Archive for Ağustos, 2011

Uslub-u Hüzün

Amansız fermanıyla aşkın inşaasıydı bu
Oysa ifşa etmekten sakınmıştı gururum

-( 1-Bu, amansız bir şekilde içime işlediği
aşkın zamanla ve yavaşça inşaa edileniydi,
2-Gururum, gizlenilen duyguyu açığa
çıkarmayı tercihten sakınmıştı oysa…)

Kusursuz edebiyle ebedi bir andı bu   
Uslub-u hüzün ile reddini etti sunum     

-( 1-Bu, kusuru olmayan edebi bir biçimde
ebedi yani sonsuzluk taşıyan bir andı
2-Üzüntülü bir biçimde reddini sundu bana)

Bir vah’iyle geldi sanki bende kaza’ydı bu
Bir vah ile gittim de, sandı ki geldi sonum 

-( 1-Bu  bir ”vahiyle veya vah ile”
(iki anlamı da alabilirsiniz) geldi sanki
bende kaza’ydı  ( kaza burda ”beklenmedik olay” anlamında)
2-Bir vah ile gittim de sonumun geldiğini sandı..)

Endam-ı servi boyum serzenişe değer mi   
Uslubum hüzün olsa, bir göz yaşı eder mi?

-( 1-Yakınsa da endamım -boyum posum- servi boyuma değer mi
2-Üzüntülü olsam da bir gözyaşı eder mi)

Bir tebessümü’yle uslubumu neş’e etsem   
Bir vah kadar kısa olan dünyaya değer mi?   

-( 1-Bir gülüşüyle hüznümü dindirsem ve neşelensem,
2-Bir vah kadar kısa olan hayatım, yaşayacağım onca neşe’ye değer mi?)

‘Fatih’

Hayırlı bir iş için yazıyorum..

Sevgilinden ayrılıyorsun hayırlısı olsun, arkadaşınla küsüyorsun hayırlısı olsun, sınıfta kalıyorsun hayırlısı olsun, işe alınmıyorsun hayırlısı olsun, sevdiğin adam başka birini seviyor ve gidiyor ‘hayırlısı olsun’, unutuluyorsun hayırlısı olsun, dışlanıyorsun hayırlısı olsun, almak istediğin ev depremde yıkılıyor hayırlısı olsun, uçağı kaçırıyorsun hayırlısı olsun, kaza yapıyorsun hayırlısı olsun, istemediğin bir adam ülkenin başında hayırlısı olsun, terör almış başını gidiyor, her güne neredeyse 3 insan ölüyor bu vatan uğruna hayırlısı olsun, miden rahatsız hayırlısı olsun, tayinin çıktı hayırlısı olsun..

Hangi duruma hayırlısı olsun diyoruz ki biz anlamadım.. Gerçekten hayır olan, olmasını istediğimiz şeylere mi, yoksa olumsuz olup da düşünmekten kaçıp kurtulmak istediğimiz şeylere mi?

Ben bakıyorum şöyle bir hayırlısı olsun dediklerime; ki örnekteki çoğu şeyi kendim söylüyorum; olumsuz olup da kaçıp kurtulmak istediğim, düşünmek istemediğim şeyler. Bazen bazı şeylerin önüne geçemiyoruz evet, ama öyle bir şey yaratmış ki hayırlısı olsun beynimizde ‘haydi kaç kurtul ve tekrar tekrar ‘tekrar et’ -hayırlısı olsun-..

Hayır bu kadar kolay olmamalı – hayır-. Şer geliyor başına, söyle o sihirli cümleyi ve kurtul. Savaşsana bir önce kardeşim; git bir peşinden bakalım sevdiğin adamın ayrılmayalım , seviyorum, affediyorum, deneyelim, baştan alalım, sensiz yapamam falan de. Sonra dene, çabala, uğraş, yılma, at gururunu, hırsını, kibrini, yenilmişliğini üzerinden.. Yine mi aynı şey oldu? Her şeye rağmen o aynı, durum aynı, sonuç aynı mı.. İşte şimdi hep bir ağızdan söylüyoruz  o sihirli cümleyi ‘hayırlısı olsun’..

Kimse bizim yaşamımızı hem yazıp, hem yönetmiyor. Bize bırakılmış kocaman bir pay var ‘hayatımız’.

Ben yılmışlığımdan bıktım artık ve gerçekten içinde hiçbir hayır göremediğim işlere hayırlısı olsun demiyorum abilerim, ablalarım .. Yok abi bir bakayım bu işin içinde bir iş var diyorum.. Didik didik edip yoruldum, bu işten bir sonucumu neyimi alamam ki ben dedim mi; işte o zaman yine her bir ağızdan söylüyoruz ‘hayırlısı olsun’..

Şimdi böyle heyheylenip yazdım yazmasına ama şunu unutmuyorum.. ”Hoşunuza gitmeyen nice şeyler vardır ki sizin için hayırlıdır ve hoşunuza giden nice şeyler vardır ki sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz ayet-i kerimesi.. Benim sorunum kaçmakla, kılıf bulmaya çalışmakla, örtbas etmeye çalışmakla..

Her şeyi (sana verilen kadarıyla ) yaptıysan gönül rahatlığıyla; hatırlayıp bu ayeti paşa paşa oturabilirsin tabii ki koltuğunda..

‘İSMİM BU..’

Can Yücel

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Üşüyormu deniz
üstüne boşandıkça yağmur ?
Ondan mı dersin
tüylerin böyle ürperiyor  ?

Bende gidersem bi gün bu biçim bi sağnakta
Alı al moru mor bir sandal gibi acaba
Yıllar sonra yılmayıp yine
Çarpar mı yüreğim yurdumun sahillerine ?

 

CAN YÜCEL

Seni Çok Özledik !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“devrimi düşlüyorsan ona göre yaşarsın . yürüyüşün farklı olur . bakkala , manava başka türlü davranırsın . bunun için kimse sana puan yazmaz tabi ama anlarlar . orada birisi farklı yürüyordur . “

Kazim Koyuncu

 

 

Roman Yazıları-1

“Bir bahçen ve bir kitabın varsa hiçbir eksiğin yoktur demektir.”

Okumakla haşır neşir olan insanların başat kitapları vardır her daim. Benimde başı çeken kitaplarım vardır bir solukta sıralayabileceğim. Şiirin motifi olduğu romandan bir dünyada  gezerim epeydir. Başka hayatları tanıyıp kendini bulabildiğimiz hazinesi kelimelerin olduğu bir iletişim sistemidir kitap. İnsanın bakışlarından okumakla ne derece ilgili olduğunu çözebileceğine dair bir sava sahibim ben. Okuduğu kitapların notlarını tuttuğu kağıtları birleştirmekle geçen zamandaki mutluluğum tariflenemez.

“Kitap okumaksızın geçen üç günden sonra konuşma tadını kaybeder.” derken Çinliler haksız da sayılmazlar. Kendimizde de bunu gözlemleyebilmek mümkündür; Okumakla pek bir mesafeli toplum olduğumuzu kavramak için istatistiklere gerek olmasa da tabloyu şöyle özetleyebilmek mümkün aynı zamanda; Bir Japon bir yılda ortalama 25 kitap okuyor. Bir İsviçreli bir yılda ortalama 10 kitap okuyor. Bir Fransız bir yılda ortalama 7 kitap okuyor. Türkiye`de 1 yılda 6 Türk 1 kitap okuyor. Öncelikli ihtiyaçlarımız arasında kitap okuma ihtiyacımız tam 235. sırada yer alıyor. 235.sıra…

Sinema kuşağında olduğu gibi seri şeklinde yazmayı hayal ettiğim yazılarımın girizgahıdır bu. Bunca zaman yazmamamın  da nedenidir aynı zamanda.

Beni hatırlayan, tanıyan herkesin aklına gelen ilk isim Vedat Türkali ile açılış yapmak pek bir münasip olacaktır.  

 

 

 

 

 

 

 

Kendisi gibi her kitabının da bir değer olduğunu düşündüğüm seriden; Bir Gün Tek Başına’da geçen bu diyalog hepimizi harekete geçiren bir durumdur belki de;

” 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden önce Türkiye içten içe kaynıyor. Kenan, yıllar önce gizli Komünist partisine girme suçlamasıyla polis sorgusunda çabucak yılgınlığa düşmüş, eski çevresinden tümüyle kopmuştur. Karısı ve çocuğuyla korunaklı bir yaşam sürdürmektedir. Aslında mutsuzdur, içi ile barışık değildir. Bir meyhanede tanıştığı genç Günsel, içinde çürümemek için direnen ne varsa hepsini ateşleyiverir. Aşk, direniş, devrim günleri… Yaşam, Kenan’a kendini bir kez daha sınama olanağı verir…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mavi Karanlık’ın sayfalarını çevirelim birazda; “Görmek istemiyordu….Televizyonda dizi bitmiş, haberleri veriyordu spiker. Ankara’da bugün bir saldırıya uğrayan… Taş kesildi birden. Ekranda spikerin yerini Korhan’ın resmi almıştı.”

Korhan ile Özgür arasında sıkışan Nergis’in durumuna paralel aydınlarla halk arasında süren açmazı olduğu gibi çok iyi yansıtabilmiş Bodrum’da geçen bir hikayedir okuduğumuz.

Raflarımız arasında turlarken bir diğer kitabı “Yeşilcam Dedikleri Türkiye” ye bakalım şimdi de;

Yeşilçam’ın günlük yaşamından küçük kesitler de anlatılır: “…Stüdyoda iki kısımlık bir montaj işi vardı. Sansürden dönmüş Anıt-Film’in bir filmi. Yeniden bir iki sahne çekmişler. Hemen bağlayıp sansüre yollayacaklarmış. Haftaya sinemalara girecek. İyi de para vermişlerdi. (…) Yazıhaneye koşturdu. Dünkü çocuklar merdivenlerdeydiler gene; ışıkçılar, setçiler filan. Dün para alamamışlar. Film bitmiş… İçerki odalar da kalabalıktı. Çoğu para bekliyor olmalı bunların da. Durum gerçekten… Yok canım, her vakit böyledir. Paraları olsa da süründürmeden vermezler. Çoğuna bono zaten. Takside bağladıklarına da üç dört kez gidip gelmeden ödeme yaptıkları görülmüş mü? Bizim piyasa bu!…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Vedat Türkali, anı, deneyim ve birikimlerini kullanarak yaklaşık yüz yıllık bir zaman dilimini anlatmıştır, aktarmıştır bize romanlarında. Okuyacak kitap seçmekte kararsız kalanlara, nerden başlayacağını bilemeyenlere bir ışık tutmak adına yazılmıştır bu yazı.

(Güven, ele alınıp başlanması gereken  en kıymetli yapıtlarındandır. Alıntıları oldukça kabarık olduğundan yazıya aktarılmamıştır.)

Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Güven (2 cilt ), Tek Kişilik Ölüm, Kayıp Romanlar, Yalancı Tanıklar Kahvesi,  ilk akla gelenler…

‘Herdem’

Denizin bekleyiş olduğu yerde düşe-yazmak…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili düş,

Biliyor musun, kaç yaşında olursam olayım, ne zaman adını ansam, biliyorum kalbim hep böyle yerinden fırlayacakmış gibi atacak. Elimde değil, kırılmış onca düşten sonra, durup dinlenmeden, eski bir dostu anmanın tadında, seni tespih taneleri gibi parmaklarımın arasından geçirmemek. Öğretti, çünkü hayat, düşün kırılıp ayaklarımın etrafına saçılması diye bir şey yok, bu sadece zihnin kapıldığı bir zehab.

Aklıma bu aralar, sık sık Tezer geliyor. Tezer’in metinleri, kalabalıkların ortasında, kahvelerde, mezarlıklarda vs. hayat bulmuş tanımlamalar/betimlemeler/durum tespitleri. Suyu bile içişim değişiyor, hiçbir şey eskisi gibi değil. Öyle kana kana içmek istemiyor özefagusum, “ağırdan al” diyor, yaşama dair her ne var ise sana değen/temas eden ağırdan al… Öyle, bu sebepten suyu bile yudum yudum içiyorum. İçindeki su soğukken, sıcak havanın temas ettiği bardağın yüzeyi tatlı tatlı terlerken, parmaklarımla haritalandırmak yüzeyini… Wesselam düş-bozumu, tıpkı bağ bozumu gibi, bozulmuş düşlerden kendime cennet şarapları yapacağım. Sonra… Sonra dostlarla oturup bahçemde, sıra sıra devireceğiz şişeleri, Füruğ mesela bize, tüm yaralarının aşktan olduğunu dizelerken.

Tezer, evet Tezer, 20’li yaşların başında karşılaştım onunla. İlk karşılaşma, evet o bir çarpışmaydı ve o an için yeryüzünde hiçbir çokluğun bağıntılarıyla o denli bitişemezdim. Ve o da diğerleri gibi ölüydü. N’apalım nasip böyleymiş! Hiç ara vermeden, derslere girmeden o küçük külliyatı devirişim. Bilhassa, “Hayat nerede?” sorusunun cevabına işaret eden cümlelerin altını çizişim… Şimdi, 40’lı yaşlara merdiven dayamış, usul usul tırmanırken, tekrar aynı soruyu soruyorum kendime, “Hayat nerede?” Yok, ama bu saatten sonra oturup da Kundera okuyacak değilim. Ammawelakin, Benjamin’in o dalgın bakışları, onlardan medet umabilirim. Kendime, düş bakışlı putçuklar yapıp şekerli kaymaktan, kan şekerim düştüğünde ilk onları yiyebilirim.

Evet, hayat nerede sayın bayım? Bir gün, kalabalığın ortasında, bir pazar yerinde oturup insanlara bakarken, filesini taşıyan yaşlı adamda, limonatasını yudumlayan roman çocukta ya da oturmuş insanlara bakarak çay-tütün yapan kadında onu gördüğümü düşünürken, hayat Mekke, Kudüs ya da Bezm-i elestten çıkıp gelir mi? Niye olmasın ki? Beklentisiz bekleyiş denilen ne ki? Bekleyiş makbulse, kabul görmeyen bekleyişe bir kılıf uydurmak, ona bir isim vermek mi? Olması gereken, salt soyut ışık olmak mı? Cibran’ın bakışlarındaki gibi beklemiş bekleyişin hüznüyle sağa doğru profil vermek mi? Yok, bilmiyorum, en iyisi hiçbir ad koymadan, öylece akışına bırakmak galiba bilinci dehrin. Belki de,  tam da bu bilinç düzeyinin adıdır, ashab-ı kehf?

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Giardini Hakkında Bilinenler’

Ruhumuzu daha biz yokken teslim ettik. Yalnızlığımız daha önceden başkalarının yaşadıkları.

Her gün kalkıp gittiğimiz iş, okul, tarla bindiğimiz otomobil, tren, otobüs, vapur bile bizim değil. Dilin sınırlarını oluşturan kelimeler bizim değil, sadece arıyorum.

Dünya artık insanlığa bir şey vermeyecek. İnsan iyimser düşünmeyi seviyor. Düşündüğüne inanıyor, inandığı şeyin gerçekleşmesini istiyor. Maymunun rüyasında muz görmesi gibi bir şey yaptığımız. İyi insanlar mutlaka var ama kötülerde öyle.

Toplum insanlığın en büyük hapishanesiyken özgürlük arayışı niye? Olmayacak. Hep böyle oldu bizden önce ve bizden sonra olacak olan.

Diye düşünüyordu Giardini.

Sonra yoluna devam etti. Sürekli gittiği orospunun bacak aralarına sığındı. Bir an olsun beynini rahatlattı. Sigarasını yakıp “annem” dedi, orospu saçlarını okşarken “özledim.”

“Öldü o, kötü öldü. Çöplükte bulmuşlar cesedini ya açlıktan ya da soğuktan ölmüş, bilmiyoruz. Hangisi daha iyidir?”

‘Papyrus’

‘aylaklıklarıyla eskiyerek doğanlar…’

( yazık ki her acıdan arda kalan eskimek değil yeniden yeniden doğmak! )
Biz arkası olmayan çıkmaz ruhların piçleri kim daha çok eskitti bizi.. Her gece altında sancıyan ruhlarımızı doyuran rakı mı, Hayyam’dan arda kalmış şarap mı, yerlerden topladığımız
şiirler mi.. ya da üstinsan olma istencimizdeki tasmalarımız mı, sokaklara bıraktığımız kirler mi, tavansız sokaklar mı.. kim, kim daha çok eskitti bizi ?                                                         
Diyorsun ki Kaptan: her acıdan arda kalan eskimek değil,
yeniden yeniden doğmak!

Ahh be Kaptan yeniden doğuşlar da eskiyor.

Hep aynı ananın rahminden aynı acının şavkıyla ıslanarak doğmak da eskiyor. Eskiyor ve eskidikçe yaşlanıyoruz, yaşlandıkça
azalıyoruz be Kaptan!                                                     
Aylaklıklarıyla eskiyerek doğanların acılarından öpüyorum maviyle..

‘Mavinin Çığlığı’