Archive for the ‘Şiir’ Category

HÜZÜNLÜ GEZİNTİ GÜVERTESİ.. – BİRHAN KESKİN

HÜZÜNLÜ GEZİNTİ GÜVERTESİ – II

yüzüm

hangi dağa baksam

içinde öfkelerinden habersiz

korkunç atlar gezdiren

bu sessiz , yıldızsız..

yüzüm

hangi yola çıksam

bu yetim avlusu , bu ateş

bu ağlamaklı şey..

HÜZÜNLÜ GEZİNTİ GÜVERTESİ – IV 

ben hangi kelimeye açsam ağzımı

ben hangi kelimeyi nereye koysam

bir sonbahar konaklar sesimde..

 

ben hangi kelimeyle girsem akşama

ben hangi kelimeyle nereye gitsem

yokluğunun renginde depremler düşer boynuma..

 

ben hangi yaprağın ince hüznüyüm

sen hangi sersem haydut..

BİRHAN KESKİN

Kim Bağışlayacak Beni , BİRHAN KESKİN , METİS Yayınları , Mart 2005..

BAYAN LAZARUS.. – SYLVIA PLATH

BAYAN LAZARUS.. 

işte yine yaptım

her on yılda bir

böyle bir tane beceririm

 

bir tür ayaklı mucize, tenim

bir nazi lamba siperliği kadar parlak,

sağ ayağım

 

tüy kadar hafif

yüzüm ifadesiz, incecik

yahudi kumaşından.

 

çözün kundağı

ah, sevgili düşmanım.

korkutuyor muyum? –

 

burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?

acı nefesi

ertesi gün yok olacak.

 

yakında, çok yakında

vahim bir öldürme gücü

evimde, etimde olacak

 

ve ben işte gülümseyen bir kadın.

daha sadece otuzunda.

ve kedi gibi dokuz canlıyım.

 

bu üçüncü sefer.

ne lüzumsuzluk

on yılda bir imha.

  

bu ne çok iplik.

çekirdek yiyen kalabalık

itişir içeriyi görmek için

 

ellerimi ayaklarımı çözmelerini –

muhteşem soyunmalar.

baylar, bayanlar

 

bunlar ellerim benim,

bunlar dizlerim.

bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

 

ben de onlardandım, tek tip kadın işte

ilk seferinde on yaşındaydım.

kazaydı.

 

ikinci seferinde istedim

bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.

üstüme kapaklandım.

 

tıpkı bir midye gibi.

tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları

ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan

solucanları

 

ölmek

bir sanattır, herşey gibi.

özellikle iyi yaparım.

 

bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.

bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.

sanki gider gibi bir davete.

 

bunu yapmak çok kolay bir hücrede

ölmek ve kımıldamamak

ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

 

güneşli bir günde geri gel

aynı yere, aynı yüze, zalim

eğlenen çığrışlara :

 

‘mucize!’

işte bu yere yıkar beni.

ama bir bedeli var.

 

yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.

kalbimi dinlemenin

hakikaten çalışıyor.

 

bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.

bir sözün, veya bir dokunuşun.

ya da biraz kanımı akıtmanın.

 

bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.

eee, herr doktor.

eee, herr düşman.

sizin eserinizim ben,

paha biçilmez,

altın topu bebeğinizim

 

bir çığlığa eriyen

dönüyorum ve yanıyorum.

gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

 

kül, kül

külü eşele bak.

etten kemikten eser yok

 

bir kalıp sabun

bir nişan yüzüğü

altın bir diş.

  

herr tanrı, herr şeytan

savulun

savulun.

 

küllerin arasından

doğrulurum kızıl saçlarımla

ve çıtır çıtır adam yerim.

 

SYLVIA PLATH

Çeviri : ENİS AKIN

‘çünkü nerede olursam olayım – bir gemi güvertesinde, paris’te bir sokak kahvesinde ya da bangkok’da- hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.’ – SYLVIA PLATH (Sırça Fanus)

‘bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan yaşama mahkum edecekti..’ – SYLVIA PLATH (Sırça Fanus)

SARI ŞEY.. – Küçük İskender

küçük iskender’in son şiir kitabı temmuzun başında sel yayıncılıktan çıktı.. kitabın adı ‘sarı şey’.. birbirinden etkileyici , sarsıcı şiir yer alıyor kitapta.. okuma tarihimde küçük iskender’in geç oluşan ama geniş bir yeri var.. kim söylemişti hatırlamıyorum fakat gerçekten de ‘dünyanın dönmesi için küçük iskender’in şiir yazmaya devam etmesi lazım..’ dünyanın en mantıklı ‘kanunu’ bu olsa gerek.. ‘sarı şey’ sıkı bir önsöz niteliğindeki ‘ucube’yle başlıyor ve nefes almayı bile unutturacak şiirlerle devam ediyor.. bence yapacağınız ilk kitapçı gezinizde kitap alma kontenjanınızda ilk sırayı ‘sarı şey’e verin.. yüreğine sağlık usta..

Crockett..

‘UCUBE’

ey devlet , beni de ötekileştir !

çünkü ötelenen , merkeze göre menzile daha yakındır.

ey devlet , beni de başkalaştır!

çünkü başkalaşan , sana benzemeyi bırakmıştır.

ey devlet , beni de yabancılaştır!

çünkü yabancılaşan , neden sevilmediğini anlayacak kadar

düşünmeye başlamıştır.

ey devlet , beni de farklılaştır!

çünkü farklılaşan , rasyonel evrimin yolcusudur.

ey devlet , beni de dışla!

çünkü dışlanan , içeriden çıkmış ve yeni şeylerle karşılaşmanın

heyecanına kapılmıştır.

 

seri katil ‘carl panzram’ der ki , ‘kendimi düzeltmek istemiyorum.

tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek ; onları

düzeltmenin tek yolun un da onları öldürmek olduğuna inanıyorum.

benim düsturum şu : hepsini soy , hepsine tecavüz et ve hepsini öldür.’

 

bir cani ile bir devlet arasındaki benzerlik , herkesin benliğinde bir

totaliter rejim hevesini baskı altında tutması. insanlar ve kurumlar

kendilerini ifade için daima bir enstrümana ihtiyaç duyar ; bir

besteciye müzik aleti , bir doktora tıbbi malzeme , bir katile bedeni

ve karşısındakine zarar vereceği nesne , bir devlete ordu ,

derinleştirilmiş kadrolar , din ve faşizm lazımdır.

bilim aslında atomu parçalamakla değil , parçalanmış atomu tekrar

birleştirmekle kendine yakışır olacaktır.

 

yönetme arzusu , belki kabullenilemez ama güdüsel bahanelerle

makulleştirilebilir ; ancak yönetilme arzusu diye bir olgu yoktur.

asimilasyona boyun eğip benzeyerek gücün kanatları altına giren

ve can güvenliğini sağlayanların , prototipleşmeye karşı çıkıp

benzemeyi reddederek ortak kimlik şemsiyesi altından kopanlara

düşmanlığı , sürüden ayrılanı kurdun kapması sözüyle

korkutulmaya çalışılınması çok bildik bir politikadır. bu politikaya

uymayan devlet yeryüzünde henüz görülmemiştir.

 

öte , öteki , başka , fark , yabancı ve dışarısı : huzuru olağanda arayanlar

için sürekli bir korku öğesi. hollywood yıllarca bu öğelerle

süslü korku filmleriyle terbiye etti kapitalist amerikan toplumunu.

o filmlerle biz de yerimizden sıçradık ortadoğuda. çok öteye

gitmememizi söyledi ebeveynler biz çocukken ; başkalarıyla / yabancılarla

konuşmamamız öğütlendi ; eve erken gelmemizin ,

dışarıda fazla durmamamızın kafamıza çakılması da cabası. sanki

biz çok temizdik ve diğerleri dehşetin tek sorumlusuydu. ama diğerlerinin gözünde biz de diğerleri olmuyor muyduk ? nerden bakılsa bir ‘öteki’ hala hayattaydı.

 

sınıflandırma , listeleme , ayrıştırma , ötekinin var olabilmesiyle

mümkündü. bütündeyse öteki kavramı anlamsızdır. anlamlıyla

anlamsızın adlandırılması ise işe yarayanla , uyum sağlayanla

buna öfkelenenin elektrolizine bağlı.

 

ey devlet beni de ‘ucube’ say !

çünkü ucubeleştirilen , hep hareket halindedir.

KÜÇÜK İSKENDER

BİR TELEFON GÖRÜŞMESİ

-aklım kadar ötedeyim , sense benden beethoveen kadar uzakta

tebliğ ediliyoruz sanki susuzluğa ve uykusuzluğa , sahi saat kaç

-sahi sular vardı

sular bizi korkusuzca sularlardı karanlıkta ilahi taşları sever gibi

neden aradın beni , kaybolmadım ki

arama bir daha , ararsan kaybolursun korkularında

-ben kaybolursam sen sensizliğinden suçlu olursun , suçla avunursun

herkes çekildi

şimdi herkes yeniden çekilecek ve mavi bir şey kalacak ağzımda

– bana ağzını ver

ağzımla örteceğim içimdeki uçurumları , kimse düşmesin

kimse üşümesin diye örteceğim ağzını dudaklarımla

ceylanlar öldü mü martılar gömer çünkü onları uykulara

– bunlar nasıl kolay kelimeler , kolay sesler , kolay yalanlar ,

kolay trajediler

kolajı yarım bırakılmış , tasviri ertelenmiş ürpertiler

beni arama bir daha

– bir daha sen arama beni , beni arayacaksa polis arar sokaklarda

it arar , düş arar

keskin ve allahı olmayan bir cehennem arar kendimde bulacak olursa

bir kırık ilhan irem plağı ver bana

– hayır , asıl sen arama

aranan ve bulununca ortadan kaldırılacak bir acıyım ben

acıyan bir şeyim ağrının ortasında varlığından devasa

elimdeki plakların bir yüzü silinmiş , sadece çığlıklar var orada

– o zaman kimse aramasın bizi , seni de aramsınlar , beni de

ulaşamasınlar tedirgin saldırganlığımıza

içimdeki rüzgar kanıyor , kan rüzgardan değil efkardan akıyor ince ince

– telefonu kapatmak zorundayım , biri kapıyı çalıyor gecenin bu yarısında

belki birileri de binayı kuşattı , numarası silinmiş tüfekler var omuzlarında

– omuz dedin , omuzlarımı da aramsın kimse , oradan uyumuştun birkaç kere

delil bulurlar , deli bulurlar , bizi bulurlar belki omuzlarımda

-telefonu kapatmak zorundayım , biri kapıyı kırdı bana usul usul yaklaşmakta

belki birileri de yüzümü kuşattı , evin her yeri baştan aşağı sancımakta

– ciddi söylüyorum beni bir daha arama , ruhumu arama

yasak belge arıyorsan kalbim , uyuşturucu arıyorsan adın var sadece ardımda

– telefonu kapatmak zorundayım , biri aşkıyla ban kurşun sıkmakta

belki birileri de beni sevebileceğini fark etti , bedenim slogan oldu meydanlarda

-telefonu asıl ben kapatmak asıl ben zorundayım asıl

yuttuğum haplar şiddetle patlamakta

sen buna lüzumsuz intihar diyeceksin sanırım

ama lüzumlu bir narkozdu ömür boyu sürecek aslında..

bir daha beni arama..

– sen de arama aslında..

– arama lütfen..

– ne olur sen de arama..

– bir daha ki peygambere kadar

söz

asla !

sen de..

– arama !

..ama aslında.

KÜÇÜK İSKENDER

‘baba bana bağırma , farkında değilsin arkasını ezilenlerin yaladığı bir posta puludur dünya..’ – AKGÜN AKOVA

BABA BANA BAĞIRMA..

‘yol ıslanmasın diye

şemsiye açanlara..’

baba bana bağırma
bülbülleri kaçırdın ormanlarımdan
kulaklarımın kapılarını havalara uçurdun
kapılar baba kapılar pencereleri alıp gittiler
tenorlar kaçtı ses tellerinden
çevreye saçıldı yavru diktatörler
seni ne sopranolar istedi de vermedik baba
baba bana bağırma
bayrak direklerine konan kartalları anlat
uzun uzadıya
nasıl da göremediler avcıları
o keskin gözleriyle vah hah ha
şans yıldızlara özgü bir yalan baba
yıldızlara tükürüp tükürüp onları gezegen yaptınız
savaşan halklar taktınız dünyanın boynuna

yalanları yazdım defterime hiç unutmadım
radyasyonu radyo istasyonu sanan bakanları
çiğleri, meclis tavanını çiğ köftelerle çiğneyen
doğum sonrası acılarını cüce ülkeler doğuran kadınların

hiç unutmadım
sakallarını yüzlerinde
yüzlerini sakallarında unutan adamları
ve ısırgan tarlalarındaki parçalarını
uğur mumcu’yu biz yapan bombanın

hiç unutmadım
uzak yakın tüm tuzakları baba
yolun ezdiği oyuncak bir kamyonsun sen
bir gam ağacısın
kar yüküne dayanamayıp kırılan
ilkbaharı gerzeklere ödünç verdin
geri getirmediler
güneşin başına gelenleri
biz ilkbaharsız nasıl anlarız baba

baba bana bağırma
bir kulağımdan giriyor sözlerin
öbür kulağımı tıkıyor
buenos aires’te olsaydım diyorum içimden
eva’nın peronunda
karanlıktan kuşlar çalan bir tren
bir bıçak kaçağı
tangonun bacaklarını havaya kaldırdığı kentte
ama iyi ki buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
burada
bilginin bilgisizlikten daha çok acı verdiği yerde
burada, tam karşında
hapisanelerde hintyağı gibi bir şeydi zaman
hastanelerde pıhtılaşmış kan gemisi gibi
yol alırdı saatler
karılarının namuslarını dillerinde saklayan
adamlar vardı bir taraflarda
televizyon kanallarında yitirilen çocuklar
gökyüzüne düşmemek için denize yapışan balıklar
ve depolara indirilen lenin heykelleri vardı
sovyet rusya’da
kafandaki duvarları
niye cebine koymuyorsun sen baba

baba bana bağırma
farkında değilsin
arkasını ezilenlerin yaladığı
bir posta puludur dünya
bir karadelik yutana kadar uzayda bizi
asansör boşluğuna itilen bir kedisin sen
söylemenin tam sırası
ülkeyi bu duruma senin oy verdiğin
partiler getirdi baba
ama ben buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
bir yaşamlık kaygı duruşundayım
yakın tarihimiz için

baba bana bağırma
bacağından vurulursa bir şiir
nereye kadar gidebilir
bana bağırma baba
kendine bağır
yoksa her şey bitebilir..

AKGÜN AKOVA

‘Baba bana bağırma’ , AKGÜN AKOVA , Cem Yayınevi , 1994..

ÇIKMAZIN GÜZELLİĞİ.. – TURGUT UYAR

ÇIKMAZIN GÜZELLİĞİ..

sorun: şiirin, -üstelik insanın kendi şiirinin- çıkmazda olduğunun bilincine varmaktır. bu çıkmazın bilincine varmak biraz da çözmek demektir onu..

şiirimiz, (-) dolayısıyla edebiyatımız, çünkü ülkemizde edebiyatın, hatta bazı ölçülerde toplumun birçok sorunları açık kapalı, şiirde tartışılır, şiirde çözülür yahut çözülmez veya bu sorunlardan şiirde vazgeçilir. belki de sağlam düşünce zeminleri kurulmamış bütün ülkelerde böyledir bu. (-) gerçekten bir çıkmazdadır. nasıl ki nazım sonrasında da, orhan veli sonrasında da çıkmazda idi. çünkü şiirin çıkmazı, yukarda değindiğimiz sebepten insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıydı ülkemizde. (belki de bir bakıma şiirin görevi hep çıkmazda olmaktır. rahat işleyen şiir kuşku vermelidir. belki yaşanandan geride kalmıştır onun için. divan şiiri hiç çıkmaza düşmedi. hiç değilse tanzimata kadar düşmedi. çıkmaza giren insan’la birlikte sarsıldı ve eskidi. hece geride kalmayı kabullenerek başladı, onun için çıkmazda değildi. sık sık dalgalanan, dalgalanmaları büyük bir toplumda, toplumu, yaşanandan değil, bir çeşit vocabulaire’den kovalıyordu, sunulmuşu sözcüklerden izliyordu. buna boyun eğmişti). şiir çıkmazda. şimdiye değin, ne romanın, ne tiyatronun, ne sinemanın izleyemediği, anlayamadığı bir çıkmazda. belki yalnız öykü’nün farkına vardığı bir çıkmaz.

bu çıkmazın en önemli sebeplerinden biri, şiirin kendi sebep ve sonuçlan (denebilirse bir çeşit otofaji) ise, öbür nedenleri arasında, toplumsal koşulların, toplumsal dayanakların değişmesi, yani insanın, insanın alıp verdiklerinin, insan ilişkilerinin değişmesi ise, önemli bir başkası da: geri, sorumsuz, bilinçsiz, gelişen insanın, dolayısıyla , şiirin imkânlarına dar gelen, anakronik bir ortamın ve buna bağlı bir şiir ortamının türemesidir. (bu ortamın bahse değmeyecek kadar önemsiz, etkisiz, olduğunu söyleyecekler çıkabilir. önceleri biz de böyle düşünüyorduk. ama şiir kendi başına yaşayan , soyut bir yaratık değil. geldiği sebepler, seslendiği, seslenmek zorunda olduğu yerler var. ülkemizde daha bir süre, sözü edilmeye değmeyen şeyleri yılmadan ortaya koymak, tartışmak zorundayız. herkes, savaşmaya zorunlu olduğu şeylerin budalaca çetinliğini bilmek, hesaba katmak zorundadır ?

her beğeninin bir ortamı, her şiirin türünün bir alıcısı vardır. yapılmakta olanı kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur. ama budalaca aşk şiirlerinin, budalaca biçim denemelerinin birdenbire yarattığı ortama ses çıkarmamaya, görmezden gelmeye pek katlanamıyor insan.

şiir çıkmazdadır. bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor. ülkemizde en azından birtakım kavramlarla yeni yeni karşılaşıyoruz. şiirin en azından artık bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.

insan, dolayısıyla şiir değişiyor. bu değişme ancak değişmenin ve değişenin, eskimenin ve eskiyenin farkına varmakla izlenebilir. bilgi şartı yanında bunları ayırt etmenin asgari baz’ı sağlam bir duyarlıktır. yüzyılımızın bütün gereçleri de bunu sağlamaya elverişli üstelik. 1930’un eksik idealizm’i, 1940 realizm’i ve 1950’nin hastalıklı romantizm’i ile bugünün insanını betimlemek mümkün değil.

evet şiir çıkmazda. çünkü insan çıkmazda. ama bütün sorun bu çıkmazın bilincine varmakta. şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz. çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır..

TURGUT UYAR

Başlangıç.. – EDİP CANSEVER

BAŞLANGIÇ.. 

doğanın bana verdiği bu ödülden

çıldırıp yitmemek için

iki insan gibi kaldım

birbiriyle konuşan iki insan..

EDİP CANSEVER

(Şairin Seyir Defteri)

‘beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta.. / beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder..’ – RIFAT ILGAZ (24 Nisan 1911 – 07 Temmuz 1993)

DEFNELER ÖLMEZ..

Bir mevsim var ki üşütür yeşilliğimi

Ben geceyle gündüzü bilirim yılları değil.

Ölümsüzlüğü getirdim kıyılarınıza

Düşlerimde hep uzak denizler… Kıyılar…

Gidemem, bağlıyım toprağıma.

 

Dalımla yaprağımla, ben

Bir savaş simgesiyim oysa

İnsan kardeşlerimin gözünde!

Utkular düşleyen başlar için

Bir çelenk..

 

Savaşlar, soykırımlar gördük,

İskenderler, Sezarlar,

Ne atlar kaldı onlardan, ne meydanlar…

Gittiler, yıkılıp birer birer,

Biz kaldık.

En kıraç topraklarda tutunduk,

Biz defneler.

 

Dal kırılır, yaprak dökülür

Ölür mü acılara katlanmasını bilenler,

Direnenler tüm kırımlara karşı…

Ölmez sevgiden yana olanlar

Defneler ölmez..

RIFAT ILGAZ

GİDİŞİNİ ANLATIYORUM.. 

Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için

Saçlarını, gözlerini, ellerini

Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya

Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak

Termometrede yükselen çizgi çizgi

Kim bilir nerelerde soğuyorsun

 

Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen

İnsan insan bakan gözbebeklerin

Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta

Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder

 

Ne gelirse onlardan gelir bana

Çalışma gücü yaşama direnci

Mutluluk gibi kazanılması zor

Mutluluk gibi yitirilmesi kolay

 

Bir açarsın ki mutluyum

Bir kaparsın her şey elimden gitmiş

 

RIFAT ILGAZ

SON ŞİİRİM..

Elim birine değsin,

Isıtayım üşüdüyse

Boşagitmesin son sıcaklığım !

RIFAT ILGAZ

TAŞ BİR SÖZCÜK DÜŞTÜ PARÇALANDI..- ANNA AHMATOVA

TAŞ BİR SÖZCÜK DÜŞTÜ PARÇALANDI..

taş bir sözcük düştü parçalandı

henüz yaşayan göğsümde.

zararı yok, ben zaten hazırdım.

gelirim bunun da üstesinden.

başımda işim çok bugün :

belleği sonuna değin öldürmek gerek ,

taşlaşması gerek ruhun

ve yaşamayı yeniden öğrenmek..

işte.. yazın hışırdayan sıcak soluğu

bayram gibi sarıyor pencereyi.

ben çoktan sezmiştim bu

aydınlık günü ve boş evi..

ANNA AHMATOVA

Çeviri : Azer Yaran

‘bense, yulaf kokan dağlı ellerinde dolaşmak gibi kolaydır sanırdım yaşamak..’ – BEHÇET AYSAN

ANIŞ

yıkık manastırın orda
kalbim ki,
o da yıkıktı.
bir keşiş bıçağıyla dağlanmış
çiçekbozuğu,

çopur –
bir hayat
acıtıyordu beni

sevgilim.
her şeyin
hüzne vurduğu yerde
bütün saatlerin,
kuzguni bir denizi

çoğaltarak
hayat 
acıtıyordu beni.

bense geçerdim
karamuklarla , karabasanların

arasından
geçerdim
hiçbir
im
bırakmadan geride
bana en sırlı gelen
acının o en sırlı noktasından.

bin dokuz yüz yetmiş beş’in

ekiminde
yıkık
manastırın orda
kalbim ki , o da.

BEHÇET AYSAN

UNUTULMAYAN

durmadan taşırdım yanımda üç şeyi
iri çakıl tanelerini, çatlamış bir narı
bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi
ipekten
çalınmış
umutlarla taşırdım
ah sevgilim derdim, ölüm 
ne kadar çoktu yaşadığımızda. 

bize hep beyaz mendil
sallayan 
ölüm ki, 
iki kapısında 
haki bir yalnızlık
dikilirdi 

ve hatırlatırdı 
bize, güz kuşlarının
uçup gittiği denizleri.

bense, yulaf kokan
dağlı ellerinde
dolaşmak gibi kolaydır 
sanırdım yaşamak ve sana kansız 
bir gökyüzü 
getirirdim
getirebilsem ah,
– avlusunda çocukların
korkmadan oynadığı –
lalelerle
donanmış simli bir gökyüzü.

bir öpüşün bıraktığı harlı lekeyi
çatlamış bir narı, unutmadım.

BEHÇET AYSAN

‘köklerinden aldığı suyun yeterliliğini ya da yetersizliğini bir ağaç ne kadar bilebilirse..’ – EDİP CANSEVER

ŞİİR ÜSTÜNE SÖYLEŞİ NOTLARI..

1. benden veya benim kuşağımdan önce yazılmış şiirleri kendi değerleriyle baş başa bırakarak araya kesin bir çizgi çizdiğime inanıyorum. bu çizginin başlangıç noktasına, oluşumuna, bugüne gelişine, kısacası belli bir şiir sürecinin ayrıntılarına değinmek istemiyorum.

oteller kenti, şiirimin vardığı son durak değil elbette. ne var ki, bundan sonra şunu şunu amaçlıyorum da demiyorum. çünkü amaçlamak, özel olsun, biçimsel olsun şematizmin şiirde geçerli olduğunu kanıtlamak anlamına gelir ki, bu da şiirin özgül işleyişine ters düşer.

2. bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak çabasındayım.

3. şiirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. gene felsefe duygusallığa da karşıdır.

şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?

4. büyük büyük sorunlara el atmak şiiri küçültebilir kanımca. (ayrıca büyük sorunlar nedir, küçük sorunlar nedir, bu da başlı başına bir tartışma konusudur.) örneğin pek yaygın olan hamlet tipini günümüz aydınıyla karşılaştırdığımızda , hamlet’in kişiliğinde daha bir büyüklük ya da derinlik bulabileceğimizi hiç sanmıyorum. şair yetinmesini bilmeli; büyüklüğü, derinliği dilde aramalıdır.

5. bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. örneğin oteller kenti’ nin ‘sera oteli’ bölümündeki düzyazısal şiirler dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dizelerden daha yoğun bir dizeler bireşimi ön plana geçmektedir. bu böyleyse, bir düzyazı örgüsü, bir düzyazı dokusu şiiri çerçevelemiyor, bunaltmıyor, onun özgür yapısını kısıtlamıyor demektir.

uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir ‘anlatma’ söz konusudur burada da. ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir “anlatma” değilse nedir?

ekleyeyim : sait faik’ in ‘hişt hişt’ öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır.

diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.

6. dünya yazınında bütün yazın türleri iç içe geçebiliyor. bizde ise bu tutum yadırganıyor  nedense. bence bu karşılıklı trafiği yadsımak, şiirimizi alışkanlıklardan kurtararak çeşitlendirememekten, onu dünya şiirinin süreci dışında düşünmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.

7. şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler. onlar, düşsel ya da gerçek, bende olup bitenlerin toplamıdırlar olsa olsa.

gene de…

şair kendi özel kişiliğini şiirinin ardında gizlemesini iyi bilmelidir. forster, ‘yazarın yüzü okuyucunun yüzüne çok yaklaşıyor..’ der.

8. güzellik düşündürücüdür. bu yüzden  de lirizmle hiçbir ilişkim olmadı diyebilirim. ‘liriği söyleyen kimse, kendi duygulanışının bilincinden çok, duygu anının bilincindedir,’ der james joyce.

9. oteller kenti’nde  yalnızca insanlar insanlara yaklaşıp kopmuyor. onların yedeğinde nesneler de aynı işlemi sürdürüyorlar.

üçüncü bölümdeki üç kavas, zaman kavramını ortadan kaldırmakla görevli. acılarını iyi tanıyan bayan sara ise, cin kadehlerinin  eşliğinde değişik bir orkestraya katılıyor; ‘dişi bir isa gibi’ kendi kendini yaşama ya da ölüme çiviliyor. doğrusu iyi bilmiyorum, yaşama mı, ölüme mi? bütün bildiğim bilemediklerimden sızan bir kan gibi kitabı kendi rengine boyuyor.

10. köklerinden aldığı suyun yeterliliğini ya da yetersizliğini bir ağaç ne kadar bilebilirse…

EDİP CANSEVER