Archive for the ‘Kitap’ Category

BALİNA

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim

dalıp çıkmalarım ‘orda bir şey’e dönüktü

kaç kez bir şey, başka bir şey

sıçradım hem yittim

hem belirlendim

derin durdum, teknenin altına girdim

sarstım

sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu

sustum düşe düştüm

senin mi kan, yaralarımdan mı

hey kaptan

ne balinayım ben şimdi inadı içinde

ne senin mavi balinan.

 

GÜLTEN AKIN..

 

‘Uzak Bir Kıyıda.. Toplu Şiirler-III..’ GÜLTEN AKIN, YKY Yayınları, Ekim 2004, 145 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAŞAYAN HECE

Napsan boş, hep orada olacak, istemedikleri yerde bittikçe,

gece çöktükçe, süt döküldükçe,

araba yürüdükçe ve her çöküntüyü geçtikçe ve ağız dolusu sövdükçe

orada olacak, peşine köpek salsanız da hiç şaşmaz

yine orada olacak, avlanmaya kalktıkça, izini sürdükçe döne döne

o yine orada olacak, yanı başında herkesin, kavga sürdükçe, dile döküldükçe

her şeyde her yerde, büyüdükçe, eğildikçe

orada olacak, anam avradım olsun, yaşayacak bu hece : çe.

 

JULIO CORTÁZAR 

 

‘SON RAUNT’, JULIO CORTÁZAR, Çeviri : AYŞE NİHAL AKBULUT, YKY Yayınları, 407 Sayfa, Ocak 2009..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI..’ / Gönül Dönmez-Colin

“filmlerimde geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmaya çalışırım.. geçmişimde beni etkileyen ve beni eğiten deneyimlerimin arasından geçerek hayatın özündeki hakikati arıyorum.. en saf hisleri, nezaket gibi en güzel erdemleri arıyorum bıkıp usanmadan.. meseleye böyle bakınca hiçbir dünyanın bir çocuğun dünyası kadar yalın, saf ve muhteşem olmadığını görüyorum.. ben çocukların dünyasını çok ciddiye alıyorum çünkü onların dünyası hakikate çok daha yakın.. ‘cennet çocukları’ ve ‘cennetin rengi’ filmlerinde çocukların yanı sıra anne babalar da var.. ‘baran’ ergenlerle ilgili bir hikâye.. ne hakkında film yapacağımı daha önceden kararlaştırmamıştım, konu kendiliğinden gelişti.. hikâye aşk hakkında; tam da bu sebeple filmin merkezinde ergenler yer alıyor.. ayrıca, çocuklar ve ergenler profesyonel olmayan diğer oyuncular gibi kamera karşısında nasıl rol yapacaklarına dair daha önceden tasarlanmış fikre sahip değiller.. dolayısıyla sonuç gerçeğe çok daha yakın.. iran’da her yıl altmış-yetmiş kadar film yapılıyor ancak yalnızca dört beş tanesi çocuklarla ilgili.. film festivallerine onlar gittikleri için batı bizim filmlerimizin çoğunun çocuklarla ilgili olduğunu düşünüyor..

‘baran’ın senaryosunu yazarken ‘latif’ vardı kafamda.. diğer oyuncularsa senaryo yazıldıktan sonra bulundu.. özellikle ‘baran’ı bulmak çok zaman aldı.. ‘mashad’ yakınlarındaki bir kampta on beş yıldır yaşayan, oradaki okulda sekizinci sınıfa giden bir kız oynadı ‘baran’ı.. mülteci kampından ilk defa film için çıktı.. aile, filmden aldıkları parayla bir ev satın aldı.. ‘latif’ benimle daha önce ‘baba’da çalışmıştı.. bir manavda çalışmak için okulu bırakan on iki yaşında bir çocuktu o zamanlar.. ‘baba’daki başarısından sonra onu okula devam etmeye teşvik ettim.. şimdi onuncu sınıfta ancak hâlâ manavda çalışıyor.. aklıma bir şey geldi, paylaşayım.. ‘latif’, ‘baba’ filminin başarısına çok sevinmişti.. onu ünlü yaptığı için değil, ünlü olduktan sonra insanlar gelip ondan karpuz aldıkları için! ‘baran’da profesyonel olmayan oyuncularla, özellikle de sinema ya da oyunculuğa pek aşina olmayan afganlar’la çalışmak oldukça zor oldu.. istediğimizi almak için onlarla üç ay çalıştık; film toplam sekiz-dokuz ayda bitti..

profesyonel olmayan oyuncularla ilgili görüşlerimi anlatmak diğer bütün görüşler gibi epey zaman alır.. ancak profesyonel olmayan oyuncuların başkalarının hayatlarını oynamayı öğrenmek yerine, kendi gerçek hayatlarını oynayabildiklerini hissediyorum.. benim arzuladığım da bu sahicilik..”

‘MAJID MAJIDI ile röportajdan, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Montreal, Eylül 2001..

“ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI.. Ortadoğu ve Orta Asya Sinemalarında Kişisel Bir Yolculuk..”, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Çeviri : MARAL JEFROUDİ, AGORA Kitaplığı Yayınevi, Mart 2012, 452 Sayfa..

 

İÇİNDEKİLER :

1.BÖLÜM : ORTADOĞU

İRAN SİNEMASI

- Rakhsan Bani-Etemad

- Bahram Beyzai

- Abolfazl Jalili

- Mahmud Kalari

- Abbas Kiarostami

- Majid Majidi

- Mohsen Makhmalbaf

- Dariush Mehrjui

- Tahmineh Milani

- Jafar Panahi

2. BÖLÜM : TÜRKİYE

- Erden Kral

- Ali Özgentürk

- Tayfun Pirselimoğlu

- Yeşim Ustaoğlu

- Atıf Yılmaz

3.BÖLÜM: ORTA ASYA

KAZAKİSTAN

- Ermek Shinarbaev ve Ardak – Amirkulov

- Serik Aprimov

- Rachid Nugmanov

KIRGIZİSTAN

- Cengiz Aytmatov

- Aktan Abdikalikov

- Ernest Abdizhaparov

- Gennadi Bazarov

- Tolomush Okeev

TACİKİSTAN

-Tachir Mukharovich Sabirov

TÜRKMENİSTAN

-Halhammet Kakabaev

ÖZBEKİSTAN

- Zulfikar Mussakov

- Yusuf Razikov

Filmografi..

Seçilmiş Kaynakça..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(edebiyat, sinema ve politika alanında oldukça özgün eserleri sayelerinde okuduğumuz ‘agora kitaplığının yöneticilerine bu sefer de ‘gönül dönmez-colin’in 452 sayfalık bu kapsamlı eserini bize kazandırdıkları için teşekkür ediyoruz.. özellikle sinema kitaplığı olarak çok özgün eserleri bize sunan agora kitaplığı büyük bir eksikliği dolduruyor bu konuda..

ancak küçük bir not olarak yine bir konuda uyarmak istiyorum, daha önce de birkaç kitabında (mesela ‘jutta ditfurth’un kapsamlı ve kalın kitabı  ‘ulrike meinhof’da da benzer hatalar olmuştu..)  aynı sorunlar göze çarpmıştı ve uyarmıştık buradan en sadık okuyucuları olarak.. ‘gönül dönmez-colin’in bu kitabının içindekiler bölümünde birçok yanlışlık var.. bazı yönetmenlerin isimleri diğer bölümlerde de alt başlık olarak tekrar yer almış.. ayrıca kitabın ayrıldığı ana bölümlerde de yine yanlışlık var.. örneğin ortadoğu sineması birinci ana bölümken, türkiye ikinci bölüm fakat orta asya sineması da yine ikinci bölüm olarak yer almış kitapta.. ufak hatalar ya da küçük gözden kaçmalar olarak değerlendirilebilir bunlar için fakat böyle kapsamlı bir eserin yayımında ve genel olarak yayıncılıkta affedilemez böyle hataların olması çünkü büyük bir emek sarf edilmiş kitabın yazımında, çevirisinde ve yayımlanmasında.. bence kitap basılmadan önce daha dikkatli bir inceleme olursa, biraz özen gösterilirse bunlar aşılacaktır.. böyle ciddi bir yayınevinin bu kadar güzel kitaplarında bu yanlışlıkların olmaması lazım diye düşünüyorum.. ve kendilerine tekrar teşekkür ederek bitiriyorum.. Crockett..)

‘2666..’ – ROBERTO BOLAÑO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İŞE YARAMAK.. herkesin bildiği gibi güneşin pek çok yararı vardır, dedi seaman.. yakınına gittiğinizde cehennem olabilir ama uzaktan bakıldığında onun ne kadar yararlı, ne kadar güzel olduğunu görmemek için vampir olmak gerekir.. bu sözlerin ardından, gülümsemeler gibi eskiden yararlı olan ve herkesin takdir ettiği ama artık insanda güvensizlik yaratan şeylerden bahsetmeye başladı.. örneğin 50’lerde, bir gülümseme insana pek çok kapıyı açabilirdi, dedi.. bir yerlere gelmesini sağlar mıydı bilmiyorum ama kapıları açardı.. artık kimse gülümsemelere güvenmiyor.. eskiden satıcıların gülümsemyi bilmesi gerekirdi, iyi iş yapmanın sırrı gülümsemekti.. garson, iş adamı, sekreter, doktor, senarist veya bahçıvan olmanız fark etmezdi.. sadece polisler ve gardiyanlar gülümsemezdi.. işin o kısmı değişmedi, ama geri kalan her şey değişti.. 50’li yıllar, amerikalı diş doktorlarının altın çağıydı.. siyahlar elbette her zaman gülümsüyordu, beyazlar gülümsüyordu, uzak doğulular gülümsüyordu, güney amerikalılar gülümsüyordu..  oysa bugünlerde, yüzümüze gülümseyen bir insan, içten içe en büyük düşmanımız olabilir.. başka türlü ifade edecek olursam, artık hiç kimseye, özellikle de gülümseyen insanlara, güvenmiyoruz çünkü bizden bir şey isteyeceklerini biliyoruz.. amerikan televizyonu gülümsemeler ve gün geçtikçe daha mükemmel görünen dişlerle dolu.. onlara güvenmemiz bekleniyor mu? hayır.. televizyondaki gülümseyen insanların iyi insanlar olduklarını, sineği dahi incitmeyeceklerini düşünmemiz bekleniyor mu? yine hayır.. gerçek şu ki, bizden hiçbir şey beklenmiyor.. televizyondaki o insanlar bizden hiçbir şey istemiyor.. tek istedikleri bize dişlerini, gülümsemelerini göstermek ve bunun karşılığında onlara hayran olmamızı bekliyorlar.. hayranlık.. onlara bakmamızı istiyorlar, hepsi bu.. mükemmel dişlerine, mükemmel vücutlarına, mükemmel tavırlarına tapmamızı bekliyorlar, hepsi de güneş’ten kopmuş birer ateş parçası, tapılmak için sıradan gezegenimize düşmüşler.. çocukluğumda diş teli olan çocuklar gördüğümü hatırlamıyorum, dedi seaman.. bugün diş teli takmayan çocuğa rastlamak zor.. bizi yararsız şeyleri kullanmaya zorluyorlar ve bu nesnelerin amaçları hayat standardımızı yükseltmek değil, insanlar onları moda veya statü sembolü oldukları için kullanıyor.. elbette moda geçicidir, bir şeyin modası bir yıl, en fazla dört yıl sürer, sonra çürümenin aşamalarından geçerek kaybolup gider.. ama statü sembolleri farklıdır.. onlar, ancak bir zamanlar onlara sahip olmuş cesetler çürüdüğünde çürürler.. seaman, vücudun ihtiyaç duyduğu yararlı şeylerden bahsetmeye başladı.. ilki dengeli beslenmeydi.. bu kilisede pek çok şişman var, dedi.. çok azınızın sebze yediğine eminim.. belki yeni bir yemek tarifinin sırası gelmiştir.. bu seferki tarifin adı limonlu brüksel lahanası.. lütfen not alın.. dört kişilik yemeğin malzemeleri: 800 gram brüksel lahanası, limon suyu, soğan, maydanoz, 40 gram tereyağı, karabiber ve tuz… şöyle hazırlanıyor: 1. brüksel lahanalarını iyice yıkayıp dış yapraklarını ayıkladıktan sonra soğan ve maydanozu ince ince doğrayın.. 2. kaynar suya attığınız lahanaları 20 dakika boyunca veya yumuşayana kadar kaynatın.. ardından sularını süzüp bir kenara koyun.. 3. tereyağını tavada eritip soğanları kavurun, limon suyunu, tuzu ve biberi ilave edin.. 4. brüksel lahanalarını ekleyip sosla karıştırın ve bir iki dakika ısıtıp üstüne maydanoz serpin.. o kadar güzel olacak ki parmaklarınızı yalayacaksınız, dedi seaman.. içinde hiç kolesterol yok, karaciğer ve kan basıncı için iyi, çok sağlıklı.. ardından karides salatası ve brokoli salatası hazırlamayı tarif etti ama cümlesini insanın sadece sağlıklı yiyecekler yiyerek yaşayamayacağını söyleyerek tamamladı.. kitap okumalısınız, dedi.. bu kadar televizyon izlemeyin.. uzmanlar, televizyonun göze zararı olmadığını söylüyor.. onlara inanmıyorum.. televizyonun göze iyi gelmediği kesin ve cep telefonları hâlâ gizemini koruyor.. belki bazı bilim adamlarının dediği gibi kansere yol açıyorlar.. kansere yol açıp açmadıklarını söylemek bana düşmez ama soru işareti hepimizin kafasında.. söylemeye çalıştığım şu, kitap okumak gerek.. rahip, doğruyu söylediğimi biliyor.. zenci yazarların yazdığı kitapları okuyun ama sadece bununla yetinmeyin.. işte, bu gece size vereceğim en değerli bilgi: okumak, asla zaman kaybı değildir.. hapisteyken kitap okurdum.. okumaya orada başladım.. biri sürü kitap okudum.. bir yemek gibi kitapları sindirdim.. hapishanede ışıkları erkenden kapatırlar.. yatağa yatarsınız ve sesler duyulur.. ayak sesleri.. bağrışan insanların sesleri.. hapishane sanki kaliforniya’da değil de güneş’e en yakın gezegen olan merkür gezegenindedir.. aynı anda hem soğuk hem sıcaktır, hem üşür hem terlersiniz ki bu da yalnız veya hasta olduğunuzun işaretidir.. başka şeyler, güzel şeyler düşünmeye çalışırsınız elbette ama bazen elinizden gelmez.. bazen biri masasındaki ışığı açar ve o lambadan yayılan ışık hücrenize ulaşır.. pek çok kez bunu yaşadım.. yanlış bir yere yerleştirilmiş lambanın veya koridordaki floresanların ışığı gecenin bir vakti hücremi aydınlattı.. o zaman kitabımı çıkarıp ışığın altına yerleştirdim ve okumaya devam ettim.. kolay değildi çünkü harfler ve paragraflar, yeraltı dünyasının ne yapacağı kestirilemez ışığından ürküyormuş gibiydi.. ama okumayı sürdürdüm, anlamasam da okudum.. bazen kendimi şaşırtacak kadar hızlı, bazense çok yavaş okuyordum, her cümle veya kelime sadece beynimi değil vücudumu da besliyordu.. yorgunluğa veya hapishanede olduğum gerçeğine aldırmaksızın saatlerce kitap okuyabilirdim, hapishanede olmamın yegâne nedeni kardeşlerim adına savaşmış olmamdı, oysa hapishanede çürüyüp gitmem çoğunun umurunda bile değildi.. ölsem, ruhlar bile duymazdı.. ama kitap okurken, yararlı bir şey yaptığımı biliyordum.. önemli olan buydu.. gardiyanlar ileri geri turlar ve kulağıma küfür gibi gelen arkadaşça sözler eşliğinde nöbet değiştirirken okumayı sürdürüyordum… şimdi düşünmüyorum da gerçekten kaba saba şeyler söylüyor olabilirler.. yararlı bir şey yapıyordum.. neresinden bakarsanız bakın yaralıydı… okumak, düşünmeye, dua etmeye, bir arkadaşla konuşmaya, düşünceleri ifade etmeye, başkalarının düşüncelerini dinlemeye, müziğe kulak vermeye, hoş bir manzaraya bakmaya veya sahilde yürümeye benzer..’

ROBERTO BOLAÑO..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kitap kapağından :

“kuzey meksika’dan nazi almanyası’na, stalin’in moskovası’na, drakula’nın kalesine ve denizlerin derinliklerine uzanan çarpıcı bir edebi labirent…

bolaño, ölümle yarışarak yazdığı 2666’da, kötülüğün en yalın halinin günümüz meksika’sından bir gazete haberiyle başlayan hikâyesini anlatıyor. hikâyenin geçtiği santa teresa sadece cehennem olmakla kalmıyor, aynı zamanda da bir ayna; “sürekli işe yaramaz bir değişim içinde olan zengin ve yoksul amerika’nın” hüzünlü bir aynası.”

kitap hakkında yazılıp söylenenlerden :

“kitaplar pek çok işe yarar, sizi bazen çalışmaya bazen eğlenmeye ve bazen de yazmaya teşvik eder. bolaño’yu okumak bana yazma konusunda ilham veriyor. tam bir dâhi.” – patti smith

“bu yılki okumalarıma çoğunlukla roberto bolaño hâkimdi. bolaño, 2666’da güney amerika, abd ve avrupa geleneklerini; modernizmin vahşi gerçekçiliği ile suç romanlarını pürüzsüz bir şekilde bir araya getiriyor. bolaño’nun romanları, yazarı modern edebiyat tarihinde önemli bir yere oturtuyor.” – kazuo ıshiguro

“bu doğaüstü roman tasvir edilemez; bütün ihtişamıyla yaşanması gerekir. gelmiş geçmiş en korkunç gerçek cinayet furyasıyla, juarez (meksika) ve çevresinde öldürülen 400’den fazla kadınla ilgili olduğunu söylemek belki de yeterli.” – stephen king

“garcia marquez’in yüz yıllık yalnızlık’la yarattığı depremden kırk yıl sonra, bolaño yeri göğü yerinden oynattı. 2666, en yalın ifadeyle, yirmi birinci yüzyılın ilk gerçek başyapıtıdır.” – the complete review

“tıpkı cervantes, melville, proust, musil ve pynchon gibi bolaño da totaliter dünyayı romanda yeniden kuruyor.” – neue zürcher zeitung

“bolaño’nun mirası olağanüstü. kafka, borges ve cortázar’ın izinden giderek anlatıların sınırlarını muğlaklaştırıyor. 2666 bunun en güzel örneği.bir roman bundan daha heyecanlı olamaz.” – frankfurter rundschau

(kitap kapağı yazıları kitaptan alınmıştır..)

‘2666..’ , ROBERTO BOLAÑO, İspanyolcadan Çeviren: ZEYNEP HEYZEN ATEŞ, PEGASUS Yayınları, Şubat 2012, 992 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘dünya yaşayan bir şeydir ve yaşayan hiçbir şeyin çaresi yoktur.. bu da bizim talihimizdir..’ – ‘roberto bolaño’

 

şili’li yazar ‘roberto bolaño’yu ilk olarak bir edebiyat dergisinde keşfetmiştim.. ölümünden hemen önce kendisiyle yapılan bir röportajdan alıntılar vardı.. 50 yaşında sirozdan kaybettiğimiz latin amerikalı bu büyük yazarın hemen kitaplarını almaya koşmuştum kitapçıya.. üç kitabını buldum : ‘katil orospular’, ‘uzak yıldız’ ve ‘vahşi hafiyeler’i alıp hemen ‘katil orospular’ kitabından okumaya başladım.. bu öykü kitabı müthiş etkiledi beni.. keskin zekası, kurgusu, kendi yaşamından esintiler taşıyan otobiyografik olaylar, yer yer çok derin gizemli anlatımlar okuyanı büyülüyordu.. sonra ‘vahşi hafiyeler’e geçtim.. tuğla gibi olan bu kitabı da bir solukta bitirdim.. sonra ise ‘uzak yıldız’a geçtim.. 1973 şili darbesi sonrası yıldızı parlayıp yükselen bir şairi anlatır bu kitabında.. bu darbe şairinin vahşiliklerini, sınır tanımayan faşistliklerini okurken sanki 1980 darbesi sonrası edebiyat dünyamıza giren bu tip yazar ve şair bozuntusu sağcı faşistleri görmüş gibi olursunuz.. anlatılan aslında bizim ülkemizin de hikayesidir.. ‘uzak yıldız’ı bitirdiğimde artık ‘roberto bolaño’ ile çok eski arkadaşlar gibi olmuştuk.. kendisi çoktan dünyayı terk etmiş olsa da kitaplarıyla her gün karşımda capcanlı duruyordu.. 9 haziran 2010 da ‘aylak adamız’a ‘katil orospular’dan uzun bir alıntı koydum.. rastlantının ne büyük bir aktör olduğunu anlatan bir cümleyi başlık olarak koyarak :  ‘şimdi arkanda bıraktıklarını , neler bırakabileceğini , neler bırakman gerektiğini düşün ; rastlantının yeryüzüne gelmiş gelecek en büyük katil olduğunu da düşün..’ – roberto bolaño

aynı zamanda şair olan  ‘roberto bolaño’ uzun yıllar meksika’da yaşadıktan sonra ‘allende’nin iktidara gelmesiyle ülkesi şili’ye dönmüş fakat kanlı darbe sonrası o da tutuklanmıştır.. hapishaneden çıktıktan sonra meksika’ya döner ve orada şair arkadaşlarıyla birlikte ‘infrarealist şiir hareketi’ni başlatır.. fransız sürrealizmiyle, dadaizmden izler taşır bu akım..

işte şili’de doğup genel olarak meksika’da yaşamış bu büyük yazarın ölümle yarışarak yazdığı son kitabı ‘2666’yı ‘pegasus’ yayınları ‘zeynep heyzen ateş’in çok özenli bir çevrisi ile ve yine çok güzel bir kapak ve basımla bizlere sundu geçen ay..

okumasını yeni tamamladım 992 sayfalık bu dev kitabın.. gerçekten edebiyat çevrelerinde denildiği gibi ‘roberto bolaño’nun başyapıtı olmasının yanında bu yüzyılın edebiyat tarihine adını yazdıran başyapıtlarından ilki ‘2666..’

boyutu ve ağırlığıyla insanı korkutsa da bir solukta okunan bir kitap.. belki de sizin ‘roberto bolaño’yu keşfetmeniz için bir fırsat bu kitap.. ama diğer kitaplarını da atlamayın derim.. bilhassa ‘katil orospular’ı..

kitaplarla ve gülüşünüzle kalın..

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘şiir bir barış sığınağı değildir / şiir yırtıcı gücü savaşın..’ – YEVGENI YEVTUŞENKO

ÖNDEYİŞ

 

Bambaşka bir insanım ben,

hem çalışkan

hem tembelim,

bir amacım var ama amaçsızım yine de!

Elim her işe yatmaz öyle,

beceriksizim,

utangacım, kabayım,

hem kötüyüm

hem iyiyim.

Kutuplar birleşir içimde

Doğu’dan Batı’ya kadar,

kıskançlıktan sevince kadar.

Bilirim, böylesi sevilmez insanım,

ama asıl değerli olan

bana kalırsa kutuplardır!

Saman yüklü bir kamyon gibi

yüklüyüm ben de.

Sesler arasında uçarım,

dallar arasında uçarım,

gözlerim kelebeklerle dolu,

samanlar taşar her yanımdan.

Bütün canlıları selamlarım!

Tutkuluyum, ateşliyim, coşkunum!

Sınırlar dikilmiş önüme;

bilmiyorum Buenos Aires’i, New York’u

bilmek isterim;

Londra sokaklarında gezmek

ve kırık dökük İngilizcemle

canım kimi çekerse

onunla konuşmak isterim.

Çocuklar gibi asılıp bir tramvaya

dolaşmak isterim sabahları Paris’te.

Sanatın da, benim gibi,

çeşitli yanları olsun isterim;

yorsa da beni sanat,

canımı çıkarsa da,

kuşatılmış olmak isterim sanatla.

Her şeyde kendimi görürüm biraz;

yakınlık duyarım Yesenin’e,

Walt Whitman’a,

Bütün çalgıları avucunda tutan

Moussorgski’ye,

Ve el değmemiş çizgisini götüren Gauguin’e.

Kayak yapmayı severim kış gelince,

uykusuz gecelerde şiir yazarım;

sevmediklerimle alay etmeyi

ve tutup bir kadıncağızı

derenin bir kıyısındaa öteki kıyısına

geçirmeyi

severim.

Kitaplara dalarım, çalı çırpı taşırım;

umutsuzluğa kaptırırım kendimi bazen,

ne istediğimi bilmez olurum.

Ağustos’un kavurucu sıcağında

buz gibi bir karpuz dilimini

kemirmek hoşuma gider.

Ölüm aklıma bile gelmez,

şarkı söylerim, içki içerim,

kollarımı açıp çimenlere uzanırım,

bu koskoca dünyada bir gün ölürsem

dünyanın en mutlusu olarak öleceğim. (1957)

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİR

 

Şiir bir barış sığınağı değildir

Şiir yırtıcı gücü savaşın.

Onun da taktikleri vardır, kendince oyunları.

Savaş savaş olmalı.

Şair bir asker.

Ve haklıysa,

hakkıdır her şeyi denemek de

dalarken duman ve ateşin ortasına.

Geride o gizlice sürünen fareler

nasıl bilebilir kaç adamın

çarpıştığını ateş altında?

Titreşen fareler

cepheden o güvenli uzaklıkta.

Onlar için,

-o fareler ah-

göstermelik bir tavırdır cesaret olsa olsa.

Ve hepsi hepsi ihanettir

savaş yöntemleri de..

Nedir işleri peki hainin

kendini yüceltmek için

onun mertebesine

damgalamak kahramanı ‘hain’ diye.

Şair dediğin

Kutuzov gibi olmalı

apaçık görünmeli yerine.

O, geri çekilir kimi

tam ilerlemeye.

Bitkindir,

bir kuyudaki suyun yarısını tüketir.

Uyumak ister elbette.

Ama bir başkumandanın gözleri,

iç benliğidir ona kumanda eden

hep bir yükseklikten

görmek için ilerisini.

Onun güçlü elleri

saatine ayarlıdır topların

yük trenlerinin

bayrakların.

 

Ki onlar

düşünüyor sansınlar sağdaki süvarilerini.

Oysa o soldakilerin şafaktan beri

hücum borusunu beklediklerini bilir,

Ormanın gerisinde

burun delikleri titreyerek

ateşe hazır.

Şairin savaşı

ne zaferin şanı,

ne rütbe, ne emirler adınadır.

Varsın olsun ona sağdan soldan

kara çalanlar!

Küçülür yalancılar onun bakışlarıyla.

Sadedim odur – bir şair…

şair can verdiğinde,

ölümünde bile, evet

korkudan titretir.

Silahlarını indirmemiştir çünkü öldüğünde-

gazabı bakışlarında öylece kalır

korkarlar gözlerini gagalamaktan.

ve o hep aynı savaşçıdır,

öldüğünde de

öldüğünde de

yılgıdır düşmanın içinde. (1962)

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENÇLERE YALAN SÖYLEMEK YANLIŞTIR

 

Gençlere yalan söylemek yanlıştır

Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.

Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu ve yeryüzünde

işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.

Gençler anlar ne demek istediğiniz. Gençler halktır.

Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,

yalnız gelecek günleri değil, bırakın da

yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.

Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.

Varsa var, ne yapalım. Mutlu olamazlar ki

değerini bilmeyenler mutluluğun.

Rastladığınız kusurları bağışlamayın,

tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,

ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz

bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘BABİ YAR..’, YEVGENI YEVTUŞENKO,, Çeviri : ÜLKÜ TAMER, NESRİN ARMAN, BROY Yayınları, Ekim 1997, 128 Sayfa..

 

NAZIM HİKMET İÇİN..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hayır, olmaz, yazamam, rica ederim, şimdi olmaz.. bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa daha önce, hapishanenin, hastalığın, yaşlanmanın etkileyemediği bu altmışlık delikanlı, bu sarışın boğa taptaze içimde yaşadığı sürece yazamam.. şimdi olmaz.. daha sonra.. söz veriyorum, yazacağım, hem de bu dergide, daha başka bir konuda: ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim.. paskalyanın yedinci günü, cumartesi sabahı dinlenmeye giderken aldığım ‘znamia’ gergisinin son sayısını da götürmüştüm yanımda, dergide ‘nazım’ın ‘yaşamak güzel şey be kardeşim’ adlı romanının son bölümü vardı.. yortu boyunca herkes onun değil, ‘papa xxııı. jean’ın ölümünü bekliyordu.. her saat, radyoların başında.. ve pazartesi sabahı papa hâlâ yaşıyordu.. ‘nazım’a gelince, hiçbir şey bizi uyarmamıştı, can çekişmedi, bir merdiveni çıkarken, ayakta, ansızın göçüverdi.. yaşarken öldü.. bir ağaç gibi devrildi.. bırakın da benim için gerçekten ölsün.. o zaman yazarım derginize, uzun uzun, benim için, başkaları için ne anlam taşıdığını yazarım, belki gelecek ay, yaza kadar, temmuza kadar izin verin bana, o’na pek yakışan temmuza kadar izin verin.. bundan on sekiz yıl önce hapishanede, büyük türk gizemcisi ‘mevlânâ celaleddin’ ya da iranlı ‘ömer hayyam’ gibi yazdığı şu dörtlüğün bir falcılık olmaktan çıktığını anlayacak kadar zaman bırakın bana :

 

‘paydos..’ – diyecek bize bir gün tabiat anamız,-

gülmek, ağlamak bitti çocuğum…

ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…’

 

yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşmesinden topu topu bir iki saat sonra, bir telefon.. ‘nazım..’ ey ölüm, ne de hızlı gidiyorsun günümüzde! iki saat bile geçmeden, bütün avrupa’yı geçmiş, beni aramışsın.. ‘yveslineler’de bulmuş, yüreğime işlemiştin, telefonla gelen, görülmeyen, düşünülmeyen, henüz bir sözcükten, bir adıldan başka şey olmayan ölüm, ve ben hayır diyorum, ‘nazım’ olamaz.. evet.. o.. ‘nazım’… başkası değil, ta kendisi.. bütün insanlar gibi, o da.. ve şiirindeki bir çocuğu anımsadım:

 

‘recep, damdan düşer gibi karıştı söze:

harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp

bir yudum içersen kanını

korkun kalmazmış..’

 

ben onun kanından bir damla bile içmeyeceğim.. konuşmayan.. uçsuz bucaksız hayat.. ‘nazım’, senden bana ilk kez 1934’te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim.. dostluğumuz otuz yıl bile sürmeyecekti.. ne de az, otuz yıl.. 1950’de bizler, türk halkı ve dünyanın dört bir yanındaki ozanlar seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü, dosdoğru yaşamın içine daldın.. ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin.. demir parmaklık dışında on üç yıl, ya da ona yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam.. on üç yıl, hatırı sayılır bir şey.. hapishane dışında öldün, bu da bir şey.. ama öldün.. bu düşünceye alıştıracağız kendimizi.. ‘insan manzaraları’nı sensiz kafamızda canlandırmaya çalışacağız… senin deyişinle, manzarayı, ‘şu uçsuz bucaksız hayat’ı ağacın biri olmadan tasarlamaya uğraşacağız.. (6 haziran 1963..)

 

LOUIS ARAGON..

 

‘BİR SÜREKLİ İLKBAHAR..’ , LOUIS ARAGON, Çeviri: BERTAN ONARAN, PAYEL Yayınları, Mart 1999, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘dünyanın en güzel arabistanı’

“Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi..

Dünyanın en güzel Arabistan’ına..” Turgut Uyar

Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yazdığım bu dizeler..  nerede bu ‘dünyanın en güzel arabistan’ı yahu dedirtti.. Bu adamlar nerde ?.. Turgut Uyar’ın ‘atlantisi’, Ütopyası, olmayan ülkesi..  ‘Dünyanın En Güzel  Arabistan’ı..  ve  ‘Geyikli Gece..’ neredeler..?

Bu aralar güzel filmler izledim.. Yönetmen Yüksel  Aksu’nun Entelköy Efeköy’e karşı filmi tam bana göreydi..  uzun zamandır bu kadar çok kahkaha attığımı hatırlamıyorum. Deli gibi güldüm.. bir yandan da insanı düşündüren bir film.  Onun hiç yargısız ve kompleks duymadan ait olduğu coğrafyayı ve kültürü bu kadar içten  anlatması inanılmaz.. Sanki geleceğe bir arşiv  bırakmak ister gibi..  coğrafya, dil, yaşam ve insan olarak..  Filmde, kendisinin de oynadığı başlangıç kısmında,   Entelköy’ü  tarif ederken ‘Thomas More’dan bahsediyor.. bir an   kendimi başka bir  dünyaya atıverdim filmle birlikte .. evet Ütopya..  hayal kurarız, düşler görürüz ama, ne yazık ki ütopyamız olduğunu  unuttuk çoktandır..   Bu kadar acımasızlığın yaşandığı bir yerde tam tersine daha çok hissetmek, duyumsamak gerekirken, her şeyden o kadar çok bıktırdılar ki.. unuttuk..   Ahmet Telli’nin  şu dizeleri gibi.. “çölde keşfedildi ve yeniden / bir kez daha kaybedildi ütopya..” Ama benim ‘Peter Pan’ın  ‘Olmayan Ülkesi’nde hala gözüm var.

Thomas More, 1516’da yazdığı “yokülke” anlamına gelen ‘Utopia’ adındaki eseri ile edebiyatta ve düşünce şeklinde, yeni bir nesil yarattı. ‘More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlayıp hain olarak idam edilmesine sebep olmuş ve 6 Temmuz 1535’te, 57 yaşındayken idam edilmiş. Kendi Ölümüne sevinen biri. “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez”

‘Thomas More’  ‘Ütopia’da ideali olan, hayali BİR ADA ÜLKENİN siyasi sistemini, ütopik bir devlet tasarımını ortaya koyar.. ‘more’un yeryüzünde bir cennet yaratma isteğidir. sınıfsız toplum, tüm vatandaşlar için ortak mülkiyet, demokrasi inancı, herkes için eşitlik,  savaş karşıtlığı,  barışçılık,  aile toplumun temelidir ve devlet tarafından korunur. sevgi toplumun tutkalıdır. köleler dahi aşağılanmaz.  özgürlükçü – eşitlikçi devlet, yeniliğe ve her türden teknik gelişmeye açık, sanatı yüceltme, halk için sanat eğitimi.. herkes devlet adına üretir. para geçerli değildir. üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler.

Belki bir gün o adamlar gelir ve kadınları ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’na götürür ..  ‘Geyikli Gece’ye götürür. İkisi de hemen şuracıkta değil belki.. ama biliyorum orada bir yerlerde  duruyorlar…

“Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum

İyice kurulamıyorum saçlarını

Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

Halbuki geyikli gece ormanda

Keskin mavi ve hışırtılı

Geyikli geceye geçiyorum

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.” Turgut Uyar

sevgimle..

 

TAFLAN

ALACAKARANLIKTA

Yine ikimiz, koyuyoruz ellerimizi ateşe,

sen nice zamandır yıllanmış gecenin şarabı aşkına,

ben ise sabahın hiç sıkılmamış pınarı uğruna.

Körük, güvenmediğimiz ustasını beklemekte.

 

Keder yaydığında sıcaklığını, geliyor cam ustası.

Gidişi ortalık ışımadan, gelişi çağırmadan sen, hem de

yaşlı, aklaşmış kaşlarımızın alacakaranlığı kadar.

 

Yine kurşun dökmekte göz yaşlarının kazanında,

sana bir kadeh için – kutlamaktır önemli olan yitirilmişi-

bana da isli cam kırıklarım için – ateşe saçılmakta.

Ve sana kadeh kaldırıyorum, gölgeleri çınlatarak.

 

Anlaşılır şimdi kimin çekindiği,

ve kimin sözünü unuttuğu. Sense

ne bilirsin, ne de istersin tanımayı,

kenardan içersin, serindir diye

ve ayık kalırsın, tıpkı eskisi gibi,

üstelik belli ki, kaşların hâlâ çıkmakta!

 

Bana gelince, bilincindeyim yaşadığım

aşk ânının, cam kırıklarım saçılıp ateşe,

yine o eski kurşuna dönüşürken. Duran

benim merminin ardında, hayal gibi,

yalnızca tek gözü açık, hedefinden emin,

ve sıkıyorum onu, sabahın ortasına.

 

INGEBORG BACHMANN..

 

‘INGEBORG BACHMANN.. BÜTÜN ŞİİRLERİ..’ , Çeviri : AHMET CEMAL, KAVRAM Yayınları, Şubat 1995, 200 Sayfa..

 

 

 

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ..’ – SELDA HIZAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“AMATÖR KAMERALARIN ETKİLERİ..

 

elektronik medyanın masum olmadığını gösteren ‘mcluhan’a, iletişimi anlamaya çalışanların çok şey borçlu olduğu aşikardır.. bu bakış, gelişen her yeni mecranın boyutlarını algılamada oldukça değerli bir perspektif kazandırmıştır.. ‘mcluhan’, bir ‘araç’ın etkilerinin anlaşılabilmesi için şu dört sorunun sorulabilmesi gerektiği görüşündedir:

a) araç neyi arttırır ve ön plana çıkartır?

b) araç neyi ıskartaya çıkartır?

c) son noktaya kadar zorlandığında neyi üretir veya neye dönüşür?

d) önceden ıskartaya çıkartılan neyi geri kazanır?

bu dört soru eşliğinde yapılacak bir analizin, aracın telematik (yazarın telekominikasyon ve enformatik alanlarının birleşmesini öngören anlayışı) paradigma içerisindeki tutumunun algılanmasını sağlayacağını düşünen yazar, bu analiz yönteminin her yeni teknoloji için geçerli bir bakış sağlayacağını vurgular..

amatör çekim kameralarının ‘yeni gerçeklik’inin analizinde, bu dört soru eşliğinde yapılacak bir planlama, amatör çekimlerin şua ana kadar bahsettiğimiz bütün özelliklerini gözden geçirerek bir sonuca varmamızı sağlayacaktır..”

 

..

 

“SADDAM HÜSEYİN’İN YAKALANMA GÖRÜNTÜLERİ NEDEN AMATÖRCE?

 

askerler tarafından kaydedilen ve ‘saddam hüseyin’in yakalandığı yeri anlatan görüntülerde yapılan ciddi hatalar, ‘abd’nin yalan haber üretme üzerindeki ısrarını bütün kamuoyuna kanıtlamıştır.. zira bu görüntülerde, ‘saddam hüseyin’in yakalandığı çukurun bulunduğu bahçe yer almaktadır.. aralık ayında yakalandığı iddia edilen ‘saddam hüseyin’in yakalandığı bahçenin görüntüleri yine aralık ayı içerisinde haber bültenlerine servis edilmiş, fakat görüntüde bulunan ayrıntılar, bu görüntülerin gerçeği yansıtmadığını oraya koymuştu.. bahçede yer alan kurutulmaya bırakılmış hurma görüntüleri, çekimin yapıldığı zamanın aralık ayı olmadığını, çekimin bölgede kurutulma işleminin yapıldığı yaz ayları içerisinde yapıldığının kanıtıdır.. bahçe sahibiyle yapılan röportaj da bu yalan haberi ortaya çıkaran ikinci faktördür.. daha önce defalarca bahçesine gelip arama yapan ve ardından çekim yapıp giden askerleri anlatan bahçe sahibi, ‘saddam hüseyin’i hiç görmediğini ve şayet ‘saddam hüseyin’in bahçesinde yakalansaydı yaşamasının mümkün olamayacağını ya da en iyi ihtimalle hapse konmuş olması gerektiğini ifade etmiştir..

durumun ortaya çıkmasının ardından yazılı bir açıklama yapan ‘abd’ yönetimi, görüntülerin gerçeği yansıtmadığını kabul etmiş ve ‘canlandırma amaçlı bir kayıt’ olduğunu itiraf etmiştir.. ‘saddam hüseyin’in yakalanacağı mekânın birkaç ay önce çekime alınması, yazılan senaryonun da inandırıcılığını yitirmesine sebep olmuştur.. burada dikkat edilmesi gereken nokta, amatör bir asker tarafından kaydedilen kötü çekimlerin canlandırma amaçlı yapılması ve kaydın ‘gerçek’ görüntüler’ olarak sunulmasıdır.. peki, canlandırma amacıyla çekilen bu görüntünün profesyonel bir kamerayla düzgün bir şekilde gerçekleştirilmesi mümkün iken, neden böyle bir çekim tercih edilmiştir?”

 

SELDA HIZAL..

 

Kitap arkası :

 

“saddam hüseyin’in idam sahnesini cep telefonu kamerasından değil de profesyonel bir çekim kamerasından izleseydik nasıl duygular hissederdik? ‘kaddafi’nin ölüm görüntülerini bir kurgudan ayıran neydi?

‘mcluhan ‘araç mesajdır’ demişti. ‘körfez savaşı’nın hiç olmadığını iddia eden ‘baudrillard’ ise ‘bundan böyle, varlık ile çeşitli görünümleri, gerçek ile gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma yoktur” diyerek gerçekliğin sunumunu sorgulamıştı.

gerçeklik ile onu aktaran araç arasındaki ilişki her daim merak konusuydu. bugün gelişen teknikler iki düşünürü de doğrularken hayatımızı sarmalayan ‘mobese ve güvenlik kameraları’ gerçekliğin tespitinde sık sık kullanılıyor.

haber bültenlerinden yeni sinemaya birçok alanda kullanılan amatör kameraların yansıttığı hiper-gerçekliği ve bu hiper-gerçekliğin ifade ettiklerini anlatan bu kitapsa, medyanın ideolojik bir aygıt haline geldiği bu dönemde bir karşı-iletişim taktiği olarak ortaya çıkarılan amatör kamera görüntüleriyle iletilen mesajları ve o mesajların etkisinin boyutunu inceliyor. gerçeğin bu yeni araçla aktarımına teknik ve felsefi yorumlar getiriyor.”

 

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ.. İMGE, ALGI, ARAÇ..’ , SELDA HIZAL, AGORA Kitaplığı, Mart 2012,125 Sayfa..

 

‘KATLEDİLEN ŞAİR..’ – GUILLAUME APOLLINAIRE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

XVI

 

ZULÜM..

 

“o dönemde, her gün şiir ödülleri dağıtılıyordu.. bu amaçla binlerce dernek kurulmuştu ve bunların bolluk içinde yaşayan üyeleri, belirli tarihlerde şairlere de ihsanlarda bulunuyorlardı.. fakat bütün dünyanın en büyük dernekleri, şirketleri, idare konseyleri, akademileri, komiteleri, jürileri vs, vs asıl büyük ödüllerini her yıl 26 ocak tarihinde veriyordu.. o gün, toplam değeri 50.0003.225,75 frank eden 8019 şiir ödülü veriliyordu.. öte yandan, hiçbir ülkede toplumun hiçbir sınıfında şiir zevki yayılmamıştı.. kamuoyu, tembel, gereksiz vs şeklinde nitelendirilen şairlere karşı çok öfkeliydi.. o yılın 26 ocağı olaysız geçti; fakat ertesi gün, adelaide’de (avustralya) fransızca yayınlanan ‘ses’ gazetesinde, keşifleriyle icatları çoğunlukla mucize gibi görülen kimyager-ziraatçı horace tograth’ın (leipzig doğumlu bir alman) bir makalesi çıktı.. ‘defne’ başlıklı makale, filistin’de, yunanistan’da, italya’da, afrika’da ve provence’ta defne yetiştirilmesinin tarihiyle ilgili bir tür açıklama içeriyordu.. yazar, bahçelerinde defne olanlara tavsiyelerde bulunuyor, ağacın beslenmede, sanatta, şiirdeki çeşitli kullanımlarını ve şiirsel zaferin simgesi olarak rolünü belirtiyordu. sözü mitolojiye getiriyor, apollon ile daphne hikâyesine göndermede bulunuyordu. yazının sonundaysa horace tograth birdenbire tarzını değiştiriyor ve makalesini şöyle bitiriyordu :

‘aslında bu işe yaramaz ağaç hâlâ çok yaygındır ve halkın defnenin meşhur lezzetini yakıştırdıkları daha az şanlı simgelerimiz de var. defne, çok kalabalık olan dünyamızda çok fazla yer kaplıyor – defne yaşamaya layık değildir.. bu ağaçlardan her biri iki insanın yerini alıyor.. defneler kesilmeli ve yapraklarından zehirden kaçar gibi kaçılmalı.. defneler bugün artık şiir ve edebiyat biliminin simgesi değil, yalnızca bir ölüm-şanın simgesidir ve ölüm hayat için neyse, şanın eli anahtar için neyse, bu ölüm-şan da şan için odur..

gerçek şan; bilim, felsefe, akrobasi, insanseverlik, sosyoloji vs için şiiri terk etmiştir. bugün şairler yalnızca, iş yapmadan kazandıkları parayı cebe atmakta iyidirler, zira hiç çalışmazlar ve çoğunluğunun (şarkıcılar ve diğer birkaç tanesi hariç) hiçbir yeteneği, dolayısıyla hiçbir mazereti yoktur.. birkaç marifeti olanlarsa daha da zararlıdırlar, çünkü hiçbir şey alamazlarsa, her biri bir alay askerden daha fazla gürültü çıkarır ve lanetli şeylerle kulaklarımızı tırmalarlar.. bütün bu insanların hiçbir varlık nedenleri yoktur.. onlara verilen ödüller çalışanlardan, mucitlerden, bilginlerden, filozoflardan, akrobatlardan, sosyologlardan vs çalınmıştır.. şairlerin ortadan kalkması gerekmektedir.. lykurgos (m.ö. 9. yüzyılda yaşadığı varsayılan ve sparta’nın yasa koyucusu kabul edilen kişi..) onları cumhuriyetten sürmüştü, onları yeryüzünden sürmek gerek.. aksi takdirde şairler, bu azılı tembeller bizim prenslerimiz olacak ve hiçbir şey yapmadan sırtımızdan geçinecek, bize eziyet edecek, bizimle dalga geçecekler… sözün kısası, bu şiir diktatörlüğünden bir an önce kurtulmalıyız..

eğer cumhuriyetler, krallar, milletler bu konuda önlem almazlarsa, fazlasıyla ayrıcalıklı şair ırkı öyle büyük oranlarda ve öylesine hızlı çoğalacak ki, çok geçmeden, hiç kimse çalışmak, icat etmek, öğrenmek, akıl yürütmek, tehlikeli şeyler yapmak, insanların acılarına çare bulmak ve kötü talihlerini iyileştirmek istemez olacak..

o halde gecikmeden durumu görmek ve insanlığı kemiren bu şiir kanserinden kurtulmak gerek..’

bu makale müthiş bir ilgiyle karşılandı.. her taraftan telefonlar ve telgraflar geliyor, bütün gazeteler makaleyi yeniden yayınlıyordu.. bazı edebiyat gazeteleri tograth’ın makalesinden alıntılar yapıp, bilim adamı hakkında alaycı düşüncelere yer verdiler, onun zihniyeti hakkında kuşkuları vardı.. lirik defne konusunda gösterdiği bu dehşete gülüyorlardı.. bunun aksine, haber ve ticaret gazeteleri bu uyarıya çok önem veriyorlardı.. ‘ses’teki makalenin dâhiyane olduğu söyleniyordu..

bilim adamı horace tograth’ın makalesi, şiire duyulan kini ifade etmek için eşsiz, olağanüstü bir bahane olmuştu.. ve bahanenin kendisi de şiirseldi.. adelaide’li bilginin makalesi, bütün insanların belleğinde yer etmiş antikitenin harikalarına gönderme yapıyor ve bütün varlıkların tanıdığı kendini koruma içgüdüsüne sesleniyordu.. işte bu yüzden, tograth’ın okuyucularının hemen hemen hepsi hayranlık duymuş, korkmuş ve yararlandıkları çok sayıdaki ödül yüzünden toplumun bütün sınıfları tarafından kıskanılan şairleri haksız çıkarma fırsatını kaçırmak istememişlerdi.. gazetelerin çoğu, kampanyalarını hükümetin en azından şiir ödüllerinin kaldırılması için önlemler alması çağrısıyla bitirmişlerdi..

o, akşam, ‘ses’in ikinci baskısında kimyager-ziraatçı horace tograth, aynen ilkinde olduğu gibi, her taraftan telefonlar, telgraflar alan, basında, kamuoyunda ve hükümetlerde fazlasıyla heyecan yaratan yeni bir makale yayınladı.. bilgin, yazısını şöyle bitiriyordu :

‘ey dünya, kendi hayatın ile şiir arasında bir seçim yap, eğer şiire karşı ciddi tedbirler alınmazsa uygarlığın işi bitti demektir.. hiç tereddüt etmeyeceksin.. yarından itibaren yeni çağ başlayacak. şiir yok olacak, bu eski esinlerin fazlasıyla ağır lirleri kırılacak. şairler katledilecek.

 

***

 

o gece, dünyanın bütün şehirlerinde hayat aynıydı.. her tarafa telgrafla gönderilen makale, çok aranan yerel gazetelerin özel baskılarında yeniden yayınlandı.. halk, her yerde tograth ile aynı fikirdeydi. birtakım hatipler sokaklara dökülmüş, halkın arasına karışarak onları galeyana getiriyorlardı. hükümetlerin çoğu, yayınlanan metin sokaklarda müthiş bir heyecana sebep oldukça, hemen aynı gece kararlar almaya başlamıştı bile. fransa, italya, ispanya ve portekiz, kaderleri hakkında karar verilene kadar, toprakları üzerindeki şairlerin en kısa süre içinde hapsedileceği konusunda kararname çıkartan ilk ülkeler oldular.. yabancı ya da ülke dışında bulunan şairler bu ülkelere girmeye teşebbüs ederlerse, idam cezasına çarptırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardı. abd’nin, mesleğinin şairlik olduğu bilinen herkesi elektrikli sandalyeyle idam etme kararı aldığı, telgrafla bildirildi. aynı şekilde almanya’nın da, imparatorluk toprakları üzerinde yaşayan manzum ya da mensur şairlerin, yeni bir emre kadar ikametgâhlarından çıkmamaları konusunda bir kararname çıkardığı, yine telgrafla bildirildi. aslında bu gece ve ertesi gün boyunca dünyanın bütün devletleri, hatta yalnızca lirizmden nasibini almamış kötü destan şairlerine sahip olanlar dahi, ‘şair’ sözüne karşı bile önlemler almışlardı. yalnızca iki ülke bunun dışındaydı : ingiltere ve rusya.. bu alelacele çıkarılan kanunlar hemen yürürlüğe kondu.. ertesi gün fransa, italya, ispanya ve portekiz toprakları üzerindeki bütün şairler hapsedilirken, bazı edebiyat gazeteleri siyah çerçeveyle yayınlanıyor ve bu yeni terör hükümranlığından şikayet ediyordu.. öğleyin gelen telgraflar, haiti’nin büyük, zenci şairi ‘aristenete güneybatı’nın aynı sabah, güneş ve katliam duygusyla kendinden geçmiş bir zenci ve melez güruhu tarafından parçalara ayrılıp yendiğini haber veriyordu. köln’de kaiserglocke bütün gece boyunca aleyhte şiddetli sözler söylemiş ve sabah, kırk sekiz kıtadan oluşan bir ortaçağ destanının şairi olan profesör doktor stimmung (fransızcada tam karşılığı olmayan almanca bir sözcük, ruh hali veya şiirsel atmosfer anlamlarında kullanılır), hannover’e gidecek trene binmek için dışarı çıktığında, ‘şaire ölüm!’ diye bağıran ve onu sopalayan fanatik bir grup tarafından takip edilmişti.

profesör bir katedrale sığınmış ve birkaç kilise görevlisiyle birlikte, zincirden boşanmış drikkes, hannes ve marizibill (köln bölgesi folkloruna ait şahsiyetler, bakınız apollinaire’in ‘alkoller’ adlı kitabındaki ünlü ‘marizibill’ şiirleri) halkı tarafından buraya kapatılıp kalmıştı.. özellikle bu sonuncular azgın görünüyorlar, kutsal bakire’yi, azize ursula’yı ve üç müneccim kralı alman tarzıyla yardıma çağırıyorlar, bu arada, kalabalığın arasında kendilerine yol açabilmek için yumruk atmayı da ihmal etmiyorlardı.. pazar duaları ve sofuca yakarışlarının arasına, şöhretini özellikle âdetlerinin üniseksliğine borçlu olan şair-profesör hakkında rezilce hakaretler karışıyordu.. başını yere eğmiş olan profesör, tahtadan yapılmış büyük aziz khristophoros’un altında korkudan donmuştu.. katedralin bütün çıkışlarına duvar çeken duvarcıların gürültülerini duyuyor ve açlıktan ölmeye hazırlanıyordu.

saat ikiye doğru, napolili kutsal eşya koruyucusu bir şairin, aziz ianuarius’un kanını şişede kaynarken gördüğünü bildiren telgrafı geldi.. kutsal eşya koruyucusu mucizeyi ilan ederek dışarı çıkmış ve mura (parmaklarla oynanan bir oyun) oynamak için aceleyle limana gitmişti.. bu oyunda istediği her şeyi kazanmış ve sonunda kalbine bir bıçak darbesi almıştı..

telgraflar, gün boyu birbirini izleyen şair tutuklanmalarını haber veriyordu.. amerikan şairlerinin elektrikli sandalyeyle idamı saat dörde doğru öğrenildi..

paris’te, fazla tanınmadıkları için başlarına bir şey gelmemiş olan, sol kıyıdan birkaç genç şair, closerie des lilas’dan, şairler prensinin kapatıldığı conciergerie’ye doğru bir gösteri örgütlediler..

göstericileri dağıtmak için bir alay geldi.. süvariler silahlarını doldurdu.. şairler silahlarını çıkarıp kendilerini savundular, fakat bunu gören halk arbedeye karıştı.. şairleri ve kendini onların koruyucusu ilan eden herkesi boğdular.

bütün dünyada hızla yayılan zulüm işte böyle başladı. amerika’da ünlü şairlerin elektrikli sandalyeyle idamlarının ardından, bütün zenci şarkı besteciler, hatta hayatları boyunca hiç şarkı bestelememiş birçok kişi linç edildi. daha sonra sıra beyazlara ve bohem edebiyatçılara geldi. avustralya’daki zulmü bizzat idare ettikten sonra tograth’ın da melbourne’dan gemiye bindiği öğrenildi..”   

 

GUILLAUME APOLLINAIRE..

 

‘KATLEDİLEN ŞAİR..’ , GUILLAUME APOLLINAIRE, Çeviri : NİHAN ÖZYILDIRIM, KANAT Yayınları, Aralık 2004, 202 Sayfa..