Archive for the ‘Şiir’ Category

Okumak Üzerine

Her insanın ilk okuma çabaları kendine özgüdür ve içinde bulunduğu çevrenin de bunun üzerinde etkisi vardır. Benim ilk okuma çabalarım, bankaların reklam tabelaları ve eve alınan gazetenin içindeki  ‘Fatoş ve Basri’ karikatür yazılarını anlamaya çalışmaktı. Her sabah gazetenin o sayfasını açar, ilk önce resimlerden anlamaya çalışır, daha sonra en yakınımdaki kişiye, genellikle annem olurdu, okuturdum. Daha sonra, diğer sayfaları gözden geçirir, okuyup anlayacağım günleri iple çekerdim. Zamanla bu okuma isteğim, erken okula yazılma çabalarıma dönüştü. Bir yıl erken okula gidebilmek için, yalvardım yakardım. Annem babam bana yeni okula başlayacak bir çocuk gibi, tüm malzemeleri aldılar. Sıra okula kayıt olmaya gelmişti, o zaman da dışarıdan destek yarattım kendime. Çok becerikli, iş bilir bir teyzemiz vardı. Onunla okula gidip, kayıt olmak istedim hatta boyum büyük görünsün diye yüksek topuklu bir ayakkabı giydiğimi hatırlıyorum. Bu heyecan ve sevinç, okul müdürü tarafından yaşım küçük olduğu için reddedilmesine kadar sürdü. Sonraki bir sene annem için zordu ancak hiçbir zaman bana öff dediğini hatırlamam. Sabah erkenden okula gider gibi hazırlanır, kahvaltımı yaptıktan sonra, yazma ve okuma derslerim başlardı. Cin Ali serisi ezberlediğim ilk seriydi. En çok da resim derslerini iple çekerdim. Neyse ki bu okul özlemi birinci sınıfa kaydolmakla sona erdi. Her zaman öğrenmekten çok zevk aldım.

Okumak, bir insanın yapabileceği en güzel eylem. Mutluysam, mutsuzsam, üzgün veya sevinçliysem hiç fark etmiyor, mutlaka okumak için ihtiyaç duyuyorum. En hoşuma giden de kitabın içinde bir maden bulmuş gibi, o an hoşuma gidecek cümleleri keşfetmek. Ya da o an içinde bulunduğum ruh durumuma çare olabilecek bir şeylerle karşılaşabilmek.

Burada şuna da dikkat çekmek gerekir ki; ne okursan o kadar gelişiyorsun. Ne demek bu? Şiir okumak konusunda yeterli çabayı göstermedim, sevdiğim ve ezberlemeye çalıştığım şiirler oldu ancak, şiir apayrı bir dünya. Bu alanda sınıfta kaldığımı söyleyebilirim.

Şu günlerde okuduğum ‘Bir Çift Ayakkabı’ kitabında Sunay Akın’ın şu cümleleri bu kitapta bulduğum maden cümlelerden bir kısmıydı:

‘Edebiyat sınavlarının en beylik sorusudur: Şair burada ne demek istemiş? İşin aslını ararsanız, tarih boyunca hiçbir şair, yazdığı şiirlerde ne demek istediğini kendi de bilmemiştir. Şiirde anlam aramak, evin duvarlarına renk beğenmek için bir resim sergisi gezmekten farksızdır. Çünkü, şiirde anlam arayanlarla duvar örüp ufku daraltanlar aynı sığ suların balıklarıdır. Şairin derdi bir şeyler anlatmak olsa kağıda düzünden girer, yani düzyazıya başvururdu.’

Yine kitabın ilerleyen sayfalarında, zevkle yolculuk yaparken şiir ile ilgili şu cümleler dikkat çekici bir tarifti benim için;

‘Bir dağdan haykırırsanız sesiniz karşıdaki dağda yankılanır, öykü olur, roman olur. Yok, eğer bir fay kırığından dünyanın derinliğine haykırırsanız, sesiniz şiir olur. Şiir böyle bir sanattır; 70 sayfada ya da 1.500 sözcükle anlatamayacağınız duyarlığı, 7 dize ve 15 sözcükte verebilmek…’

Bu tariflerden şiir konusunda öğrendiğim, daha emekleme seviyesinde olduğum. Ne yapalım bir yerden başlamak gerekiyor demek ki. ‘Aylak Adamız’da şiir konusunda başlangıç yapılabilecek kara kuşak seviyesinde bir yer. Neyse ki, beyaz kuşak-yeşil kuşak ayrımını bilmeden, ileri 6-Sigma eğitimlerine inatla devam eden birisi olarak, şiir konusunda beyaz kuşak seviyesine ulaşmayı hedefliyorum. Yeni yıla girerken bu yönde duyumlar aldım, bu yılki hedefim budur.

Şiirinizle ve okumalarınızla kalın.

‘SKYCELL’

‘BİR ÇİFT AYAKKABI’  –  SUNAY AKIN , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım: Kasım 2011, 184 Sayfa…

Şiirim..

Bir veda havasında bu gece gökyüzü

yere değecek gibi yıldızlar,

kulaktan dolma korkularla

deprem bekler gibi ketum kaldırımlar.

Upuzun gecemin

sabah içtimasında güneşe tekmili

kaytarmışım senden belli

namlusu paslı bir uykuda..

Sanki yitirmişim seni

sol yanımda sağlam bir sancı.

Birkaç kaburgam,

seni korumak için feda etmiş kendini.

 

Şiirim..

İncinmişliğim..

Sen düştüğünde aklıma

Kepenk kapıyor hüzünler.

Pervasız bir çocuk

erik çalıyor bahçemden.

Cemre düşüyor ayazıma,

salkım salkım sözler topluyorum gönül bağımda;

tomurcuk gülücükler çiçek açıyor hırkamda.

 

Şiirim..

Eril halim..

Bedeninin kuytularında doğup

göğsümü kundaklayan

acz yangınım..

 

Şiirim..

Lal kalbim..

Boşa yanan cümlelerim.

1-3 nöbetlerinde öykündüğüm,

huzurlu uykum.

En üst rafta kurulmayı bekleyen,

çocukluk düşüm..

Sessiz kalma haklarına sığınıyor mevsimler.

Oysa hep sulhtan bahsediyor gülüşün.

 

Şiirim..

Esaretim..

Bağımlılık halim.

Senden başka herşeyi görme zorundalıklarında,

gıcırdamalarını duyuyorum gözbebeklerimin.

Canları yanıyor yerini yadırgayan serapların,

küçük bir çöl dudaklarım;

onlar için.

Yine de memnun seraplar,

en azından evlerini aratmıyor kuraklığın..

 

‘Düşsel’

ben ve sen olarak kalsın mektuplar

Belki mektuplar yazmalıydık sevgimize…

Bembeyaz sayfalara kara lekeler gibi düşmeliydi duygular…

Ama ırak değil yazılanlar özlem dolu hasret dolu vuslata gebe olmalıydı…

Toprak doğurur ya tohumdan filizi filizden çiçeği çiçekten meyveyi…

İşte öyle büyüyüp olgunlaşmaya hazır sevdamız…

Verimli bütün topraklarımız…

İşte biz öyle birleşmişiz ki öyle kök salmışız ki toprağa,

Öyle ırak öyle çorak olamayız uzak diyarlarda…

Ektiğimiz sevdayı, biçmenin keyfini süreriz…

Hava, su ve toprakla besleniriz…

Sen ve ben beyaz bir yapraktan ıslak verimli toprağa düşeriz de düşmeyiz gözden gönülden ırağa…

Biz de doğumla ölüm arası yaşanır ömür…

Ben ölüm gibi seni beklerken sen doğmak gibi bana gelirsin sevdiğim…

Gel de harelensin bu topraklar ve toprağıma pusu kuran kargaların yerini alsın kırlangıçlar…

Ve belki de denize ulaşırsa toprağıma sızan yağmur damlası martıları besleriz birlikte…

Ben seninleyken fersah fersah çoğalıyorum…

Gel vazgeçme kumsalımda dalgalanmaktan…

Mektuplarımı salarım denizine, kelimelerimi yüzdürürüm…

Ben sana yazılırım geceler boyu günbegün…

Bitmiyorsun ki hiç!

Deniz suyu gibi bitmiyor yazacaklarım, bitmiyor yapraklar…

Sen bitmiyorsun içimde…

İçi içine sığmıyor yaprakların…

Zarflara sığdıramadığım gibi duyguları…

Bitirelim bizi…

Ben ve Sen olarak kalsın mektuplar…

‘Hasibe’

“MERHABA CANIM”

ben az konuşan çok yorulan biriyim

şarabı helvayla içmeyi severim

hiç namaz kılmadım şimdiye kadar

annemi ve allahı da çok severim

annem de allahı çok sever

biz bütün aile zaten biraz

allahı da kedileri de çok severiz

 

hayat trajik bir homoseksüeldir

bence bütün homoseksüeller adonistir biraz

çünki bütün sarhoşluklar biraz

freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

 

siz inanmayın bir gün değişir elbet

güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü

çünki ben okumuştum muydu neydi

bir yerlerde tanrılara kadın satıldığını

ah canım aristophones

 

barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum

ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde

ölümü tanrıya saklıyorum

ve bir gün hiç anlamayacaksınız

 

güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum

düşüverecek ellerinizden ve

bir gün elbette

zeki müreni seveceksiniz

(zeki müreni seviniz)

 

ARKADAŞ Z. ÖZGER..

(Dost Dergisi, Haziran 1970..)

SEVDADIR (MAYIS Yayınları, Mart  1988, 116 Sayfa..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğan Ergül’ün ‘UNUTU’ şiiri ve Majid Majidi’nin ‘BARAN’ filmi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UNUTU

 

unuttum seni

senden dönen işaretini aşkın

 

adını duyduğumda seğiren ellerimle kaldım

 

kaldım ve unuttum

ormanları, çıplak dağlarını, ezilmiş yeşili, kokunu

yamaçlarında hayvanların saklandığı vadini…

 

bana vaat-edilen yaşamı usul usul unuttum

 

unut dedin unuttum adımı

yılları saydım unuttum

artık bir ölüm biçimidir adımız…

 

hiç görüşmemiş olmak nasıldır unuttum

 

köprülerde

köprülerden akan incelmiş sularda

akşamda yoksul bir telaş

 

suskun

deniz fenerini, balıkçı kayıklarını

rıhtımlarının usta kedilerini unuttum

hiç öpmemiş gibiyim çürümüş bir bankta dudakları mor bir

kadını

 

bana uzanan ellerini, yaşamı telaşı gibi bitmeyen yollar,

otobüsleri

bir koltukta geçirdiğim uzun geceleri unuttum

unuttum neresiydi gece geçtiğim dünya

eteğini rüzgara dolayan kadınımın yüzünü küçücük ellerini

 

dünyanın beni unuttuğunu unuttum

 

yağmurlu bir günde bir patikayı yürüdüğümüzü..

 

omuzlarında taşıdığın karaları, su yollarını

ayaklarının bıraktığı çukurlara dolduğumu

oradan baktığım dünyayı unutmadan unuttum..

 

DOĞAN ERGÜL

 

‘UYKULU YAĞMUR..’ , DOĞAN ERGÜL, Yitik Ülke Yayınları, Haziran 2007, 56 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“doğan ergül 20 mart 1968’de kars’ın arpaçay ilçesinde dünyaya gelmiş.. yıldız üniversitesi, mimarlık fakültesi şehir ve bölge planlama bölümünden 1992 yılında mezun olan doğan ergül’ün şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmıştır.. ilk şiir kitabı olan ‘aşkın ve suların öğleni’ adlı kitabı 2005 yılında babil yayınları’ndan çıkmıştır.. genç bir yaşta yakalandığı kanser hastalığı sonucu 2 haziran 2007’de istanbul’da vefat etmiştir.. ikinci şiir kitabı olan ‘uykulu yağmur’ kitabı vefat ettiği haziran ayında yitik ülke yayınlarından çıkmıştır..

geçenlerde mekanda demlenirken masanın üzerinde duran kitapların arasından ‘uykulu yağmur’ kitabını çekip ‘unutu’ şiirini okumaya başlayınca şirin sonuna doğru birden kafamda şimşekler çaktı.. ‘doğan ergül’ün bu güzel şiirinin ‘ayaklarının bıraktığı çukurlara dolduğumu’ dizesi birden aklıma büyük usta ‘majid majidi’nin 2001 yılı yapımı ‘baran’ adlı başyapıtının final sahnesini getirdi.. bu filmi izleyenler bilir filmin son sahnesi veda anıdır.. ‘lateef’, sevdiği ‘baran’ı bir bilinmeze doğru uğurlarken yağmur yağmaya başlar.. sevdiği ‘baran’ın lastik ayakkabısı çamurlu yolda derin izler bırakır ve o izlere yağmur suları dolmaya başlar.. işte ben o sahneyi hiç unutamam.. ‘ankaralı cevo’yla kaç kere o sahneyi oturup konuştuk hatırlamıyorum.. ‘majidi’nin sinema dehasının farkına vardığım birçok sahneden birisidir o.. sinemada şiirin izidir işte bu sahne.. ve bu sahneye yıllar sonra ben ‘doğan ergül’ün 2007 basımı ‘uykulu yağmur’ kitabında rastlamış oldum.. ‘doğan ergül’ün büyülü şiir dünyasında ‘majid majidi’nin izine rastlamak beni daha da duygulandırdı ve şiirlerini başka gözle okumaya başladım.. ‘doğan ergül’ün sinemayla çok  ilgilendiğini sonradan öğrendim. ve belli ki ‘majidi’nin bu filmi ‘doğan ergül’ü de çok etkilemişti.. çok erken yaşta kaybettiğimiz bu değerli şairimizi saygıyla bu vesileyle anıyoruz burada..

şiirle ve sinemayla kalın..”

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(majid majidi’nin ‘baran’ filmindeki yazıya konu sahne..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AYLAK ADAMIZ’ın 1000. yazısı büyük usta ONAT KUTLAR’ın “TEŞEKKÜRLER KALBİM SANA..” şiirine ayrılmıştır.. Teşekkürler Onat Kutlar, Teşekkürler Aylaklar..

“TEŞEKKÜRLER KALBİM SANA..”

‘gençliğimin dalları hep ikindiyi gösteren durmuş bir yelkovan gibiydi o yıllarda yani erken ölümü ve içinde altın tozlarıyla ağır ağır yaz boyunca yaprakları tirşe yeşili ve kışın yoktu bilemezsin o küçük saatin karnında sapsarı bir çark ne işe yarar tıpkı kimi sözcükler gibi önce anlaşılamayan ve bir zaman gelir döner başlatır bir şiiri

işte öyle bir şarkıydı

her gün içimde yaşayan yalnız bir japonun küçük bir alanda kırmızı kasım yapraklarını büyüttüğü paris’te tuvaletlerinde bile çeyrek le monde sayfaları kullanılan çünkü kalındır kağıdı banyolarla dolu ve sartre’ın çocukluk anılarıyla bir otelde lahmacun cumhuriyetinin üç uyruğuyla eski bir rus plağını ilk kez dinlerken bu şarkı çantama düşürmüş olmalı

geleceğin ormanını

sağol yüreğim çünkü o ezgi

bakır bir şafakta uçarken saatlerce altımda ‘güneşte sararmış kemik ve kıl ve külle örtülü orta asya kentleri ve parti çizgisinde lacivert giysileriyle adamlar büyük bir gökyüzü gemisinin lombozlarından alkol denizinde yüzen dağlara bakar bakar donuk gözlerle içimde bir sıkıntı ne istediğimi bilmiyorum görünmüyor ekimin kayıp ülkesi düşünürken habersiz savurduğumuz beyaz bir bulutta

seni taşıyordu

bağlı kaldı

içimdeki japonun da içinde kapkara bir koç o yüzden dolanır durur düşleyerek tanyeri ülkesini ve bekler ne zaman ışıtacak beyaz duvardaki tüy sarmaşığı seher yıldızı bekler kıl çadırlarda göçer denklerine sıkışmış kara bir çekirge gibi, umutsuz bir yarını ve atlara eğer örgütleyen kolan durmadan dağılır gider gene de iner mahmuz kan içinde bir hint horozunun gözlerine kararır ortalık nerede başaklar ve yanılmıyorsam tıpkı böyle bir zamanda yüreğin kanatları bir tele çarpar

eski bir şarkıyla

çark döner

tamamlar şiirimizi..’

ONAT KUTLAR..

‘UNUTULMUŞ KENT..’ , ONAT KUTLAR, ADA Yayınları, Ocak 1986, Tekrar Basım : YKY Yayınları, 88 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir nedeni yok yalnızca öptüm…

bir nedeni yok yalnızca öptüm

dudaklarım gerisin geriye çekildi;   ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı   ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim   seni; gözlerimi kapadım. bekledim. beklerken, özlemenin hangi geçitleri   geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite   indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını   anlatamadım. evet, bilmiyordum. bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle   kurar gibi sevişmeyi. sevişirken sözlük kullanıyordum hala. ama, seni   seviyordum. ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata   yapıyordum sana. sana yaklaşamıyordum. yasaklanmıştın adeta. çiğnemeye   çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, fark etmiyordu   hiçbir şey. küçük bir ateş. küçücük bir ateştin sen. sönmekten ürken bir   ateş. bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. aşkın mecali   kalmamıştı. sessizce sokuldum yanına. acıyla irkildin. gülümsedim.   gülümsememe anlam veremedin elbette. kimdi bu? ne istiyordu? tanımadığın   biri. hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. fuzuli bir beden,   karşındaki. usulca uzandım,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. uzayın adını ben koymadım. uzayın   adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. rahatlatır   beni o. bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm.   yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. romantizme uyum sağlamak için de   değil. öyle. işin gerçeği budur. yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. bembeyaz   bir yalnızlığın olmalı senin de. lekesiz bir yalnızlık. lekelenmeye müsait   bir yalnızlık. tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. pişmansın.   pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. elinde olsa, avaz avaz   bağıracaksın sokaklarda. ‘neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. olmuyor tabii.   olmuyor. sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına   sığınıyorsun. beni anlayacağın günler gelecek. beni de göreceksin. benimle   tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. korkma lütfen,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. bir gün otururuz   evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. kaç yaşımdaysam, o kadar yıl   sürer konuşmam. çay pişiririz. çaydanlığa su yerine votka koyarız sen   dilersen. sonra da sen anlatırsın: sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları,   sevdiğin canlıları, sevdiğin… hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. ben   sıkılmam. ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. seni hayal ederken keşfettim   sıkılmamanın azametini. bir insan, bir insanı sıkamaz. bir insan canı isterse   sıkılır. hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. hacimler   açarsın bana; çağlayarak gelirim. endişelenmen gereksiz,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası.   endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. başkalaşmaya   çalışıyorum. gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. değişmek, hiç de zor   değil. yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. anlaşılmak   istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları   hissetmek arzusu bu. evet, tıpkı bu. sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin   ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte   sadeleşebilmek. birlikte dansedebilmek gibi. sen hastayken başucunda birinin   sabaha kadar oturması gibi. arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün   açılmamasına dikkat etmesi gibi. bir başkası için hayatta kalma çabası gibi   sanki. ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. ummadan, hayal etmeden,   sıradan, olduğu gibi doğal. ve ciddi. ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme   gücü. bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. ben bu yeteneğin bir parçası   olarak sokuluyorum sana. masallarla geliyorum. efsanelerle geliyorum.   herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. artniyetsizim. inan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. soruyu soru   halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? !   bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları,   karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün   aklıma. aklıma yayıldın. ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: ortadaydım   işte! bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı   bu. hayır! melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama   sorunu galiba. her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların   doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. kusura bakma,   kafam biraz dağınık,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. kızmamalısın.   darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. sevgi, hoşgörü takıntıları   da değil. bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin   halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak   da. aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? neden tarihin çuvalına   tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! ılımlılık mı   kurtaracak insanlığı? alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı?   demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. senin yüzünden daha güzel olamaz   krediler, faizler, repolar, tahviller. dünyanın en uzun gecesi 21 aralık   değil, beni terkettiğin gecedir. beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir.   bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! gerçekten   kırıyorsun beni,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. sessizliğin doyurduğu,   biçimli ve endişeli birinin. düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan   birinin. yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. onunla olmakla,   onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da   sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. onu arıyorum göğe   her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. bütün   aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı   koktuğumuz bir sevginin yolu bu. cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine   ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. bir sır gibi saklıyoruz   misafirliğimizi. hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. insanlığa karışmaya   hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. bizim aşkımız hakikaten beden gücü   gerektiriyor akıl kadar. yapacak çok işimiz var. dövüşecek çok düşmanımız   var. kucaklayacak çok arkadaşımız var. bizim sebebimiz bu. bizim fazlalığımız   bu. belki de iksirimiz. kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya   karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. yalan   söylemiyorum

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını   yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü   bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “rüzgara dur,   yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı   kıskanmak var galiba. bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta.   hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. kazanmaktan çok, kaybetmeyi   göze alabiliyoruz. çikolata bile kurtlanabilir. dondurma erir. çiçek solar.   galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! birer hatıraya   dönüşseler bile! kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun?   sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. çünkü beni anlamadığını, anlamak için   uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. aynı otobandaydık ve   birimiz birimizin yanından geçip gitti. hafızasızlığı, gurur saymanın adil   yanı! . hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. hangimiz daha özveriliydik;   bunun da.. umarım mutlu olursun. bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. hiç   kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . yüzüme öyle bakma   nefretle,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını,   herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kim bilir, doğrudur belki de! .   adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim   ki zaten? romantizmin tehlikesi büyük! romantizmin tehlikesi büyük!   romantizmin esrarı büyüleyici! romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve   hırslı!

ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim;   maceramız uzundu çünkü. maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar   mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. yani, sen ne kadar sevecensen,   ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. özveri denebilir buna.   evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. insan, özverinin çocuklara ad   olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. bu kaybedişteki kaosun   ritmiyle çekiliyorum sana. sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana   içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor,   ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . sakın ha üstüne alınma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

ben seni kırmak için yaratılmadım. uzun zamandır seni planlıyorum haksızca;   cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! belki; seni çok   yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim   aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! beni, başta sana olmak üzere kimliklere   karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? seni   kaybettim. bunu biliyorum. seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de   biliyordum. ortadaydı. bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır   yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! sana ait olanları içten içe   koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. hala da saygıyla ağlıyorum. büyük bir   tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp   kalan tavşan gibi,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun:   tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime,   ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde   bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana   yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimelerin kifayetsiz olma durumuna,   vesaireye vesaireye.. inadıma öfkeleniyorsun. seni bırakmama, seni   özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. bu da aşk işte! bu da entrika! bu da   soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir   çeşidi! peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler   kimin eseri? ! dur, dur, bağırma,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

bunlar da geçecek şüphesiz. seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme,   bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade   ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının   unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. yaralandım. bütün noktalarımdaki   nöbetçiler de yaralandı. çığırından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta   yalnızlığım. bir gerçek aramıyorum felakete. bir bahane göremiyorum   arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde.   ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. ama bilemiyorum   yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. eğer hissediyorsan,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. ben bir cüce çocuk sevdim   sende sıska. şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan   saplantılı aşkını sevdim. o rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az   kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak   bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu   iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim.   dokunamadım sana. Parmak uçlarım neşterdi çünkü. kırılan bir kemiğin sesiyle   veda ederken,

bir nedeni yok. yalnızca öptüm.

KÜÇÜK İSKENDER..

‘KARANLIKTA HERKES BİRAZ ZENCİDİR’ , KÜÇÜK İSKENDER, SEL Yayıncılık,  Ocak 2006, 232 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ YIL…

“bira içerek ‘delirmen’ olan babamın arkadaşlarına”

 

Yeni yıl geldi

Herkes neşelendi !

Yeni yıl,

Yeni yıl.

 

Tam 24’de yeni yıla giriyor dünya.

Hangi insan sevmez ?

Tabii ki insan olan herkes sever

Barışı ve yeni yılı.

 

‘Nehir’

(Dünyanın en küçük aylak şairi.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(fotoğraf : ‘nehir’ ve ‘halo dayı’…)

‘Ece Ayhan’la 2012’ye..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAYTON

 

                                             ‘Erol Gülercan’a

 

O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey

İncecik melankolisiymiş yalnızlığının

İntihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam

Caddelerinden ölümler aşkı pera’nın

 

Esrikmiş herhal bahçe bahçe çiçekleri olan ablam

Çiçeksiz bir çiçekçi dükkânının önünde durmuş

Tüllere sarılı mor bir Karadağ tabancasıyla

Zakkum fotoğrafları varmış Cezayir menekşeleri camekânda

 

Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem

İntihar karası bir faytonun ağışı göğe atlarıyla birlikte

Cezayir menekşelerini seçip satın alışından olabilir mi ablamın.

 

ECE AYHAN

 

(1. Basım : Kınar Hanımın Denizleri, 1959, Açık Oturum Yayınları..)

Bütün Yort Savul’lar!, 1954-1997, Toplu Şiirler, Yapı Kredi Yayınları, Ekim 2003, 254 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“RÜZGÂRLA YOLDAŞ..” – ABBAS KIAROSTAMI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“adım atıyorum

sarı ve kızıl dalgaların üstünde

sonbahar günbatımında

 

gecenin ve günün

sonuna inandığım kadar

hiçbir şeye

inancım yok

 

şimdi nerede ?

ne yapıyor ?

unutmuş olduğum kişi.

 

rüzgâra yoldaş gelmişim

yazın ilk gününde

kendiyle beraber götürecek beni

sonbaharın son günü

 

geliyorum bir başıma

içiyorum bir başıma

gülüyorum bir başıma

ağlıyorum bir başıma

gidiyorum bir başıma

 

doğu değil

batı değil

kuzey değil

güney değil

durduğum yer, yalnız burası

 

bağırıyorum

derin vadinin tepesinden

yankıyı beklerken

 

gözyaşımı durduramıyorum

ağlamanın yeri olmadığı

zaman

 

her zaman biriyle

buluşmayı bekliyorum

ki gelmeyecek..

ismi hatırımda değil

 

yıllardır

saman çöpü gibi

mevsimlerin arasında

avare olmuşum..”

ABBAS KIAROSTAMI..

“RÜZGÂRLA YOLDAŞ, HAMRAH BA BAD..” , ABBAS KIAROSTAMI, Türkçesi : Farsçadan çeviren : UĞUR YILDIRIM, PAN Yayınları, Kasım 2011, 152 Sayfa..