Archive for the ‘Müzik’ Category

Benim biraderler: Yeryüzünün ızdıraba gark olmuş ruhları

Aslında yeryüzünde bulunmalarına rağmen, hala elmayı yememiş ve cennetten kovulmamışları itham etmek gibi bir amacım yok. Sadece yazmak, baş ucuna ilişmek istedim Amy Winehouse’un… Bilmek bazen kesmiyor insanı; hani hamlığından kurtulup ya da bunun zehabına kapılıp pişiyorsun ya… Yok aslında öyle bir şey, yaptığın belki de sadece içindeki o kuyunun üzerine çekip tahtadan kapağı, Hayyam’ın rubaileriyle gözyaşlarını yerlerinden çıkmasınlar diye, işte onlar orada dursunlar da göğsündeki derin yarık tekrar kanamaya başlamasın diye, hıçkırıklı kahkahalar atmak. Bu işte en iyi yaptığım  şey. İşte bu “şey” diyerek işaret ettiğim istidatlarımı da bilincim ve hafızam gibi kurarım. Malzemeyi de alemden ve bilinçaltımdan toplarım.

 

Bakışlar… Hafızamda kayıt dışı bakışları toplanır cümle alemin. Orası öyle bir kuyu ya, varsın dolsunlar içine. Ancak mümkün değil, bana değdiği, benile irtibatlandığı andan itibaren arkamı dönüp gitmem. Evet yaşarım hem de çok güzel yaşarım gündeliği, ancak hafızadaki bakış o da benle yaşar dolaşır sokaklarını dünyanın. Bilirim, bu benim kadim bilgeliğim. Dünyaya ikinci doğuşum, yine acıyla olmuştu; ammawelakin ağlayamamıştım bile… Hayat zordu wesselam we tam sırt çantamı alıp yola çıkacakken, kendimi Bay Sınır Durumlarla Sınanmanın kollarında bulmuştum. Elbette, tabi ki, o yolculuğa hiç çıkamadım; ancak söz konusu Bay’ın rehberliğinde çıktığım yolculuğun yanında o, 80 günde devr-i alem kalırdı. Şimdi buradan bakınca, eywallah sayın bayım! 

Amy W., en başından göründü işte o derinumutsuzacıboşluk BtŞ’ye… Daha önce Kurt Cobain’de de olmuştu, benim gökyüzümün yıldızlarında da… Yine de çok güzeller, yine de paha biçilemezler… Ol sebepten, bu aralar, ilk tekkeme vefa ziyaretinde bulundum; iki tur döndüm etrafında ortasındaki ızdıraptan müteşekkil kara deliğin. Ne çok sewerdi o kara delik beni, ne çok içine alır ve geri çıkarırdı; çünkü acıdan gözlerim kanadığı zamanlarda bile, deli gibi gülerdim.

 

Ama yine de, Amy’nin üzeri örtülmüş cesedini taşırlarken ambulansa, bir defa daha teyit ettim ki, ne sonluluk ne de bu fikrin benile birleşmesinden doğan o piçhiçlik duygusu beni bırakıp da gitmeyecekler bir yere. Öyleyse: “Yüreğim kimselerden ihsan dileme/Bu amansız felekten aman dileme/Bil ki derman aradıkça artar derdin/Derdinle haldaş ol, derman dileme (Ö. Hayyam).”

‘İbn-i Zerabi’

Bir bakışın yetti canım unutturmaya…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne güzel artık adını koyabiliyorum, geçmişte yaşanmış bir halin neye tekabül ettiğini analiz edebilecek kavramsal araçlarım var. Aferim sana! On yıl önce, Melih Kibar, bir gazeteci ile görüşmesi sırasında, Çiğdem Talu ile doğurdukları “İçimdeki Fırtına” adlı şarkılarını piyanosunda çalmıştı. Kibar’ın bu canlı performansının kaydı, işim gereği elime geçmişti. Hatırlıyorum, günlerce, üst üste dinlemiştim. İçimdeki coşkuyu, o iki kişi arasında olup bitene yaptığım şahitliğin tadını aktarmam mümkün değil kavramlarımla. Ne ilme’lyakin ne de ayne’lyakindi o halim, düpedüz hakkâ’lyakindi.

O ikisi gibi var mıdır bilemem? En azından şu an aklıma gelmiyor. Talu şarkıların sözlerini yazıyor, Kibar ise onları besteliyordu. Şimdi bunları yazarken fonda, tekrar tekrar ikisinin doğurdukları çocukları dinliyorum ve hala titriyor tüylerim. Kibar mesela, o röportaj sırasında bir türlü tam olarak dillendirememişti olup biteni. Ne diyebilirdi? Herkesin anladığı gibi kadın-erkek arasında olup biten türden bir cinsel aşk mı? Yoook, bu o aşkı küçümsediğimden değil, hem Spinoza gibi dillendirirseniz öylesi bir cinsel aşk karşısında saygıyla eğilirim de. Bence yaşıyordu, haldi onda ve bilgisini bilmese de olurdu onun için.

Bu aralar, en sevdiğim Fransızlardan olan Deleuze’den Spinoza dinliyorum. Sanki bütün yıl çalışıp paramı biriktirmiş de, Fransa’ya Deleuze’ün dersini dinlemeye gitmişim gibi. Şimdi… Spinoza’da üç temel duygu var: arzu, keder ve sevinç. Arzu, yani varolma kuvvetimiz ve eyleme kudretimiz. Sevinç bunu artıran, keder ise bunu azaltan duygulara verilen genel ad. İşte hikaye tam da burada. Bizlerde, tekliklerde ortak bir öz yok; aramızda varlık olarak bir farklılık yok. Bizi –burada alemdeki tüm suretleri kastediyorum- birbirimizden farklılaştıran, işte bu kudretimizin niceliksel farklılığı ve varolma sıfatlarımızın niteliksel karşıtlığı. Kudretimin pasif olması, sevincimin ve kederimin dışımdaki cisimlerle, şeylerle belirlenmesi. Oysa tanrı, sonsuz akış hem bana içkindir hem de benden başkadır. Dayanağım kendimimdir, kendi kudretimi etkin kılma çabamdır.

Herbirimiz sonsuz sayıda parça içeren, sonsuz bağıntılara sahip çokluklarız. Mesela A cismiyle karşılaşıyoruz ve asgari sayıda bağıntılarımız birleşiyor ya da çözülüyoruz. Bu işte kötücül bir karşılaşma oluyor ve bunu içimizde tuttuğumuz sürece, sadece kendi kudretimizden yiyoruz. O sebepten, intikam duygusu, kısasa kısas bile aslında kişinin kendi kendini yiyip bitirmesi oluyor. Ammawelakin, B cismiyle karşılaşıyorz ve bir bakıyoruz ki, bağıntılarımızın çoğunluğu, onun bağıntılarının çoğunluğuyla birleşiyor, işte o zaman da mutlu oluyoruz ve eyleme kudretimiz, arzumuz artıyor. Ancaakkkk…. Nietzsche’nin “erk isteği” diye bahsettiği mesele de tam da bu. Bu iktidar isteği falan değil, basbayağı kişinin kendi kudretinin farkına varıp, kudretini etkin kılması. Yani bir gücü ele geçirmekle vs. bir ilgisi yok, aksine tek gücün kudret olduğunu söylüyorlar. İşte burada Spinoza diyor ki, kudreti artırmak, şey/cisim ile benim bağıntılarımızı, yeni bir birey, ikimizin sadece birer alt bireyi olacağımız muhteşem bir yeni birey oluşturacak şekilde birleştirmemizdir. Ahanda İspanyol işte, “Etik” sonuçta, Spinoza’nın İspanyol’la hemhal olmasından tevellüd eden çocuk, muhteşem yeni birey değil de neydi/ne? Dahası var mı hocam ya, bakın işte, her an, “kün feyekün” yeniden üretilmekte. Unsurlar bitişmekte ve doğurmakta….

Uzatmayayım ve geleyim Kibar ile Talu’ya… Anın emzirdiği bu iki ruh, işte böyle bir şey yaşadılar. Orada artık ne Talu ne de Kibar vardı ya da ne erkek ne de kadın vardı. Hem anası hem babası hem de emzirdiği çocuklar oldular tüm o şarkı/çocukların. Üçüncü bir birey oluşturmayı başardılar ve bunu da çocukları olan şarkılarıyla kayıtladılar. Bellek notları gibi… İşte Spinoza cinsel aşkı, böylesi bir kavramsal çerçevede tanımlar: bireylerin birbirlerinin farklı bağıntı ve özelliklerine ket vurmadıkları, engellemedikleri muhteşem bir şefkat ilişkisi… İşte o sebepten, ben ne zaman bir Talu ve Kibar şarkısı dinlesem ki yazı boyunca fonda devamlı çalmakta, herbir şarkı ile bağıntılarım birleşip yeni bir birey oluşturuyor.

Ol sebepten, zahir ehline ne aklım ne de gönlüm akıl sır erdiremiyor, yine de canları sağolsun. Hah dağılmayayım, aşk nedir? Hayyam’dan okusak, Mevlana’dan okusak, Nesimi’den okusak vs. aşk nedir? Ve gelseler, sorsalar bana, göster bize var mı birileri bu yüzyılda? Düşünmeden ikisini ve şimdi ikisini temsil eden, yok hayır burada var kılan, şarkılarını işaret ederim. Kaç kişinin bu zamanda, onlar gibi gönüllerine dolmuştur aşk ve işte sırf bu yüzden onlar gibi, kaç Rabbi imaja ve ritüele indirgeyerek, kurumsallaştıran zahir-ehlinin yüzüne değmiştir Rabbin nefesi?

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dünün yanlışları… Affet ama unutma!

“Oi Va Voi”nın en sevdiğim şarkılarından, “Yesterday’s Mistakes”ten alıntı başlık. Affet ama unutma. Unutmak işte asıl gaflet olan o. Yoksa affetmenin ve yola devam etmenin kendisi, pasif bir eylem değil.  Affetmezsen, tam göğsünün ortasında, inceden bir çıngıraklı yılan beslemeye başlıyorsun. Muhtemelen, canın ilk yandığında ortaya çıkıyor yılanın. Sonra, her kastın ardından, sana kast eden özneyi ve intikam saatini belleğine kazıyarak, yılanına bir halka ekliyorsun. Zaman akıp gidiyor, kişiselleştirilmiş acıların beslediği yılan devasa bir çıngırağa dönüşüyor. İntikam almaya bile mecalin kalmıyor; çünkü yılanın hareket edecek yeri kalmadığından seni zehirleyerek kendisine dönüştürüyor. Yani, tüm o menfi, kalbi delik deşik eden duyguların ve ateşin kendisine.

Bu aralar hesabımda halkla ilişkiler var. Zaman zaman kilitlenip kalıyorum. BtŞ’yi oluşturan “ben”ler sırasıyla arzı endam eyliyorlar. Bir ben intikam ateşini yakarken, diğeri affetmemi telkin ediyor. Sonra biri çıkıp kibirle, “İnsanlar böyledir efem, onları oldukları gibi kabul etmek gerekir” diyerek, bana kent-soylu gurur ve acıma ile karışık bir bakış atıyor. Affetmeyi telkin eden benin kapı komşusu olan, akl-ı selim ben, mağarasından çıkıp, Musa’dan ödünç aldığı asasına dayanıyor ve: “Bekle çocuğum Zülkarneyn bilincinin göğünden senin için zuhur edecek” vaadinde bulunuyor. Ardından, en ham, en şeytani ben çıkıyor ve, “S….. et bu salakları! Zekanı, kısasa kısas hakkın için kullan. Bahçelerine gir, evlerini tarumar et. Hepsini yak ve onlar acı ile yanarken, sen  dumanlanıp seyret” diyerek, o keçi ayaklarıyla sırtımı tekmeliyor.

Wesselam bir hayli karışık işler… Ammawelakin, hayat işte orada! Sana yolda çarpan, seni tanımadan eleştiren, sahip olduğunu sandıklarına hasetle bakan, süreci değil sonucu gören, mutsuzluğuna mutlu/mutluluğuna mutsuz olan teyzede, arkadaşta, meslektaşta vs., kısaca karşılaştığın her toplumsal adacıkta. Hayat kaçınılmaz, ol sebepten halkla karşılaşma da kaçınılmaz. Halkla ilişkilerde ortaya çıkmasının risk olmayıp, kesin olduğu zarar ve belaları en aza indirmek ise imkansız değil. Evet zor, evet bir hayat boyu gel-git, iman-küfür, affediş-kin arasında salınımı gerektiriyor; ancak nasılsa hayat her türlü geçecek ve her türlü cehennemi olacağız birbirimizin.  Sadece zaaflarımızdan, hırslarımızdan ve tamahkarlığımızdan vurulabiliriz. Birinin kibirle canımı acıtması, bendeki egonun yüksekliğinden ya da diş telleriyle gezinen bir ergen olmasından kaynaklanmaz mı aslında? Benliğimin inşası/adam edilmesi, maddi araçlarla yapılıyorsa, yazık bana! Demek ki kaybettiğimde evi, arabayı, manitayı yerle bir olacak “kendim” dediğim her ne var ise. Yok eğer rahmimde, her gün çapalayıp, temizleyip, sulayıp yetiştirdiklerimse, aferim o zaman bana. Ben ölmeden, hiç kimse / hiçbir şey bir halt yapamaz bana; ancak Rabile döner/dönüşürüm.

Niye bu kadar uğraşıyorsun ki sen, olduğu gibi, geldiği gibi karşıla ve vur gitsin sana kastedene? Öyle de, o zaman ondan ne farkım kalacak? Egoların savaşı… Öf hocam öf, hayat kısa, emel uzun; akl-ı selim ben, bu emelin tasfiyesinde buldu gönlünün ferahını. O sebepten, eşiktekine söyle, cinlerle flört edip durmasın. Kalbindeki sonlu bağları koparsın ve özgürleşsin. Ha, o vakte kadar mı? Soğukkanlı ol, muhatabın kendi gerçekliğinden konuşuyor, ikinci tekil şahsa, kendi “habilitusu”nun ölçüleriyle bir elbise dikmeye çalışıyor. Kendi kıçının çıplaklığına ilişmesin, İtŞ’nin gözleri diye, ona kendisini çıplak hissettirerek başlatıyor yabancılaşma sürecini. Sonra, kutsalı, elalemi, genel kabulleri kullanarak, onu o elbiseyi giymeye ikna ediyor, yani yabancılaştırıyor.

Ol sebepten gaflete düşme, içinin farkında ol, karşındakini gör akıl, zeka ve kalbinle. Gör ve dikkatini kendisine yönelt: “Bak kıçın açık!” O dönüp kendi kıçını örtmeye çalışırken, sen ellerin ceplerinde, çınarların altında kendine şekerli bir kahve söyle.

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Belki de Hayal Gerçek. Hayatım Mecaz..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eren Kazım Akay, 2000 Yılında Kalan Müzikten çıkardığı bir albüm, Turkuaz Patlıcan. Biraz geç de olsa bir kaç yıl evvelinde işitme fırsatını yakalayıp aylarca hiç bıkmadan dinleyebildiğim parçalara ve sağlam sözlere sahip.  Durup  dururken aklıma geldiğinde de  hala birileri  varsa  duymamış bilmemiş  haberdar   etmek  istedim.   Belli  bir  müzik kategorisine  sığdıramadığım  caz,  rock,  sound,  popa dahi  uzanan çok   kaliteli bir iş  olması  neticesinde  şarkı sözleri  üzerine   uzun düşüncelere sebebiyet verdiği kesin. Albümün kalitesini daha iyi ifade edebilmek için ortak olan isimlerden de sözetmeliyiz sanırım. Serdar Ateşer , Tanju Eren , Sunay Özgür, Turgut Alp Bekoğlu, Sumru Ağıryürüyen, bu isimlerden bazıları..

Edinme şansı bulursanız keyifle dinleyiniz..

Hoşçakalın..

‘Öteki’

Gaip Yol

 Hele beni bırak da geçem
küpü doldurdum verenlerden
haram da ziyan da demem
ben yanarım derdimden
ah yanarım derdimden

 yanarım yanarım bana nasip oldu
bu ne gaip yoldu
bi kaybettim bi buldum
sallandı durdu
ah sallandı durdu

Biz Ah Biz

Biz hep biz biz hep biz ah biz.                             
gidisine göreydik.
hesapsiz kitapsiz yegledik.
varamadik. nideydik?
heceler hecelere gelip
birlesik kelimeler ederdik.
cümleye uymazdik ah!
çekimseldi dizeler.
denli densiz zuhur ederdik.
biz hep biz biz hep biz ah biz.
gidisine göreydik.

1- Hop Hop Hop
2- Amirim
Amirim
3- Gaip yol
4- Mayhoş
5- Mecaz
6- Kalender
7- Turkuaz Patlıcan
8- Biz Ah Biz
9- Keloğlan
10-Başım Boş

Pop, Rock, Caz “Fusion” , Kalan Müzik , 2000

Kalender

 akışkan olan
her şeyim katılaştı
dün düşümde.
gözlerimi açamadan
ağladım. anladım ki
alınyazımı bozduramadım
kaçındığım her şey vaki.
oda oda. göz göz.
içim toz. gezinirim hırpani.
söz fazla lüzum yok.
yalandım safi. bi de baktım.
sağ da solumdu.
sağım solumdu.
alınyazımı gördüm.
kalender oldum

Mecaz

 gören de görü
çok görmek istemez.
hayat sarih nedendir.
sorar. cevap almaz.
hepimiz gidendir.
gelen bulunmaz.
ne versen az artık.
verme. istemez.
bu söz bana özeldir.
her kulak işitmez.
sesim az kırıktır.
bilhassa duyulmaz.

belki de hayal gerçek.
hayatım mecaz.
belki de hayal gerçek.
hayatım mecaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayatıma Jehan Barbur’u Katmanın Kazanımı Üzerine

dönüşmeden,
değişmeden gün olmaz
çare bulmaz

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hergün yeni bir güne başlamanın farklılığında olup hayatına bir şeyler katmayı dert edinen insanların yanında yer alır sesi Jehan Barbur’un.

 Gidilen her yerden topladığım ve sürgülü naylon poşetlere doldurduğum sıvı katı cisimlerim var evimde. Kum, taş, yazı, mürekkep, gözyaşı, pas, kahkaha, boya, , yün, kıl, tüy, kir, koku. Onlar besliyor, onlar büyütüyor beni. Varlığımın gerçekliği ancak o zaman inandırıcı geliyor. Aksi takdirde ben de sen de boş bir sayfa değil miyiz zaten? diyerek biyografisinde girizgah yapmış güzel sesli kadın. Kitap okur gibi bi hissiyat onu dinlemek, dinlemeyi bıraktığınızda dahi içinizde yer edinen, altı çizilesi dizelerden oluşan sözlere sahip bi zenginlik. Huzur bulmanın yanında, kendimizi sorgulamamıza sebebiyet veren bir aktivite. Kulak vermeye  başladığımda günlerce ilk yaptığım iş, onu açmak, ona açılmak oluyor. az konuşup çok düşünmek şarkılarını dinlemenin etkilerinin başında gelmekte.

  

 

 

 

 

 

Masal dinlemenin büyükler içinde geçerli olduğu, geriye bakmanın unutulduğu dünyamızda bize şöyle seslenmektedir;

 Belki çocukluktan kalan
Küçücük bir hikayenin
Ardından gitmek içindir uykular
Belki yaşanmamış yaşanacak
Onca hayal peşinden koşmak için
Bütün masallar.

 

 

 

 

 

 

fikirlerden çok olayların, durumların ve ilişkilerin arasında boğulan insanları sallar birazda, kendine gel niyetine. Çok şey yapmak isteyip heves kıvamında kalmak, hiçbir şey yapmayıp hayal kırıklığına karşı korunaklı durmak, her şeyi yarım bırakıp bitirilen bir hikayesi olmayan

Biz yığınlara seslenir;

kalabalık bir sokak belki hayat
sen her köşe başı
yorgunluktan mı bu halim
düşünmek bile zor
kelimesiz geldiğim
fikirler yol almaz

dağınıklıktan mı bu halim
durulmak artık zor
geçmişte bitirdiğim
hüznümde hal kalmaz

toplanmamış bir oda
benle hayat
sen
yağmur sonrası…

çoğumuz için kendi içinde yaşamaktan umudunu kestiği, varolan düzenin gerektirdiği evlilik, garantili ve sallantıdan, heyecandan koşar adım kaçanlar için bir güvencedir.

Aşk ise, bir çoğunun ekranda tanık olduğu, bir kısmımızın okuduğu, azınlığın ise irdelediği ve yaşadığı bir kavramdır. Çoğunun söze dökmediği ama dinlerken kendine baktığı bir aşk şarkısında sıra;

Hiçbir şey bitmez
Hiçbir şey ölmez
Hiçbir şey sonlanmaz
Yokolup da kül olmaz

Umudum senleyken yitmez
Her görüşte yeniden aşktır bu belki.

Boş bir güne aldanıp
Uzun uzadıya ağlayıp
Kendimi seninle barıştırıp belki
Gün be gün özleyip ama iki çift laf edemeyip
Tek başına aşık olmaktır bu belki

Sonsuz bir tekrar bu
Seninle tüm yenidenlikler
Cansız bir aşk avuntusu bu
Her görüşte can bulup güzelleşen.

Geç Kalmış Şermin’in Yeri benim yerini ayrı tuttuğum, kelimelerim anlatırsam kifayetsiz kalacağı türden bir değere sahip. Dinleyin, ne dediğimi anlayacaksınız…

‘HERDEM’

‘Bir çocuk , bütün oyunlara yazılır’

İnsan, varlığını sürdürebilmek için önce şeylere değer biçti -şeylerin anlamını o yarattı, insanca bir anlam yarattı. Bu yüzden ‘insan’ diyor kendine; değer biçen demektir bu. -Friedrich Nietzsche

kendisi ile ilgili bir hikayeyi anlatmaya başlarken, tarihleri saatleri tam olarak veren insanlara her zaman hayranlık duymuşumdur.. kitaptan okur gibi  yaşadıklarını  an be an  anlatan arkadaşlarım vardı.. benim için ise  3 cümleyle özetlenebilecek  birşeydi herşey.. daha fazlasına içim razı olmazdı anlatmaya.. nedense hep kendime saklardım..  ama insanın öyle herşeyi de anlatılmaz ki canım.. örneğin aşkı anlatmaya kalkışsam.. bana göre ; aşk akan bir nehir gibidir her baktığında gördüğün başka bir su’dur.. oysa biz hep aynı suya baktığımızı sanırız.. aşk akan bir nehirde, hep aynı suya bakamamaktır.. nehrin suyu hep akar ve değişir..  her gün yenilenen birşeydir.. o yüzden de hep  aynı değildir..  bir an severken, bir an nefret ederken, bir an özlerken, bir an kaçarken, bir an onsuz yaşayamamaktır.. o yüzden de anlatamamaktır..

ama bugün bir enteresan bir gün’dü… geçmişten bir sürü anı karşıma çıktı.. filmleriyle birlikte..
1990’lı yıllardı .. köprü üstü aşıkları filmi.. Yönetmen ve senaryo  Leox Carax .. Fransız Devrimi’nin 200. yıl kutlamaları için restore edilmeye başlanan Paris’in en eski köprüsü olan Pont-Neuf, sokağa düşmüş alkolik bir sirk cambazı olan genç Alex  ve başarısız bir ilişkinin ardından çektiği üzüntünün giderek körleştirdiği güzel ressam Michèle..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

juliette binoche’u ilk  defa o filmde izlemedim tabii. ondan öncesi varolmanın dayanılmaz hafifliği’nde benim hayata çok yakıştığım, ve yaşamımın o en  anlaşılır  dönemlerine yakışan bir güzel filmin ortasında rastladım.. ve benim de hayatımın kadınlarından biri oldu..  evet  aslında biz kadınların da, hayatının kadınları vardır.. bir kadın aslında hiç sezdirmeden başka bir kadından feyz alır durmadan.. yolunu çizerken.. seçimlerini yaparken.. birini severken..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

köprü üstü aşıkları olağanüstü filmini ise anlatmak yetersiz kalır.. keşke bir kere daha izleyebilsem.. bir ara çok uğraştım ama ulaşamadım hiç bir yerde.. sonra o da hayatımdaki her şey gibi silikleşti.. keza dalgaları aşmak filmi de öyle.. Yönetmen Lars Von Trier..  daha sonra müptelası olacağım yönetmenim.. ve tabii ki  Emily Watson bir düş gibiydi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sinema sanırım bir ritüel benim için.. bir filme başlarken daha yaşadığım  heyecan kadar sonrasında yaşadığım o yıkanmak, yenilenmek ve başka dünyalara dahil olmak,  ancak tek bir kelimeyle anlatılabilir..huzur..  benim sinemalarım daha sonra da hiç bitmedi.. hep üstüne eklendi..

şu anda ezginin günlüğü ‘rüya’ şarkısını söylüyor.. tatlı bir esinti gibi..

‘Bir kuş uçar gökyüzünde süzülür
Bir çocuk bütün oyunlara yazılır
Bir gül kokar, tüm çiçekler ezilir
Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir…’

‘TAFLAN’

Güneşe Yolculuk, “Senem” vakti…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Teknolojiden hiç bir vakit hazzetmedim diyebilirim. Ama yoğun haftaları geride bırakırken ekranın ışığından istifade ederek okuduklarım ve dinlediklerim katlanmam için yeterli neden oluyor çoğunlukla.

Senem Diyici’nin fon olduğu okumalarda, okumaların fon olduğu türkü dinlemelerine dönüştü zaman(ım).

Müziksiz olarak dinlediğim nefis İstanbul Türküsü, halk müziği ile caz ezgilerini harmanlayan ve bu şehirde dünyaya gelen sanatçıyla tekrar haşır neşir olmama sebep oldu, iyi ki de oldu. Senem Diyici, Küçük yaşta müzik dehası farkedilir ilkin. 10 yaşındaysa İstanbul Konservatuarı’na başlamasıyla perçinlenir bu yetenek. Ruhi Su ustanın ışığıyla beslenir uzun bir vakit. Hatta Ruhi Su dinlerken onu ararsınız müzikte farkında olmadan.

Yurtdışında yaşamını sürdüren ses-nefes eğitmeni sanatçı, ülkemizde de bir çok konser vermektedir. Aynı zamanda Senem Diyici ve Alain Blesing,  2011 yılı içerisinde “Wonderbike Tour” ismiyle hızla kirlenen dünyamıza vurgu yapmak amaçlı 10’u aşkın Avrupa ülkesini bisikletleriyle katederek yol üstündeki bir çok köyde konser verme planları ile yollarına devam etmektedirler.

Anadolu’yu köy köy dolaşıp biriktirdiği yüzlerce türkü oluşturur. Çeşitli ürünler verir, müzik haricinde de. 

tell mı trabizon albümü dikkate değerdir, bunun yanında Güzeller Duası sayısız dinlenebilecek güzellikte bir türküsüdür, şiddetle tavsiye olunur, huzur için…

‘HERDEM’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘hiçbir şarkıdan kaçmayacaksın’

bu ara tek yol arkadaşım şarkılar. bir adım ötemi görmediğim bir yolda onlara tutunarak el yordamıyla ilerliyorum. öyle çok da değil, üç beş şarkıdan bir dünya kurdum kendime. sabah kalkıyorum başlıyorum bir tanesiyle, sonra sırasıyla diğerleriyle yola devam ediyorum. bitince yeniden en başa dönüyorum. bir şarkıya daha ihtiyacım yok. tam ihtiyacıma göre üç beş şarkılık mütevazı, kendi halinde, kalender bir playlist. bazen iç geçiriyoruz birlikte, bazen dertleniyoruz, bazen neşemiz yerine geliyor. ben ve şarkılarım kendi küçük dünyamızda olabildiğince mutlu, çoğunluk hüzünlü, yer yer bulutlu, yer yer güneşli, geçinip gidiyoruz. elbette bazıları var ki biraz daha sık çalınıyor. ismini söyleyip de diğerlerini daha az önemli gibi göstermeyeyim ama bazen kimseye çaktırmadan bütün gece arka arkaya aynı şarkıyı dinliyorum. hatırlattıklarını seviyorum. hatırlattıklarına üzülüyorum. hatırlattıklarını unutmak istemiyorum. aynı şarkıyı tekrar tekrar dinlerken vaktin birinde  içimden geçen duyguların altını çizip çizip duruyorum. o duygular an gelip ruhuma kalbime yük de olsa, bir türlü dinlemekten vazgeçemiyorum. daha önce de yazmıştım, takıntı gibi bir şey bu benim için. ben ki hayatta hiçbir şeyin tiryakisi olmayan biri olarak hayatımda ilk kez bir şeylere nedensiz bağlanıp onlarla vedalaşmamak konusunda inat etmenin ne menem bir şey olduğunu görüyorum. istemsizce aynı notaların beynimin içinde dönüp durmasından sadistçe bir zevk alıyorum. bıkmak diye bir şey de yok. ki beni hayatta en çok bıktıran şey tekrar da olsa, bunca tekrarın beni nasıl olur da bu ana kadar yıldırmadığına şaşıp kalıyorum. bir süredir bu döngüden çıksam mı, yoksa gittiği yere kadar devam etsem mi diye düşünürken bugün bir yazı çıktı karşıma. sanki yazının içinde bana sunulan bir cevap olduğundan eminmiş gibi hızlı hızlı okurken, bir paragrafta takılıp kaldım. daha ondan önceki paragrafı okurken altta gözümün kenarıyla yakaladığım “şarkı” kelimesinden bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu anlamıştım ama bu pek muhterem paragrafın üzerimde gökten zembille inmiş bir hediye, hatta vahiyle gelmiş bir kutsal kitap etkisi yaratacağı aklıma gelmemişti. kafamı yukarı kaldırıp içimden geçeni söyleyebilseydim belki anca böylesi “cuk” bir şey hazırlayıp gönderebilirdi yukarıdaki sevgili dostlarım. okudum. bir daha okudum. başa gittim. yazıyı en baştan bir daha okudum. o paragrafa gelince yavaşladım. tane tane okudum. içimden okudum. dışımdan okudum. alacağımı aldım. en çok bu yüzden şu anda fonda yol arkadaşım üç beş şarkılık playlistim belki bininci kez çalıyor. durması gerektiği zamana kadar da çalacak gibi görünüyor.

 ‘lucy in the sky’

“Hiçbir şarkıdan kaçmayacaksın. Üstüne üstüne gideceksin seni en fazla yakan, seni en fazla korkutan şarkıların, sözlerin. Kaçmadan söylenenlerden; başa alacaksın bütün o şarkıları. Yeri gelecek haftalarca, aylarca sabah akşam aynı şarkıyı, aynı şarkıları dinleyeceksin. Çileci bir keşiş gibi tekrarlayacaksın, dolayacaksın diline onları. Tekrarladıkça, korkmamaya başlayacaksın o şarkıların getirdiklerinden, hatırlattıklarından. Bir bakacaksın; korkularınla dost olmuşsun çağıra çağıra yanına, yamacına. İyi geçinmeyi öğrenince korkularınla, şarkılarla sana ebedi bir gençlik, mümkün mertebe uzun bir gençlik armağan edilecek. Hemen yaşlanmayacaksın öyle.” Ahmet Tulgar / Romantik gerçek

Yazının tamamını merak edenler için:

 http://jiyan.org/2011/05/romantik-gercek-ahmet-tulgar/

Hiç bitmez Pinhani şarkıları.

Yalnız kaldıysan, kalkıp pencerenden bir bak 
Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü 
Dön bak dünyaya…

Sahnede Pinhani. Kulaklarımdan içeri sızıp beynimi ele geçiren şarkısını söylüyor Sinan: Dön Bak Dünyaya. Öylece kalabalığın içinde duruyorum. Bazı şarkılarda aynen böyle kalabalığın içinde öylece durmak gerek diye düşünüyorum. Bir şey yapmadan, içkinden yudum almadan, kimseye sesini duyurmaya çalışmadan, şarkıya bile eşlik etmeden öylece durmak. Kelimelerin, notaların, Sinan’ın sesinin kulaklarından içeri sızıp beynini ele geçirmesine izin vermek. 

Bundan beş yıl önce uzun bir ayrılıktan sonra memlekete döndüğüm zamanlarda tanışmıştım Pinhani’yle. Yılların Türkçe hasretiyle Türkçe yazılmış ne varsa dinlediğim günlerde duyar duymaz alıp kalbimin bir köşesine özenle yerleştirdiğim Pinhani şarkılarıyla o gün bugün aynı yolun yolcusuyuz. Arada döner döner dinlerim. Hiç bıkmam. Hiç eskitmem. “Yenisi ne zaman” diye meraklanmam. Çünkü Pinhani şarkılarını bir kere dinlemek yetmez bana. Şarkı tam biter, hemen başa dönerim. Bazen her seferinde başka bir şarkı dinliyormuş gibi başka başka kafalar yaşarım. Bazen ilk dinlediğimde hissettiğim şey her dinlediğimde katmerlenir, artar. Yükselip öyle bir noktaya varır ki beni ancak aynı şarkıyı bir kere daha dinlemek kendime getirir. Pinhani şarkılarını fonda çaldıkları anı dondurmak ve daha sonra canım istediğinde çözüp tekrar tekrar yaşamak için de kullanırım. Şarkılara binip o an’a giderim. Zamanda yolculuk ederim. Bazı şarkılarınsa başı sonu yok gibidir. Sonsuza kadar kesintisiz dinleyebilirmişim gibi gelir. Bu Pinhani’nin tetiklediği obsesif kompulsif bozukluk gibi bir şeydir. Tedavi olmam gerekmez. Bozukluğumu severim. Bozukluğum bana iyi gelir.

‘lucy in the sky’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HUZUR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HUZUR

Bülent Ortaçgil nasıl bir çağrışım yapabilir zihnimizde? Ben de yapıyor ; bunu dillendirmek gerekirse isim de verebilirim: Birsen Tezer.

Huzur bulmak ve müziğe kendini kaptırabilmek için onun büyüleyen sesine kulak vermek kafidir. Bir reçete olarak algılayın bunu, mümkün olduğunca mübalağasız anlatmaktan yanayımdır ama Birsen Tezer’i anlatmak için mütevazi kelimelerden uzak duracağım bir nebze.

Caz’ın sevilen ismi Birsen Tezer yorumlu Ortaçgil şarkıları ile tanışıyoruz kendisiyle. İstanbul’da yaşayanların ve müzikle ilgili olanların muhtemel bildiği mekanlardan biri olan İndigo’da çıkıyor bildiğim.

Bir tanışma girizgahı yapalım evvelinden;

Ortaokul yıllarında müzikle tanışıp lisans eğitimi de müzikten yana kullanarak yoluna devam eder. En büyük hayallerinden biri olan müzik aleti çalmak’ta tercihini Kanun’dan yana kullanan sanatçı, Bodrum’dan sonra İstanbul’un çeşitli mekanlarında bir çok performans sergiler. Bülent Ortaçgil’in Light adlı albümünde bir araya gelirler ilkin. Sonraları bir çok çalışmada yan yana görmek mümkündür.

Bana kalırsa Çığlık Çığlığa şarkısını Bülent Ortaçgil’den daha güzel icra edebilen muhteşem sestir kendisi. Kendi bestelerinin yanı sıra Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur ve İlhan Şeşen eserlerini de yorumlayan Tezer’in 2009 yılında dinleyicilerle buluşan albümü CİHAN ile ilgili detayları şuraya iliştireyim;

Birsen Tezer – Ask Bu Degil
Söz: Rüstü Sardag     Müzik: Avni Anil
Birsen Tezer – Balikesir
Söz & Müzik: Zafer Cinbil
Birsen Tezer – Bilsen
Söz: Birsen Tezer    Müzik: Erkan Ogur
Birsen Tezer – Çal Kapimi
Söz & Müzik: Birsel Tezer
Birsen Tezer – Çiglik Çigliga
Söz & Müzik: Bülent Ortaçgil
Birsen Tezer – Degirmenler
Söz & Müzik: Bülent Ortaçgil
Birsen Tezer – Di Gel Yanima
Söz & Müzik: Ilhan Sesen
Birsen Tezer – Istanbul
Söz & Müzik: Birsel Tezer
Birsen Tezer – Seher Vakti
Söz: Birsen Tezer     Müzik. Erkan Oguz
Birsen Tezer – Sus Pus
Söz & Müzik: Birsel Tezer

Sanatci: Birsen Tezer
Albüm Adi: Cihan
Albüm Tarzi: Folk
Albüm Dili: Türkçe
Yapim Sirketi: Kalan Müzik

Kalite: 320 KBits
Yayinlanma: 01/07/2009

Onun varlığı ile tanışmanın bir şans olduğunu düşünüyorum, ben de duymak isterim diyenler için bu akşam 20:00 civarında Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi’nde olmanız kafi. Kaçıranlar için güzellik niyetine 9 Nisan’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde dinlenebilir,

Huzur için tavsiye olunur ,

Sevgiler.

‘HERDEM’