Archive for the ‘Şiir’ Category

FURUĞ FERRUHZAD..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“furuğ ferruhzad’ın ismine ilk kez yıllar önce sevgili onat kutlar ustamızın bir yazısında rastlamıştım.. araştırdım, sağda solda bir iki şiirini buldum ve çok etkilendim.. ancak kitaplarına bir türlü ulaşamadım..

sonra bir gün ‘furuğ ferruhzad’ın ismiyle tekrar ‘abbas kiarostami’nin ‘the wind will carry us’ (rüzgar bizi sürükleyecek) adlı filminde karşılaşınca onun kitaplarına ulaşmanın artık şart olduğuna karar verdim..

türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını büyük çaba sarf ederek buldum ve okudum..

son olarak da ‘furuğ’un elimde olmayan iki kitabını sevgili ‘zaferimiz’ yüce gönüllüğüyle seçkin kitaplığından çekip verince elimde toplam altı kitabı olmuş oldu ve sanırım türkçe’ye çevrilmiş tüm kitaplarını okumuş oldum..

bu kitaplar genelde çeşitli çevirmenlerin ‘furuğ’un kitaplarından derledikleri şiirlerinden oluşan kitaplar.. umarım bir gün tüm külliyatı da dilimize kazandırılır..

‘furuğ’u, türkçe’ye ilk kazandırmaya çalışan onunla aynı sene doğan ve yine onun gibi erkenden kaybettiğimiz sevgili ‘onat kutlar’ ustamızdır.. çok sevdiği arkadaşı ‘celal hosrovşahi’yle birlikte ‘furuğ’un şiirlerini çevirmek için büyük emek sarf etmişlerdir..

‘furuğ ferruhzad’ 33 yıllık kısa yaşamına dört şiir kitabı sığdırmış, sinema ve tiyatro alanında da çalışmalar yapmıştır.. 30 yaşına geldiğinde iran şiirini derinden etkilemiş ve unutulmazları arasına girmiştir.. 1952 yılında tutsak (esîr), 1957 yılında duvar (dîvar), 1959 yılında isyan (isyân) , 1964 yılında ise yeniden doğuş (tevelludî diger) adlı şiir kitapları yayınlanmıştır.. ‘furuğ ferruhzad’ın 33 yıllık kısa yaşamı en verimli çağında trajik bir trafik kazasıyla sona ermiştir..

istanbul günlerdir kar altında.. aslında bu toprakların doğusunda lafı bile edilmeyecek kadar az olan bu kar yağışı istanbul’da nedense hep bir felaketmiş gibi algılanır.. ben de bu kar taarruzu (!) altında yaklaşık altı gündür evde mecburi hapis hayatı yaşıyorum.. ihmal ettiğimiz grip başımıza iş açmaya ve ciğerlere inmeye başlayınca mecburen evde tedavimizi yapmaya başladık.. bu süreçte kendimi yormadan evin iki odasına yayılmış olan binlerce kitabı elden geçirmeye, yeni bir düzenleme yapmaya çalıştım fakat elime aldığım her kitabı en az on, yirmi dakika kurcalayıp oyalanınca bizim düzenleme işi kaplumbağa hızıyla devam etti.. aynı zamanda dün gece evde hasta halimle yalnızdım.. babam ufak bir operasyon geçireceği için hastaneye yatmıştı, annem de yanındaydı.. hasta halimle evin sessizliği içinde yapayalnız kalınca hüzün çığ gibi üstüme düştü.. hasta vücudum yorgun düştü kitaplarla uğraşmaktan, gidip cam kenarına oturup, perdeleri açtım..

sokak lambalarının ışığında yağan tipinin güzelliğini görünce birden aklıma ‘furuğ’un ‘yalnızlığın hüznü’ şiiri geldi..  koştum kitaplıktan ‘furuğ’un ‘yky’den çıkan ve ‘cavit mukaddes’in mükemmel çevirisiyle dilimize kazandırılan ‘sadece ses kalıcıdır’ kitabını açtım ve ‘yalnızlığın hüznü’ şiirini okumaya başladım arkada ‘natacha atlas’ın hüzünlü sesiyle : ‘camın arkasında kar yağıyor / camın arkasında kar yağıyor / bir el, yüreğimin sessizliğine / hüzün tohumları ekiyor..’

içim ‘furuğ’un hüzünlü dizeleriyle doldu taştı.. tüm kitaplarını elimin altına aldım sabaha kadar okudum ve okumamın sonunda ‘furuğ’un elimdeki tüm kitaplarından şiirler paylaşmak istedim aylaklarla..

‘furuğ ferruhzad’ı es geçmeyin, onun dünyasını keşfetmenizi ve bulabileceğiniz tüm kitaplarını edinmenizi öneririm.. ‘furuğ’, iran’ın bereketli topraklarının bizlere armağan ettiği en önemli şairdir bence..

şiirle ve ‘furuğ’la kalın..” 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GECENİN SOĞUK CADDELERİNDE

 

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi, o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepsinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor : hoşça kal! Hoşça kal!

Gecenin soğuk caddelerinde

 

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgârların

Göllerinde yüzen haberci gülü

 

Bak, görüyor musun

Nasıl çatlıyor tenim

Süt nasıl oluşuyor mavi damarlarında soğuk memelerimin

Nasıl filizlenmeye

Başlıyor kan

O çok sabırlı çizgisinde belimin?

 

Ben senim

Seven

Ve kendi içinde olan kimse o

Belli belirsiz bir bağlantı buluyor birden

Binlerce garip ve belirsiz şeyle

Koyu isteğiyim ben toprağın

Yeşersin diye uçsuz bozkırlar

Kendine çeken bütün suları

 

Uzaklardan gelen sesimi dinle benim

Gör beni koyu sisinde sabah dualarının

Ve aynaların dinginliğinde

 

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın?

 

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden!

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

 

FURUĞ FERRUHZAD 

‘SONSUZ GÜNBATIMI..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Farsçadan Çevirenler : ONAT KUTLAR, CELAL HOSROVŞAHİ, ADA Yayınlar, Şubat 1989, 61 Sayfa, 1600 adet basılmış ve tümü numaralandırılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

YALNIZLIĞIN HÜZNÜ

 

Camın arkasında kar yağıyor

Camın arkasında kar yağıyor

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

Sonumu böyle gördükten sonra

Saçların ağardı ey kar,

Ama yüreğime yağdın ne yazık

Mezarıma değil.

Bir fidan gibi titriyor gövdem

Yalnızlığın soğuğundan.

Süzülüyor kalbimin karanlığına

Yalnızlığın korkunçluğu

 

Artık içimi ısıtmıyorsun Aşk

Ey donmuş güneş

Gönlüm ümitsizlik çölü

Yorgunum, aşktan yorgun.

 

Ey aldatıcı şeytan, şiir

Senin de sevinçli goncan kurudu,

Sonunda;

Ruhum, bu kederli uykudan uyandı.

Ondan sonra neye baktıysam

Baş döndürücü

Şarabı görüm,

Ne yazık aradığım bir rüyanın hayaliydi.

 

Tanrım, cehennemi,n kapılarını benim için aç

Ne zaman kadar gizleyeceğim yüreğimde

Cehennem sıcağı arzumu.

 

Batıda batan güneşi çok gördüm,

Ne yazık güneyde soldu

Benim batamayan güneşim.

 

Ondan sonra ne arıyordum,

Ondan sonra neyi gözetliyorum?

Soğuk bir damla gözyaşı

Sıcak bir mezar gerek benim için uyumaya.

 

Camın arkasında kar yağıyor,

Camın arkasında kar yağıyor,

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

 

FURUĞ FERRUHZAD

‘SADECE SES KALICIDIR..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : CAVİT MUKADDES, YKY Yayınları, Ocak 1997, 42 Sayfa, 1000 adet basılmıştır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEREKSİNİMİN YENİLGİSİ

 

bir ateşti ve söndü

yürek senin bağlarından kurtulunca

bir bağdı ve koptu

üzüncün tılsımlı camı kırılınca

 

sarılayım diye sana geldim

oysa gördüm yapraksız bir dalsın

umudumun gözünde sen

ölümün gülümsemesisin

 

ah ne denli tatlıdır

mezarının başında senin, ey gereksinimli aşk

dans etmek

ah ne tatlıdır

ey yakan ölümcül öpüş,

senden vazgeçmek

 

ah ne denli tatlıdır

senden kopup başkasına varmak

kapıyı yürek üzüncüne kapamak

cennet burdadır

yemin olsun tanrıya, bulut gölgesi ve ekin kıyısı burdadır

 

sen hiç düşünme en iyisi

beni ve harlanan acımı

ben acıdan yakınmam

ben yalazdan yanmam

 

FURUĞ FERRUHZAD

 

‘YARALARIM AŞKTANDIR..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ, TELOS Yayınları, Mart 2002, 208 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OYUNCAK BEBEK

 

Evet, daha fazla

daha fazla sessiz kalınabilir,

ölülerin donuk ve sönük bakışlarıyla

uzun saatler, bir sigaranın dumanına,

renksiz bir çiçeğe, bardağın şekline, halıya,

düş çizgisine, ve bir duvara bakılabilir.

 

Perdeyi bir kenara iterek görebilirsin sokaktaki hızlı yağan yağmuru;

renkli uçurtmalarıyla duran çocuğu,

ve köhnemiş at arabasının

büyük gürültüsüyle sokağı terk edişini,

ama, olduğun yerde

perdenin kenarında, hem kör, hem sağır

kalabilirsin de.

Bağırabilirsin, yapay, yabancı bir sesle:

‘Seni seviyorum’.

 

Bir erkeğin kollarında hoş bir kadın olarak

iri, tok memelerinle bir deri safra gibi yayılabilirsin;

veya bir sarhoşun, delinin, serserinin yatağında

aşkı kirletebilirsin.

Bütün sırları küçümseyerek, bir bulmacayı

boş yanıtlarla çözerek sevinebilirsin,

boş yanıt, evet BEŞ veya altı.

 

Bir ömür, boynu bükük

türbe önünde diz çökerek

tanrıyı görebilirsin meçhul bir mezarda,

küçük bir sikke ile imana gelip

cami avlularında yıpranabilirsin, dua okuyan

yaşlı adam gibi.

 

Artı, eksi ve çarpma işleminde hep aynı kalabilirsin,

tıpkı sıfır gibi.

Su gibi kendi çukurunda kuruyabilirsin de.

 

Gülünç vesikalık siyah-beyaz fotoğraf gibi

sandığında gizleyebilirsin  güzel bir anını.

Çarmıha gerilmiş, yenilmiş bir mahkûmun

resmini, boş kalmış bir günün çerçevesine

koyabilirsin, veya

camdan gözlerle

dünyaya bakabilirsin,

oyuncak bebekler gibi.

işe yaramaz ellere dokunduğunda,

Boş yere bağırabilirsin :

‘AH ÇOK MUTLUYUM’

 

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : CAVİT MUKADDES

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İBRAHİM GOLESTAN’a gönderilen mektuplardan..

“… derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum. her şeyi delmek istiyorum ve olabildiğince içime dalmak istiyorum. yerin derinliklerine varmak istiyorum. benim aşkım oradadır. tanelerin sürgün verdiği yerde, köklerin birbirine vardığı ve yaradılışın kendini çürümüşlükle sürdüren noktada. benim tenim sanki onun geçici bir biçimidir. temeline varmak istiyorum. kalbimi bir meyve gibi tüm ağaçların dallarına asmak istiyorum..”

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : HAŞİM HÛSREVŞAHİ..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“… başkalarının tutsak olan benlerinden ayrı olarak kendi özgür ve dingin benine varmadıkça hiçbir şeye varmayacaksın.. kendini tam ve tüm bir şekilde yaşamını insanın ölümü ve yok oluşundan alan o güce bırakmazsan, kendi yaşamını yaratmayı başaramayacaksın.. sanat en güçlü aşktır ve insan tüm varlığı ile ona teslim olduğunda insanın onun tüm varlığına kavuşmasına izin verir..”

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : HAŞİM HÛSREVŞAHİ..

‘AŞK ŞİİRLERİ..’ , FURUĞ FERRUHZAD, KIRMIZI Yayınları, Haziran 2006 , Yayıma Hazırlayan : FAHRİ ÖZDEMİR, Kitaptaki seçkinin çevirileri : FAHRİ ÖZDEMİR, HAŞİM HÛSREVŞAHİ, ONAT KUTLAR, CELAL HOSROVŞAHİ, CAVİT MUKADDES, 146 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVMEKTEN

 

bu gece gözlerinin göğünden

şiirime yıldız yağıyor

kâğıtların beyaz sessizliğinde

kıvılcım ekiyor pençelerim

 

sıtmalı, divane şiirim

arzuların yarığından mahcup

yeniden yakıyor vücudunu onun

ateşlerin ebedi susuzluğu

 

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

 

karanlıktan sakınmak niye

gece elmas damlalarıyla doludur

geceden geriye kalansa

sarhoş eden leylak kokusudur

 

ah, bırak kaybolayım sende

benden iz sürerek bulamasın artık kimse izimi

yakıcı ruhun ve nemli ahın

şarkımın gövdesinde essin dursun

 

ah bırak bu açık pencerenden

rüyaların ipkeleri üzerinde uyuyarak

ışıltılı bir kanatla uçayım

dünyanın hisarlarından geçeyim

 

hayattan ne istiyorum biliyorsun

ben sen olayım, sen, tepeden tırnağa sen

bin defa gelmek mümkün olsa dünyaya

her defasında sen, her defasında sen

 

bir denizdir bende saklı olan

ne zaman güç bulacağım saklamaya kendimi

keşke sana bu korkulu tufanı

anlatacak gücüm olsaydı

 

öyle doluyum ki seninle

çöllerde koşmak

dağa taşa vurmak başımı

gövdemi dalgalara atmak istiyorum

 

öyle doluyum ki seninle

kendimden döküleceğim toz gibi

bastığın yere baş koyacağım usulca

uçarı gölgene asılıp kalacağım

 

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

 

FURUĞ FERRUHZAD

‘YERYÜZÜ ÂYETLERİ..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Farsça aslından çeviri : MAKBULE ARAS, CAN Yayınları, Şubat 2008, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DUVAR

 

soğuk anların ivmeli geçişinde

yabanıl gözlerin senin,

kendi suskunluğunda

çevreme duvar örüyor

 

kaçıyorum senden yol sapaklarında

kırları ay ışığı tozunda göreyim diye

yıkanayım diye ışık pınarlarında

sıcak yaz sabahının alaca sisinde

eteklerimi kır çiçekleriyle doldurayım diye

köy kulübeleri damından horoz sesleri duyayım diye

kaçıyorum senden, çöl ortasında ölesiye

yeşilliklere basayım diye

otların soğuk çiyini içeyim diye

kaçıyorum senden, terk edilmiş bir kıyıda

karanlığın bulutunda yiten kayalar üstünden

deniz fırtınalarının dönen danslını göreyim diye.

 

uzak bir günbatımında

yaban güvercinler gibi kanatlarımın altına alayim diye

gökyüzünü, dağları, kırları,

kuru çalılar arasından

çöl kuşlarının sevinç şarkılarını

duyayım diye

kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

 

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

 

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

 

ben oradan,, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü.

 

FURUĞ FERRUHZAD

 

‘SES, SES, YALNIZ SES..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ, KAVİS Yayınevi KAR Kitaplığı, Şubat 2011, 116 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“teldeki bir kuş gibi / eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi / kendimce denedim özgür olmayı..” – LEONARD COHEN

ERKEKLER VE KADINLARA SAHİP OLAN ERKEK VE KADINLARA

 

Biz dünyaya aşıklar olarak gelenler

Sizi hiç bağışlamayacağız

Gövdelerimizi ve zamanımızı harcadığınız için

 

Bir şiir üzerinde çalışmayınca

Cezalandırılıyorum

Ya da bir şey keşfetmeyi deneyince

Ben kölelerden biriyim

Siz de işverenlerden

Bu yüzden nefret ediyorum işinizden

 

Herkesin

Devrime ihanet etmek için

Ayrı bir yolu vardır

Bu da benimkisi

 

Ölüyorum

Sen benim için

Ölmedin çünkü

Ve dünya

Hala seni seviyor

 

Bunları yazıyorum çünkü

Biliyorum öpüşlerin

Ölü doğuyor

Sana dokunan şarkılarda

 

Hayatında bir amaç olmak istemiyorum

Yalnızca düşüncelerin arasında

Kaybolmak istiyorum

New-York şehrini dinlediğin gibi

Uykuya daldığın zaman

 

Beni şiire çeken

Şiirlerden birini

Okumak istiyorum sana

Tek bir dize bile anımsamıyorum

Ya da nerede arayacağımı

 

Aynı şeyler

Parayla da oldu

Kızlar ve sohbet geceleriyle de

Nerede o şiirler

Beni uzaklaştıran

Sevdiğim her şeyden

 

Burada dikilip kalmak

Seni bulmak düşüncesiyle çıplak

 

LEONARD COHEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HİÇ YOLDAŞI OLMAYAN KALP

 

Şimdi seni acı ve umutsuzluğun öte yanından

Selamlıyorum, öylesine geniş ve paramparça bir aşkla ki

Sana her yerde ulaşılabilir.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık

Beşiği hâlâ boş anne için söylüyorum bu şarkıyı,

Yoldaşı olmayan kalp, kralı olmayan ruh,

Dans edecek bir şey bulamayan

Baş balerin için.

Yaklaşan utanç günleri boyunca, yabani sıkıntıyla dolu

Geceler boyunca, vaatlerin hiçbir işe yaramasa da,

Yine de yerine getirmelisin onları.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık,

Beşiği hâlâ boş anne için yerine getirmelisin.

Yoldaşı olmayan kalp,

Kralı olmayan ruh,

Dans edecek

Bir şey bulamayan baş balerin için. 

LEONARD COHEN

“ŞARKILAR, ŞİİRLER..” , LEONARD COHEN , Çeviri : MUSTAFA YILMAZER, AYRAÇ Yayınevi , Mayıs 1996, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“soluk alıp verir gibi çekerim : sonsuzluk ve bir gün..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gabrielle schulz : son filminiz “sonsuzluk ve bir gün” daha öncekilerden daha duygusal ve şahsi.. bu film bir otobiyografi mi..

theo angelopoulos : benim bütün filmlerim biyografimin ve hayatımın birer parçası ve ifadesidir.. deneyimlerim ve gördüğüm rüyalar.. bazıları zihni meşgalelerime, bazıları gerçek hayatımdaki olaylara daha yakındır.. orada burada okuduğum sözcükler ve cümleler vardır.. “sonsuzluk ve bir gün”, öteki filmlerimden daha fazla otobiyografik değildir ama, düşüncelerimden çok duygularımı ifade ettiği için daha şahsidir.. son filmlerim hep yaratma sürecindeki oyuncular ve krizler üzerine olduğundan otobiyografik yanı daha ağır basmaktadır.. eğer ısrar edecek olursanız, “megalexandros”tan sonra ve “kitara’ya yolculuk”la başlayan bütün filmlerimin belli bir derecede otobiyografik olduğunu söyleyebilirim.. aslında yaptığım altı filmi iki ayrı üçlü olarak ayırıyorum.. benim için “kitara’ya yolculuk” tarihin suskunluğu’dur.. “arıcı” sevginin suskunluğu, “sisli manzara” ise tanrı’nın suskunluğu’dur.. “sisli manzara”da küçük çocuk, ablasına, “sınırların anlamı nedir..” diye sorar.. ondan sonraki üç filmde onun sorusuna bir cevap bulmaya çalıştım.. “leyleğin adımı” ülkeleri ve insanları ayıran coğrafi sınırlarla ilgilidir.. “ulysses’in bakışı” insan vizyonunun sınırlarından, hatta kısıtlamalarından söz eder.. “sonsuzluk ve bir gün” hayat ile ölüm arasındaki sınırları tartışır..

gabrielle schulz : bu filminizin kahramanı şair “alexander” derin bir kriz içindedir.. bütün ömrünü geçirdiği deniz kıyısındaki evinden ayrılmak zorundadır.. ağır hastadır ve ertesi gün ameliyat olmak üzere gireceği hastaneden sağ çıkamayacağını bilmektedir.. bu durumdayken küçük arnavut çocuğuna rastlar ve onunla birlikte hayatının önemli anlarında bir yolculuğa çıkar.. bize “alexander’ın iç çatışmasını anlatabilir misiniz..

theo angelopoulos : filmin tümü zaman içinde, günümüzde ve geçmişte sürekli bir yolculuktur.. gerçek ile hayal arasında kesin sınırlar yoktur.. “alexander”ın yolculuğu gerçekte başlar.. çocuğu, çocukları zengin ailelere satan bir çetenin pençesinden kurtarır.. ancak zamanda belli bir noktaya kadar yolculuk, içsel bir yolculuktur.. örneğin, ikisi birlikte arnavutluk sınırına vardıklarında.. sizler içindeki sahneyi hatırlarsınız; tel örgüye asılı insanlar vardır.. kuşkusuz sınır öyle değildir.. bu olaylar ve görüntüler sadece “alexander”ın hayalindedir.. bu bir hayaldir.. tehdit edici dikenli teliyle sınır “alexander”ın içindedir.. çocuk sadece onun iç çatışmasıyla yüz yüze gelmesine yardımcı olur; ona hayatının önemli anlarında yolculuğa çıkması, ölmüş karısı “anna”yla mutlu anlarını hatırlaması için bir sebep verir..

gabrielle schulz : bir monologda “alexander”, “hiçbir şeyi tamamlamamış olmaktan pişmanım” der.. bu monologda kendimizden mi söz ediyordunuz..

theo angelopoulos : hiçbir şeyi istediğim şekilde bitiremediğimi itiraf ederim.. hep fiziksel ve duygusal engeller, beni tam bir tatmine erişmekten alıkoyan engeller olmuştur.. yüzeysel bir bakışla, “alexander” hiçbir şeyi tamamına erdiremeyen bir insana benzemektedir, ancak kendi içine bakmaya başladığında, hedeflerinin hep elde ettiği sonuçlardan büyük olduğunu görür.. ben de kendi payıma aynı şeyi söyleyebilirim..

gabrielle schulz : daha önce bu filmin hayat ile ölüm arasındaki sınırlar hakkında olduğunu söylediniz.. ama aynı şey “arıcı” için de söylenebilir..

theo angelopoulos : aynı şey değil.. “arıcı”da kahraman ölmeye karar verir.. “sonsuzluk ve bir gün”de “alexander”, ölümü aşmasına izin verecek bir köprü bulmayı umar ve bu köprünün kendisi yaşasa da yaşamasa da onu canlı tutacak sözcükler olduğuna inanır..

gabrielle schulz : zamanın sizin gözünüzdeki anlamı nedir..

theo angelopoulos : “zaman, bir kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur..” filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler.. en önemli soru şudur : ‘yarın ne kadar sürecek..’ ve cevap : ‘sonsuzluk ve bir gün..’ talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşabiliriz..

gabrielle schulz : bu filmdeki rol dağılımı.. “bruno ganz”a nasıl karar verdiniz ve “ahilleas skevis” adındaki çocuğu nasıl buldunuz..

theo angelopoulos : senaryo bittikten sonra aklımda “marcello mastroianni” vardı.. “arıcı”da birlikte çalıştıktan sonra çok yakındık birbirimize.. “ulysses’in bakışı”nda oynayamadığı için düş kırıklığına uğramıştı ve rol için ideal görünüyordu.. italya’da sahnedeyken kendisine rastladığımda sağlığının çok bozuk olduğunu gördüm.. bunu kendisine söyleyemezdim ama sonunda o bana oynayamayacağını söyledi.. bu onu son görüşüm oldu.. kısa süre sonra da öldü.. “ganz”ı paris’te sahnede “ulysses”i oynarken gördüm ve bunun hayırlı bir işaret olduğunu düşündüm.. hele rol için düşündüğüm tipe çok benziyordu.. çocuğa gelince, birlikte çalıştığım insanlara benzer deneyimleri yaşamış birini istediğimi söyledim.. pek çok kişiyi denedik, bir gün “ahilleas” içeri girdi.. o anda aradığım kişiyi, bulduğumu anladım.. gerçekten de kendisi en iyi seçim olmanın yanı sıra bütün film boyunca gerçek bir profesyonel gibi davrandı..

gabrielle schulz : bu filmde “ganz” gibi yunanca konuşmayan ama yunanlı karakterleri oynayan aktörlerle bir sorununuz oluyor mu..

theo angelopoulos : “mastroianni”yle nispeten kolaydı. kendi sesiyle oynamakta ısrar ederdi ve yunanca diyalogları doğru telaffuz etmesini öğrenmişti.. “harvey keitel”la daha güçtü ama “ulysses’in bakışı”ndaki karakterin bir mazereti vardı; uzun yıllar amerika’da kaldığı için çoğunlukla ingilizce konuşabilirdi.. “ganz” çekimde almanca konuştu -en rahat konuştuğu dil odur- , bir yunan aktörüne dublaj yaptırttık.. aslında onun ağzından başkasının sesinin çıktığını duyunca hâlâ huzursuzluk duyarım..

gabrielle schulz : geçmiş filmlerinizin özellikle hatırladığım bir sahnesi var.. “sisli manzara”da küçük kızın, ‘korkuyorum’ demesi.. oğlan ‘korkma, sana bir hikâye anlatacağım’ der.. ‘başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi..’ sis dağılır, ufuk görünür ve çocuklar bir ağacın gövdesine sarılırlar.. filmlerinizle kaosa biraz ışık getirmeye mi çalışıyorsunuz..

theo angelopoulos : evet, film yapma sebebim bu.. ben misyoner değilim.. insanları eğitmek istemiyorum; kaostan aydınlığa giden bir yol bulmak istiyorum.. değerlerin artık var olmadığı karışık bir dünyada.. karışıklık ve yönünü şaşırmışlıkla melankoli el ele gidiyor.. ama insanalar kendilerine hâlâ aynı soruyu soruyorlar.. nereden geldim, nereye gidiyorum.. hayat, ölüm, sevgi, dostluk, gençlik ve yaş hakkında sorular..

sözünü ettiğiniz sahnenin sonu özgün haliyle daha karamsardı.. çocukların sisin içinde kaybolmalarını istiyordum.. ama senaryoyu okuyan kızlarımdan biri, ‘çocukların babaları nerede.. evleri nerede..’ diye sordu.. bunun üzerine daha iyimser bir son yazdım.. iki çocuk yolculuk boyunca kendi dünyalarına inanmayı öğrenirler.. ayrıca, ilk bakışta görülmeyen şeyleri görmeyi de..

her neyse, ben zamanımızın karışıklığından çıkma yolları bulabilmemiz konusunda aynı derecede karamsar ve iyimserim.. ama insanların yeniden hayal kurmayı öğrenmelerini yürekten diliyorum.. hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir..

gabrielle schulz : filmlerinizin ana motifi yunanistan kırsalı.. manzaraları bir kadastrocu gibi ölçüyorsunuz âdeta, sonra da anlar aracılığıyla karakterlerinizin duygusal yansımalarını açıklıyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanlılar bana çok kere şunu sormuşlardır : bu manzaralarda görülen yerler nerede.. aslında filmlerinde gördüğünüz manzaralar yoktur.. doğru, bazı kısımları gerçektir.. ben yunanistan’ı karış karış dolaştım.. bu yolculuklarda hoşuma giden yerler keşfettim : bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy.. bütün bunları bir kolaj içinde topluyorum.. kimi zaman renkler, kimi zaman biçimler birlikte uyum sağlıyor.. bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum, böylece hayalimi bir tuvale yansıtıyorum.. ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim; kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum.. sonuç ikisinin arasında bir şey  oluyor.. sürekli olarak kendi kendime sorduğum bir soru var : kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim..

gabrielle schulz : şiirden söz ettiniz, “sonsuzluk ve bir gün”de on dokuzuncu yüzyıl şairlerinden yunanistan’ı dolaşıp şiirleri için sözcük satın alan “dyonisios solomos”un harika bir hikâyesi var.. bu gerçek bir hikâye mi..

theo angelopoulos : kısmen.. “solomos” büyük bir şairdi, iyonya adalarından bir soylunun oğluydu, zamanında italya kültürünün ve aşağı sınıftan bir kadının etkisi altında kalmıştı.. proleter köklerini kesmek isteyen babası, henüz dokuz-on yaşlarında bir çocukken onu eğitimi için bir italyan manastırına gönderdi.. “solomos” orada yetişti, tam eğitimini tamamlamak üzereyken ve italyanca şiir yazmaya başlamışken yunanlıların türklere karşı ayaklandıklarını duydu.. çocukluğunun anlarını, annesini, annesinin kendisine söylediği şarkıları hatırladı ve yurduna dönüp milli mücadeleye katılmaya başladı.. ancak bir şair olduğu için elinden yazmaktan başka bir şey gelmezdi.. devrimci şiirler, kahramanların ölümlerine ağıtlar yazması, unutulmuş özgürlük imajını canlandırması gerektiğini düşündü.. yunanca’sı çok kıt olduğundan ülkede dolaşıp hiç bilmediği sözcükleri toplayıp defterine yazdı.. gerçek budur işte.. her sözcüğe para  vermesini ben uydurdum.. burada benzetme açıktır.. ana dilimiz, tek gerçek kimlik kartımızdır.. “heidegger”in bir sözü vardır : “tek meskenimiz, dilimizdir..” her sözcük onu kullanana yeni kapılar açar ama o kapıdan geçmek için bedelini ödemeniz gerekir..

gabrielle schulz : filmlerinizin her birinde öne çıkan ve insanın soluğunu kesen tılsımlı, unutulmaz anlar var.. bu filmde, o yağmurlu gecede selanik’teki otobüs yolculuğu..

theo angelopoulos : bu sekans senaryo da çok farklıdır.. perdede gördüğünüz setteki doğaçlamanın sonucudur.. özgün halinde hem görüntü hem de ses olarak da çok gerçekçi bir sekans olacaktı.. ama çekerken buraya zamanın durduğu hissini vermemin daha doğru olacağını düşündüm.. özgün sahnenin değişme sebebi buydu..

gabrielle schulz : filmlerinizde yolculuklar ve eve dönüşler çok sık yer alıyor.. bunların sizin için anlamı nedir..

theo angelopoulos : yolculuk değişiklik, yeni başlangıçlar getirir.. kendinizi daha iyi tanırsınız.. ben yolculuğa çıktığımda iç dünyamda dolaşırım.. yolculuk arzum aynı zamanda dönüş isteğimi de belirtir..

gabrielle schulz : yunanistan sizin yurdunuz mudur.. yoksa kendini bütün ömrünü sürgündeymiş gibi geçirdiğini söyleyen “alexander” gibi mi düşünüyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanistan’da hâlâ kendi yurdunu arayan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi.. hep bunu hissettim ve sebebini bilmiyorum.. kendi içimde tekrar sınırlar aşıyorum.. ve soru hâlâ aynı : hedefime varana kadar daha kaç sınır aşacağım.. yunanistan’da kendimi yabancı hissetmeme rağmen buradan ayrılamam.. her yerde aynı duygulara kapılacağımdan eminim..

gabrielle schulz : bir keresinde soluk alıp verir gibi film çekiyorum demiştiniz.. nasıl soluk alıp verirsiniz..

theo angelopoulos : film çekerken hiçbir şeyi zorlamam.. zaman mekân, mekâna da zaman katmak için çok uğraşırım.. çekim sırasında soluk alıp vermeye zaman tanırım..

gabrielle schulz : cannes’ın en büyük ödülü altın palmiye’yi neden “ulysses’in bakışı”na değil de, “sonsuzluk ve bir gün”e verdiklerini anlayabiliyor musunuz..

theo angelopoulos : altın palmiye’yi almak bir kadınla buluşmaya benzer.. “ulysses” ile ben randevu yerindeydik, ama palmiye gelmedi.. bu defa herhalde beklemediğim için olacak, geldi işte..

Theo Angelopoulos

Röportaj : “Theo Angelopoulos” – “Gabrielle Schulz”, Şubat 1999 , Die Zeit..

“THEO ANGELOPOULOS” , Derleyen : “DAN FAINARU”, Çeviri : “MEHMET HARMANCI”, AGORA Yayınevi, Şubat 2006, 199 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖLÜ SU

içsin mi kansıcağı ikindilerde

iki ucu denizsiz çay suyundan

dört boynuzlu yörük  öküzü

çıkamaz ininden yaz uykusunda çakıroğlan

duvarda çamursarısı sidikkızılı boynuzbozu bir ölüdoğa

sıvanın altında kim var

susuz aç

kim gizliyor olumlu tarhanayı sevimli ifritlerden

as kendini çakıroğlan

bir türküde oturacaksın yapayalnız

sabah çayları bir türküde üzüm

kısır tarlada gereksiz bir kaya

ya da iskender sininde bir kabartma taşdonuğu

(yaşadıydı karacaoğlan kızı yunus karıncası

kansıcağı ikindilerde harman kaşıntısı)

kendir saplarıyla asılmış uzarken yarı yolda

suçluyum sayın yargıç

bir zurnacı çingene ısmarlayın ipime

ya siz sayın yargıç ?

 

YUSUF ATILGAN

 

(Yazı Dergisi, 1978..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(rakısını bir parça beyaz peynir ve iki diş sarımsakla susuz içen büyük ustamız ‘yusuf atılgan’ romanlarıyla, öyküleri dışında bir dönem şiir de yazmıştır.. iki şirinin dergilerde yayınlanmıştır. Crockett..)

AYRILIK

Doğu yeli esiyor karşıdan

kirpiklerim tozlu

Ergin başaklar geçiyor iki yanımdan

         Sensiz

 

Bir serin denizde misin kumda mısın

Öyle mi omzunda kuruyan deniz tuzu

                         Bensiz

 

Çorak tarlada geçkin bir at çakalı    

Bir telli kavak bir zeytin bir kuş

                             Sensiz

 

Evde misin masal söyleyenin var mı

Açık mı kapılar yataklar boş mu

                          Bensiz

 

YUSUF ATILGAN

(Milliyet Sanat Dergisi, Şubat – 1980)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk.. ve iyilik hiç değilim ama..’ – anna ahmatova

İLK UYARI

 

Aslına bakılınca her şeyin yokluğa

Dönüşmesinden bize ne.

Yaşadım ben nice aynalarda,

Nice şarkılar söyledim uçurumlar üzerinde.

Sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk

Ve iyilik hiç değilim ama

Belki gereğinden daha sık

Anımsamak düşüyor sana

Hem dinen dizelerin tınısını,

Hem gözü, gizleyen dibinde

O dikenli ve paslı

Çelengi tehlikeli sessizliğinde.

 

ANNA AHMATOVA..

 

“Artık aynı bardaktan içmeyeceğiz

Ne suyu ne tatlı şarabı,

Erken sabahlarda öpüşmeyeceğiz,

Ve birlikte gözlemeyeceğiz camdan akşamı.

Sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,

Ama yaşamadayız biz aynı sevdayla.

 

Benim yanımda hep candan, sevecen dostum,

Seninleyse canlı, şen sevgilin.

Ama gri gözlerde ürküyü ben anlıyorum,

Ve sensin suçlusu benim derdimin.

Sıklaştırmıyoruz kısa görüşmelerimizi,

Böyle korunmaya yargılıyız erincimizi.

 

Dizelerimde bir senin sesin şakır,

Benim soluğum eser senin dizelerinde.

Ah, bir ateş var ki el değmeye

Ne korku, ne unutuş kalkışır.

Ve bilsen şimdi nasıl doyamadığımı

İzlemeye, senin kuru, pembe ağzını..”

 

ANNA AHMATOVA..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,

Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.

Korkunç. Bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar

Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.

 

Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da

Yüksek mutluluk ateşinin,

Ruh özgürdür ve yabancıdır burada

Ağırkanlı bitkinliğine şehvetin.

 

Çılgındır koşanlar buna erişmek için,

Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.

İşte şimdi anladın sen, niçin

Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.”

 

ANNA AHMATOVA..

‘SEÇİLMİŞ ŞİİRLER..’ , ANNA AHMATOVA, Çeviri : AZER YARAN, ADAM Yayınları, 78 Sayfa, Mayıs 1984..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘eksiksiz sistemlerin çığırtkanlığını yapmayın bana, fetih defilesi yapmayın önümde..’ – fernando pessoa

Lisbon Revisited (1923)

 

Hayır : hiçbir şey istemiyorum.

Hiçbir şey istemiyorum dedim.

 

Sonuçlarınızla gelmeyin bana!

Tek sonuç ölmektir.

 

Estetik getirmeyin bana!

Ahlaktan söz edilmesin!

 

Uzak tutun benden ne varsa metafizik adına!

Eksiksiz sistemlerin çığırtkanlığını yapmayın bana, fetih defilesi yapmayın önümde

 

Bilimler (bilimler, Tanrım! Bilimler) –

Bilimler, sanatlar, modern uygarlık!

 

Ne kötülük yaptım ben tanrılara?

Hakikat onlardaysa, kendilerine saklasınlar!

 

Teknisyenim ben, ama tekniğin içindedir benim tekniğim.

Deliyim ben bunun dışında, mutlak bir deli olma hakkıyla.

Mutlak bir deli olma hakkıyla , işitiyor musunuz beni?

 

Bunaltmayın beni, tanrı aşkına!

 

Evli, işe yaramaz, sıradan ve nazik olmamı mı istiyorsunuz benim?

Bunun tersi olmamı mı istiyorsunuz, herhangi bir şeyin tersi?

Başka biri olsaydım eğer, kapris yapardım hepinize.

Ama böyle, kendim gibi, sabırlı olun!

Bensiz gidin cehenneme,

Ya da bırakın beni tek başıma gideyim cehenneme!

Niçin beraber gidecekmişiz?

 

Koluma girmeyin!

Koluma girilmesini sevmem. Yalnız olmak isterim.

Söyledim size yalnızım ben!

Ah, ne sıkıcı size eşlik etmemi istemeniz!

 

Ey mavi gökyüzü  -çocukluğumunki gibi-

Boş ve kusursuz ezeli hakikat!

Ey ata yadigarı, sessiz, uysal tejo,

Gökyüzünün yansıdığı küçük hakikat!

Ey yeniden kavuştuğum acı, dünün ve bugünün Lizbon’u!

Bana bir şey vermiyorsun, benden bir şey almıyorsun, hissettiğim hiçliksin sen.

 

Rahat bırakın beni! Gecikmem, ben ki asla gecikmem…

Ve geciktikçe Dipsiz Derinlik ve Sessizlik yalnız kalmak isterim ben! 

‘FERNANDO PESSOA’ (Alvaro De Campos..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘SAYISIZ varlıklar yaşar içimizde,

Düşünsem de, hissetsem de, bilmem

Kimdir düşünen hisseden kim.

Ben sadece bir mekânım

Hissedilen ya da düşünülen.

 

Birden fazla ruhum var benim.

Benden fazla ben var bende.

Yine de varım

Herkesten farksız olarak.

Sustururum onları : ben konuşurum.

 

Kesişen içgüdüleri

Hissettiklerimin ya da hissetmediklerimin

Tartışırlar içimde.

Bilmiyorum onları. Hiçbir şey yazdırmazlar

Var olduğum ben’e : ben yazarım

 

YALNIZSIN. Kimse bunu bilmiyor. Sus ve aldat.

Ama aldatıcı görünmeden aldat.

Asla umma sende daha önce var olmayan bir şeyi,

Herkes kendisiyle hüzünlüdür.

Güneş senindir güneş varsa, dallar eğer dalları arıyorsan,

Şans eğer şanssa sana düşen.

 

BEKLİYORUM, sakince, meçhulü-

Kendi geleceğimi ve her şeyinkini.

Sonunda her şey sessizlik olacak,

Hiçliğin yüzeceği denizden başka.

 

HİÇTEN hiç kalır. Hiçiz biz.

Biraz güneş biraz hava ardımızda bırakır

Üstümüze çöken solunmaz karanlığını

Mütevazı ve kaçınılmaz toprağın,

Ertelenmiş cesetlerdir yaratılan.

 

Yapılan yasalar, seyredilen heykeller, yazılar odlar-

Hepsinin kendi mezarı var. Eğer biz,

Bir iç güneşin kan verdiği tenler,

Yaşlanıyorsak, onlar niye yaşlanmasın?

Hikâyeler anlatan hikâyeleriz biz, hiç.

‘FERNANDO PESSOA’ (Ricardo Reis..)

‘SIRLARIN CEBRİ..’ , FERNANDO PESSOA, Çeviri :IŞIK ERGÜDEN, NİSAN Yayınları,38 Sayfa, Kasım 1995..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yok ettim, yaşadım

Bir akarsu nereye akar?

Nereden doğar bir akarsu?                            

Bir dağ sırasının ortasından mı, ya da korkutucu kayalıkların ardından mı süzülür önce, masumca, sonra da yıkıp yok eder her şeyi?

Bir akarsu her şeyden fazla, en çok da bir insanın içinden doğar, gene oraya akar ve gider.                                                             

Suya yüzünü dönebilmektir tek mesele, bakabilmektir suya ve gördüklerine.                                                            

Bir akarsu en çok da bu yüzden doğar işte: Zamanın bir yansımasıdır su, yaşamın yaşanmışlığın…

Ölümün bir yansımasını tutar dibinde. Bazen bir yitime akar bir akarsu, bir yitimden doğar; bazense sadece bir sevidir onu doğuran ve içine akıtan…

Malcolm Lowry

Kaynak: K Dergisi, 219. Sayı , 1 Temmuz 2011…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

veda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

veda                           

 

                      Hrant için

 

bu kilide bir kapı şart

dünya analaştıkça, kan yerine

süte dönecek bak, söz

eskisin, olsun diye kırmızı,

değil!

 

yaprağına susamış tanıdık bir ağaç

sonbahara aldanmış, döküyor kendini

hem de yeşil yeşil, öyle güzel,

gözleri vardı çocukluğumuzun

hiç tanınmamış bir sokak düşün

düşün ki orada vurulmuş ayakkabısı delik adamın biri

sen ta Malatya’dan ağlıyorsun delik deşik

o, derinde bir yerde kravatını bağlayıp,

bir ayakkabıcı bulsam da

düşmanlarım azalsa diye yatıyor yüzüKoyun!

 

‘Papyrus’  (2009)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“su da önemli ama.. ateştir benim ustam..”

“Ömrüm diyorum şimdi ömrüm

Üzgün bir çocuksun sen ve yalnız

Öyle kal çünkü bu dünyada

Sana en çok mutsuzluk yakışıyor”

Ahmet Telli

Yılların koşar adım geçtiği,   hüznün her an hayatımıza hem sevinç, hem zehir akıttığı bir hazin geçit ömrümüz..  neyse ki vazgeçtim çoktan yılların adımlarını saymaktan.. otuzlu yaşlarda çok yıkıcı ve yorgun geçen bir beş yıldan sonra bir anda  kaç yaşında olduğumu  fark ettim..  unutmuştum  saymayı.. bir yaş hesabı iddiasıyla başlayan öylesine bir sohbet benim kaç yaşında olduğumu fark etmemi sağladı..  her aklıma geldiğinde ağız dolusu güldüğüm bir anıdır..  kendimden bu kadar çok uzaklaştığım için kendime üzüldüğüm bir yoğunluk yaşadım o anda. Oysa ne olursa olsun şimdi koca bir kadın olan, güzel gözleriyle etrafına umutla bakan, çok çalışkan, çok heyecanlı, dünyadan kendi payını isteyen o kız çocuğunu korumaya söz vermiştim  yıllar önce..  ne yazık ki hiç koruyamadım hayatın acılarına, darbelerine karşı.. çünkü hala küçük bir kız çocuğuydu o.. dünyayı hala anlayamıyordu..

“Ölüm hiç de ürkünç gelmiyor

Yaşanmışsa tüm yaşanacaklar

Acı yitiriyor anlamını ve renkler

Kül oluyor körleşirken gökboşluğu”..

Ya yaşanması gerekenler hep yarım kalmış ise..   yine de ölüm ürkünç değil midir.. ?

işte bu gel gitlerle uğraşırken, bir arkadaşımın mesajıyla ‘itü’de seyyar sahne tarafından ‘oğuz atay’ın ‘tehlikeli oyunları’nın sahnelendiği bilgisini aldım..

Erdem Şenocak bana göre çok başarılıydı.. tek kişilik bu performans ve bir de salıncak.. oğuz atay niyetine gidip sımsıkı sarılasım geldi kaç defa.. sahnede görmek masalsı bir duygu.. çok başarılı .. ve bu yürek işi bir çalışma.. ticari kaygıdan uzak.. seyyar sahne “tezer özlü -çocukluğun soğuk geceleri”ni de sahneliyor..

‘Oğuz Atay,  Tehlikeli Oyunlar’;  “ağzının, güzel dudaklarının kenarında bir gülümseme yaratmak için, ne uzun yollardan geçiyorsun. kendinden veriyorsun, durmadan eksiliyorsun. oysa bazı insanlar, oldukları gibi kalarak elde ederler istediklerini. ben, kanımı damla damla süzerek veriyorum” 

Evet, bazı insanlar hiç çaba harcamadan, oldukları yerden kıpırdamadan elde ederler dünyayı.. yoksa çok şey mi bildik, istedik ve hayal ettik .. ahh oğuz atay..

Bir de geçen gün Cemal Süreya öldü dediler..  öldüğü gün dediler..

 O en güzel, en mutlu, en mutsuz, en hüzünlü  anlarımın şairlerinden.. o bir dersim sürgünü..

 “Bizi kamyona doldurdular.

Tüfekli iki erin nezaretinde..

Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular..

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar..

Tarih öncesi köpekler havlıyordu.” 

Her şeye rağmen, kendini doğuran  insanlık.. cemal süreya’yı doğuran hayat.. aşkın şairi.. her daim  hüzün verirken, derde derman olan kelimelerin büyücüsü..

‘aşk’ şiirinde beni benden alan.. işte o çok sevdiğim dizeler.. imgeler..

…..

 “Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek

Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Çünkü iki kişiydik..”

“Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya

Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük..”

hayat başka nedir ki..?  sadece ‘an’lar.. ‘Keşke yalnız bunun için sevseydim seni’

‘Taflan’