Archive for the ‘Şiir’ Category

‘kılıçla kesiyor bir hain nokta öpüşen virgüllerle akan cümleyi..’ – ONAT KUTLAR

KİTABE..

rüzgarın yüzünü vadilerden tanıyorlar sevgilim

arının adını bir menekşeden

çılgın ırmağın yüzünü bir deniz çiziyor

toprağı , yediveren bir gül ağacı

tarihler bir köprü olarak yazıyor bir ustayı

kahramanı , gülümseyen bir yoksul

çocuk olarak..

 

beni bir gün sevgilim senin yüzünle

anacak doğunun yeni ozanları

çünkü bir ağustos gecesi sessiz bir gölün

ayışığıyla yıkanmış kıyılarında

akıllı şarkılar söyleyen bir deli

hiç bitmeyen yaz gününe gömecek beni

senin adınla..

ONAT KUTLAR

AYRILIK..

ayrılık şiiri ne kadar yalın

sevdiğimiz ak sözcükleri gibi

kılıçla kesiyor bir hain nokta

öpüşen virgüllerle akan cümleyi

 

nasıl soğuk ayrılığın güneşi

gölgeli bir çınar olan gövdemin

dallarını içten kırınca acı

buzdan bir alçıyla tutuyor beni

 

ayrılık sabahı ne kadar beyaz

ölümün hüzünlü arkadaşı kar

bana ütülü bir çarşaf hazırlar

bir karanfil tam yüreğin üstünde..

ONAT KUTLAR

‘Unutulmuş Kent , Bütün Şiirleri’ , ONAT KUTLAR , Yapı Kredi Yayınları , Ekim 2010..

‘sonsuzluğun dudağında mavi bir uçuktur gök..’ – ERDAL ALOVA

YANILGI

yetişmez gülüşlerin sarılışı

ne de anlayışın

adımlardan bir çizgi olduğu yaşamın

yetişmez anlatmaya sesinin kırılışını

gözlerinin parçalanışını

alışmadıkları bir soğuktan.

gün bir ağartıyla karşılar pencerenden

seyreder gövdeni alaycı serinliğiyle

der : ‘her şey yeniden başlayacak , yeniden

sen dokunuşlarını getir doğmamış aşkların

ben yayayım çıplaklığımda geçmiş zamanı.’

ve gürültüsü sarar çevreni seslerin , gölgelerin

alırlar seni uzayan bir yorgunluğa

bırakırlar büyüyen ayçasına gecelerin.

 

sanırsın kimse görmedi ayla başbaşa kalırken

bilmediler ince bir camdan yapıldığını

gülüşlerin..

çünkü kimseler geçemedi dişlerinden öteye

dediler : ‘bu gökyüzü bize yeter!’

ama ben , kargınmış çocuğu düşlerin ,

sanrıların

geometri bozguncusu , büyücüsü kokuların

dinlerim taşların altında yatan yüreğimle

gövdenin kıvrımlarını , titreşen sokakları

giyerim lacivert geceden gömleğimi

derim : ‘ey kent , gel dans edelim seninle!’

paylaşırım seni akışan bir çığıltıda

sanırsın kimse görmedi

gözyaşın bıçaklanırken

paylaşırım , en güzel sesleri vermek için sana.

ERDAL ALOVA..

TERSİNMELER

her dağ

bir gün açıklar

sürgün bir deniz olduğunu

 

cam sıkılınca kendinden

kum dilinde konuşur

 

gece

bir çakıltaşı operasıdır

kurbağaların söylediği

 

sonsuzluğun dudağında

mavi bir uçuktur gök

 

kızılcıklar

o yanık yağmurlar

 

her ırmak

açıklar bir gün

yüzünü hiç görmediğini

 

ve sırayla

döneriz yaban yanımıza.

ERDAL ALOVA..

Kırık Tabletler (Seçme Şiirler ,2001,1973) , Alkım Yayınları , Mayıs 2004..

‘yolcu , yol yoktur , yolu sen yaparsın..’ – ANTONIO MACHADO

‘yolcu , yol senin ayak izlerindir

yol , başka bir şey sanma

yolcu yol yoktur

yol yürüdükçe yol olur

yol olur yürüye yürüye

bakışlarını geriye çevirince de

dönüp bir daha basılmayacak

keçi yolu görülür

yolcu yol yoktur

yalnızca geminin köpükleri denizde..’

 

Antonio Machado (İspanya , 1875-1939)

 

DÜŞÜMDE GÖRDÜM Kİ.. 

düşümde gördüm ki alıp götürüyorsun beni

beyaz bir patika üzeri

yemyeşil kırlar ortasında

mavi tepelere

dingin bir sabah vakti..

 

hissettim ellerini ellerimde,

senin dost elini,

ve kız çocuğu sesin çaldı kulaklarımda

yeni bir çan gibi,

baharın şafağından

bakire bir çan gibi.

ordaydılar, sesin ve ellerin,

düşümde, nasıl da gerçektiler!…

sen yaşa, ey umut: kim der ki

toprak aldı sinesine seni..

Antonio Machado (İspanya , 1875-1939)

(Fotoğraflar : İSPANYA, 1936-1939)

Bazen

 
 
Bazen
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar,
Arkan dönüktür.
Ciğerine kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun,
Anlamazsın
Uçar gider, koşsan da tutamazsın…
 
William Shakespeare

“Tut Yüreğimden Ustam…”

 

Ustam!
Ne zaman o senin bildiğin zaman,
Ne sevda gördüğün masallardaki.
Eskiden,
Halı tezgahında dokunurdu aşklar,
Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
Mendillere yazılırdı isimler,
Yüreklere kazılırdı gizlice.
Sevdalılar asil ve de yürekli
Sevdalar, kavgalar iki kişilik.
Oysa şimdi;
Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
Meşru sevdalardan,
Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara,
Günahkar gecelerden.

Beni herkes sevdaya asi sanır,
Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
Hasret tanır,
Zulüm tanır,
Ölüm tanır,
Yüzüm yüzümden utanır.

Yorgunum ustam;
Ne katıksız somun isterim senden,
Ne bir tas su,
Ne taş yastıkta bir gece uykusu.
Var gücünle asıl sükunetime,
Çığlığım kopsun,
Uzat ellerini güneşe dokun,
Uyandır uykusundan,
Tut yüreğimden ustam tut,
Tut beni, sür güne..Bir hain kurşunu gelip deşmesin.
Tut ki; kancık pusulara düşmesin.
Yüreğim sana emanet sıkı tut.
Bir öksüzün omuzlarında sükut.
Umudumun boynu bükük,
Düşüm kırık dökük,
Dilimde ay kesiği bir yara,
Gözbebeklerimde müebbet hüzün,
Aklım firarda.
Ustam!
Tut yüreğimden Ustam…

Şair : Serkan Uçar

‘İKİZ..’ – NİLGÜN MARMARA

İKİZ..

 

‘biz rengin değil

ara rengin peşindeyiz..’

 

getirin ikizimi ,

beşiklerimiz bir olsun açıklığın eşiğinde..

uyutun dingin yankısını saflığın

aynı kundakta..

 

küçüktür ellerimiz , seslerimiz bizim

ve güç’tür soluklarımızın pembeliğinden

dağılan bağış..

 

dolaysız acı ve sevinçle oyulmuş eskil beşik ,

dalgalanır bir uzun erimli ezgiyle ,

kötücül cinlere söz vermiş havayla

pençeleşirken..

 

hüzün ikizleri uyurlar ilksel sevgi boşluğunda ,

hayatları belirsiz bu kusursuz beşikte..

beyazlığıyla aydınlatın onları

titrek ışıklarıyla mumların ılıklığıyla..

 

NİLGÜN MARMARA.. Mayıs , 1981

 

Daktiloya Çekilmiş ŞİİRLER , NİLGÜN MARMARA.. Everest Yayınları , Şubat 2008..

Sonbahar.. – Turabi Tomur

‘filmi izledikten sonra yazılmıştı…

sonbahar

bakışını bulandıran kaçkarların sisi mi

ha düştü ha düşecek havada asılı yağmur

bata çıka geldiğin çıkmazların önünde

gözlerinde beliren ve hiç gitmeyen bir damla gözyaşı

boğazında düğümlenen içli bir ezgi hep kulağındaki

umudun belli belirsiz bir kıvılcım çakıp

sonsuzda yitip gittiği, dipsiz uçurum

yağmur bağırıyor çinko çatının üzerinde, yağmur bağırıyor

sis kapamış bütün yolları, sis, bilinmezin büyülü ülkesi

yokluğa çağırıyor…

turabi tomur  , 11.01.2009..’

(turabi tomur kardeşimizin gönderdiği şiiri kendisine teşekkür ederek sizlerle paylaşıyoruz..)

‘MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP..’ – EDİP CANSEVER..

MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP..

işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
işte şu begonya, işte yalnızlık
işte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
işte yok oluşumdan doğan kent
hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
ben dediğim koskocaman bir oyuk
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
bir oyuk!
sofada, mutfakta, yatağımda
yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi
bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
iyi
bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
salıyı gösteriyor.

 
salondaki büyük saati sattım
saatin ölçebileceği
herhangi bir zaman parçası yok
gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
ne gereği var ki saatin
balkona çıkıyorum sürekli
yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
bir semtin ilk rengini alıyorum
örneğin ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
bazen
anılardan anılara bir yol
ve
anılardan anılara sallanan bahçe
hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
iyi.

yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
bu sabah bu sabah
oralı olmadı kimse —pazartesi miydi—
oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
nasıl?
güllerse güller içinde yani
ve balkon demirinde bir martı. dedim ki
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok evin içinde
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok
sanki dünyadaki bütün cay ocakları kapalı
ve göklerden tepelere inen bir sokak
ya da bir akarsuyum ben
denizse
şuralarda..
yok önemi bir iki gün kaldı —martı—
balkonda
deniz de öldü sonra, martı da
iyi iyi.

suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
günler —seni anımsadığım zaman—
birden kurtuluş’tan taksim’e giden bir tramvay görüntüsü
mavi bir elektrik çakımı tellerde
sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı’ndayız
karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
besbelli gümüşsuyu’ndayız, rus lokantasındayız
—ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz—
şarap içmişiz, üşüyoruz
dışarda dünya silinmiş
ikimiz ikimiz ikimiz
böyle birkaç defa ikimiz
sonraki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
nasılsa
sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
üşümüyorum da
bende herkes var, diyen bir kızın titrek
sesleri dökülüyor kucağıma
dudaklarım kan mavisi bugün.


biz burada iyiyiz, biz burada çok iyiyiz
biz burada kırk yaşındayız hepimiz
dördümüz bir kişiyiz de ondan
içimizden biri uyuyor olsa, falan filan
onu bekliyoruz bir kişi olmak için
evet evet, yanılmıyorum ben
bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
doğrusu ya
yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
duvardaki vitray, begonya
begonya, vitray
kurtuluşla asmalı mescit birbirine geçiyor
bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
karanfil kokuyorsa biraz
yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
saçlarım soğuk ve uzun.


ne diyordum? yağmurlar, evet
üşümüyorum ürperiyorum sadece
biçimini zorlayan bir kedi gibi
dur biraz
kapı çalındı, hayır, telefon
telefon kapı telefon
ikisi birden mi yoksa
yoksa
ne telefon ne kapı
bir şimşek sesi hiç olmazsa
o da değil
ses filan duymadım ki ben
yuvarlandıkça büyüyen
bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
iki sesi taşıyan bir ses
neden olmasın
biraz önceki gibi
üstümden biri kalkmıştı —yok canım—
öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
yer değiştiren gezgin bir gölge
bahçedeki ceviz ağacından
içeri sürüklenen..

EDİP CANSEVER..

‘Sonrası Kalır  II , YKY , Nisan 2005..’

‘bin demire baskın işte benim evrensığmazlığım..’ – TAHSİN SARAÇ

ANA ÖĞÜDÜ.. 

çiçekleri ezme yavrum

çiçekler bir yüreğe benzer

çiçek ezen, insan ezer.

 

sakın sen kuş vurma yavrum

en engin bir kardeşlikte

uçar kuşlar gökyüzünde.

 

tüfekle oynama yavrum

şakacığı bile çirkin

bir canlıyı öldürmenin.

 

gel bir çiçek ol sen yavrum

kendi ülkenin renginde

şu yeryüzü demetinde.

TAHSİN SARAÇ

İÇERDEN IŞIYABİLMEK..

 

senin gözlerin mavi

nerden ve ne sürem baksan

yıkanır göğün çividi.

 

bir filinta genç asılmış gibi acılı bir gece

bir dağ ozan öldürülmüş gibi allak bullak.

kanara kaçkını bir susku

uyusam, kirlenecek uyku.

 

ve yakılmış kitap külü döküklüğünde bir duygu

çiçek ezmiş pis bir pabuç gibi umursamaz, kör.

ışığın kötücül bir uru

lamba, bir en deligöz namlu.

 

duvar delen bir bungunluk, ama içim yeşil başak

bin demire baskın işte benim evrensığmazlığım.

ak bir alın, silen korkuyu

bir sevgi, ışıyan tan boyu.

 

senin gözlerin kara

nerden ve ne sürem baksan

yıldız ağar karanlığa.

TAHSİN SARAÇ

DİRENÇ ÇİÇEĞİ.. – ADNAN YÜCEL

DİRENÇ ÇİÇEĞİ..

-Aysel Zehir için-

yarım kalan hiçbir yolculuk yok bu yaşamda
birbirine karıştırılan hiçbir boyut yok
onbeş yaş nedir ki
yılların sözle çizilen anlamında
ya bir duygu selidir aralıksız
ya da bir inanç fırtınası yüreğin
dirence açılan gençlik koylarında

bir devrin sembolü diyorlar şimdi adına
toprağa ölüm düştükten sonra hiroşima’da
tüm bitkilerden önce yeşeren bir açelya
şimdi kadıköy-rıhtım’da
neyi çağrıştırıyor sana
sen söyle ey direnç çiçeği-neyi

liseli bir kız iken / saçlarında rüzgarlar
cevizli tekelinde / ellerinde yarınlar
elleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin

bir köpük onur uğruna kuruyan ırmaklar
ve gelenek denizlerinde ezgilenen ışıklar
henüz dile gelmedi
istanbul’u ezen suskunluğunda senin

gazetelerde resimlerinle dolarken sayfalar
nedense söyleşilerde yalnızca
beyin hücrelerine yöneltiliyor sorular
sense ölüm rengine inat
tan maviliğince susuyorsun
yalnızca geçmişin
gelecekteki ölümsüz sesini yanıtlıyorsun
hani çok çok övmekten korktuğun
o bin renkli açelyanın inançlı sesini
yanıtlıyorsun-gülümsüyorsun-susuyorsun

bağrındaki besteler / yüzündeki ezgiler
dile gelmez sözlerin / bilinmez ki ne söyler
dilleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin

ey ovaların ateş ateş çölleştiği yerde
toprağın ırmak ırmak yüreklenişi sen
yarınlara selamını iletsin diye adın
damarlarına bağlanan yaşamı
ölümü kucaklarken ellerinle kopardın

kurtarmak için enginlerin anlamını
gökyüzünü yere indirdiğinden beri
ya da silmek için bir damlanın yüzünü
bir okyanusun kucağına bastığından beri
ve bıçak sırtı bir dönem uğruna
bütün zamanı omuzlarına aldığından beri
adın bir açelyadır artık senin
koynuna ölüm düşürülen bütün topraklarda
bir açelya

askıda falakada / her mevsimde dört açan
hücrede zindanlarda / güneşsiz ışık saçan
günleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin

yepyeni sözcükler yeşeriyor şimdi
alnının ışıklı yamaçlarında
yüreğini içmek gerek duymak için
soluğunu solumak gerek
her dalıp gidişinde bin şiir çıkarıyor belki gözlerin
yaşama gözlerinle dalmak gerek

bir devrin sembolü diyorlar şimdi adına

dolar dolar gözlerin / varılmaz ki gizine
bir damlası bile / dökülmez ki yüzüne
selleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin..

 

ADNAN YÜCEL