Archive for the ‘Şiir’ Category

İNANALIM SOĞUK MEVSİMİN BAŞLANGICINA.. – FURUĞ FERRUHZAD

İNANALIM SOĞUK MEVSİMİN BAŞLANGICINA
ve bu benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
başlangıcında
ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğü
 
zaman geçti
zaman geçti ve saat dört kez çaldı
dört kez çaldı
bugün aralık ayının yirmi biridir
ben mevsimlerin gizini biliyorum
ve anların sözlerini anlıyorum
kurtarıcı mezarda uyumuştur
ve toprak, ağırlayan toprak,
dinginliğe bir belirtidir.
 
zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı
 
sokakta rüzgâr esiyor
sokakta rüzgâr esiyor
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
cılız, kansız saplarıyla goncaları,
ve bu veremli yorgun zamanı
ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
yukarı süzülmüştür
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorlar
-selam
-selam
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
 
soğuk bir mevsimin eşiğinde
aynaların ağıtı topluluğunda
ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında
 
gitmekte olan o kimseye böyle
dayançlı
ağır
başıboş
nasıl dur emri verilebilir.
o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
zaman diri olmadığı.
 
sokakta rüzgâr esiyor
inzivanın tekil kargaları
sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
ve merdivenin boyu
ne kadar kısa
 
onlar bir yüreğin tüm saflığını
kendileriyle masallar sarayına götürdüler
ve şimdi artık
nasıl birisi dansa kalkacak
ve çocukluk saçlarını
akan sulara dökecek
ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
ayakları altında ezecek?
 
sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu 
bekleyen.
uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
o kuş belirdi
sanki yeşil hayal çizgilerindendi
esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
sanki
pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
lambanın masum düşüncesinden başka bir şey 
değildi.
 
sokakta rüzgâr esiyor
bu yıkımın başlangıcıdır
senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
sevgili yıldızlar
kartondan yapılı sevgili yıldızlar
gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
sığınılabilir?
biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
varırız ve o zaman
güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.
 
ben üşüyorum
ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç 
yıllıkmış?"
bak burada
zaman nasıl da ağır
ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?
 
ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
ben üşüyorum ve biliyorum
yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
birkaç damla kandan başka
hiçbir şey arda kalmayacak.
çizgileri bırakacağım
sayı saymasını da bırakacağım
ve sınırlı geometrik biçimler arasından
enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
ben çıplağım, çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
ve aşktandır tüm yaralarım benim
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.
 
selam ey masum gece!
 
selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren!
ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
dünyasından geliyorum
ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
ve bu dünya
öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
seni öpüyorken
kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.
 
selam ey masum gece!
 
pencereyle görmek arasında
her zaman bir aralık var.
 
niçin bakmadım?
bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
gibi...
 
niçin bakmadım?
annem o gece ağlamıştı sanırım
benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
içine dönmüştü
ve ben onu aynada görüyordum
ayna gibi duru ve aydınlıktı
ve ansızın çağırdı beni
ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
annem o gece ağlamıştı sanırım.
 
bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
uğradı
niçin bakmadım?
tüm mutluluk anları biliyorlardı
senin ellerinin yıkılacağını
ve ben bakmadım
ta ki saatin penceresi
açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
dört kez öttü
ve ben o küçük kadınla karşılaştım
gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
baldırlarının kımıltısında giderken sanki
benim görkemli düşümün kızlığını
kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.
 
acaba saçlarımı yeniden
rüzgârda tarayacak mıyım?
acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
ve sardunyaları
pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım?
dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde?
kapı zili acaba beni
yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?
 
"bitti artık" dedim anneme
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim
 
boş insan
güvenle dolu, boş insan
bak dişleri nasıl
çiğnerken marş söylüyor
ve gözleri nasıl
yırtıyor dikizlerken
ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
dayançlı,
ağır,
başı boş.
 
saat dörtte,
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
yukarı süzülmüş oldukları an
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorken
-selam
-selam
sen asla o dört su lalesini
kokladın mı hiç?...
 
zaman geçti
zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
gece pencere camlarının ardında kayıyor
ve soğuk diliyle
geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.
 
ben nereden geliyorum?
ben nereden geliyorum?
böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
mezarımın toprağı tazedir hâlâ
o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...
 
ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili!
ne de sevecendin yalan söylerken
ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
ve avizeleri
tel saplarından koparırken
ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
buğu uyku çimenliğine oturdu
ve o karton yıldızlar
sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
sözü neden sesli söylediler?
bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
neden okşayışı
kızoğlankız saçlarına götürdüler?
bak burada nasıl
sözle konuşanın
bakışla okşayanın
ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
sanı direklerinde
çarmıha gerilmiştir.
ve gerçeğin beş harfi olan
senin beş parmağının dalı
onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!
 
suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
ben susuyorum fakat serçelerin dili
doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
serçelerin dili fabrikada ölüyor.
 
bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
birlik anına doğru yürüyen
ve her zamanki saatini
matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
kuran
bu kimdir bu, horozların ötüşünü
gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.
 
demek sonunda güneş
aynı zamanda
umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
sen mavi çini tınlamasından boşaldın.
 
ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
kılıyorlar...
 
mutlu cenazeler
üzgün cenazeler
suskun düşünür cenazeler
güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
belirli saatlerin duraklarında
ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
şehvetinde...
ah,
kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
ve bu, dur düdüklerinin sesi
zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
ıslak ağaçların yanından geçen adam...
 
ben nereden geliyorum.
 
"bitti artık" dedim anneme,
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim
 
selam sana ey yalnızlığın garipliği,
odayı sana bırakıyorum
kara bulutlar her zaman çünkü
arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
ve bir mumun tanıklığında
apaydın bir giz var onu
o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor
 
inanalım
soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
işsiz devrik oraklara
ve tutsak tanelere.
bak nasıl da kar yağıyor.
 
belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
ve bir dahaki yıl, bahar
pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
ve teninde fışkırdıklarında
uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
çiçek açacak olan o iki genç el
sevgili, ey biricik sevgili
 
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.
FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

 

Günün Şarkısı : EVERYBODY KNOWS.. – LEONARD COHEN

Aylakadamız’da bugünün şarkısı büyük usta LEONARD COHEN’den ‘EVERYBODY KNOWS’.. Yandan müzik kutusundan dilediğiniz kadar bu şarkıyı dinleyip bir tek ya da iki tek ya da bilmem kaç duble içip bayılabilirsiniz.. Ama merak etmeyin Aylakadamız okuyan bayılmaz içtikçe ayılır.. Gülüşünüzle kalın..

EVERYBODY KNOWS..

Everybody knows that the dice are loaded. Everybody rolls with their fingers crossed..
Everybody knows that the war is over. Everybody knows the good guys lost. Everybody knows the fight was fixed : the poor stay poor, the rich get rich. That’s how it goes. Everybody knows..

Everybody knows that the boat is leaking . Everybody knows that the captain lied. Everybody got this broken feeling. Like their father or their dog just died. Everybody talking to their pockets. Everybody wants a box of chocolates. And a long stem rose. Everybody knows..

Everybody knows that you love me baby. Everybody knows that you really do. Everybody knows that you’ve been faithful , give or take a night or two.. Everybody knows you’ve been discreet , but there were so many people you just had to meet without your clothes. And everybody knows..

And everybody knows that it’s now or never. Everybody knows that it’s me or you. And everybody knows that you live forever when you’ve done a line or two. Everybody knows the deal is rotten :‘old black joe’s still pickin’ cotton for your ribbons and bows. And everybody knows.. 

LEONARD COHEN

HERKES BİLİYOR..

Herkes biliyor zarların hileli olduğunu. Herkes yuvarlanıyor iyi şanslar dileyerek. Herkes biliyor savaşın sona erdiğini. Herkes biliyor iyilerin kaybettiğini. Herkes biliyor dövüş önceden ayarlanmıştı. Yoksullar yoksul kalır , zengin zenginleşir. İşler böyledir. Herkes biliyor..

 

Herkes biliyor teknenin su aldığını. Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini. Herkeste babaları ya da köpekleri biraz önce ölmüş gibi buruk bir his var. Herkes cebi için konuşuyor. Herkes bir kutu çikolata ve uzun saplı bir gül istiyor. Herkes biliyor..

 

Beni sevdiğini herkes biliyor bebek. Herkes biliyor bunun böyle olduğunu. Herkes biliyor sadık kaldığını bir iki geceyi saymazsak. Herkes biliyor dikkatli olduğunu ama üstünde elbisen olmadan görüşmek zorunda kaldığın öyle çok kişi vardı ki. Herkes biliyor..

 

Herkes biliyor ya şimdi ya da asla. Herkes biliyor ya ben ya da sen. Herkes biliyor bir iki şey yapmışsan sonsuza dek yaşadığını. Herkes biliyor anlaşmanın hileli olduğunu. Yaşlı siyah Joe senin kurdelelerin ve fiyonkların için hala pamuk topluyor. Herkes biliyor.. 

LEONARD COHEN

(Türkçesi : Mustafa Yılmazer / Leonard  Cohen , Şarkılar – Şiirler , AYRAÇ Yayınları – Mayıs-1996)

YABANCI.. – CHARLES BAUDELAIRE

YABANCI

– En çok kimi seviyorsun esrarengiz adam , söyle? Babanı mı , anneni mi, kız ya da erkek kardeşini mi?

– Ne babam var benim, ne annem, ne de kız ya da erkek kardeşim.

– Arkadaşların ?

– Anlamı , bugüne değin bana öylesine yabancı bir sözcük
kullanıyorsunuz ki.

– Memleketin?

– Hangi enlemde olduğunu bile bilmem.

– Güzellik?

– Zevkle kabulümdür, tanrıca ve ölümsüz.

– Altın ?

– Allahtan nefret ettiğiniz denli siz, nefret ederim adından.

– Peki ! ne seversin öyleyse sen , garip yabancı?

– Bulutları severim.. Geçen bulutları.. İşte orada.. Harikulade
bulutları!

CHARLES BAUDELAIRE

(Paris Sıkıntısı..)

(Çeviri : Reha Yünlüel)

BULAMAM.. – Yılmaz Odabaşı

BULAMAM

Her ateş bir kül, bulur elbet kendine;
Her yeşil bir dal,
Her su bir damla,
Her ateş bir kül,
Her takvim bir yıl bulur elbet kendine!
Her yangın bir duman,
Her öğrenci bir okul,
Her artı bir eksi,
Her yol bir taşıt,
Her soru bir yanıt,
Her ressam bir tuval,
Her kış bir ayaz,
Her kitap bir okul,
Her şarap bir adam bulur kendine;
Yeter ki şarap, şarap olsun içen çıkar…
Her deniz bir martı,
Her ömür bir tufan,
Her rüya bir uyku,
Her nota bir şarkı,
Her mezar bir ölüm,
Her ağaç bir kök,
Her dağ bir duman,
Her güneş doğacak bir kuytuluk bulur ya kendine,
Bulur ya; ben senden başka sen bulamam
B u l a m a m !

YILMAZ ODABAŞI

(Yönetmen : Majid Majidi – Film : BARAN..)

YABANCI.. – NİLGÜN MARMARA

YABANCI

En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi
Yaramıza,
Yaslanırken boşlukta duran bir merdiveni
henüz.

Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
İlkyaz derken -kışı gözden kaçıran
Yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
En güçsüz kollarla-
Çözüldü aşkın zarif ilmeği
Bulandı aynalar duruluğu.
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
Bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
olduğunu..

Yabancıların en yakınıydın sen !

NİLGÜN MARMARA

SARI SAMAN HATIRA DEFTERİ..- KÜÇÜK İSKENDER

SARI SAMAN HATIRA DEFTERİ

‘..ısrarlı bir çocuk gömleği var bu gece üstümde
siyah, cepsiz, buruşuk ve kirli
okuldan mı kaçtım, evden mi, söyleyemem
titrerdi ellerim uzanıp düzeltirken yüzünü
dudakların Bastille’di, yanılmıyorum,
gözlerin, en çok o körkütük gözlerin devrilir ve
uzun uzun susardı, gözlerine su veremezdim,
tek bir imge taşımazdı birbirimize duyduğumuz his
şiirsizdik, bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık,
bakardık karşı karşıya geçip, hatırlıyor musun,
yalnızca bakardık!
dipsiz, yalansız, ölüme davet eden bir bakmaydı bu
hepsi hepsi aşk!
senyör aşk, mösyö aşk, mister aşk, bay aşk!
şiirsizdik, bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık
bunun için terasa çıkıp aşağı bir gül atmıştık
bunun için rıhtıma inip denize bir gül atmıştık
çaresizdik, sevda biraz da soygundur, işte

sevda biraz yakayı ele vermektir, mahkemelere düşmektir,
ben masumum diyebilmektir biraz da sevda,
bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık,
uyanır uyanmaz başlıyorduk ağlamaya
sarılıp sarılıp ağlıyorduk
yorulup uyuyana kadar ağlıyorduk sevgilim
dokunuyorduk su deyip suya deyip su içen kelebekler gibi
susuz kalan gözlerimiz gitgide ağır ağır soluyordu
o gül, gitgide ağır ağır soluyordu rüzgarla
tenlerimizde tenlerimize ait birşeyler dokuyorduk
oysa ısrarlı bir çocuk gömleği var bu gece üstümde
siyah, cepsiz, buruşuk ve kirli
dayak mı yedim, dayak mı attım, söyleyemem
senden bana seken bir yürek
ki yürekler sarı samandan hatıra defterleridir
senden bana yansıyan bir ışık
ki ışıklar elele tutuşup geri çekilirler
senden bana damlayan bir çiy tanesi
ki çiy taneleri ancak biri öldü mü dağılırlar sessizce
..’

KÜÇÜK İSKENDER

(Sarı Saman Hatıra Defteri şiirinden..)

Taş Parçaları.. – BİRHAN KESKİN

TAŞ PARÇALARI..

 

XIX 

Varla yok arasındayım

Varla yok arasındayım
Hep, varla yok arasındaydım.
Zaten.
Ben bilmedim ki

Niye teyelliyim, niye?

 

Varla yok arasında
Varla yok arasında
Elimde bir kırık testi

 

Elimde bir kırık testi
Nereye bırakayım!

 

XX

 

Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem,
Belki bu yüzden
Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
Bir büyük yemin gibiydim.

Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
Yine de döneyim döneyim istedim.

 

XXI

 

Ah benim sesimle
Söylesem de, inanmazlar
Benzemiyor çünkü bir dile.

Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
Döndüğüm bu sema sensin. Dönnnnnnnnn

düğüm.

Sen benim kara ömrüme vuran
Suyumu harelendiren sevincimdin.

XXXV

Onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
Titreme daha fazla kalbim.

Bağışla kendini artık onu da ,
Bırak gitsin.
Bırak gitsin.
O senin en ezel gününden kaderin
Sen onu nasılsa bin kere daha

Seveceksin.

 

XXII

 

Günler öylece kendi kendine geçsin diye

Bir  camın arkasında durdum

Bana dokunmasın hiçbir şey

Hiçbir şey yarama merhem olmasın

İyileşecekse , hiçbir şeysiz iyileşsin diye

Bir camın arkasında durup

Akana hayata ve zamana baktım..

 

Bilirdim , biliyordum , biliyorum,

Bittiğinde , geçtiğinde ,

Azaldığında sızı iyileştiğimde ,

O saman tadıyla karıştığında ;

Her şey daha acı olacak..

 

XXXIII

 

Ne sanıyorsun ?

Ne sanıyorsun ?

Benim olan artık

Senin de kaderin :

 

Dağbaşı,

Oradaki yaralı ıssızlık..

 

BİRHAN KESKİN 

(Birhan Keskin’in TAŞ PARÇALARI şiirinden bazı bölümler..)

(Y’ol , Metis Yayınları..)

DAĞ KADAR YÜREK.. – AHMET TELLİ

DAĞ KADAR YÜREK

Bunca acıyı
Bunca aşkı
Nasıl da sığdırmışsın yüreğine
İstersen al
Koy kendi ellerinle
Fırtınaları da

Sen
Yüreğin kadar büyüksün
Unutma..

AHMET TELLİ

SARHOŞUM.. – BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

SARHOŞUM

Sarhoşum çok şükür dilediğim kadar
Bir ben yok artık benden içeri
Onunla göz göze diz dizeyiz
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş
Çok şükür bir bizeyiz.

Sarhoşum
Caddenin göbeğine oturmuşum
Aklıma eserse sırt üstü yatabilirim
Nara atabilirim
Kem gözler umurumda değil
Ben kendi gözlerimden kurtulmuşum.

Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş
Doğrudur
Bırakın bağırayım avazım çıktığı kadar
Görüp göreceğim rahmet budur.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

(Resim : Bedri Rahmi Eyüboğlu..)

Kaktüs and Teksas.. -BİRHAN KESKİN

KAKTÜS AND TEKSAS

 

1 

Size,

bu odanın alacakaranlığından,
okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
tenimde kalan tuzundan ve
yastıklarda kuruyan gözyaşından
hiç bahsetmedim.
size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
‘iyiyim’ diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.

telefonla birlikte ışığı da kapatıp
bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
çınlarken içimde,
bunun beni ne kadar kırdığından
hiç bahsetmedim.
bahsetmediğim çok şey var daha
yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
akşamın altını, gümüşe dönüyor
bunlar da önemli elbette
en az,
bana ihaneti öğrettiğiniz
bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.

 

2
odadaki ışığı,
tenimdeki tuzu kırdım
yastıklarda kuruyan gözyaşını,
ufku
terk ettim.
söz kirlendi,
kendi uzayımda kendime
garsonluk etmekteyim.

3
sizinle yaşadığım her şey kıyamet,
sizinle yaşadığım her şey cinnet,
sizinle yaşadığım her şey cinayetti.
ruh kirlendi
kalbimin kenarında atını durduranlar için
akrep beslemekteyim 

BİRHAN KESKİN

(Kim Bağışlayacak Beni , Birhan Keskin , Metis yayınları , 2005)