Archive for the ‘Şiir’ Category

‘belki bir alıntıydı yaşamlarımız…’

 

 

 

KIRLANGIÇLAR GÖÇ EDER YURDUMA…

Ayrılığın habercisidir göç mevsimi…

Bir kırlangıç uçar yurdundan, başlar kalp sıkışması , sebebsiz iç sıkıntıları hüküm sürer, uzak diyarlara gözün dalar…

Gözünden yaş gelinceye kadar ağlama isteği belirir bakışlarında…

Göç ettiğin yurdun düşer avuçlarına…

Boğulur ayrılığı besleyen tüm mevsimler…

Kırlangıçların yurdundan göç etmesi gibidir ayrılık…

Günlerce, zamana meydan okurcasına geçen sürede tebessüm oluşur dudaklarında…

Yeni bir başlangıcın habercisidir yolculuk…

Değişmiştir mevsim…

Kırlangıcın göç ettiği yurda alışması gibidir yeni bir başlangıç…

Kırlangıçların öyküsüdür sevdam…

Ayrılık ve kavuşma mevsim geçişlerinde…

Kırlangıçlar kırlangıçlar her mevsim yurdundan yurduma göç eder…

 ‘Hasibe’ 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VE BİRGÜN…

 Ve birgün öleceğim herkes gibi…

Uzağında, belki kollarının arasında kucağında kalakalırım öylece…

İşte o zaman…

Pişman olursun yaptığın tüm çirkinlikler için…

Ve erteleyip yapmadın tüm güzellikler için de…

Keşke dersin zamanında telafi edebilseydim…

Ve alışırsın, her kaybedişin yok olması gibi basitleşir yokluğum…

Silik bir hatıra olurum bayram sabahlarında…

Coşkuyla dinlediğin o günlerde bizim şarkımız dediğin bir notada var olurum…

Ağır ağır yürüdüğün kaldırım taşlarında koşarsın nefes nefese kaldığında duraklarsın…

Albümler yerimi alır zamanla…

Duvarda iz bırakan tozlu bir çerçevede resmim olur, gözlerinde durur hatıram…

Sesim boğulur gözyaşlarında…

Aslında alışırsın diyorum ya yokluğun alışması yok…

Yağmur olmak istersin belki toprağıma karışma umudu taşır nefes alışın…

Daha fazlasını yapabilir misin?

Mesela, toprak olmayı göze alabilir misin?

Yanıma gelir misin?

 ‘Hasibe’

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANSIZIN…

 Belki bir alıntıydı yaşamlarımız, alın terinin karışmadığı anlardan ibaretti…

Ansızın var olduk ve birdenbire yok olacaktık…

Zamansızdı yaşama karışma telaşımız…

Tüm saatlerin durduğu andı gerçek yaşam…

Farkına varabilirdik yaşananların…

Alıştığımız tüm sesler sustuğunda, duyulmayacaktı kalp atışları…

Nefes dudak arasında unutulduğunda açıl susam açıl olmayacaktı gözler…

Zaman aralığı son varılan durak olacaktı…

Yaşamak gibi ölmekte ansızın alıntı yaşadığımız an gibi gerçek olacaktı….

 ‘Hasibe’

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AŞK…

Aşk kapımı çalıyor…

Kimse yok demek geliyor içimden ama nafile…

Ey Aşk, parmağını çek zilin üzerinden…

Bir iz bırak kapı eşiğine yüreğinden…

Bileyim ki sen ol gelen…

Kapılar ardında beklediğime değen…

 

Aşk kapımı çalıyor postacı edasıyla tık tık diye…

Bir ses var ta derinden…

Adınla söylenmemiş sözlerin yazılı olduğu bir mektubun var diyor…

Adımı soruyor?

Mecnun diyorum ve adıma düşüyor ismin Leyla diyor gönderen…

Mecnun susuyor Leyla yazıyor…

“Aşk kağıda yazılmıyor diyorum.”

Aşk susuyor…

‘Hasibe’

(Fotoğraflar : Blackhawk…)

‘BEN SENDEN ÖLÜRDÜM..’ – FURUĞ FERRUHZAD

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEN SENDEN ÖLÜRDÜM 

ben senden ölürdüm

oysa sen benim yaşamımdın

 

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

ben caddeleri

başıboş dolaşırken

sen benimle giderdin

sen bende okurdun

 

sen , ulu çınarlar ortasından sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışımasına çağırırdın

gece yinelendiğinde

gece bitmediğinde sen

ulu çınarlar ortasından , sevdalı serçeleri

pencerenin gün ışımasına çağırırdın..

 

sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza

sen ışıklarınla gelirdin

çocuklar gidince

ve akasya başakları uyuyunca

ve ben aynada yalnız kalınca

sen ışıklarınla gelirdin..

 

sen ellerini bağışlardın

sen gözlerini bağışlardın

sen sevecenliğini bağışlardın

ben açken sen

hayatını bağışlardın

ışık misali bonkördün

 

sen laleleri toplardın

ve örterdin saçlarımı

saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde

sen laleleri toplardın

 

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve ben

söylemeye başka bir şey bulamadığımda

sen yanaklarını yaslardın

memelerimin acısına

ve dinlerdin

ağlayarak akan kanımı

 

ve ağlayarak ölen aşkımı

 

sen dinlerdin

görmezdin beni ancak..

FURUĞ FERRUHZAD..

‘SES , SES , YALNIZ SES..’ , FURUĞ FERRUHZAD , Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ , KAVİS Yayınları , Şubat 2011..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelincik

Gelip yerleşmiş kan çanağı gözlerinin siyahı göğüs kafesine…

İncecik bir ses iliştirmişsin dudağının kenarına…

Var gücüyle bağırıyor, karanlığın koynuna düşüyor sesin…

Olası yalnızlık çöküyor üstüne, kan çanağı gözlerinin siyahı yerleşiyor göğüs kafesine…

Ve boynun kıldan ince karşında duran silüet  karşısında…

Uzun boylu, serin kanlı, bir yığın sözler biriktiriyor, peş peşe geliyor, verimli topraklara dönüşüyor duyguların…

Velhasıl diye başlıyor söze…

Gelin diyor, gelincik hemen geliyor toprağın üzerine…

İstekli ve sabırsız gözlerle süzüyor toprağı…

Uzun çok uzun sürecek yerleşmesi…

Gelin olalı böyle toprak görmemişti kan çanağı gözlerinin siyahı..

‘HASİBE’

‘bilmek kendimizi bir ırmak gibi yitirdiğimizi..’ – JORGE LUIS BORGES..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sahne..

 dehşetin mükemmel olması için sezar , bir heykelin dibinde arkadaşlarının sabırsız hançerlerinin tehdidi altında çelik parıltıları ve yüzler arasında , kayırdığı , hatta oğlu gibi gördüğü ‘marcos junius brutus’u fark eder ve artık kendini korumaya çalışmaz , sadece shakespeare ve quevedo’nun yineledikleri gibi haykırır : ‘sen de mi , oğlum..’

yazgı yinelemelerden , değişik versiyonlardan , simetrilerden hoşlanır ; on dokuz yüzyıl  sonra , buenos aires’in güney bölgesinde , bir goşo başka goşoların saldırısına uğrar , düşerken saldırganlar arasında , vaftiz babası olduğu genci görür .. yüzüne karşı , genci suçlayarak hafif bir şaşkınlıkla şöyle der (aslında bu sözleri okumak değil duymak gerek) : ‘sen ha..’ onu öldürüyorlar ama o , aynı sahnenin yinelenmesi için öldüğünü bilmiyor..’

 JORGE LUIS BORGES..

 

 diyalog üzerine bir diyalog..

 a.- ölümsüzlük üzerine fikir yürütürken hava kararmıştı ama hala ışığı yakmamıştık.. birbirimizin yüzünü göremiyorduk.. macedonio fernandez , coşkudan çok daha inandırıcı bir kayıtsızlık ve sevecenlikle ruhun ölümsüz olduğunu yineliyordu.. beni , bedeninin ölümünün tümden önemsiz olduğuna , ölümün bir kişinin başına gelebilecek en anlamlı şey olması gerektiğine inandırmaya çalışıyordu.. ben macedonio’nun çakısıyla oynuyor , çakıyı açıp kapıyordum.. yakınlarda bir yerdeki akerdeondan durmadan , hani şu eski diye yutturdukları için birçoklarının sevdiği cumparsita’nın ezgileri geliyordu.. ben macedonio’ya rahatsız edilmeden tartışabilmek için intihar etmemizi teklif ettim..

z. (alaycı bir tonla) – ama sanırım sonunda buna karar veremediniz..

a. (artık tam mistik bir havaya girmiş olarak) – içtenlikle söylemek gerekirse o gece intihar edip etmediğimizi anımsamıyorum..

 JORGE LUIS BORGES..

 

 şiir sanatı..

 zaman ve sudan oluşan ırmağa bakmak

ve anımsamak zamanın başka bir ırmak olduğunu ,

bilmek kendimizi bir ırmak gibi yitirdiğimizi

ve yüzlerin sular gibi akıp gittiğini..

 

duyumsamak uyanıklığın başka bir uyku olduğunu

düşlerinde uyumadığını ve ölümü gören

bizim etimizin o ölüm olmadığından korkan

her gece yattığımız o ölüm , adına uyku dediğimiz..

 

günde ve yılda simgesini görmek

insanın günlerinin ve yıllarının ,

yılların yıkımını , aşağılamasını dönüştürmek

bir ezgiye , fısıldanan bir söylentiye , bir simgeye ,

 

ölümde uykuyu görmek , günbatımında

hüzünlü altını , böyledir işte şiir ,

ölümsüz ve yoksuldur.. şiir

döner gelir tan ağarır gibi , gün batar gibi..

 

kimileyin akşamları bir yüz

bakar biz e bir aynanın dibinden ;

sanat işte bu ayna gibi olmalı

bize kendi yüzümüzü açan ayna..

 

odysseus’un , tansıklardan bıktığını anlatırlar ,

ıtaca’sını daha uzaktan seçerken sevdadan ağlamış ,

yemyeşil ve alçakgönüllü yurdunu.. sanat işte bu ıthaka’dır

yeşil sonsuzluktan , tansıklarla yok bir işi..

 

sonsuz ırmak gibidir hem bir yandan da

akıp geçen ve durakalan ve camıdır yansıtan tıpkı

durmadan değişen heraklitos gibi , tıpkı kendisi olan

ve bir başkası , bir sonsuz ırmak benzeri..

 JORGE LUIS BORGES..

 ‘YARATAN..’ , JORGE LUIS BORGES.. Çeviri : PERAL BAYAZ CHARUM , AYŞE NİHAL AKBULUT , İLETİŞİM Yayınları , 2011 ,98 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İntihar

Kimse duymadan ölmeliyim

Ağzımın kenarında bir parça kan bulunmalı.

Beni tanımayanlar

”Mutlak birini seviyordu” demeliler.

Tanıyanlarsa, ”Zavallı, demeli,

Çok sefalet çekti…”

Fakat hakikî sebep bunlardan hiçbiri olmamalı.

 

Orhan Veli KANIK

İÇ(E) DÖKÜLME

arkasında yağmur var

yere uzanan perdenin ,

içerdeyse gözyaşları

içimdeki korkunç dillenmiş ,

yoksun bırakılırsa ağlar

gem vurulamaz ki

diline dil ister

perde kapanır.

‘HERDEM’

‘ÇOCUKLARA DAİR DİZEMLER..’ – Abdülkadir Bulut

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OYUNCAKÇI AMCA.. 

oyuncakçı amca ,

ne çok oyuncakların var ;

top, tank, tüfek, tabanca..

gövdem titriyor ,

onlara bakınca !

 

n’olursun oyuncakçı amca ,

bundan böyle bizlere ,

oyuncak tüfekler yerine ,

ak yelkenli bir gemi ,

bir de süslü bebekler getir ,

unutma emi ?

 

sonra oyuncakçı amca ,

senden aldığım tüfekleri ,

bozarak onlardan kuş yaptım ,

bana kızmazsın değil mi ? 

ABDÜLKADİR BULUT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKLARA DAİR DİZEMLER..

 

I 

alnımı , alnına sererek baktım

sarışın bir çocuğun yüzüne

bulutları dağlara çekilmekte olan

bir deniz vardı gözlerinin içinde

 

II

 

ne doldurabilmiştir şimdiye kadar

böyle ağzına kadar tıka basa

çocukların elleri arasındaki boşluğu

göğsümüzün gürlüğünden başka

 

III

 

hiç kimse farkına varamamıştır

için için ağlayan her çocuğun

dudaklarının dışa doğru usulca

bir deniz dalgası gibi kıvrıldığının

 

IV

 

sulara da sözüm geçmez oldu artık

ölüm böylesine benzedikten sonra

fidanlıktan sökülen fidanların

köklerinden yere düşen topraklara

 

V

 

kaç gündür gözlerimi bile kırpmadan

yağmur altında bir şehire bakıyorum

yüzümü dolduramayınca hayat , tutup

bir çocuğun elerinin içine saklanıyorum

 

VI

 

yüzünü yağmurlara tut çocuğum

sulara tut , sonra dallarının altına

dünya dilini ısırarak iş yapan

bir insanmış gibi geliyor bana

 

VII

 

günler bir kedi gibi gerinerek bozuyor

gecenin ve karanlığın en uzun büyüsünü

ve bir türlü anlam veremiyorum buna

o yüzden ya şiirlerin içine kaçıyorum

ya da bir çocuğun boynuna

 

VIII

 

çocuklar oturuyor sesimin içine

anlatıyorum bunu gördüğüm herkese

en küçük bir tepki bile alamıyorum

şu insanoğullarından nedense

 

IX

 

ne zaman bir kentin dışına çıksam

yağmurlar da gelmiştir ardım sıra

her kuş yeni bir yurt kurmuştur

ağaç dallarına kendi seslerinden.. 

ABDÜLKADİR BULUT

 

‘ÜLKEMİN ŞİİR ATLASI’ ,  E YAYINLARI , EKİM 2010 , 306 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

isli lamba (okudukça büyüdüğüm şiirler…)

(büyük harften uzak duran büyük şair için, yazıda büyük harfe mesafeli durulmuştur.)

 

 

 

 

 

 

has şairim Haydar Ergülen’in bir yazısında övgüyle bahsetmesi ile tanıştım onurcaymaz ile 2000’de. “tek başına hiçbir şeye yaramıyor yalnız olmak” sözünün sahibi olarak aynı isimle tekrar karşılaştığımda kitapevlerindeki raflarda ismini taramakta oldu gözlerim. kendisini tanıyalım diyeceğim ama doğum tarihi ile başlayıp sıkmayacağım sizi, sözü şairin kendisine veriyorum;

“benim yazarken ve yaşarken, sahicilik gibi bir derdim var. yazı bir onur işi benim için. böyle olunca hayata karşı olan tavrınız keskinleşir. sevinince çok sevinen kızınca da çok kızar. sanat biraz da her şeyiyle ‘çok’ olan insanların işidir. zamanla büyüyüp olgunlaşmak denilen o kütlük, bir yanlarınıza bulaşırsa yazı falan yazamazsınız. kalemin ucu hep sivri olmalıdır…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kitaplarını aralayalım şairi tanımak adına;
“yaz tarifesi” kitabını şöyle duyurmuştur;
“kitapçılarda şiir bölümü gün günden küçülüyor, farkındasınızdır. Yaz tarifesi o bölümlerin birinden inecek yarın. kadıköy’de kayalıkların oralarda görülecektir. bir kafede kahve kanyak içecek midir mesela? Yaz geldiğinde, ‘kaş’taki bir balkonda’, ellerinde şarap şişeleriyle birileri okuyacak, yıldızları izleyecekler, memleketin kimbilir hangi deniz fenerinde birileri öpüşecektir sayfalarımdan mırıldanırken; birisi, ötekine bakarken aşık olacaktır yavaştan… başkası, defterine yazacaktır üç beş dize, sayfalardan birinin fotokopisini çektirip cüzdanında saklayacak bir muhasebeci var mıdır acaba, sirkeci’de ufak bir büroda çalışan?

eskişehir’e giden bir trende, pencere kenarında yalnız bir kız, askerdeki nişanlı bir delikanlı, gurbette beni artık hiç hatırlamayan çok eski bir dostum… kimlerin hayatından geçek, kimler ezberleyecek (şiirin ezberlenmesi için kafiyeli olması gerektiğini düşününler, ah), kimler yalnız gecelerinde üst kattaki tıkırtılardan korkup içinden tekrarlayacak yazdıklarımı, kimlerin fotoğrafının arkasına yazılacak, hangi otel odasının bir köşesinde unutulacak, kimler üzerine çay damlatacak bisküvisini banıp ağzına götürürken, çalan olacak mı peki bir kitapçı sergisinden, sahafa
düşünce sevinecek mi sözcüklerim, bilirim korsan basılmayacaktır ama hiçbir sahtekarlığın altında durmayacaktır pembe mavi kapağı.

şüphesiz hiç tanımadığım birisi, emekli türkçe öğretmeni olan babasına hediye edecektir. Kim parmakları sayfalara dokunurken yorgunluktan öylece sızıverecek, kim otobüsün penceresine başını dayarken hüzünle uykuya dalacak, kimin rüyasından geçecek, kim huzurla dolacak, kim okurken ilk aşık olduğu kadını / adamı düşünecek…”

yazdığı için şükran duyduğum “kah ve rengi”de altı kurşun kalemle çizilen dizelerim;

“şiir içimde bir trenin geçtiği çizik yollar
kar üstünde vurulan at
sırtında bezle maça çıkan çocuk”

“nasıl ki söylenmez bazı şeyler bakılır sadece
nasıl ki bir kadın kumaştır bazen sarılır
hangi mevsimde neyi giysem üşüdüm ben”

onur caymaz sözlüğü
çay: kavrayıp incecik belinden düşüyoruz kışın soğuk yatağına
kedi: siyah beyaz sanıp tırmalıyor zamanı
söz tutulmaz ki verilirse

edinilmesi elzem olanlar;
gece güzelliği
yaz tarifesi
bak hala çok güzelsin
ezilmiş leylaklar kitabı
kah ve rengi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘HERDEM’

 

KIRK ŞAİR OLSAM YAZAMAM BİR HAYDAR’I*

Sevgi Tezahürü’dür yazılan.

* (Şairin Kırk Şiir ve Bir / Orhon Murat Arıburnu şiir ödüllü)  ‘Kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi.’ dizesinden esin…

Bazı kitapları okuruz, bazı da insanları. Değerli şairim Haydar Ergülen’i okuyarak tanıma vaktidir kendi nisan havası eylül mevsiminde, buyurun;

Şair adımlı yolcudur kendisi. Varolan sözlüğü dünyaya bakışını da barındırır bir anlamda. Ona göre;

“Deniz: Şiir yazarken sırtın dönüldüğü yerdir. Ev: İçimizdeki sokak. Eylül: Günaydın hüzün. Haziran: Aylardan Haziran’sa, vakitlerden de şiir demektir. Kar: Eski mektup. Hüznü bile mutluluğa benzer. Sakal: Çok istediği ‘doçent ceketi’ni, uğruna feda edebilecek kadar sakalına tutkundur. Sırat: Her yerde. Şiir: Şiiri; mülk, elbise, para, ev, arkadaş olarak görmez. Yani, şiirle ‘dünya malı’ bir ilişki kurmaz. Şiiri, bir ‘hatıralar dükkânı’, bir ‘mazi şehri’ olarak görür. Turna: Gökyüzü treni. Vazgeçilmezleri: Kızı Nar, eşi İdil, kedileri, kardeşleri, arkadaşları… Bunların hepsi şiirden de önce gelir. Yağmur: Sokağın kalbi. Yalnızlık: Dünyanın en uzun kelimesi.”

olarak nitelendirilir.

KIRK ŞİİR VE BİR’E SESLENİŞ
“Bütün bahçeler sen de toplanmış, gül müsün nesin? / Hafız”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

40 yaşının bizdeki karşılığı olgunluktur. Farsçadaki karşılığı ise çile’dir. Dervişlerin çile doldurmak için ıssız bir yerde yaptıkları 40 günlük ibadetten gelir bu anlam. Şairde şiir yolunda 40 yıllık bir çilenin, olgunlaşmanın gereğidir diye düşünür ve kaleme alır şiirlerini.

Çocukluğumda edindiğim beyaz bir kapak üzerine kurulmuş balkonda mikrofonla şiir okuyan çocuktur  haydar ergülen benim için. En çok elden geçmiş ve elden düşmeyen başlık yaptığım kitabını okuyalım birlikte; (yağmura nazire )

AVLU
sevgilim, güzel yazım, ince randevu
verirsen bana: adam evdir, kadın avlu
yaz! ben sana açılayım sense sokağa
yaz beni de bir ince vakte ayarla,
bir adam adası varsa oraya bırak,
ister ıssız bırak, uğurla, dilersen uğra,
su gibi yaz: kadın deniz, adam ada,
hem bütün adalar kadınla ıssız hem
adam kadının ortasında tenha, bir kuğu
bile bir kez olsun kendi etrafında
kirlenmeden dönemiyorsa bu dünyada
neyi yazacaksın sevgilim, yaz! ucu
kırılmaya doğru açılmaktaysa kalemin,
yükselmekteyse de şiirin adasındaki sular da!
işte ıssız adalar bir bir kadınlarda boğuldu,
en iyisi denizin yuttuğu bir adam oldu…
dünya avlumuz olsaydı da evler gibi
yüzyüze bakabilseydik orada, yaz ve açıl
sevgilim, güneş bir avlu daha kazansın senden,
deniz de benden bir adam daha…

güzel avlumsun benden sokağa açılsan da!

NAR’IN BABASI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nar imgesinin Haydar Ergülen şiirindeki yeri malumunuzdur. Bu kelime, adeta onunla anılır olmuştur. Nar’ı hem kitabına hem de çocuğuna isim olarak veren bir şair, elbette merakı hak ediyor demektir.
kış büyük geliyor nara gidelim.
soğudu günlerin yüzü nara gidelim
narın bir diyeceği olur da bize
açılır yazdan binbir sıcak söz
dilimiz kurudu burdan nara gidelim
narın bir evi var pek kalabalık
keşke biz de otursaydık orada
ev büyük geliyor şimdi her oda
bir ayrılık, çocuklar kapalı kutu,
bahçeler dağınık: bir salkım üzümü
paylaşırken nasıl da bağ bahçe arkadaştık,
meğer yapraklarından soymaya başlamış
bahçeyi hırsız, bağ çıplak kalmış!
Narın bahçesine bir hoyrat girse
tenden önce dile yoksulluk düşer
dil üşümeden daha üzülmeden ten
açılıp saçılsın bize nara gidelim;
ev ki nar gibi içiçe bahçe
kadın aşka bahçe, deli sarmaşık
tutunup aşkına hemen nara gidelim.

Nârın elinden kopardık şu aşkı diyelim!

Dergilerde kalan şiirlerini topladığı KARTON VALİZ kitabı da bu yazıdaki yerini alsın;
Rüzgar aynı cümlede iki kez eser
ve kağıttan şiiri kovardı ikincisinde

karton valizi gemiye alma, kiraza açıl
uzak çocuk! Şehre git ve hepimizi söyle!

KEDER GİBİ ÖDÜNÇ’te bize ne has şeyler mırıldanır;
“Hiçbir şeye sonuna kadar vakıf olamayacağımızı düşünüyorum. Bir duyguya bir bilgiye insan sonuna kadar vakıf olamaz. Bu gözyaşı olsun, kahkaha olsun ve tabii şairlere en çok yakıştırılan keder olsun. Artık kederli olmak şairliğin şanındandır. Bilge olmak da tasavvufun şanındandır ya… Ben de bize verilen her şeyin ödünç olduğunu; kendimizin ödünç olduğunu, kelimelerin ödünç olduğunu, şiirin ödünç olduğunu ve işte o anda da şairin de en can alıcı noktası da olan kederin ödünç olduğunu düşünüyorum. Keder dağıtıcısı, keder tüccarıdır şair.”

Galiba insanın yakışıklı bir kalbi olmalı önce 
sık sık tozu alınmalı, parlatılmalı aynalı sözlerle 
benimse kalp hususunda cilalı bir cümlem bile yok 
mırıldandığım sözlerin çoğu ondan gelse de…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendi seçtiklerini öne çıkardığı YAĞMUR CEMİ kitabına çevirelim yönümüzü;

Gözyaşı da yağmura dahildir der şair. Cenk Gündoğdu’nun önerisi olan kitab adını çok sevmiş Ergülen. Yağmuru severim, cem olmak da geleneğimde var diyerek bu tercihinde haklı olduğunu da dillendiriyor şair.

şimdi anımsanması gereken bir şeyler vardır
bir çığlık kadar sessizlik de anımsanır
hoyrat sevinçlerle sularında yüzülen
olağan duygularla yüreği örten
bir aşktan geriye suskunluk kalır

“Hiç bir şiiri bitmiş olarak düşünmem” diyor şair ve ekliyor; “ Hayatta ne var ki tamamlanmış o yüzden şiirde yarımdır. Hepimiz her şeyin yarım kalacağını biliyoruz.”
İşte bu yazıda o kadar yarım kalmıştır zihnimde, kalemimde.

Trenler de Ahşaptır kitabının başlangıçında dediği gibi cümleten iyi yolculuklar dilerim Haydar Ergülen’in kitapları arasındaki vagonlarda size.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GİRİZGAHI SONDA BULUNAN YAZIDIR BU!
Turgut Uyar, Şairin hayatı şiire dâhildir” der. Aşağıdaki notlama da bunu dikkate almak adına yapılmıştır;

İlk şiiri 1972’de Eskişehir’de Deneme dergisinde Umur Erkan adıyla yayınlanır. 1979’dan itibaren Somut, Felsefe Dergisi, Türk Dili, Yusufçuk, Yarın, Gösteri ve Varlık dergilerinde şiirleri yayımlanır çoğunlukla. Uzun vakitler Radikal gazetesinde Açık Mektup başlığı altında yazıları yayımlanır. Şiirleri dışında Deneme çalışmaları da mevcuttur. 80 kuşağının kıymetli şairlerinden Haydar Ergülen 1956 Eskişehir doğumludur.

‘HERDEM’

 

‘PLAZA DE MAYO ANNELERİ..’ – EMİRHAN OĞUZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PLAZA DE MAYO ANNELERİ..

 

‘en argentina

no pasa nada’

 

künyemde onbeşbin ad okunuyor

hem derin uçurumlardayım hem kör dehlizlerde

her evin temel çukurundayım

mezarım belirsiz

 

yedi yıl yirmiyedi mevsim anne

kurudu kanım tank paletleri altında

törenleriyle sirenleriyle çiğnediler cesedimi

gözlerimi kara çaputlarla bağladılar

çaldılar benden günü geceyi

gördüm kaç genç kızın gelinliğini kirlettiler

kaç bebeğin beşiğini sarstı postalları

gördüm anne

çelik miğferleriyle tuttular sabahın kapısını

sorgulara taşındım

mitralyöz tarakaları yaladı

çiçek tarhlarında çürüyen saçlarımı

dinle anne

bir desparesido’nun kurşun geçirmez sesim

beni bir dağın kıyısında vurmuşlardı

mezarım belirsiz

 

erimiş gözlerinin menevşe vakti

yirmiyedi güz yaşlanmışsın anne

kayısı dallarından süzülen yağmur damlası gibi

akardı ayışığı boynundan omuzlarına rüzgar

ıhlamur kokusu getirirdi dağdan

ocakta közler ışıldardı

kıvılcımlar uçururdu ateşböceklerinin ışığına

ölü demire can veren elleri babamın

çocuk gözlerimizde duyardık anne

göçer kemanların çağrısı gelirdi uzaktan

koşar gelirdi ablamın ezgisi sesine

acı aşk şarkıları kır gecesinin

 

dinle anne

bir desparesido’nun ağıt tutmaz sesiyim

beni bir gecekondu avlusunda vurmuşlardı

mezarım belirsiz

 

dumanrengi bir gökyüzü anne

çökerdi karanlık sokaklarına akşamın

oturup camın kıyısına yolumu gözlerdin

kirpiklerine değerdi pervazdan sızan rüzgar

kulağın kapıda korkuyla ürperirdi yüreğin

dışarıda kar anne karda ayak izleri

neyi anlatırdı geceye bırakılan kağıtlar

onlar hiç anasütü emmemişlerdi

ve anaları hiç oğul emzirmemişti onların

birağızdan söylenmiş türkülerle ışıyacaktı

gün bizim sokaklarımızdan akacaktı kentlere

dinlerdin gözlerin iri iri açılırdı

bugün haftanın dördüncü günü anne

son perşembesi eylülün

mayıs meydanı’nda ilk çiçeklerini açıyor bahar

ve başörtün

ülkemin mavi kelebekleri gibi

dalga dalga uçuyor saçlarında

 

bir öfkenin önce yargılı sesisin anne

sarmışlar çevreni sırmalı kollarıyla

parmakları tetikte dirsekler kenetli

kaçırıyorlar gözlerini gözlerinden

gizlemeye çalışıyorlar yüzlerini

susturmak istiyorlar acı aşk şarkılarını kır gecesinin

silmek yok etmek istiyorlar kardaki ayak izlerini

seni yirmiyedi güz yaşlandıranlar

sana plaza de mayo’nun delisi diyorlar anne

çelik yelekleriyle uykularını basıp gelinlik kızlarına saldıranlar

sana perşembe’nin delisi diyorlar..

 

bugün haftanın dördüncü günü

ilk perşembesi ekim’in

mayıs meydanı’nda yuvalarını kuruyor kırlangıçlar

ve senin yumruklaşan ellerin

tıpkı sonsuz toprakları gibi ülkemin

doğacak günü taşıyor avuçlarında

 

bir acının sevince yazgılı sesisin anne

yolumu bekleyen gözlerin

bir daha göremeyecek karda savrulan atkımı

o emekçi ellerinle saçlarımı saramayacaksın

ama üzülme

gölgemin değdiği duvarlardan

tülden bir esintiyle geçecek mayıs sabahı

gün gelecek

sevinçle savurarak sigara dumanını

şarkılar söyleyecek fabrika kapılarında kardeşim

ve sen her perşembe geleceksin

ve mezarımın toprağını hep gizleyecekler senden

 

bugün dördüncü günü haftanın

acıyı ve özlemi

umudu ve öfkeyi çağırıyor mayıs meydanı’nda toprak

duy çağrımı

ağarmış kızılderili alnınla gel anne

yorgun bilekleriyle ayaklarının

yurdumun uçsuz bucaksız pampaları gibi

üretken öpülesi ellerinle gel

toplumezar çiçeklerinden topla türkümü

türkümü söyleyen melez sesinle gel

listelerde onbeşbin kayıbım anne

onbeşbin ölü

onbeşbin kayıp..

 

 EMİRHAN OĞUZ

(Eylül – Ekim 1983..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMİRHAN OĞUZ , ‘ATEŞ HIRSIZLARI SÖYLENCESİ..’ , KIRMIZI Yayınları , Ekim 2009 , İlk Baskı : Cem Yayınevi 1988..