Takribi ve vasati kıpkısa öyküler: Kibrit Çöpleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Takribi ve vasati kıpkısa öyküler: Kibrit Çöpleri

“Sinema neden aşk hâline gelir biliyor musun? Çünkü o da tıpkı aşk gibi, insan gözünün bir aldanışı üzerine kurulmuştur. Hayal olduğunu bildiğin perdeye inanırsın bütün kalbinle… İnsan öncelikle bir aldanışa aşık olur, sonra o aldanıştan bir hakikat yapmaya çalışır hayatına…” Kibrit Çöpleri, Murathan Mungan

Geçenlerde şöyle bir cümle kurmuştum. “Kelimelerle içimizin fotoğrafını çekiyor Murathan Mungan” diye. Kendimi bildim bileli, yani bir kalp taşıdığımı hissedeli beri severim Mungan’ın cümlelerini. Arada döner döner okurum, bir daha bir daha onun insan ruhunu bunca incelikle dantel gibi işleyişine hayran kalırım.

Yeni kitabı çıktı Mungan’ın geçenlerde. Kibrit Çöpleri. Ece’nin masasında görüp hemen alıp başladım okumaya. Bu sefer kısa hikayeler yazmış, kendi deyimiyle “takribi ve vasati kıpkısa öyküler”. Şöyle diyor kitabın arka kapağında: “En kısa hikaye parçasına an denir. Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. ‘Bütün yaşamımız’ dediğimiz de o birkaç ana bakar aslında… Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlardır. Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır.” Kitap arkası yazılarına pek güvenmem, genelde pazarlama kokarlar ama bu birkaç cümle bana epey samimi geldi, kendine inandırdı ve hep gözümün önünde olsun diye defterimin bir köşesine yazıldı. Kitabı elime alır almaz daha okumadan beni yakalayan şey tabii ki yine bir görsel. Kapakta kullanılan İlke Kutlay’a ait resim gündelik olanın en sade hallerinden birini anlatıyor ve beni de -elbette- bu şaşaasız ve sadecik haliyle tavlıyor. Resimde kırmızı -bence- geceliğiyle bir genç kız, sabah güneşinin tüm cüssesiyle dayandığı pencerenin önünde, sanki yeni kalkmış birazdan çay suyu koyacak gibi uzanıp önce camı açıyor. Pencerenin aralığından hafifçecik bir bahar esintisi doluyor içeri. Serin, taze, mutlu. Yerdeki piknik tüpünden lavabonun içindeki kirli bulaşıklara, mutfak tezgahındaki beyaz fayanslardan yerdeki eski usul desenli taşlara kadar her detayıyla bu resim aklıma sadece bir kelime getiriyor: “kendiliğindenlik.” Resimde her şey o kadar kurgusuz, özentisiz, o kadar el değmemiş, o kadar olduğu gibi, o kadar “an”a dair ki. Sanki hayatın bütünü bu andan ibaret, ne öncesi ne de sonrası var. Kitabı öylece elimde tutarken birkaç saniyeliğine bir çocukluk sabahına gittim.. Muhtemelen bir Mayıs sabahına; yeni uyanmış, sakin, sessiz bir Mayıs mahmurluğuna.

Hayatın en heyecanlı ve en sürprizli hallerinin hep gündelik hayatın kendiliğindenliğinde saklı olduğunu hissederim. Akışkan, seyrinde giden, seni şaşırtmasını hiç beklemediğin gündelik hayatın içinde bir köşeden başını uzatıverecek bir acayiplik, bir komiklik, bir enteresanlık sanki hep pusuda bekler gibi gelir bana. Onun kocaman “normal”liğinin içinde dikkatli bakınca görebileceğin minicik enteresanlıklar gizli gibidir. Onları görmeyi severim. Görmesem de varlıklarına inanmak bile iyi gelir. Geneli, büyük olanı, bütünü görmeye meyilli insan gözünün ıskaladığı hayatın bu şakalı hallerini arayıp bulmak özel zevklerim arasında yer alır. İşte bence Kibrit Çöpleri o minik anların peşine düşen, misket biriktiren çocuklar gibi her “an”ı tek tek eline alıp inceleyen, hayran olan, olduran bir kitap. Normalin anormalliğini, sakin olanın içindeki deliliği, sıradanın arkasına saklanan tuhaflıkları gösteren. Bilmem, belki bir başkası görmez bu gördüğümü.

Kitabın içine gelince… Kibrit Çöpleri diğer Mungan kitapları gibi yine okuyucuyu şaşırtmak için yazılmamış. Kapak resminin hissettirdiklerinin sağlamasını yapan, gündelik hayatın içinden cımbızla alınıp kenara konmuş insanlık halleri kitabın içinde de var. Bana yazarın samimiyetini, zorlamasızlığını, öyleceliğini hissettiren , herkesin başına gelebilecek ya da bir sohbet esnasında kulağımıza çalınabilecek doğal hikayeler. Bir çırpıda okudum Kibrit Çöpleri’ni. Daha ilk kelimeden oltaya takıldım. Alice’in tavşan deliğinden düştüğü gibi bir şeyin içine düşüp kapılıp gittim.

Bir kitabı okurken eğer yeterince izin verebilirsem kendime yazarın yazarkenki yolculuğuna paralel bir okuma yolculuğuna çıktığımı hissederim hep. Hikaye bir yandan akarken, ben, acaba yazar bu sayfayı yazarken aklında ne vardı, bu cümleyi nerde yazdı, sandalyesinin durduğu yerden sokak görünüyor muydu, odası nereye bakıyordu, pencereden baktığında dışarıda nasıl bir gün vardı, canı sıkkın mıydı, hatta onun tam şu anda okuduğum cümlesini yazdığı tam o anda ben neredeydim, ne yapıyordum, nasıl bir serüven peşindeydim, diye düşünürüm. Yazar benim için çoğu kitapta bana okuduğum satırları ulaştıran bir araç değil, kitabın kendisidir. Bazı yazarları okurken çok güçlü bir şekilde yaşarım bu duyguyu. Mesela Orhan Pamuk okurken hiçbir yazarda hissetmediğim şiddette ortaya çıkar bu duygu. Kitap ne anlatıyor olursa olsun, daha ilk satırda kendimi onun kafasında yaratıp oradan kağıda döktüğü mikro evrende bulurum. Ve son cümleye kadar Pamuk’un ruhu bir kenti gezdiren turist rehberi gibi benimle kelime kelime, satır satır, sayfa sayfa dolaşır. Bana eşlik eder. Kendi yarattığı dünyada beni yalnız bırakmaz. Murathan Mungan kitaplarında da buna benzer bir hal var benim için. Bunun kitabın mayasında gündelik hayat olmasıyla ilgisi olsa da, tek neden bu değil galiba. Belki en çok samimiyet bana bunu hissettiren. Yani yazarın anlattığı hikayeye herkesten çok kendinin inanması. Hikayenin içine girmesi, satır aralarında okuyucuya arada “ben buradayım” “bu kitap benim ruhumun uzantısı” demesi, diyebilmesi.

Siz de gündelik hayatın masalına inananlardansanız, bu ara kafayı biraz benim gibi yalnızlığa taktıysanız, Kibrit Çöpleri “içinde yaşayıp hiç uğramadığınız bu dünya”ya girmek için iyi bir fırsat olabilir.

Geçici şeylerin serabı, nesnelerin basit uykusu, hiçliğin rüyası, zamanın dipsiz anlam kuyusu, bellek denen tortu… daha nice şey sayılabilir değil mi şu gündeliğin kavurucu yalnızlığına, var oluşun nedensiz sıkıntılarına ad ve anlam bulmak için öyküler, olaylar, hayaller, açıklama yerine geçebilecek bir şeyler aranır, uydurulur, yakıştırılır, söylenir hep; kendi sözlerimizin çöplüğü şöyle üstünkörü karıştırıldığında bile, kimbilir zamana, hayata ait tözü ışığa çıkmamış neler bulunur?” Kibrit Çöpleri / Murathan Mungan

‘lucy in the sky’

Comments are closed.