Archive for the ‘Yazar: ‘Dandi’’ Category

ARA GÜLER

“Yaşam size verilmiş boş bir film;
her karesini mükemmel bir biçimde
doldurmaya çalışın.”
Ara Güler

Ülkemizin fotoğraf alanında yetiştirdiği en önemli isimlerin başında gelen Ara Güler tam adıyla Aram Güleryan kendi web sayfasındaki biyografisine göre 16 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğdu. Beyoğlu’nda ecza deposu sahibi varlıklı bir ailenin tek oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Ortaokulu Pangaltı Lisesinde bitirmiştir. Liseye Getronagan Ermeni Lisesi’nde başlamış ve bir dönem Galatasaray Lisesi’ne kayıt yaptırsa da lise eğitimini  Getronagan Ermeni Lisesi’nde tamamlamıştır.

Ortaokul üçüncü sınıftayken eline ne geçerse okuyan ve kendi çağında öyküler kaleme alan Ara Güler “Haber Akşam Postası” gazetesinin çocuk sayfasına “Mahkum” adlı kısa öyküsünü yollamış ve bu öyküsü 1946 yılında yayınlanmıştır.

Lise yıllarında okulu kırmaya başlayıp Beyoğlu sokaklarında vakit geçirmeye başlayan Ara Güler’deki bu değişimleri fark eden babası -okumaya gönüllü olmadığını düşündüğü oğlunun “avare olmaması için” çareler düşünmeye başlamış ve arkadaşı olan pek Film Şirketi’nin sahibi İhsan İpekçi’den oğlunu yanına “çırak” olarak kabul etmesini  sağlamıştı. Bu işe girdikten sonra filmlere ve sinemaya tutkuyla bağlanan Ara Güler sinemalara gelen hiçbir filmi kaçırmamaya, bazılarını defalarca izlemeye başlamıştır. Oğlunun sinemaya ilgisini gören babası Dacat Bey oğluna 35 mm’lik bir film gösterme makinesi almıştır. Çok kaliteli ve pahalı bir makine olan bu hediyeyle Ara Güler okullarda ve aile meclislerinde filmler göstermeye başlamıştır. Bu film gösterme işini kendini hayli kaptıran Ara Güler okulunu da aksatmaya başlamıştır. O sıralarda Doğan Film Stüdyolarını da gitmeye başlamıştı, burada özellikle o dönemde furya olan Arap filmlerinin dublajı yapılıyordu. Bir gün yine Doğan Film Stüdyosu’nda çalışırken çıkan bir yangından kıl payı kurtulmuş, babasının da izlediği bu yangından çok korkan Ara Güler’e babası bir daha stüdyolara gitmesini yasaklamıştır.

Filmcilikten baba zoruyla ayağı kesilen Ara Güler bunun üzerine anne tarafından mesleklerden biri olan tiyatroya yönelmiş ancak Ara Güler’in tiyatrodan beklentisi oyuncu olmak değil tiyatroyu hazırlayan adam olmaktı. Lisedeyken film stüdyolarında sinema sanatının her alanında çalışırken bir yandan da Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Kurslarına devam etmiştir. Bunun nedeni de yönetmen veya oyun yazarı olmak istemesidir. Onlarca piyes ve oyun yazmış ama bunları daha sonra yırtmıştır. “Bir Garip Yılbaşı Gecesi” adlı tek perdelik piyesini daha sonra öykü haline getirip Yeni İstanbul Gazetesi ile New York Herald Tribune gazetelerinin ortaklaşa düzenlediği Dünya Hikaye Yarışmasına göndermiş bu öyküsü 422 öykü içinde yayımlanmaya değer 30 eserden biri olarak seçilmiştir.

O sıralarda gazeteciliğe de merak sarmaya başlamıştır Ara Güler. Babasının verdiği parayla ilk fotoğraf makinesi olan Rolleicord II’yi Tünel’de fotoğraf malzemeleri satan Mösyö Kalimeros’un dükkanından aldığında 22 yaşındaydı. Bu makine o dönemde Cağaloğlu’ndaki gazetecilerin kullandığı makineydi. Fotoğraf makinesini aldıktan sonra önüne çıkan her şeyi, her gördüğünü çekmeye başlamıştır. Bu durum etrafındaki herkesin dikkatini çekmiştir.

Babasının eczanesinin depo olarak kullandığı üst kattaki bölümü karanlık oda haline getirmiştir. Ara Güler içinde büyüyen gazetecilik tutkusuna yönelik ilk adımlarını öykülerini yayımlayan İstanbul’daki Ermeni Cemaati’ne ait gazetelerde atmıştır ve ilk fotoğrafları Jamanak adlı gazetede yayımlanmıştır. Jamanak adlı gazete ilk röportajı olan Kumkapı Balıkçı röportajı da yayımlanmıştır.

Ara Güler’in meşhur Kumkapı Balıkçıları röportajı fotoğrafları vardır. Balıkçıların yokluk döneminde ispirtolu rakı içtiklerini röportajında yazınca Kumkapı balıkçıları yanlış anlayıp, isyan edip çalıştığı gazetenin kapılarına dayanıp protesto gösterileri yapmıştır.

 

 

Ara Güler İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin Gazetecilik Enstitüsünde okumaya başlarken eş zamanlı olarak da 1950’de Yeni İstanbul Gazetesi’nde gazeteciliğe başlamıştır. İlk göz ağrısı Ermeni cemaati gazetelerinden ayrılmasının sebebi daha geniş kitlelerle buluşan gazetelerde çalışarak fotoğraflarını daha fazla insanın görmesini istemesiydi.

Fransızların ünlü belgesel fotoğrafçısı Henri Cartier-Bresson’la 1953 yılında tanıştıktan sonra Paris Magnum Ajansına katılmıştır. Aynı yıl İngiltere’de yayımlanan “Photography Annual Antolojisi” Ara Güler’i dünyanın en iyi 7 fotoğrafçısından birisi olarak gösterdiğinde henüz 25 yaşındaydı. Yine aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne (ASMP) ülkemizden kabul edilen tek üye fotoğrafçı oldu. Ara Güler 1954 yılında ise Hayat Dergisi’nin fotoğraf bölüm şefi olmuş ve 1962 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1955 yılında İstanbul’da azınlıklara karşı gerçekleştirilen  6-7 Eylül olaylarını fotoğraflayarak meydana gelen tahribatı belgelemiştir. 1958 yılında dış basından Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto-muhabirliği görevlerini üstlenmiştir.

Ara Güler 1962’de Almanya’da çok az fotoğrafçıya verilen “Master of Leica” unvanına layık görülmüştür. İsviçre’de çıkan “Camera” dergisinde Ara Güler adına özel bir sayı yapılmıştır. 1964’de Mariana Noris’in ABD’de basılan “Young Turkey” adlı yapıtında Ara Güler’in fotoğrafları kullanılmıştır. 1967’de Japonya’da çıkan “Photography of the World” antolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı yayınlanmıştır. 1967’de Kanada’da açılan “İnsanların Dünyasına Bakışlar” sergisinde, 1968’de New York Modern Sanatlar Galerisi’nde düzenlenen “Renkli Fotoğrafın On Ustası” adlı sergide; aynı yıl yine Almanya’da, Köln’de Fotokina Fuarı’nda yapıtları sergilenmiştir. Ara Güler’in 1970’de “Türkei” adında fotoğraf albümü Almanya’da yayımlanmıştır. Sanat ve sanat tarihi konularındaki fotoğrafları ABD’de Time-Life, Horizon ve Nesweek kitap bölümlerince ve İsviçre’de Skira Yayınevi tarafından kullanılmıştır. İskoç soylularından olan ve Atatürk ile Osmanlı İmparatorluğu’yla ilgili kitapları da olan  Lord Kinross’un 1971’de yayınlanan “Hagia-Sophia” (Ayasofya) kitabının fotoğraflarını çekmiştir.

Yine Ara Güler Skira yayınevince Picasso’nun 90. yaş günü için yayımlanan “Picasso Metamorphose et unite” adlı kitap için Picasso’nun foto-röportajını yapmıştır. 1972’de Paris Ulusal Kitaplıkta Ara Güler’in sergisi açılmıştır. 1975’de ABD’ne davet edilmiş ve birçok ünlü Amerikalının fotoğraflarını çektikten sonra “Yaratıcı Amerikalılar” adlı sergisini dünyanın birçok kentinde sergilemiştir. Ara Güler yine 1975 yılında Yavuz zırhlısının sökülmesini konu alan “Kahramanın Sonu” adlı bir belgesel film çekmiştir.

1975 yılında birinci evliliğini Perihan Hanım ile yapan ve 4 sene sonra da boşanan Ara Güler ikinci evliliğini, 1980 yılında tanışıp 1984 yılında Suna Taşkıran Hanım ile yaptı. Eşi 2010 yılında vefat etti.

Ara Güler 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Foto Muhabirliği” dalındaki birincilik ödülünü almıştır.

1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılığın bastığı “Fotoğraflar” adlı kitabında basılmıştır. 1986’da Hürriyet Vakfı’nca basılan Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı “Mimar Sinan” kitabını fotoğraflamıştır. Aynı kitap 1987’de “Institute of Turkish Studies” tarafından İngilizce olarak yayınlanmıştır. 1989’da “Ara Güler’in Sinemacıları” kitabı basılmıştır.

Ara Güler 1991’de Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) “The Sixth Continent” adlı kitabını fotoğraflamıştır.

Bu arada bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yapan ve bunları Magnum Ajansı ile dünyaya duyuran usta fotoğrafçı İsmet İnönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yapmış ve fotoğraflarını çekmiştir. Bunlardan en ünlüsü fotografçılara poz vermeyen Picasso röportajı olmuştur.

Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları 1992’de Fransa’da, ABD ve İngiltere’de “Sinan, Architect of Soliman the Magnificent” adlı kitabı yayımlanmıştır. Yine aynı yıl “Living in Turkey” adlı kitabı Ingiltere, ABD ve Singapur’da “Turkish Style” başlığıyla, Fransa’da “Demeures Ottomanes de Turquie” adıyla yayımlanmıştır.

Ara Güler’in 1994’de “Eski İstanbul Anıları”, 1995’de “Bir Devir Böyle Geçti”, “Yitirilmiş Renkler ve Yüzlerinde Yeryüzü” fotoğraf kitapları yayımlandı. Ara Güler’in fotoğrafları Paris Ulusal Kitaplıkta, ABD’de Rochester Georg Eastman Müzesi’nde, Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda bulunmaktadır. Köln Mueseum Ludwing’de Das Imaginare Photo Museum’da da fotoğrafları sergilenmektedir.

 

 

Ara Güler usta fotoğraflarında 50 yılı aşkın süre Leica makinasını kullanmıştır ve fotoğrafın sanat dalı olmadığını ifade eden Ara Güler aynı zamanda kendisini foto muhabiri, gazeteci olarak tanımlamıştır ve bunu devamlı tekrarlamıştır : “fotoğraf sanat değildir, ben de bir fotoğraf sanatçısı değil bir fotoğraf muhabiriyim, basın fotoğrafçısıyım.”

Savaş foto-muhabirliği de yapan Ara Güler, 4 tane savaşa gitti. Katıldığı savaşlarda çektiği fotoğraflar dünya çapında çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Çektiği savaş fotoğraflarından birisi Times dergisine kapak oldu.

Gazeteci Nezih Tavlaş’ın, Ara Güler’in hayatını anlattığı Foto Muhabiri adlı 343 sayfalık kitapta Ara Güler’in doğduğu günden bugüne kadar tanık olduğu olaylar kronolojik bir sırayla anlatılırken bir yandan da Türkiye’nin 80 yıllık tarihi de bu kitapta yer almaktadır. Kitabın sonunda Ara Güler ile yapılan bir söyleşi ve aile albümünden fotoğraflar yer almaktadır.

Ara Güler’in en sevdiği fotoğrafçıların başında Sebastiâo Salgado gelmektedir. Kendisinden 25 yaş küçük olan Sebastiâo Salgado için “en çok beğendiğim fotoğrafçılardandır. Daha büyük fotoğrafçı yoktur. İnsanlığın fotoğrafçısı. Palavra çekmiyor, insanların dramını çekiyor” demiştir. İstanbul’a  defalarca Ara Güler’in yanına gelen ve başka ülkelerde de bir araya gelen ikili Salgado’nun teklifi üzerine birbirlerinin 30’ar fotoğrafını seçmiş ve bunu kitap haline getirmişlerdir.

Bir çok ünlü sanatçı, devlet adamının fotoğrafını çeken Ara Güler’in en büyük isteği Charlie Chaplin’in fotoğrafını çekmekti. Onun büyük hayranlarından biriydi; fotoğraflarını özellikle çekmek istiyordu ve Chaplin için “Chaplin benim dünyamı kuran, bana vizyonu veren, hayata bakmayı öğreten adam” diyordu. Chaplin ise o zamanlar İsviçre’de bir şatoda yaşıyordu. Amerikalı ünlü yazar Eugene O’Neill’in kızı Oona ile evliydi. Ara, 3 gün bekledi kapılarında; kar kış demedi. Sonunda Oona, Ara Güler’i içeri aldı; ama “Konuşursan konuş, ama fotoğraf çekme” dedi. Chaplin, felçli halde fotoğraflarının akıllarda kalmasını istemiyordu, haklıydı da. Ara, eline fırsatı geçtiği halde bunu yapmayı kendine yakıştıramadı ve Chaplin’in fotoğrafını çekmedi. Onu, ona olan hayranlığından ayrı bir köşede, hafızasına kazıdı.

Ara Güler verdiği bir röportajda “Fotoğraf nedir” sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Fotoğraf bir kere sanat falan değildir. Fotoğraf görülen bir şeyin zapta kayda geçmesidir. Fotoğraf meselesi bir arşiv meselesidir. Arşiv; kaybolmasın, yitmesin, bitmesin, gene bakayım, gene göreyim diye. Onun için fotoğraf bir alettir, makinedir onunla hayatı yakalarsın hayatı yakalamak da arşiv yapmandan çok daha mühimdir. Bir arşiv bir dünyayı getirir. Fotoğraf makinesinin icadı bunun içindir.”

Ara Güler, aslında bir gazeteci olduğunu da işte bu noktada ayırdı. Bu konuya ise şu şekilde açıklık getiriyordu: “Ben de gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Ben de bu yaşa kadar ona göre çalıştım”.

Ara Güler Ekrem Ataer’in “ARA ile bir ARA” adlı röportaj kitabında “onun için mi fotoğraf sanat değildir diyorsun” sorusuna “sana bir şey söyleyeyim mi? Sanat düpedüz yalandır ve yalandan doğar. Annadın mı? Sunidir, yapmacıktır, kurgudur. Sanatçı eserine mutlaka müdahale eder ve doğal malzemeyi değiştirir. Ben yalnızca bir köşeye çekilir, gözlerim ve işime  gelen yeri yakalarım. Bizim işimizde yalan olmaz, kurgu olmaz. Düşünsene Shakspeare’de her seferinde Hamlet ölür. Yeni bir oyunda tekrar baştan alırsın canlanır ve sonunda mutlaka yine ölür. Kaç kere ölecek lan bu Hamlet? Bizde bir kere ölür ve bir daha dünyanın hiçbir mekanında ve zamanında canlanmaz, çünkü gerçektir ve artık ölmüştür” cevabını verir.

Hayatının son anına kadar muzip ve esprili kişiliğini koruyan ve bunun yanı sıra mütevazi olmasıyla da bilinen Ara Güler kendisine bir röportajda söylenen “siz önemli bir adamsınız” cümlesine verdiği yanıt da hayat manifestosu gibidir : “şimdi şurada anlaşalım. Bir kere önemli adam olunmaz, mühim adam olunmaz. Ben bunların hepsini reddediyorum abi. Ben tarihe tanıklık ediyorum ve bunu önemli buluyorum. Önemli olan da o, tanıklıktır, ben değilim. Mühim adam olmak insanları birbirinden uzaklaştırır. Tabi bizim “mühim adam” da yalnız kalır. İletişimi kopar. Halbuki insanların birlikte düşünüp birlikte üretmeleri gerekir, insanlık o zaman ilerleyecektir, yürüyecektir. Şimdi ortada mühim adamlar diye gezenler bak işte genelde boktan boktan adamlardır. Hayatımızın da içinde sıçanlar hep bu adamlardan çıkar. Bu hıyarlarda birini görünce kafasına bir şey geçirmek geliyor insanın içinden. Önemli insan olmak eşitliği bozar, hır gür çıkar.”

“Ben yalnızca ışığın değil, hayatın takipçisiyim” diyen Ara Güler bu yıl 17 Ekim gecesi saat 23.20 de hayatını maalesef kaybetmiştir. Ara Güler’den insanlığa yüzbinlerce fotoğraf, onlarca kitap ve onlarca foto-röportaj miras kalmıştır.

Ara Güler’in fotoğrafla geçen ömrünün yanı sıra aklı hep ilk göz ağrısı sinemada kalmıştır. Gençliğinde sinema uğruna ölümden dönen ve kendisini hep foto-muhabiri ve gazeteci olarak kendini nitelese de sinemadan uzak kalamamış hayatının birçok döneminde sinemaya emek vermiştir. Ara Güler yapımcı, yönetmen, görüntü yönetmeni, makinist olarak sinemada üretim yapmasının yanı sıra hayatı boyunca birçok filmde ve dizide de oyuncu olarak yer almıştır. Bunlardan bazıları Yeşim Ustaoğlu’nun “Güneşe Yolculuk” ve “İz”, Reha Erdem’in “Kaç Para Kaç”, Sinan Çetin’in “Bay E” filmleridir.

Son olarak Ara Güler’in sinemaya olan sevgisinin ve özleminin bir yansıması olan bir röportajındaki şu cevabıyla noktayı koyalım “yahu benim ömrümün çoğu sinema filmi ile geçmiştir, senkron, montaj, film yıkama, dublaj bütün teknikleri, cambazlıkları bilirim de benden başka herkes sinemacı oldu memlekette…”

“DANDİ”

 

Kaynakça:
1-http://www.araguler.com.tr/tr/aboutaraguler.html
2-https://tr.euronews.com/2018/10/17/unlu-fotograf-sanatcisi-ara-guler-90-yasinda-hayata-veda-etti
3- http://www.ensonhaber.com/ara-guler-kimdir.html
4-“Foto Muhabiri Ara Güler’in Hayat Hikayesi” – Nezih Tavlaş , YKY Yayınları, Ekim 2014, 395 sayfa.
5-“Ara ile bir Ara” – Ekrem Ataer, Librum Yayınları, Mart 2018, 208 sayfa.
6-“AraName” – Semra Aktunç, Hulki Aktunç, YKY Yayınları, 104 sayfa.
7-Fotoğraflar: http://www.araguler.com.tr

AUTEUR KURAMI IŞIĞINDA GASPAR NOE SİNEMASI VE SON FİLMİ “CLIMAX”

 

AUTEUR KURAMI:

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sinema Defterleri (Chaiers du Cinema) dergisinde yazan genç eleştirmenlerin kendi ülke sinemalarını eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkmıştır.

Auteur kuramı önce dolaylı olarak Amerika ve Fransa arasındaki ekonomik – politik nedenlerden direkt olarak Amerikan sineması üzerine düşünen ve yazan kendi ülke sinemasına tepki gösteren bir grup entelektüelin çabası sonrasında 1950’li yıllarda ortaya çıkmıştır.

İyi sinema ve kötü sinema arasında tartışmaların yaşandığı bu dönemde Chaiers du Cinema dergisinde başlayan bu tartışmalar Andre Bazin’in başında olduğu grup (Truffaut, Godard vb) auteur sözcüğünün yönetmenler için kullanılması gerektiğini söylemiştir. Andre Bazin ve Roger Leenhardt’a göre bir yönetmenin bir filme hayat verirken kendi duygu ve düşüncelerini ön plana çıkararak dünya görüşü gibi bir temele oturtulması Auteur kuramını tanımlar.

Bir auteur; ışık, kamera, sahne ve kurgu kullanımına hakim olarak ona kendi bakış açısını katmalıdır. Yönetmenin filmin tek hakimi olması gerektiği düşüncesi hakimdir. Kişiselliğini, filme aktarabilmiş, kendi öyküsünü yaratabilen filmleri arasında temasal bütünlükler oluşturabilmiş özgünlük ve yaratıcılığı ile üst seviyeye çıkmış ve filme kendi damgasını vurabilmiş yönetmenler auteur olarak değerlendirilmektedir.

Yönetmen yaratıcı olmalı diğer çalışanlardan çok daha fazla filme farklı nitelik kazandırmalıdır. Auteur yönetmen filmlerine bir yazar gibi imza attığı kendi dışavurumlarını gerçekleştiren sanatçılar olmalıdır.

Auteur film yapım sürecinde bir bileşenden ziyade üstün zeka ve yaratıcılığıyla filmi düzenleyen kişi durumundadır. “Kullanacağı materyali tanıması, sinema dilini iyi bilmesi ve anlatacak özgün öykülerinin, aktarılacak farklı düşüncelerinin olması en önemli auteur yönetmen özelliklerindendir.

Filmin değişik aşamalarında başka çalışanlar olsa da senaryoyu hangi açılardan çekeceğine, hangi renkleri kullanacağına, kurgunun nasıl bir dünya yaratmak amacıyla yapılacağına (hızlı, telaşlı, sakin, değişir ritimli) karar vermek hep yönetmenin sorumluluğundadır. Her konuda son kararı verecek kişi yönetmendir.

Auteur’ün geliştirdiği yaklaşım yönetmene tam bağımsızlığı amaçlamaktadır. Yönetmenden beklediği şey en katı çalışma sistemlerinde dahi olsa kendinden bir şeyler aktarabilmesidir. Bunu başarabilen kişi auteur olabilecektir. Sinemayı ve gerçeği özgün bir şekilde ele almanın yoludur; kısacası yönetmenin kişisel söylemidir.(*)

<(*)Auteur Kuramı ve Metin Erksan Sineması – Yrd. Doç. Arif Can Güngör>

Andrew Sarris’in 3’lü Değer Ölçütü:

1950’li yıllarda Fransa’da gelişen yaratıcı yönetmenler politikası 1962 yılında Sarris’in “Notes on the Auteur Theory” adlı çalışmasıyla Amerika’ya taşınmıştır.

Sarris’in çevirilerinde Yaratıcı Yönetmenler Politikası (La Politique des Auteurs) “Auteur Kuram” adını almıştır.

Sarris’e göre bir yönetmenin auteur olup olmadığını anlamak için 3 ölçüt vardır.

Bunlar teknik ustalık, kişisel tarz ve içsel anlamdır.

Teknik ustalık film dilini beceriyle kullanabilme yetisidir. Yönetmenin teknik konulardaki yeterliliğini ifade eder. Her film ilk önce teknik açıdan başarılı olmalıdır.

Kişisel tarz Sarris’in düşüncesinde yönetmenin karakteristik özelliklerinin filme yansımasıdır. Yıllar içerisinde çektiği filmler arasında bu karakteristik özelliği ortaya çıkmalı ve kendisini hissettirmelidir. Tekrarlanan belirli bir üslup sergilemelidir. Yönetmenin hissedilebilir bir sanatsal kişiliği olmalıdır.

İçsel anlam, yönetmenin kendi kişiliği ve malzemesi arasındaki gerilimden ortaya çıkar.

Sarris kendi ifadeleriyle auteur eleştirisine eklemeler yaparak auteur kuramını geliştirmiştir.

Sarris yönetmenleri sınıflandırmanın kategoriler ve listeler oluşturmanın iki nedeni olduğunu söyler. Birincisi sinema öğrencileri için öncelikler sistemi oluşturmaktır. İkincisi sinema alanında bir akademik geleneğin olmamasıdır.

Sarris’in düşüncelerinden anlaşılacağı gibi mevcut ihtiyaçlara cevap verme özelliği auteur’ü önemli yapmaktadır.

Sarris filmin sahibi olarak yönetmeni görmektedir. Yönetmen teknik, kişisellik ve ruh coşkusu ile film yapım sürecinde en önemli söz sahibi kişidir.

Fransız Yeni Dalga Akımı

Sinemada İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından sonra 1950 Fransa’sında ortaya yeni bir sanat akımı çıkmıştır. Sinema alanında yeni bir dönem açan bu akımın adı Fransız Yeni Dalga akımıdır.

Fransız Yeni Dalga sinemasında hemen hemen herkes film çekebilecek duruma gelmiştir.

Böylelikle sinema, sıkıcı konular işleyen, sabit kameralar kullanılarak, aynı stüdyolarda geçen filmlerden kurtulmuştur.

Yeni dönem sinemasında kamera, oyuncuları takip etmeye, dış mekanlarda çekimler yapmaya başlamış ve yeni genç ve yaratıcı yönetmenler ön plana çıkmıştır.

Filmin yapımında en önemsenen senarist, yerini yönetmene bırakmak zorunda kalmıştır.

Fransız Yeni Dalgası sayesinde sinema yeni bir çağa başlamıştır.

GASPAR NOE’NİN HAYATI:

Gaspar Noe 1963 yılında Arjantin’in Buenos Aires kentinde doğmuş Fransız yönetmen, senarist, kameraman ve film yapımcısıdır.

Arjantin’de dünyaya gelen Gaspar Noe çocukluğunu Buenos Aires ve New York’ta geçirdikten sonra 12 yaşlarında iken ailesiyle Fransa’ya göç etmiştir.

Paris’te aldığı felsefe ve sinema eğitiminin ardından 1985’te Arjantinli büyük yönetmen Fernando Solanas’ın El Exilio de Gardel (Tangos) filminde yardımcı yönetmen olarak sinemaya aktif olarak başlayan Neo kariyerinin başında kendi kısa filmlerini de yöneterek deneyim kazanmış ve kendi sinemasının temellerini oluşturmaya başlamıştır.

Gaspar Noe ilk yönetmenlik deneyimini 1985 yılında “Tintarella de Luna” filmi ile yaşamıştır. 18 dakikalık bu kısa filmde bir kasabada yaşayan, kocasını terk edip sevgilisine giden kadının hikayesi anlatılmıştır.

Bir başka kısa filmi olan “Pulpe Almiere” çalışması da arkasından gelmiştir.

1991 yılında üçüncü kısa film çalışması “Carne” ile ilk defa uluslararası arenada kendisinden söz ettirmeye başlamıştır. Cannes Film Festivalinde ödül kazanmıştır.

Gaspar Noe kısa filmlerinde Fransız Yeni Dalga akımının amacını ve etkisini hissettiren, her seferinde izleyiciye sinemasal şoklar yaşatmayı başarmış bir yönetmendir.

1998 yılında Gaspar Noe ilk uzun metrajlı filmini “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) çekti. Ağır seks ve ölüm sahneleri ile çok ses getirmiş olan bu film yine de başta Cannes olmak üzere pek çok film festivalinde ödül almıştır. Gaspar Noe bu ilk uzun metraj filminde kendi sinemasına dair tüm ipuçlarını vermiştir.

Dört yıllık aradan sonra 2002 yılında ikinci uzun metrajlı filmi Irrevesible (Dönüş Yok) ile Noe kendi sinemasının temellerini oturtmaya ve sağlamlaştırmaya başlamıştır. “Seul Contre Tous” filmiyle de bağlantılı olan bu filmi de uzun tecavüz sahnesi ve şiddet dolu sahneleriyle yankı uyandırmıştır.

Gaspar Noe daha sonra 2009 yapımı Enter The Void (Boşluk) ve 2015 yapımı Love (Aşk) filmlerini çekmiştir.

AUTEUR YÖNETMEN GASPAR NOE:

Gaspar Noe çağımızın “çılgın” sıfatını en çok hak eden yönetmenlerinden biridir şüphesiz. Fransız Yeni Dalga Akımından etkilendiği tüm filmlerinde hissedilmektedir.

Şimdiye kadar 5 film çekmiş olan yönetmen tüm filmlerinde şiddet, tecavüz, ensest, adalet arayışı, ölüm, reenkarnasyon gibi temaları sıklıkla işlemiştir.

Teknik açıdan genelde sabit plan sekanslar, durağan kareler, ses efektleri, devamlı sallanan kameranın mide bulandırıcı ve baş döndürücü etkisi üzerinde durmuş ve bu onun filmlerinin adeta vazgeçilmez bir parçası olmuştur.

Gaspar Noe genellikle sonda söyleyeceğini başta söylemektedir. Hemen hemen tüm filmlerinde bu yöntemi izlemektedir. Flashback geçişler tüm filmlerinde etkin olarak vardır. Ana konu ve ana karakterin dışında filmin ana karakteri dışında bir karakter filme birden dahil olarak söylevler verebilmektedir mesela. Örneğin “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) filminde bardaki bir adam aniden ortaya çıkar ve ahlak, adalet üzerine bir söylev verir. Belindeki silahı çekerek “işte benim ahlakım ve adaletim” (*) der. Bu kısacık söylevden dahi Gaspar Noe sinemasının temellerini ve gelecekteki evrimini görebiliriz. Silaha sahipsen güçlüsün, zenginsen güçlüsün, fakirsen bitmişsin der Gaspar Noe. Ayrıca filmlerinde insanın hep yalnız bir varlık olduğunu belirtir.

Gaspar Noe’nin hayata bakış açısı belki de “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) filmindeki ana karakter kasabın kendi kendine içsel konuşması sırasında açıkça ortaya koyulmaktadır. Bu konuşmada şöyle der kasap: “Fakat yalnızlığın bir anlamı yoktur. Bir adamla, bir kız veya çocuklarla bile yaşarsın fakat hala yalnızsındır. Ben yalnızım o da öyle. Yalnız doğduk, hayatlarımızı yalnız yaşadık ve yalnız öleceğiz. Yalnız, sonsuz kadar yalnız. Sevişirken bile yalnızız. Bedenimiz de yalnız hayatımız da yalnız. Tıpkı bir tünel gibi, paylaşmak imkansız. Yıllar geçtikçe daha kötüye gidiyor. Sadece hayatın anılarında yaşamak bu da yavaşça daha geriye götürüyor. Evet. Hayat bir tünel. Herkesin kendine ait küçük bir tüneli vardır. Sadece sonunda ışık yoktur. Issız hatırlar bile silinir.  Yalnızca üzerinize vurulan bir üreme kodu. Boyun eğmek zorunda olduğunuzu düşündüğünüz. Kendi rızan olmadan doğmak. Ye, iç, şeyini salla ve yeni bir hayat yarat  ve öl. Hayat büyük bir boşluk. Her zaman öyle oldu ve öyle olacak. Bensiz de gayet iyi olan kocaman bir boşluk. Daha fazla bu oyunu oynamak istemiyorum.”(**)

Ayrıca filmlerin en başında izleyicilere uyarılar yapabilmekte hatta “kronik hastalığı, kalp rahatsızlığı bulunanların derhal salonu terk etmelerini” söylemektedir. Bunu yaparken de sert bir şekilde yapmakta adeta filmin çok sert ve sarsıcı geçeceği konusunda izleyiciyi uyarmaktadır.

Noe sürekli hareketli bir kamerayla karakterini takip etmektedir. Bazen kamera filmin ana karakterin gözünden de olayları takip edebilmektedir. Enter The Void filminde film ana karakterin gözünden olayları anlatmıştır.

Gaspar Noe’nin sürekli karanlıklar içerisindeki durmaksızın yanıp sönen rengarenk ışıklar, dönen kameralar adeta seyirciyi bitmek bilmeyen bir uyuşturucu tribine, sarhoşluk durumuna sokmaktadır. 

Sinemaya bakış açısı olarak radikal bir noktada durmuştur Gaspar Noe. Hayata bakış açısını her filminde kendini kaybetmek, birine sarılmak, birini öpmek olarak görür ve hayatın anlamının bu olduğunu düşünür ve bunu filmlerine de aynen bu şekilde yansıtır. Gaspar Noe’nin filmlerindeki dil kirli ve serttir. Filmin kahramanları en sert ve küfürlü şekilde kendilerini açıkça ifade etmektedirler.  

Tüm filmlerinde madde bağımlılığını ve bunun sebep olduğu tribi, sarhoşluğu, cinselliği, pornografiyi, şiddeti ve aykırılığı cesurca kullanmıştır.

(*https://www.aylakadamiz.com/archives/1270

**https://www.aylakadamiz.com/archives/1270)

Berbat bir varlık olan insana gerçekte hangi kimliği taşıdığını, nedenli aşağılık bir varlık olduğunu, zaaflarını, şeytanlığını, acımasızlığını ve kötümserliğini insanın yüzüne vurarak adeta “sen aslında busun” der. Gaspar Noe filmlerinde aileyi anne-baba-çocuk ve büyükler üzerinden değil de parçalanmış halde aile bağı kurulmasını engelleyecek şekilde sunar. Mesela Enter The Void (2009) iki kardeşin bir zaman sonra yan yana gelişini, Irreversible (2002) mutlu, tutkulu bir çiftin arasına karışan eski koca, I Stand Alone (1998) kızından uzak bir babayı, Love (2015) aile kurma, çocuk yapma halindeyken dağılan bir çifti anlatır. Kısacası Noe filmlerinde dağınık hayatları anlatır.

Tarz olarak normal sinema anlayışının sınırını fazlaca ihlal etmesi Gaspar Noe’nin kendi tarzını, kendi sinemasını oluşturmasını sağlamıştır. Gaspar Noe’nin sinema ve sanat anlayışının özeti söyledikleri şu cümlelerde yatmaktadır: “Sanat ve pornografi arasında bir sınır yoktur. Her şeyden sanat yapabilirsiniz. Bir mumdan veya bir kayıt cihazından sanat filmi yaratabilirsiniz. Süt içen bir kedi ile bir sanat eseri yaratabilirsiniz. Sevişen insanlarla bir sanat eseri yapabilirsiniz. Sınır yok. Farklı bir açıdan çekilen veya türetilen herhangi bir şey artistik veya deneysel olarak görülebilir.” (*)

 

CLIMAX  

“Doğum ve ölüm sıra dışı deneyimlerdir.
  Yaşam geçici bir hazdır.” – Climax

 

Beş sayfalık senaryosu olduğu söylenen Climax filmi Gaspar Noe sinemasının en çılgın filmi olarak görülebilir. Adeta toplu şekilde bir delirme ayinidir Climax. Bir grup dansçının provalar için bir araya geldiğinde verdikleri arada içtikleri sangria adlı içkiye katılan bir madde nedeniyle tribe girerek şizofrenik suçlamalarla birbirlerine sırayla saldırmaları, bu sırada dans merkezinin sahibinin orada bulunan küçük çocuğunu elektrik odasına kilitlemesiyle koltukta adeta yavaş yavaş filmi izlerken boğazınız sıkılmaya başlamaktadır. Kimi eleştirmenlerce filmdeki buna benzer birçok sahne nedeniyle açıkça sağcı, faşist ve homofobik olarak suçlanan Gaspar Noe aslında insanın adeta tersine evrimini insandan hayvana geçişini anlatmaktadır. Ateist olarak kendisini birçok yerde kendini ifade eden Gaspar Noe adeta bir tanrı gibi bu filminde kamerasıyla yukarıdan kahramanlarını defalarca izlemiştir. Filmdeki kahramanlar kendilerini izleyen kameradan (tanrıdan) korkmadan uyuşturucu ve alkolün etkisiyle ya da bilerek ensest ilişkiden, linçe, tecavüze, toplu cinnete kadar bir çok insanlık dışı vahşi eylemi gerçekleştirerek adeta tersine bir evrimleşme süreci yaşayarak insandan hayvana dönüşmüşlerdir. Gaspar Noe bu konuda Telegraph gazetesindeki bir söyleşisinde “insanlar tıpkı eğitimli bonobolar (cinselliğe en meraklı maymun cinsi) gibidirler. Ama gece çöktüğünde üstlerindeki bu giysiyi çıkarmak isterler”(**) demiştir. Filmin ilk başında karda kanlar içinde ağlayarak yürüyen bir kadını göstermektedir Gaspar Noe ve bu kadın az çok filmle ilgili ipuçlarını bize vermekte ve sonu başta vererek adeta doğrusal akışı bozmaktadır. Bu sahnenin hemen akabinde filmin son jeneriğinin başta akması ilk defa Gaspar Noe izleyenleri ne yapacağını şaşırır hale sokmaktadır.

<(*)https://www.filmloverss.com/en-kotuden-en-iyiye-gaspar-noe-filmleri/>

<(**) https://www.birgun.net/haber-detay/climax-tersine-evrim-236330.html>

Daha sonra dans salonundaki ritmik müzikle dans eden sonrasında sakin bir şekilde ama en acımasız cümlelerle ve en sert cinsel fantezilerin kahramanlar arasında yapıldığı sohbetler izleriz. Kahramanlar sangria adlı içkinin kabına bardaklarını her daldırışlarında ve bardakları birbirlerine ikram edişlerinde filmin ana çözülüş noktasının bu sangria denen içki olduğunu (çehovun tüfeği misali) anlamaya başlıyoruz. Ve dudakların kenarından süzülen her sangria damlasında yaklaşan toplu cinnet anını hissedebiliyoruz.

Filmde dönüş yok’taki gibi düzenli bir geriye dönüş olmasa da sürekli bir hatırlama hali ve isteği mevcuttur. Yaşanan cehennem hatırlanmaya çalışılıyor adeta.

1966 yılında yaşanmış gerçek bir olayı konu aldığını söyleyen filmin adı Climax’ın kelime anlamı doruk, zirve adeta cehennemin zirvesi olmaktadır. Değişik ırk, köken, sınıf ve dinlere mensup kahramanlar filmin ulaşacağı kapkaranlık doruktan habersizken bile kirli kan kırmızısı dans pisti zemini olacakların adeta habercisi oluyor. Gaspar Noe sinemasında renklerin kullanımı da özgün bir hikaye anlatımının ana öğeleridir. Filmlerinin çoğunda kırmızı, beyaz, mavi ve siyah renkler hakimdir. Fransa bayrağının renkleri olan kırmızı, mavi, beyaz renkler ve fransa bayrağını sembolize eden zemin kullanımları Climax’ta arka planda açıkça Fransa bayrağının kullanımıyla ortaya çıkmaktadır.

Climax’ı diğer Gaspar Noe filmlerinden ayıran en önemli özellik şiddetin fiziksellikten daha çok psikolojik boyuta taşınması ve cinselliğin daha çok yoğun sohbet ve fantezi şeklinde olmasıdır. Bu da filmi diğer filmlerine göre daha genele hitap eden bir hale getirmiştir.

Bizleri filmi izlerken kabusun dar koridorlarında kahramanlarının arkasında adeta boğazımız sıkılarak nefesimiz kesilerek dolaştıran Gaspar Noe bazı anlarda adeta sinema salonundan ilk kim kaçacakmış testi yapıyormuşçasına sınırları zorlamaktadır. Ritmik müzik eşliğinde 1960’ların Harlem dansı figürleri eşliğinde hoş anlarla başlayan filmin yavaş yavaş en sert ve vahşi sahnelere ulaşmasıyla film bitmeden salonu boğulurcasına terk eden seyircileri de mümkün oldu filmi izlerken.

Filmin hemen herkeste yarattığı rahatsızlık hissi bence filmi yeterince amacına ulaştırmıştır. Sıcak evlerimizde huzurla Bethooven dinlerken dışarıda nasıl insanlık dışı bir hayatın yaşandığını ya da hepimizin başına nasıl vahşi şeylerin gelebileceğini ve hayatın “kendi rızan olmadan doğmak” gibi büyük bir saçmalık olduğunu çok iyi dile getirmektedir bu filminde Gaspar Noe. “Seul Contre Tous”  (I Stand Alone) filminde dediği gibi  “Kendi rızan olmadan doğmak. Ye, iç, şeyini salla ve yeni bir hayat yarat ve öl. Hayat büyük bir boşluk. Her zaman öyle oldu ve öyle olacak. Bensiz de gayet iyi olan kocaman bir boşluk. ‘

Climax filminde Gaspar Noe bir buçuk saat boyunca kaçınılmaz çaresizlikleri ve insanın adeta tersine bir evrim geçirir gibi hayvanlaşmasını anlatıyor. Hoş dans figürlerinin edildiği dans evi cehennemin doruğuna ilerlerken kahramanlar kaçınılmaz sonlarına doğru adeta boyun eğmişlerdir. En çok direnen kahraman bile cehennemin koridorlarında sadece koşuşturmaktan başka bir şey yapamamaktadır.

Diğer filmlerine göre sözsel olarak çok sert ifade edilse de cinselliğin yoğun şekilde görünmemesi nedeniyle diğer filmlerine göre daha fazla genele hitap eden bir film olmasını sağlamıştır Climax’ın. Ancak psikolojik şiddetin bence diğer tüm filmlerine göre en doruk noktasında olması izleyiciyi en üst düzeyde zorlamaktadır.

Kırmızı rengin hakim olduğu bu filmde Gaspar Noe teknik ustalık olarak doruk noktasına ulaştığı bir filmdir Climax. Günümüz sinema anlayışını sarsacak şekilde kendine özgü anlatım teknikleri kullanarak izleyiciyi adeta sarhoş ederek filmin içine çekmekte ve adeta filmin akışı içinde izleyicinin nefesini kesmektedir. Kamera çoğunlukla bir tanrı gibi yukarıdan dolaşmaktayken kimi zaman yerden kimi zaman hareket halinde adeta baş döndürücü bir şekilde dolanmaktadır. Müziklerin ve dans koreografilerinin mükemmel olduğu Climax bu müzik ve dansların temposuyla ritmini bulup devam ediyor.

Gaspar Noe’nin kişisel sinema tarzı bu filminde de net bir şekilde kendini hissettirmekte yoğun şiddet ve cinsellik filmin ana dokusunu oluşturmaktadır. Hikayeyi sondan ya da flashback geçişlerle filmlerinde anlatan Noe, Climax’ta adeta sinema kimliğini doruk noktasına ulaştırmıştır.

Climax’ta içsel anlam olarak her izleyici, her eleştirmen kendine özgü bir yorum çıkarabilmektedir. Ancak bu filmin anlamı da diğer Gaspar Noe filmleri gibi hayatın anlamsızlığı ve hayatın geçici bir haz evresi olduğudur.

Omar, Selva, Gazelle ve Lou gibi birçok karakterin sırayla ortaya çıktığı bu yoğun anlamlı ve tempolu filminin en sempatik ama en trajik karakteri de olan Tito ise insani duygularımızın en doruk noktasına ulaştığı anların maalesef kahramanı olarak hatırlanacaktır.

 

“DANDİ”

 

Kaynakça: ,
1-Altyazı Dergisi, Sayı :188, Kasım-Aralık 2018
2-https://www.filmloverss.com/en-kotuden-en-iyiye-gaspar-noe-filmleri/
3-https://www.birgun.net/haber-detay/climax-tersine-evrim-236330.html
4-https://www.birgun.net/haber-detay/climax-tersine-evrim-bolum-iki-236428.html
5-https://www.filmloverss.com/gaspar-noe-sinirlari-delip-gecen-imgeler/
6-Yeni Dalga, James Monaco, +1 Kitap, Çeviri:Ertan Yılmaz, 350 Sayfa, Kasım 2006,
7-Fransız Sineması, Şenol Erdoğan, Es Yayınları, 171 Sayfa, Nisan 2004,
8-François Truffaut, Ronald Bergan, Agora Yayınları, 210 Sayfa, Aralık 2010.
9- https://www.aylakadamiz.com/archives/1270
10-Sinemamızda Bir ‘Auteur’ ÖMER KAVUR, Şükran Kuyucak Esen, Alfa Yayınları, 468 Sayfa, Kasım 2002.