Archive for the ‘Şiir’ Category

‘ama arkadaşlık ağaca benzer, kurudumu, yeşermez artık..’ – NAZIM HİKMET

KARIMIN İSTANBUL’DAN YAZDIĞI MEKTUP

canım,
uzandığım yerde yazıyorum.
yorgunum pek.
aynada yüzümü gördüm, adeta yeşil.
havalar soğuk, yaz gelmeyecek.
haftada otuz liralık odun lazım,
başa çıkılır gibi değil.
sofada demin iş görürken,
battaniyemi aldım sırtıma.
camlar çerçeveler kırık, kapılar
kapanmıyor,
burda barınmamız imkansız artık,
taşınmalı!
ev yıkılacak üstümüze.
kiralarsa pahalımı pahalı.
sana bunları ne diye anlatırım?
üzüleceksin.
derdimi kime dökeyim?
kusura bakma.
ısınsa, iyice ısınsa ortalık ama,
hele geceler.
bıktım usandım üşümekten.
rüyalarımda afrika’ya gidiyorum.
cezayir’deydim bir sefer.
sıcaktı.
alnımı bir kurşun deldi,
bütün kanım aktı,
ama ölmedim.
bana bir hal geldi.
çok ihtiyarladığımı hissediyorum.
halbuki biliyorsun,
henüz kırkıma basmadım.
çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
söylüyorumda,
söyleyince kızıyorlar,
konferans dinliyorum herkesten.
her neyse bu bahsi kapat.
paraguay halk türkülerini çaldı radyo.
bunlar dikenli bir yaprağın üzerine
aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış.
acıda, umutluda…
bayıldım paraguay türkülerine.
adviye’den mektup aldım.
beni çok göresi gelmiş,
hiç unutamıyormuş….
şaştımda kaldım.
yıllardır,

sen memleketten gittin gideli,
ne kapımı çaldı,
ne bir haber yolladı hatta.
hatta sokakta karşılaştık.
bir bayram sabahı,
başını çevirip geçti.
en yakın arkadaştık!
ama arkadaşlık ağaca benzer,
kurudumu,
yeşermez artık.
ben cevap yazmadım.
neye yarar?
evime bile gelse şimdi,
söyleyecek lakırdım yok.
düşmanlığımda yok elbet.
otursun güle güle,
zengin bir koca bulmuş
hastalıklı bir şeymiş adam
manyağın biri.
halbuki adviye ne canlı kadındır.
gidip baktım oğlumuza,
pembe, kumral, uyuyor mışıl mışıl.
yorganı açılmış, örttüm.
bir kara haberde verdi bu akşam radyo ;
iren jolio küri ölmüş.
yıllar var
bir kitap okudumdu
ölenin anısı üstüne yazılmış.
bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder.
-satırlar gözümün önüne geldi-
sarışın iki yunan heykeli gibi der.
işte bu çocuklardan biri öldü.
bilmem ki nasıl anlatsam,
büyük bilgin, büyük adam,
ama şimdi lösemiden ölen
o sarışın kız çocuğu da.
bu ölüm bana çok dokundu.
iren jolio küri için
ağladım bu akşam.
ne tuhaf,
iren deselerdi, iren
öldüğün zaman
deselerdi,
istanbul’lu bir kadın
hem de hiç tanımadığın,
ağlayacak arkandan , deselerdi
şaşardı.
kocası geldi aklıma,
bir mektup yazsam,
başsağlığı dilesem

diye düşündüm.
adresini bilmiyorum ama
paris, frederik jolio küri desem
gidermiydi?
birde fransız yazarı öldü.
gazetede okudum.
adını bile duymamışsındır.
çok ihtiyardı zaten,
üstelikte egoist,
sinik,
cenabet herifin biri.
her şeyle alay etmiş ömrü boyunca.
hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevmemiş,
bir köpeklerle kedileri,
ama yalnız kendininkileri.
mülakat vermiş ölmeden bir kaç gün önce.
ölümü alaya alıyor aklınca.
ama belli dehşetlide korkuyor.
resmide var.
büyükannemizi erkek yap,
tepesine bir takke koy,
işte herif.
korkunç bir yalnızlık içinde
sıska bir ihtiyar.
o’na da acıdım
belki büyükannemize benzediğinden,
belki de yalnızlığına.
acıdım.
aynı acıma değil elbet.
acıyorsun iren küri’ye,
çocuklarını düşünüyorsun, kocasını ,
ama daha çok dünyaya acıyorsun ,
büyük bir insan öldü diye.
sana bir müjdem var ;
okumayı öğreniyor tembel oğlun.
epeyi söktü kerata;
tut, koş, kitap, kalem, çanta….
mükemmel değil mi?
her harfi bir şeye benzetiyor;
a bir evmiş,
b göbekli bir adam,
t bir keser.
ödüm kopuyor tembel olacak diye.
hep o’na iş yaptırmak istiyorum.
kız olsaydı kolaydı.
kadınların her yaşta
her iş gelir elinden.
ama beş yaşında bir oğlan,
ne becerebilir?
ah bir ısınsa havalar…

ısınacak.
uzadıkça uzadı mektubum.
kendine iyi bak,
bana hemen cevap ver.
beni unutma.
bana hemen cevap ver,
akıllıdır münevver,
nasıl olsa ne yapıp eder,
falan filan diye kendini avutma.
sensiz perişanım,
beni unutma.
kendine iyi bak.
gözlerinden öperim canım.
güzel geceler.
kendine iyi bak.
bana hemen cevap ver,
dertlerimi aklında tutma,
unut.
beni unutma..

NAZIM HİKMET

(cafe balzac’ın sonsuz güzellikteki manzaralı terasında şemsiyenin altında yağmur rüzgarla savrulup serinletirken bizleri , bir aydır sürekli yağan yağmurdan londra’ya dönmüş istanbul’un kadıköy’ünden kuşbakışı sultanahmeti , ayasofyayı , galatayı haydarpaşayı , gelip geçen vapurları , boğazı martı sesleri ve vapur düdükleri arasında seyrederken ‘aşk olsun , nur olsun’ diyerek kadehleri kaldırıp indirirken dostluğa , kardeşliğe , barışa , güzel günlere , ‘altın çocuk’ ‘sarı’mız her içtiğinde okuduğu gibi bu güzel nazım şiirini yüreklerimize okuyunca hep aylakadamız’a ekleyeceğim dediğim ama unuttuğum bu şiiri bir kez daha unutmadan siteye ekleyip sizlerle paylaşmak mümkün oldu sonunda.. ‘sarı’ya teşekkürlerimizle.. ‘sarı seni seviyoruz cicim..’

Crockett..)

(İstanbul Boğazı ve Anadolufeneri Fotoğrafları : Crockett..)

YENİLİŞ.. – EDİP CANSEVER

YENİLİŞ..

açılmamış bir şarap şişesiydim
ki öyle kaldım
acımı köpürtmedim
içime sağdım
gözyaşlarımı göstermedim
ki sildim
özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
başaramadım

içimde kara kara bulutlar sallandı
ki sallandılar
dışarı yağamadım

ve yenildim ve sustum..

EDİP CANSEVER

‘dünyada bir ben varım.. bir de bu olmayası sahipsizliğim..’ – TURGUT UYAR

YİTİKSİZ..

sabaha karşı oturup ağladınız

ama mesela şimdi ben

ne aradığımı bilmiyorum

 

sabaha karşı oturup ağladınız

çünki sizin aşkınız vardı

kurumuş çiçekleriniz vardı

aşina yıldızınız gökte

oturup çok ok ağladınız

ağlayıp iyi ettiniz

size imreniyorum çünki

çünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımda

çünki yalnızlığımda öyle güzelim

 

üç beş kalem insan gelip geçtiler

biliyorsunuz bu dünya bana yetmez

biliyorsunuz bütün kapıları omuzladım

kimini açtım kimini açamadım

bütün gemileri dolaştım limanlarda

hepsi rıhtımlara bağlıydılar

bütün adalar yitikti

sabah karşı oturup ağladınız

çünki siz bulup da yitirdiniz

 

ben yitirmem bir bulsam

bütün kayaları üst üste korum

ama biliyorsunuz her şey gelip geçecek

süslü kadınlar gibi oymalı arabalarda

iki vakit arasında sessiz bir çiçek

bir dökülecek bir açacak

sonunda cılız köprülerin öte başında

bir benim bulamadığım kalacak

 

sabaha karşı oturup ağladınız

ama mesela şimdi ben

ne aradığımı bilmiyorum..

TURGUT UYAR (Varlık , 1954)

DENEME..

‘işte geldim gidiyorum

şen olasın halep şehri’

 

gelin bütün yıldızları doldurun

karanlık yalnızlığıma..

ne ışıldar yanı yörem , ne ışır

ölürsem yalnız ölürüm

seversem yalnız severim

insanlar gelir geçer ömrümden ama

macera benimdir geçmişlere karışır

 

kötümser miyim dersiniz , hayır

bu gerçek en alası gerçeklerin

göveren arpaların buğdayların peşine

senin , benim , bütün yaratılmışların

en ulu ağaçların , en şakrak kuşların

düzlerde açıp açıp kavrulan çiçeklerin

aşkımız , meşkimiz tek başına..

TURGUT UYAR (Varlık , 1953)

TEL CAMBAZININ TELDEN DÜŞERKEN SÖYLEDİĞİ ŞİİRDİR..

eğreti zamanlar kayıp geçti

bir deli yıldızları sayıp geçti

bir adam köprülerde ağlıyordu

o adam deliydi ben akıllıydım

hu dedi ninnilerimde güzel kızlar

güzel kızlar var olsun

 

dünyada bir ben varım

bir de bu olmayası sahipsizliğim

benim anlamadığım başka şey

biri gözlerimi kapamış bilemiyorum

dağlarda iki kekik koksa

biri benim içindir

iki kaya yarılsa

siz beni bu şehirden alın götürün

tükenmez yağmurlarda ıslatın

elime iki kulaç ip verin

düğümleyip düğümleyip çözeyim

şehrin bütün ışıklarını söndürün

kapatın bütün kapılarını

beni bu şehirden alın götürün

 

bir elim sağ cebimde

bir elim sol cebimde

bu hüznü sizde bilirsiniz

anlat deseniz anlatamam

enine boyuna yaşarım ancak

bu koku bilmediğim bir koku

bu gece kayık gecelerden birine benzer

dört yanım karanlıkta

büyük rüzgarlarda savrulacağız

öylece dur kollarımda öylece

karanlıkta telaşa seni hatırlıyorum..

TURGUT UYAR (Şairler Yaprağı , 1954)

‘YİTİKSİZ’ (Kitaplarına Girmemiş Şiirleri) – TURGUT UYAR , YKY , Haziran 2010..

SONRASI KALIR.. – EDİP CANSEVER

SONRASI KALIR

on kalır benden geriye dokuzdan önceki on
dokuz değil on kalır
on çiçek, on güneş, on haziran
on eylül, on haziran
on adam kalır benden, onu da
bal gibi parlayan, kekik gibi bunalan
on adam kalır.

ne kalır ne kalır
tuz gibi susayan, nane gibi yayılan
dokuzu unutulmuş on yüz mu kalır
onu da unutulmuş bir şiir belki kalır
on çizik, on çentik, on dudak izi
bir çay bardağında on dudak izi
aşklardan sevgilerden
suya yeni indirilmiş bir kayık gibi
akıp geçmişsem, gidip gelmişsem
bir de bu kalır.

ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır
asıl bu kalır.

on yerde adam geçse geçmese
dağlardan tepelerden inen bir düzlüktüm,
anlaşılır.

aksam olur bir günden dibe çökerim
su içer dibe çökerim
iyimser bir duvarcıyım her gün bir tuğla
düşürürüm elimden
bu yüzden gecikirim
size bu sıkıntı kalır.

ne kalır

kahvelere de kalın kalın kayısı vakti
dişleri kesmeyenin en az kayısı vakti
dişleri hiç kesmeyenden
gün geçer kendi kalır
kahvelerde kayısı.

gezginim, açık denizlerden yanayım
biraz da akdenizliyim, bu işte böyle kalır
akdenizli herkes konuşur duyarlığını
başka ne kalır
biz ki bir konuşuruz geriye on şey kalır.

ben buyum, dersin, arkadaş
sevgilim ben buyum
yüreğim vurgun, dişlerim altın
ceketim sol omsuzumda
vakit vakit incelen vakit.

EDİP CANSEVER

‘yırtarak geçiyor kalbimizden hayatı da törpüleyen zaman..’ – ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER

GÜNLER PERİŞAN..

 

yırtarak geçiyor kalbimizden

hayatı da törpüleyen zaman

 

şuramızda birşey var

acıya benzer

umuda benzer

böyle günlerde hayat

hem acıya, hem acıya benzer

gün ölümle başlatıyor hayatı

her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor

her sabah ölümü anlatıyor gazeteler

sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf

yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme

beynim sabırla keskin

iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını

bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir

gelirse de bilinir nerden ve nasıl

böyle ölümün yücedir adı

ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası

çünki ölümün kanıdır besleyen

bir başka baharın tohumlarını

şuramızda birşey var

bizi onduran şey

acıya saran

umudu kuşatan

 

kalbim: kalbim mi desem

var kalbim: yaşayan ben

hayatla ölümle cinayetle

gazetelerde, radyolarda, eski üniversitelilerde

eski prof hocalarla

yaşayan ben: geç mi kaldık/kabul edemem

ah benim sevgili annem

oğlunda elbet yurtseverden

birgün bırakırda sizi yüzüstü

yüzüstü değil: elbette bizüstü

bırakır da: kötü sarmaşıkları, yaban güllerini

bırakır da: sekizyüzlük hırtları, şunları, bunları

giriverir senin sıcacık kucağına

yani hem sana karşı, hem senin için

giriverir o yanılmaz tarihçinin yaprağına

ölüm mü dedim annem

ölüm senin gibi güzel annelerin

senin gibi güzel çocuklar feda etmiş

o tarih atlasında

bir kırmızı gül olur ancak

koksun diye çocukların bahçesi

 

şuramızda, tam şuramızda

kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da bizi yaşatan günler perişan

 

işte bir bir kırıyorlar  dalıylan

yeryüzünün olgunlaşan meyvelerini

çünki biliyorlar vakit dar

oysa dalları kırılmayan ölür mü sonsuz ağaç

hayatı pekiştiren kökümüz var

dünyayı emeğe kazandırmak için

hayata ve ölüme sonsuz bir anlam veren

kanağacına sözümüz mü var

 

biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar

birgün döneriz elbet

acısız, adsız

 

ölümsuyu sürünün

sürünün ölümsuyu

bir ölü bir dirinin kanıdır

besler hayatsuyu

 

şuramızda, tam şuramızda

tarihe nasıl anlatsam

 

ey anneleri korkutan

bizi yaşatan kan

 

günler perişan..

ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER

(Sevdadır , Arkadaş Zekai Özger , Mayıs Yayınları , 1988..)

Yarım Kalan Şarkı VICTOR JARA.. – JOAN JARA

18 eylül 1973 , salı.. 

‘sokağa çıkma yasağının bitişinden yaklaşık yarım saat sonra ön kapı , sanki birisi zorla girmeye çalışıyormuş gibi sallandı..

kapı kilitliydi ; banyo penceresinden bakınca kapıda bir delikanlının durduğunu gördüm.. zarar verecek birisine benzemiyordu.. aşağı indim kapıyı açtım.. delikanlı alçak sesle , ‘victor jara’nın eşini arıyorum’ dedi.. ‘evi burası mı.. lütfen , bana güvenebilirsiniz.. dostum ben..’ kimliğini çıkarıp uzattı.. ‘içeri girebilir miyim.. sizle konuşmam gerekiyor..’ gergin ve tedirgin görünüyordu.. fısıldayarak , ‘komünist gençlik üyelerindenim..’ dedi..

içeri aldım , salonda karşılıklı oturduk.. ‘çok özür dilerim,’dedi , ‘sizi bulmam gerekiyordu.. maalesef.. victor’un öldüğünü bildirmek durumundayım.. bedenini morgda bulmuşlar..orada çalışan yoldaşlardan birisi tanımış.. lütfen cesur olun.. o mu , değil mi kesin anlamak için benle gelmelisiniz.. lacivert iç çamaşırı mı giymişti.. lütfen gelmelisiniz çünkü ceset kırk sekiz saattir morgdaymış ve kimse sahip çıkmazsa toplu mezarlardan birine gömecekler..’

yarım saat sonra direksiyonda , yanımda delikanlıyla santiago sokaklarını zombi misali geçiyordum.. adı hector’du ve bir haftadır morgda , her gün getirilen cesetlerin kimlik tanımlamalarını yapmaya uğraşıyordu.. kibar , duyarlı bir gençti ve beni almaya gelmekle büyük tehlikeye atılmıştı.. çalışan sıfatıyla giriş kartına sahipti ve bu sayede beni genel mezarlığın hemen yanındaki morgun küçük yan kapısından içeri soktu..

şoka rağmen bedenim işlemeyi sürdürüyordu.. belki dışarıdan bakanlara normal ve kendime hakim görünmüşümdür.. gözlerim görmeye , burnum koku almaya , ayaklarım yürümeye devam ediyordu..

karanlık bir geçitten büyük bir salona çıktık.. zemini kaplayan , köşelere yığılı , çoğu baştan aşağı yaralı , kimisinin elleri hala arkasından bağlı çıplak cesetlerin yanından geçerken yeni arkadaşım hector koluma girdi.. genci yaşlısı.. yüzlerce ceset vardı.. çoğunluğu işçi görünüşlüydü.. yüzlerce ceset , suratlarına kokuya karşı bez maskeler takılı morg çalışanlarınca ayaklarından sürüklenerek getiriliyor , yığınların üstüne fırlatılıyordu.. salonun ortasından , victor’u bulmamak istercesine durdum.. içimi öfke kaplamıştı.. haykıracağımı , sövmeye başlayacağımı fark eden hector , ‘lütfen ,’ dedi , ‘hiçbir şey belli etmemelisiniz.. başımız belaya girebilir.. lütfen sessiz kalın.. gidip ne tarafa bakacağımızı sorayım.. burası değil galiba..’

yukarı çıkmamız söylendi.. bina öylesine cesetle dolmuştu ki idari ofisler bile boş değildi.. uzun bir koridor.. kapılar.. kapılar.. yerlerde yatan , bu sefer giyimli , öğrenci görünüşlü on , yirmi , otuz , kırk , elli ceset.. ve işte orada , dizili cesetlerin ortasında victor’u buldum..

zayıf , kupkuru görünüyordu.. ama victor’du.. bir haftada bu kadar çökertecek neler yapmışlardı aşkıma.. gözleri açıktı ve kafasındaki ürkütücü yarayla yanaklarındaki morluklara rağmen meydan okurcasına hiddetle ileri bakar gibiydi.. giysileri yırtılmıştı.. pantolonu ayak bileklerine indirilmiş , kazağı koltuk altlarına sıyrılmıştı.. lacivert donu bir bıçak veya süngüyle delinmiş gibi görünüyordu.. göğsü delik deşikti ve karnında kocaman bir yar vardı.. elleri , bileklerinden kırılmış gibi tuhaf bir açıyla duruyordu.. ama bu victor’du.. kocamdı.. aşkımdı..

bir yanım o anda ölüverdi.. orada dikilirken içimdeki bir şeyin ölüşünü hissettim.. kıpırdayamıyor , konuşamıyordum..’

 VICTOR JARA , Yarım Kalan Şarkı – JOAN JARA , Çeviri : ALGAN SEZGİNTÜREDİ , VERSUS KİTAP , Mayıs 2010..

BEŞ BİN KİŞİYİZ BURADA..

beş bin kişiyiz burada

kentin bu küçük parçasında.

beş bin kişiyiz.

ne kadar olacağız bilemem

kentlerde ve tüm ülkede?

burada yapayalnız

on bin el, tohum eken

ve fabrikaları çalıştıran.

insanlığın ne kadarı

açlıkla, soğukla, korkuyla, acıyla,

baskıyla, terör ve cinnetle karşı karşıya?

yitip gitti aramızdan altısı

karıştı yıldızlara.

biri öldü, diğerini vurdular asla inanmazdım

bir insanın bir başkasına böyle vuracağına.

öbür dördü sona erdirmek istedi bu dehşeti

biri boşluğa attı kendini,

diğeri vuruyordu başını duvarlara

ama ölümün işareti var hepsinin bakışlarında.

nasıl dehşet saçıyor faşizmin yüzü!

kusursuz bir kesinlikle yürütüyorlar planlarını.

hiçbir şey umurlarında değil.

onlar için kan madalyadır,

kıyım kahramanlık gösterisi.

tanrım,  senin yarattığın dünya bu mu,

çalışıp hayran kaldığın yedi günlük emek bu mu?

dört duvar arasında tükeniyor ömürler

sanki hiç geçmiyor,

yakarı yalnızca ölümün bir an önce gelmesi için.

ama birdenbire içim sızlıyor

ve görüyorum bu akışı yürek vurusu olmadan,

yalnızca makinelerin nabzıyla

ve ortaya çıkıyor askerlerin ebelerinin yüzlerinin

yalancı tatlılığı.

ya meksika, ya küba ve tüm dünya

ağlıyorlar bu alçaklık karşısında!

on bir el buradayız

üretmekten yoksun bırakılmış.

ne kadarız hepimiz tüm ülkede?

başkanımızın kanı, yoldaşımızın,

daha güçlü vuracak bombalar ve makineli tüfeklerden!

işte böyle vuracak bizim yumruğumuz da yeniden!

 

ne zor şarkı söylemek

dehşetin şarkısı olunca.

dehşetti yaşadığım,

ölümüm dehşetti.

gördüğüm kendimdi oncasının arasında

ve oncasının sonsuzluk anı içinde

sessizliğin ve çığlıkların

ezgileridir şarkımın noktalandığı.

hiç görmemiştim böylesini

hissetmiş ve hissetmekte olduğum

yeni bir tohumun doğumu olacak bu..

 

(Şili Stadyumu,  Eylül 1973..)

VICTOR JARA

Çeviri : T. Asi Balkar

KİTLE.. – CESAR VALLEJO

KİTLE..

sona ermişti savaş,

asker ölmüştü, bir adam geldi yanına,

‘seviyorum seni ; ölme !’ dedi.

ama asker dirilmedi.

 

iki kişi geldi sonra, yalvardılar :

‘bırakma bizi ! yürekli ol ! n’olur diril !’

ama asker dirilmedi.

 

yirmi kişi, yüz kişi, ben, beş yüz bin kişi,

bağırarak geldiler : ‘bunca sevgimiz var ölüme karşı !’

ama asker dirilmedi.

 

milyonlar toplandı başına,

hep birden konuştular: ‘gitme kardeş, gitme !’

ama asker dirilmedi.

 

sonra bütün insanları yeryüzünün

koştu yanına ; kederle baktı onlara asker,

doğruldu ağır ağır,

kucakladı ilk adamı, yürüdü gitti..

 

CESAR VALLEJO

Çeviren : ÜLKÜ TAMER

‘bir filistin vardı , bir filistin gene var ! ‘ – MAHMUD DERVİŞ

FİLİSTİNLİ SEVGİLİ..

gözlerin bir diken

yüreğe saplanmış,

çıldırasıya sevilen,

işkencesine dayanılamayan.

gözlerin bir diken,

rüzgârdan koruduğum,

ötesinde acıların, gecelerin,

derinlere sapladığım.

kandiller yanar ışığınla,

geceler dönüşür sabaha.

bense unuturum birden,

– göz rastlar rastlamaz göze- ,

yaşadığımız bir vakitler

kapının ardında

yan yana.

 

şakırdın sanki konuşurken.

isterdim konuşmak ben de.

dudaklarda hayır mı kalmıştı ki,

o bahar gibi dudaklarda!

 

sözlerin

güvercin gibi

yuvamdan

uçtu gitti.

kapımız,

sonbahar kadar sarı

basamakları ardından

fırladı gitti

canının çektiği yere.

aynalar oldu paramparça,

yığıldı içimize

acı üstüne acı.

topladık sesin küllerini

getirdik bir araya.

böylece söyler olduk

acılı türküsünü yurdumuzun.

hep birlikte sazın bağrına

ektik bu türküyü,

evlerin damlarına taş fırlatır gibi

fırlattık attık bu türküyü,

alın, dedik,

sancıdan kıvranan kalplere.

oysa her şeyi unuttum ben şimdi.

ya sen, ya sen, sevgili,

sesini kimselerin bilmediği!

belki de gidişindir senin

ya da susmandır

sazı paslandıran.

 

dün seni limanda gördüm,

yapayalnız, yolluksuz yolcu.

bir yetim gibi sana doğru koşuyordum,

arıyordum sanki yaşlı anamı.

 

nasıl, nasıl, yemyeşil bir portakal ağacı

kapanır bir hücreye ya da bir limana,

nasıl saklanır gurbet elde

ve yemyeşil kalır?

yazıyorum not defterime:

limanda durakaldım…

en dondurucu kış kadar soğuk gözler gibiydi dünya,

doluydu portakal kabuklarıyla ellerimiz.

ve hep çöl, ve hep çöl, ve hep çöldü ardım.

 

seni yalçın dağlarda gördüm,

kuzularınla, kovalanan çoban kızı.

sen benim bahçemdin,yıkıntılar ortasında.

bendim o yabancı, bendim kapını vuran.

ey gönül! ey gönül!

kapı kalbimin üzerinde yükseliyordu,

pencere, taşlar ve çimento

kalbimin üzerinde.

 

seni su testilerinde gördüm,

buğday başaklarında,

yıkık dökük, parça parça, unufak.

hizmet ederken gördüm gece kulüplerinde,

sancıların şimşeklerinde gördüm ve yaralarda.

bağrımdan koparılmış ciğer parçası sensin.

dudaklarıma ses olacak yel sen.

ateş ve akarsu sensin.

gördüm seni bir mağaranın ağzında

yetimlerinin çamaşırlarını iplere asarken.

 

gördüm sokaklarda seni ve ateş ocaklarında,

kaynayan kanında güneşin.

ve ahırlarda…

ve bütün tuzlarında denizin.

ve kumlarda…

toprak gibi güzel,

yasemin gibi,

ve çocuklar gibi.

 

ve ant içerim ki,

bir mendil işleyeceğim yarına kadar,

gözlerine sunduğum şiirlerle süslü

ve bir tümceyle, baldan ve öpücüklerden tatlı:

‘bir filistin vardı,

bir filistin gene var!’

 

gözleriyle filistin,

kollardaki, göğüslerdeki dövmelerle filistin,

adıyla sanıyla filistin.

düşlerin filistin’i ve acıların,

ayakların, bedenlerin ve mendillerin filistin’i,

sözcüklerin ve sessizliğin filistin’i

ve çığlıkların.

ölümün ve doğumun filistin’i,

taşıdım seni eski defterlerimde

şiirlerimin ateşi gibi.

kumanya gibi taşıdım seni gezilerimde.

koyaklarda çağırdım seni bağıra bağıra,

inlettim senin adına koyakları:

 

sakının hey

kayaları döve döve şarkımı koparan şimşekten!

benim gençliğin yüreği!

benim beyaz kanatlı atlı!

benim yıkan putları!

kartalları tepeleyen şiirleri benim eken

tüm sınırlarına suriye’nin!

zalim düşmana bağırdım, ey filistin, senin adına:

‘ölürsem, ey böcekler, vücudumu didik didik edin!’

karınca yumurtasından kartal çıkmaz hiçbir vakit,

yalnız yılan çıkar zehirli yılanlardan!

ben barbarların atlarını iyi bilirim.

bir ben dururum onların karşısında,

bir ben,

gençliğin yüreğiyim her daim,

yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların..

MAHMUD DERVİŞ

Çeviri : A. KADİR , SÜLEYMAN SALOM

‘ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi..’ – ECE AYHAN

AÇIK ATLAS..

hayattan ders veriyor diye öğretmenleri kızdıran

tuzu bir bulmuş çocukları saklamadan güldüren dünyaya

su kaçırmaz bir eşeğin sesine açıktır penceresi

bir sınıfın, batı son dersinde, kuşluk vakti

 

meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte

koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını

azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru

neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?

 

en arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne

intihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar

yalnız orta doğu’da el altında satılan bir atlas

kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz

 

bakıldı ki kum saati, ters çevrilmiş, çıt, usul isa asi olmuş

ikinci karnede babası yarısını silahıyla dışarda bırakıp

öyle öğretildiği için saygılı, sınıfa giren parmak çocuğun

boş yerine, girilmeyen bir dersin denizi, gelip oturmuş

 

açık kalmış atlası, deniz taşmıştır, darılmasın fırat ama

 

hayatın orta öğretmeni sustu, dondu gülmeleri çocukların

bir cenaze töreninde daha ölümü karşılamaya götürüleceğiz

 

efendiler! eşekler susabilirler

ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi ?

ECE AYHAN

3 Haziran 1963..

‘Nazım,

Sen bizi öyle çok sevdin

Biz seni öyle çok sevdik ki

Küçük adınla çağırır herkes seni

Herkes sen der sana

Fransa da, Rusya da, Yunanistan da,

Aragon da Nazım

Neruda da Nazım

Ben de Nazım

Özgürlük ki adlarından biridir senin

O senin en güzel adın

Merhaba Nazım..’

YANNİS RİTSOS

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR   

işten çıktım 
sokaktayım 
elim yüzüm üstümbaşım gazete 
  

sokakta tank paleti 
sokakta düdük sesi 
sokakta tomson 
sokağa çıkmak yasak 
  

sokaktayım 
gece leylâk 
ve tomurcuk kokuyor 
yaralı bir şahin olmuş yüreğim 
uy anam anam 
haziranda ölmek zor! 
  

havada tüy 
havada kuş 
havada kuş soluğu kokusu 
hava leylâk 
ve tomurcuk kokuyor 
ne anlar acılardan/güzel haziran 
ne anlar güzel bahar! 
kopuk bir kol sokakta 

çırpınıp durur 
  

çalışmışım onbeş saat 
tükenmişim onbeş saat 
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım 
anama sövmüş patron 

ter döktüğüm gazetede 
sıkmışım dişlerimi 
ıslıkla söylemişim umutlarımı 
susarak söylemişim 
sıcak bir ev özlemişim 
sıcak bir yemek 
ve sıcacık bir yatakta 
unutturan öpücükler 
çıkmışım bir kavgadan 
vurmuşum sokaklara 
  

sokakta tank paleti 
sokakta düdük sesi 
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki 
dallarda insan iskeletleri 
  

asacaklar aydemir’i 
asacaklar gürcan’ı 
belki başkalarını 
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim 
dökülüyor etlerim 
sarı yapraklar gibi
 

asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!
 

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı
 

işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi

güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini

ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak
 

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n’eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?
 

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:

‘oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,  memet!’

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa

uy anam anam
haziranda ölmek zor!
 

bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?

‘uyarına gelirse tepemde bir de çınar’
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki ‘manda gönü’
demek ki ‘şile bezi
demek ki ‘yeşil biber’
bir de memet’in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de ‘saman sarısı’
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara
 

nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?
 

yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran ’63’ü

bir kırmızı gül dalı 
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
eğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı

eğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı 
nazım ustanın
 

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor !

 

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL