmedikleri birşey var, beni diğerlerinden ayıran özelleklerim var, onlar gibi olmadım, olamadım, olamayacağım.

Geçenlerde Suat abimizin mekanına gittik, güzel bir gündü.. Oturduk rakıya, önce mezelerimiz ve rakımız geldi . Başladık içmeye ve sohbete… O gün de epey bir sıkkın olduğumdan bir şeyleri paylaşmak istedim ama baktım bizim boktan ve saçma sapan sorunlarımızın yanında insanların daha büyük acıları varmış… O gün bunu anladım.

Sonra ne mi oldu ? Kendi dertlerimin bir hiç olduğunu anladım. Eve gidince yine aynı terane, yine aynı sayıklamalar : 

– Yine mi içtin ?

– Neden bu kadar içiyorsun ?

Ardından babam uzun zaman sonra yine bana yağdı esti gürledi .

– Oğlum derdin ne senin bu kadar içiyorsun ?

– Bir daha bu şekilde eve geleceksen gelme.

Ben de gecenin bir vakti çektim gittim hava çok soğuktu ve kar yağıyordu. Havadan değil de başka bişeydi içimi üşüten. Ben hiç bir zaman onların istediği gibi bir adam olamadım ya da başkalarının istediği gibi. Beni bir kalıba sokmaya çalışan herkesten uzaklaştım. Ben buyum ve bu saatten sonrada değişemeyeceğimi anlatmak istedim belki de…

Ama onlar da kendilerince haklılar bana göre özeleştiri yapacak olursam ama ben de arada bişeyleri kafaya takıp şişelerden medet umuyorum ne yapayım tek dostum onlar kalıyor ışıklar sönünce..

Ama şu var; anne – baba, ben hiç bir zaman sizin yüzünüzü kara çıkartacak bişey yapmadım, kimsenin parasını çalmadım, onurunuza ve şerefinize ya da namusunuza kötü bir söz getirmedim. Kendi bildiğim şekilde doğru bir insan olarak yaşamaya çalıştım ve öyle de yaşadım. Dünya o kadar kirli ki ben de belki kirlendim ama en temiz halimle gurur duymalısınız.

En azından adam gibi adam olmaya gayret ettim hep yaşadığım sürece. Ve bundan sonra da öyle olacağım . Ne olursa olsun, daha ne kadarı olacaksa da olsun. Ben yine doğru bildiğimi yapacağım. Ve yapmaya devam edeceğim …

‘BLACKHAWK’

 

‘bir kategoriye girmek istemiyorum, çünkü bu karmaşadan uzak biriyim.. ben bir isim değilim bir FİİLİM..’ – MEREDITH MONK

OTOPSİ RAPORU BAĞIMSIZ BİR KAYIP İLANI

Ben bunları yazarken sen çok uzak bir sende, yılgın bir yöne uzatmış olacaksın beni. Sen bunları okurken ben çok uzaklarda değilmişsin gibi yapacağım eminim. Aramızdaki mesafeleri aklımda yenilgiye uğratmış olmama rağmen hiçbir yerimden zafersel bir gurur fışkırmıyor, garip.. İhtiyaç gibiymişsin gibi duruyorsun artık, belki de ondandır. Ne kadar yanılmış olabilirim ki’yle geldiğim ve döndüğüm o uzun yolun tamamen ölümüme attığım adımlar toplamı olduğunu anlıyorum şimdi. Çok hızlı gelişiyor özlemin, kontrol edemiyorum.

Fırtına öncesi sessizlik anlarıymış seni görmeden önce düşlediklerim, farkında olamıyor insan kavuşmadan, kavuşmaya ramak kala zamanlarının aslında ne çetrefilli, ne çocukça olduğunun. Seni gördüğümde o kısacık an içinde aldırdım en yakın yalnıza içimdeki çocuğu. Öyle bir boşluk doldu ki arafında, tüm beklenenler yargılandı ve layığını buldu huzurunda. Genişledi cehennem, ve yırtıp attı cennetle arasında süzülen sıratları. Çok eski hüzünlerden tanıdım yüzünü, hiç yabancı gelmiyordun, geldiğin yerden. Ne kadar astarsız boyalarla dokunsan, kapatsan kalbinin kapılarını illa kalmıştır birkaç tırnak izim kapılarında , demir parmaklıklarında çığlığım, görüyor musun, duyuyor musun ?

Serçe parmaklarınla tanışıklığımız uzun yıllara dayanıyor, ben uzatmadım sırtına onca uzun yılı dayan diye ama sen yine de rahat et usumun ormanlarında, yabanıl kalsın parmakların, evcilleştirmeye çalışmayacağım onları. Her dokunuşunda kirime, bir tel kopuyor içimde bir yerlerde; kısa devre yapıyor aklım. Tüm günahlarımı yolcu ediyorum bir araya getirdiğim otobüs koltuğundan. İlk mola yerinde, el sallamanı taklit etmeye çalışıyorum, gittikleri yerde eksiklik hissetmesin kendilerini günahlarım. Yoksa hiç dayanamam veda sahnelerine, sen bilmezsin; dayanıklı görünmüştüm tüm zerrelerime kadar senin yanında, sen bilmezsin..

Kelimelerimin üzeri çizilmez, karalanmaz. Çizilir, karalanır ama erir utançtan yabancı çizgiler, uyuşmayan renkler. Sessizce toparlar valizlerini uyuşmadığında renkler, çizgiler, karalamalar. Karşı kıyıya geçerler sırat’ımdan, dün-yarın arası bir yaşam kırıntısında, bir nefesinin sırtında; anlarlar geç olmadan, izoledir benim özgürlüğüm, anlattığım ve yazdığım tenlere siner kelimelerim.. Olmamış kadınlar sevdim çoğunlukla, tutkuları yoktu, kaprisleri çoktu, hamdılar yok olma zamanlarına kadar. Şimdi bocalıyorum tenine dokunduğumda, şimdi bocaladım, şimdi; senden uzakta.. Veda sahneleri tasarladım kağıtlar üzerinde, kolay olacak gibiydi, bir sürü müsvedde çıkmasına nazaran. Bir sürü beğenisizlik hissettim bunlarda da, tanrı okuduğunda. “Planlama” dedi eceli, “ben istediğimde ödeyeceksin son taksidini, peşinen verdiğim nefeslerin en nihayetini”. Ellerini çek yanaklarımdan, şakası olmaz silahın ve çok banal, tanrıyla aramıza bu kadar pervasız dalman.

Yol mu sana karşı provoke ediyor aklımı ? Yanımda duruyorsun oysa, başın omuzumda, uyumuyorsun da, bedenin olmasa da, başın.. Kesip almışım aklının orta yerinden, ama hata sesin, söz vermeseydin çıkmayacağıma zihnimden, açık bırakmazdım aklımın kapılarını; üşümezdin, üşümektendir bu uykulu hallerim, oysa geceyle uykusuzluk yarışlarında ipi hep ben göğüslerdim.. Seni en güzel halinle bıraktım ölürken, ne yaşlanacak, ne de değişeceksin artık. Tekrar karşıma çıktığında da zaman işlememiş olacak sana, en sağlam mirasımsın sen, kendime bıraktığım.

Bir benzin istasyonunun kamera kayıtlarıyla kanıtlandı vedasızlığın, zorla yanaklarına dokunan dudaklarım, iyice görünüyorlar üstelik.. Şimdi dilekçe hazırlamalardayım “güvenlik sebebi” ile başlıyor arzuhalim, geri almak niyetindeyim seni görüntülerden; adam gibi vedalaşana dek boyun eğmeyeceğim bürokratik engellere, üçüncü kişilerin sorgu sualine, adam gibi yalanlar sıralayacağım gerekirse. Kalbim harici hiçbir yerde, görüntün bile olsa, yalnız kalmayacaksın..

Son sevişmemiz ileri bir tarihe ertelendi, tarafından. Oysa amacım büyümek. Toprağın kalbinde dayandım tüm mevsim normallerine ve abartılarına. Nefesin kırdı kabuğumu, şimdi sürgünüm sana çiçek, dal. Diktiler seni yanıma. Henüz tanımıyorum mevzusu sık sık geçen rüzgarı, çok korkutmuşlar küçükken ağaçları; tekerrür ediyordur belki korkular, bilmem.. Dikil yanımda, yarı naylon bir iple bağlasınlar gövdemi, gövdene. Toprağa tutunmayı öğret bana gizli gizli, kökleşeyim kaldığım burada; gidecek bir yerim yok değil, olmayan bir yoka gidecek gibilerimden caydır beni.

De ki; git-me..

Ölüm korkusunu tatsın bizimle azrail. Omuzumuza dayasın nurdan başını, gözyaşlarını ilk biz silelim, ilk bizde isyan etsin alınyazısına.

De ki; git-me..

Sensiz bir şehir istemiyorum, tüm kaldırımları emzirmem gerekse de, seni büyütmek istiyorum; bir parça toprak biriktirdim geleceğini bile bile, serpil sen dal, çiçek.

De ki; git-me..

Zamanla genişleyeceksin yerinde, daha çok isteyeceksin biliyorum; o zamana dek, git –me..

Sevişme sonrası perte çıktım, dudaklarında yeniden yeniden ölerek; ama başardım sanırım, adıma dokunmadan çıkmıyor herhangi bir kelime, herhangi bir sözün, dudaklarından..

De ki; git -me..

Adım nasılsa dilinde.. Hınzır bir kafiye de sen-ben, tüm sonların ucundan hep taa en başa doğru, yine yine; git-me-de.

Alkol duvarıyla aramda sıkışıp kaldın dün gece. Asit damlıyordu şiirden, okunduğu usu yakıyordu. Denizime işer giderdi ya(ba)ncı insanlar, ama hiç zarar veremezdiler yakamozlara. Kimin gönderdiğini, kimlerin imzasıyla sıvarlardı paçalarını bilirdim. Usul bir dalgalanma olurdu yüzeyde, daha güzel görünürdü hatta ay, tuz oranı yükselirdi çok az; hepsi bu..

Verebildikleri en büyük zarar..  Bir kadeh daha ?

Aralanırdı tüm kapılar, simsiyah bir yoklukta ışıldardın; korkuturdu ışığın.. Ben seni daha çok üçüncü kadehten sonra sevmeye başlardım –ki tanrı hakkını doldurup çıkardı aramızdan. Yalnızlığımızı batırırdık, tuz oranı yüksek, tutku oranı ütopik değerler taşıyan denizimizde, yanardı yalnızlıklar, kanardı yakamozlar..

Adının iç denizlerinde sığınacak limanlar aradım, fırtına öngörüsü hakimdi tüm lokal gözyaşlarında; oysa yerlik bir “şey” değildin, ölesiye korkuyordun yer edinmekten.. Senin gibi bir katili hiç bu kadar tanrı misafiri bilmedi maktülliyetim. Hiç bu kadar güzel ölmemiştim daha öncesi. Anlayamıyorum, hangi ara caniler sıralamamda böylesine yükseldin. Karşında yarım kalmış bir önsevişme kadar utangaç ve acizim.. Lal kraterimsin sen, nasılını bilmiyorum ama bir gün senden fışkıracak içimdeki cehennem, neyin çıkarsa önüme yakarak.. Es’i yok seni seviyor olmamın. Ardımdan gelenlere bırakıyorum bu besteyi, kim ki anlatmaya meylederse aşkı, sadece bu notaların altına dizsin kelimeleri. Yoksun; yüzlerce kilometre uzaktasın üstelik. Hala “tad” burukta olsa, seni hayal ediyor olmak; saklı düşlerimin senlerime dek donduğu bu zemheride..

Bu sevimsiz oda ! Genzimi yakan bu kimyasal koku.. Parmağıma bağlı acil durum butonu.

Bu mevsimsizlik.

Hangi günün tam olarak neresindeyim ? Burnuma, ağzıma giren bu plastik borular, kollarımdan sarmal çıkan bu geçici damarlar, ucunda plastik birer kalp.. Sarıya çalıyor kanımın rutin rengi, nasıl zorla girdilerse içime, çeşit çeşit iğne izleri..

Hem kim bu insanlar, tam olarak hayatımın hangi kısmından çıktılar, şimdi neden yeniden girme telaşındalar ? Her an nefes ritmimi bozan bu reflü, bu zehir..

Jaluzilerin sakladığı ışık mı ? Herhangi birinin tanıdık sesiyle acınması mı ?

Arada bir gelip penceremden bana bakan taklacı mardin, kalkabilsem –ki anca ağrıkesici bir şeyler ikram edebilirim sana; birde yarım kilogramlık tetrapak paketinde ılık süt.. Ağrın, sızın var mı ? Süt içer misin ?

Neden boşalmayan bir kadeh duruyor jaluzinin ışığı sömüren paralel çizgileri üzerinde ? Neden omuzlarım üşüyor sadece, sızdığım senden çıkış noktasında, yattığım yerde ? Hep onulmaz kutuplar mı kullanır operatörleri bedenimin ? Neden böyle üşürler üstelik, kirpiklerimden sızan ilk ışıklar ?

Dur Doktor ! O’na bu kadar telaşlı dokunma ! Bu kadar habis değil O bedenimde..

İyiyim bir’az daha. Yasağımla cebelleşiyorum, henüz kendime bakmadım aynada..

Canım beyaz bir kağıt, tükenmeyen bir kalem çekiyor da, inadına tükettiriyorlar seni kinayeli yasaklarda..

Bana verdiğiniz nedir, bu zaman farklarına sebep ? Gözümü açıyorum güneş sızıyor pencere kenarlarından şarabi duvarlara, gözümü açıyorum tenha bir akşam.. 

Bir şiirden yeni çıkmıştı, üstü başı ironi.. Çıktığı yere büyük gelmişti, darmadağın etmişti, eskiden esnekliğiyle övünen Şair’i. Engizisyonlarda yargılandı bu şairler, bu kelimeler. Binleri asıldı, binleri sürgün edildi pert cümleler(d)e. Birkaç yaşamı kardım, toparladım yarısını. Asılanların cesetlerini söktüm, mermer lahitlerden; sen çıktın şimdi, diğer yarısını bulmak zorunda olmalarımda; kaybettiğimi yeni anladığım en güzel yarı’m. Yoksa çürümezdi hiçbir cümlem senle temas anında. Dayanırlardı sonsuza, vardığım en uzağa..

Nasıllarımı soruyor üst insanlar.. Nasıllarımı merak ediyor, hayatımda yönlerini sorgulayanlar.. Nasıllarım umurunda değil aslında, hiçbirinin; tanımıyorum hiçbirini bazen.

Sadece çok tanrılı bir geceydi, ve okaliptüs kokuyordu nefesin; tek sana dua ettim acemi avuçlarımı açarak natamam masallarda, seni seçtim bir Son’a. Yol üzerinde ilk intihar noktasında, milyon ışık yılı uzakta, milyon yıl mola verdim. Körebe oynadım, sesi kısık bir otobanda, en haylaz tanrıyla..

Sadece çok çeşitli şişelerde, irili ufaklı yalnızlıklardaydım. Cevap vermiyordu hiçbir tedavi şekline aklım. İkiye bölünmüş olduğumu anladım sonunda, diğer yarıma bakmaya çıktım; özgürleşmişti diğer yanım, yüksekte aramalıydım. Benimle kalan diğer yarım, üç adım arkamdan geliyor, ama asla yetişemiyordu bana. Durduğum anda kamçısı dökülüyordu ellerinden yelkovanın. Kaçmak zorundaydım !!

Kaçmak zorundaydım, şişeleri taşımaya üşendim, ya da yorgundum..  Sonrasını inanın anımsamak istemiyorum !

Diyaframı çalıştıracak kasıntıya sahip değil ölülerim. Tamamen senni tenefüslerle soludu cesetlerim. Ölü seviciye çıkacak olsa da ismim, kağıt balonlar yapacağım mezarlarımın üzerlerine basmasın diye insanlarım.

İnsanlarım.. iblislerim.. Rollerim.. Bakın yine mi beceremiyorum ? Uçamaz mısınız ?

Ölümü neden beceremiyorum ? Uçun ve yukardan bakın birde, alışacaksınız..

.. ve beton soyundu derisini, nasıl narindi rüzgar, nasıl utangaçtı tüyleri. Dokundu et, kanı çekildi dünlerinden bir anda, düşünecek pek fazla bir şeyi yoktu belki, onca ağırlığında kafamın. Lirik bir biçimdi, kıvranıyordu sonsuza; dokunmak istedim parmak uçlarımla, yetişemiyordum; uzandım boylu boyunca, kayboluyordu acele etmemem gerekliliklerinde, acele ettim henüz sızmadan; dokunmalıydım öylesine eş’ size…

Attığım adımın farkındalığı daha yavaştı benden.

Yüklemine takıntılı devrik bir cümleyim. Sanki geri kalan, ayakta edat çatıyorlar özneye. Ya cidden gizliyse ? Senden söz açıldığında aşkın meskun mahallerinde, bilinçsizce sözümüzü keserdi sessizliğin. Her yüzeyde derinleşir, derinlerimize nüfuz ederdi lekesizliğin. Yüklemine takıntılı devrik bir cümleyim. Yeni ilahiler yazma zamanlarına, dualar toplayıp, dualar biriktirmekteyim.; kaynayıp buharlaşmış bir Aralık tortusu üzerimde.. En kolayı kendine kesmek illaki faturayı. Sirenler çalmaya başladığında, sığınaklara kaçar kadınlarım; kağıt-kalem arası savaşlardan anlar önce. Üstelik hiç üstünlük sağlayamayacaklarını bile bile, birbirlerine. Şiirin hiçsel muharebesinde, ne sayfa, ne kalem; kurtulamıyordu kapılmaktan kelime sellerine, zafer aşktan yanaydı her seferinde…

Acıma sakın bana..

Belki susmayı ülkelendirecek ellerim, yine de en gizli ayrıntım kalacaksın benim. 

Boşuna telaşlanmış komşularım, bakın aranızdayım hala. Tüm sentetik zamanları paylaşalım. Ben sizler gibi değilim, sanmayın. Zar tutmuyorum hayat oyununda, en klas oyuncağım değil üstelik hayat. Ne gelirse, geldiği gibi dokunup, sürtünüp geçiyor bana. Kalbimden geleni yapıyorum..

Acıma sakın bana…

Bu buhranlar gerekliliklerim.. Belli bir tonajdan sonra çöküyor olması omuzlarımın, taşıyamayacağım anlamına gelmez, herhangi bir vedayı daha. Tüm anti-sosyal desteklere ihtiyaç duyduğum zamanlarda, ister istemez -boynunu süsleyen- bir kar tanesi şekilsizliğinde dökülüyorum kapına.. Mağrur gitme topraklarımdan, kanıma dokunuyor sükunetin. Kralın canına kast eden her soytarıyı severek alkışlıyor ayak izlerin. Yazmıyor tarih, ihtiyaç duyulduğu anda desteden birden fırlayan maça kızını..

Acıma sakın bana..

Cebimde işte ! Sen olmasan kimse anlayamazdı semadan çalınan yıldızı benim gizlediğimi. Cebimde işte, ilk karşılaşmamızda eritecektim kar tanesini, yahut asacaktım bir kirpiğine. Yanındayken nasıl unuttum ?  Unuttum; Kahverengi ufak bir kutuda uçuyor yusufçuğun…

Acıma sakın bana..

Ayık kafayla güdüleyemiyorum kendimi. Kendi kendini asan darağaçlarına hibe ediyorum tutkularımı. Dar ağacı olması için beslenen, büyütülen fidanlara asıyorum şimdi çalışkan çocukluğumu. Çocukluk yaşken eğiliyor sonuçta, başka kimsenin önünde eğilmişliğim yoktur, bilesin. Baktım olmuyor, kalbimi söker giderdim..

Özgürlük çok uzak ülke, yakınlarında. Üç tarafı hüzünlerle kaplı bu yarımada, geliş-gidiş yolu üzerinde senlerim. Sanma ki önünden geçip gitmeye menzilliyim. Sen çıktın yolum üzerine –de yol sensin. Gelip geçici sağanaklarız bizler, aklım uçurum boylarında ergenleşiyor sancılı aşklar.

Acıma sakın bana..

Çocukluk düşlerimin özü olsa da, tam bir büyümeden söz edemez bizim hikayemiz. Düşlediğim sen dibimdeyken, çok uzak kalmak “biz” den,  kapalı alanlarda, küçücük odalarda. Kıyılarına vuran bir asma kilit anahtarı, kumların kadar çekici, ılık bir lunapark muştusu kalbin, renkli renkli..

Aynı nehirde birkaç kez yıkanan bir ateş, bütün uçurtmaların peşinde aynı hızla; özgürlük.. Yabancı kalırım kara sularına, it dalaşı düşlerin penceresi, gökyüzü biraz. Merak etme, belki sana da uğrayacak aynı bulutlar, tuzu çekilmiş birkaç damla gözyaşımı dökecekler ayakuçlarına. Merak etme, kirlenmeden karşılanacak güneş, olduğu yerde batmasını bekleyen suskun akşamlarda.

Acıma sakın bana..

Seyrek bir Pazar gecesi, tüm insanlarım hücrelerindeki yerlerini almışken; yarın sana doğacak şehirler öldürüyordum şişe diplerinde.  Henüz yolun başında, şimdi olabildiğince çocuk kadehim; şarabın şımartısında.. Otoyollarla örülü kalbimde, birkaç beyaz önlüklü personeli, yabancı bir devletin. Tüm damaryollarımı kesmişlerdi, çevirme noktalarında ayrıştırıyorlardı tek tek hız sınırı kaçağı promilleri. Işıktan fırçaları vardı ellerinde, ışığı daha önce görmeyen her promil meraktan çakılıp kalıyordu olduğu yerde. Ayıkladılar hepsini kızıl sulardan, çokça uzun sürmüş olmalıydı üstelik.

Çatışmalarımı hükme bağladığım o yüksek köşebaşını özlerim bazen, yıktılar orayı çok önceden. Yerinde tuhaf bir yalnızlık var şimdi, rakımı sokak seviyelerinde sabit.. Gözümün içine baka baka sevişen, karşı binadaki kadında taşındı zaten –ki iyi ki taşındı, yoksa camdan sarkmak zorunda kalacaktı göstermek için tüm vurdumduymazlığıma kendisini. Benim izleme zamanlarında sevişirdi çoğunlukla, yabancı yabancı adamlar hırıltısında. Bazen kısa bazen uzun bakardık birbirimize. Bazen de ağlardık, ben boşlukta; O  gümüş bir kasede biriktirirdi gözyaşlarını. Arada sırada çay ikram etmek için çağırırdı. Gitmezdim hiç.. Gitse miydim ki, gelmemesi için saçma sapan zamanlarda aklıma ?

Yeşil gözlerinin yansıması kaldı ahşap pencerede. Sanki bilerek değiştirmedi bina sahibi, o masum pencereleri. O hariç tüm katlar pvc doğraması şimdi. Sanki bilerek değiştirmiyor, birkaç kez arkanda  hırlayarak gördüğüm yılgın aşk sahibi..

Ahh Jully ! Nerede sevişiyorsun şimdi ? Ahh Jully ! Hiç karşılıklı sevişmedik değil mi biz ?

Ahh Jully ! Herhangi bir elbiseyi sana yakıştırabilmeyi özlüyorum şimdi..

Acıma sakın bana..

Rakımını, nüfusunu, ve koordinatlarını bilmek istemediğim hayal kırıklıkları kenti. Bir daha gelecek olursam tüm sokak çocuklarını dolduruşa getirip salacağım en işlek caddelerine. Hepsinin ellerinde renkli renkli düşler, hepsinin elimde tüm dillerde ikamet adresin. Sende pişman olacak caniler, sende uyuyacak yorgun katiller..

Ben bu ölgün alfabe ile ne yapacağım ? Kaçmaz kurgusu kelime pazarlarının. Kaçıncı kuşak çığırtkanlıklarım ? Her harfe yazılan kaç hikaye duyumsayabilir, dinleyenler ?

-Almak şart değil usta, dene şu harfi. Bak ayna. Nasıl duracak üzerinde ?

-Almak şart değil usta, şair tezgahı bu; herkesten bir parça, her parça biraz biz..

-Almak şart değil usta, seçmece üstelik. Kağıt al biraz, dene usta, alma sorun değil.

-Almak şart değil usta, biz her gün buradayız. Uyduramazsan herhangi bir yere, belli bir yıpranmışlık düşer, iadesini alırız.

– Almak şart değil usta !!

Tanrı misafiri bir kurşunun adres karmaşası bu ayaz; gel..

Açık tüm iç organlarımın kapısı, usulca saplan istediğine, taşıyabildiğim kadar taşırım..

Çok kalacaksan yalnız, izin kağıdı çıkarmalısın altında senden vazgeçen katilin imzası..

Bir yere gitmiyorum merak etme, az uyurum sadece, seni beklerken..

Yine de uyurken yağmur ol isterdim en kurak iklimlere yatağına sadık kalsın isterdim güneşler,

Dağların çiçek..

Düşkörü dökülsün kirpiklerinden gerçekler, dayanırım, sen ovalayana dek mahmurluğunu gözlerinden.

Kalsın nöbetlerde, ılık dokunuşların.

Ok kirpiklerin..

Kolay mı ayaküstü uyumak, bir kez bile gözünü kırpmadan ?

Saklandığı yere sığmayan ışıklar sarkar illaki saklandığı yerde saklanamayacak kadar ışıldak

masum,  akluofobik gece bekçisi..

Dengesiz bir jiletin yol üzerinde duruyor bileklerim, sanırım; durabilme mesafesinde değilim..

‘Düşsel’