Dostum İbn-i Spinoza’nın nam-ı diğer Ulus Baker’in anısı

“Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?”

Mataramda Tuzlu Su / İsmet Özel

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dostum İbn-i Spinoza’nın nam-ı diğer Ulus Baker’in anısı 

 Aslında yukarıdaki dizeler yerine, İsmet Özel’in bir başka şiirinden alıntı yapacaktım; ancak 3-4 gündür, Özel tarafından yapılmış bu tespit, kafamın içinde dönüp duruyordu, ben de onu yazdım. Hoş, zaten tessorunun kendisi de bizzat, hâlihazırda içinde olduğum bağlamla ilintili olarak, örtüsünden soyundu: “Sen ey yalnızlığına bürünmüş olan!”

 Neyse… Hemen, şimdi unutmadan o başka şiirden yazılması düşünülmüş, ancak yazılmamış olanı da yazayım: “…kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda…”

 O çocuklar işte, onlar önceden belirlenmiş, ama kendilerine ancak yaşadıklarında bilinecek olan yaralarını taşımak için doğmuşlardı. Ammawelakin, hayatları boyu, sadece kendi, tek ve biricik yaralarını taşımakla kalmamış, oradan bir de “sarp yokuş” yaparak, cennetten kovulmuş, dünyada olmanın acısını, bilinçle karşılamaya mahkum etmişlerdi kendilerini. Şimdi artık var mı bir sözü olan? Sewgili bilinç, kendisi bizzat ademin, ilk insanın yediği elmadır. Bu çocuklar o elmayı, büyücü üvey annesi tarafından kandırılmış Pamuk Prenses gibi yemediler, bizzat kendileri zihinlerini o uçsuz bucaksız çöle savurdular. Karanlık, yalnız ve mekanik çözülmesi bol bir çöle dönüşmek… Çöl-oluş, hem çölsündür hem de değilsindir: “Sewgili lordum, beynim acıyor. Şimdi burada bir kurt-adama dönüşmek istiyorum!”

 İki haftadır elimden düşmedi Ulus Baker’in ‘korotonomedya.net’ sitesinde bulunan yazılarının bir kısmının derlenip toparlanarak oturmasından oluşan kitabı, “Yüzeybilim Fragmanlar”. Hoş kitap, 2009’da Baker’in ölümünden sonra yayınlandı. Tarafımdan 2010’un ilk aylarında alındı; ancak masamda bir yıl boyunca benimle oturdu. Bilgisayardan başımı her kaldırdığımda, kitabın ön kapağını oluşturan, Ulus Baker’in Eymir Gölü’nde çekildiğini varsaydığım fotoğrafı ile göz göze geldim. Aramızdaki kurbiyet böyle mi oluştu? Yok. Öncesi var; ancak bu benim açımdan bilince bir çentik atılması gibi bir şeydi. İlk karşılaşmam, üniversitede bölümdeki ilk yılımdadır. Intro derslerinden birinin hocası gelmemişti ve Ulus Hoca onun yerine gelip bize Spinoza anlatmıştı. Aklımda kalan tek cümle: “Evet Spinoza, bizzat bir tanrıtanımaz olarak yaftalanmasına rağmen, evrenin başlangıcını açıklamak için bir tanrı fikrine ihtiyaç duymuştur.” ‘Eywallah’ deyip atmıştım, zihnimin iç cebine. Çünkü benim boğazıma çöken, nefes almamı zorlaştıran “küçük burjuva” kanamalarım vardı (Cezmi Ersöz girdi içime herhalde Hayy bin Ortodoks Marxist!). Ha nerede kalmıştık? Meğer ötesi sarp yokuş-muş ve Baker bizzat kendisi, sarp yok-oluş evresindeymiş.

 Evet, o ilk karşılaşmada Baker’den bana bir de, selobantile tutturulmuş gözlüğü, çamaşır suyu lekeleriyle bezenmiş pantolonu, sigaradan sararmış parmakları ve o muazzam dalgınlığı kalmıştı… Neyse, şimdi hemhal olduğum fikirleri üzerinden Baker’i dışsallaştırarak analiz edecek değilim. Böyle bir şey olsa olsa gerzeklik olur. Ben ancak self-refleksif bir “Baker balı” yapabilirim. Spinoza ve Deleuze’den Gabriel Tarde’a geniş bir kurbiyet listesini içeren metinlerden aktaracaklarım, bana geçenlerin geriye bıraktıklarıdır. Baker’in bendeki yansısıdır. Beni Baker’e çeken, -kibir sahibi büyük aktarıcılardan hayatta hazzetmem, beni eve götüreceklerini söyleseler dahi, arkama bile bakmadan önümdeki uçurumdan salarım kendimi aşağı- aramızdaki kadim bağdan ziyade, onun mevzuları ele alışındaki samimiyeti, gerçekliği ve naifliği oldu. O bir şey söylemiyordu, onda anlattığı her şey bir eyramdı, praksisti. Damağıma değen, sarp yok-oluşu tırmanan bir derwişin “oluş”larıydı. Lafı uzatmayayım…

 Ewwela, “Rizom” (köksap) ne olduğundan bahsederken Baker (Deleuze’ün mefhumlarından biridir), Afrika orkidesi ve eşek arısı örneğini verir:

 ‘Birbirleriyle alıp verecek hiçbir şeyleri olmayan iki varlığın paralel olmayan evrimi.’ Orkide ile bal vermez eşek arısının ilginç bir serüveni var. Afrika orkidesi belli bir mevsimde, eşek arısının üreme organına benzer bir organ geliştirir kendi bedeninde. Öyleyse yalnızca bir ‘imge’den, eşek arısı organının bir ‘resmi’nden ibarettir. Diyelim ki, orkide kendinden kopmuş, bununla başka bir ülkede ‘yersiz-yurtsuzlaşmış’tır. Oysa bunu gören ilk eşek arısı gelip bu imge üzerine konar. Konar-göçerlik terimleriyle ifade edersek, orada yerleşir. Ama unutmamalı ki eşek arısı aynı zamanda ‘yersizyurtsuzlaşmış’tır. Basitçe orkidenin üreme aygıtının bir parçası haline gelmiştir. Ama kaçınılmaz bir şekilde, üzerine konup kalktığı orkideyi de kondurmuş, yerleştirmiştir; çünkü onun tohumlarını çok uzak bir yerlerde, farkında olmadan ekecektir (Baker, 2009: 357-8).

 Buradan hareketle, tüm hikâye “rizom” üzerinden okunabilir. Yaptığım Baker okuması bir rizom okumadır. Ben Afrika orkidesine konmuş eşek arısıydım, o da orkide. İki farklı çoğulluk olarak paralel olmayan bir evrim yaşandı. Akışımın bu anında, Baker’den, benden olana eş bir koku, tat vs. çıktı ve ben ona kondum/konuşlandım. Yersiz-yurtsuz mutsuz bilince yerleşerek, yersiz-yurtsuzlaştım. İbn-ül vakt, “Vakit tamam” dediğinde de, tohumlarımı yüklenmiş olarak, onları yerleştirmek üzere tekrar yersiz-yurtsuzlaştım….mı? Henüz değil. Yani, bu rizom hikâyesi saçaklıdır. Hem orkide hem de eşek arısısındır ve bazen de salt eşek-eşik.

 Dostum Baker – the organsız beden, Virginia Woolf’a, Bayan Dalloway kıyılarından vururken: “… Artık orada ‘fark edilmez’ kılar kendini. Kendini, bedenini ‘fark edilmez kılmak’ Virginia’nın esas sorunudur. İnsanın manzaralaşması (a.g.e, s. 377)” şerhini düşer heyecanla. Aslında bu, şerh düştüğü bizzat kendisidir, orkideye konmuş eşek arısı. Onun ölümü -görünür neden, aşırı alkol tüketimine bağlı karaciğer yetmezliği- üzerine düşündüm, rizom okumamın bittiği gece. Baktım ki, aklım kendisinin ısrarla üzerinde durduğu, Sartre’a ait bir nosyon tarafından çelinip duruluyor, yok bariz aklıma çelme takılıyor… Evreka! Tabi ya, tabi ya, “PRATICO-INERTE”! Baker, önce çevirisinin yanında olmadığını söyleyerek bunu, “Pratikte Ölüm” olarak tanımlıyor ve devam ediyor: “… pratico-inerte, en yalın anlamında, ne yapıyor olursanız olun, pratik faaliyetinize direnen ‘madde’ demek. Inertia, yani eylemsizlik. Yani bir malzemeyle bir şeyler yapmak, bir amaç gerçekleştirmek için uğraşmaktasınız, oysa orada bunu gerçekleştirmeye direnen asgari bir unsur var (a.g.e., 288).”

Şimdi yukarıdaki paragrafı tutun aklınızda, buradan konuşlandığım yerden topladığım edebiyat ve dil ile ilgili son tohumlara geçelim. “Manifesto” başlıklı metinde, dille ilintili tesisyanlarını sıralar Baker. İkisine burnumuzu sokalım, yukarıdaki paragrafla ilintilendirerek:

Dil, gündelik yaşamla ve iletişimle, duyguların ve düşüncelerin ifadesiyle vb. ilgili olmaktan önce büyük kamu çalışmaları ile ilgilidir: Onsuz nasıl dev piramitler için kölelere taş taşıtılabilir, balıkçılar nasıl dev balıkları denizden çıkarabilirlerdi? Anlaşılıyor ki dilin temel birimleri güzel ve şiirsel retoriğin alanından çok şu tür basit tümcelerdir: ‘Hazır?’, ‘Evet’, ‘Haydi başla!’

Dil hayatı anlatmaz… Daha da önemlisi, hayat değildir, hayatın parçası da değildir. O hayata buyruklar yağdırır. Hayat ise konuşmaz, bekler…

… Bütün bunlar dilin kökeninde yer alan tekinsiz bir güç istemini gözden saklamamalı: Buyruk alan varlık olarak insan (her hayvan gibi) ‘özgürlük’ adını verdiği şu yanılsama kompleksini bile bizzat buyruğa borçludur; doğada ve eylemlerin düzenlenişi alanında ‘özgürlük’ bulamadıkça dile sığınacaktır –yine de yepyeni ve daha budalaca bir yanılsamayla birlikte: buyruğa uymayabilirim, bu benim özgürlüğümdür… Oysa özgürlük açısından önemli olan buyruğu alıp ona uymamak değil (Buraya bir Simmel notu düşülebilir der İbn-i Zerâbî: Tahakküm ve itaat-muhalefet), buyruğu hiç almamaktır… Bundan daha derin bir siyasal özgürlük öğretisi tanımıyorum! (a.g.e, 482-5).

Bu iki düzlemden hareketle, dostum İbn-i Spinoza nam-ı diğer Baker hakkında şunu düşünmek eyledim: Baker, dünyaya düşüşü, yaşamı ve ölümü ile “Pratico-inerte”idi ve bu onda praksisti. İbn-i Spinoza’nın bedeninde taşıdığı yara; dille dayatılan, kimden gelirse gelsin her türlü buyruğu hiç almadan, organsız beden olarak, kendini seyreden manzara olarak, dışındakilerin dayattıkları kendi hakkındaki tasavvurlara, kimliklere ve projelere ölümüne direnmekti… ve bu onda var-oluş bunalımı, uyanışı gibi yaşamı araçsallaştıran bir hal değil, bizzat yaşam, hayat oluştu. Tıpkı İsmet Özel’in şu dizelerindeki şehwetşefkat gibi: “Yüzüme bak/ve yüzümü hırpala/yüzümü değiştir, dağlı bir anlatım bırak/sen/her hafta oğlunu leğende yıkayan hayat/yaban, diri memelerinden ısırmak/dudaklarındaki tuzu dudaklarıma almak için/çok oldu tepelere vurdum kendimi/bulutlara karıştım ve karanlık kahvelerde/tıraşı uzamış adamlardan/huylarını öğrendim senin.”

Bu yazıyı okurken/okuduktan sonra dilerseniz bandista’dan, Baker için yazılmış olan “her şeyin şarkısı”nı dinleyin. Biliyorum gitme vakti, bu yazı, dostum İbn-i Spinoza’nın dostu Deleuze, kendisini “pencere-dışladı”ktan sonra yazdığı metinde dediği gibi, “ onun anısına değil, onun anısı.” Tamam, tekrar tamam, son bir koku, son bir tat belki ha?

Tamam, gidiyorum…

‘İbn-i Zerâbî’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments are closed.