Archive for the ‘Kitap’ Category

‘itaat sona ererse , efendilik de sonra erer..’ – MAX STIRNER

 

‘çok şeyden özgürleşebiliriz , ama her şeyden özgürleşemeyiz.. kölelik durumuna rağmen içerden özgür olabiliriz , ama yine bazı şeylerden , her şeyden değil ; bir köle efendinin kamçısından , otoriter mizacından ve benzerinden özgür olmaz.. ‘özgürlük yalnızca hayal dünyasında yaşar..’ oysa kendim olan ben bütün varlığım ve varoluşumdur , o bendir.. kurtulmuş olduğum şeyden özgürüm , iktidarım içinde olan şeyin ya da denetlediğim şeyin sahibiyim.. kendime nasıl sahip olacağımı bilirsem ve kendimi başkalarına emanet etmezsem ben her zaman ve her koşulda kendimim.. özgür olmak gerçekten amaçlayamayacağım bir şeydir , çünkü onu yapamam , onu yaratamam ; onu ancak isteyebilirim ve ona göz dikebilirim , çünkü o bir ideal , bir hayalet olarak kalır.. gerçekliğin zincirleri etimde durmaksızın derin yaralar açar.. ama kendim olan ben kalır..’ 

‘biz ikimiz , devlet ve ben , düşmanız.. ben egoist , bu insan toplumunun iyiliğini düşünmüyorum.. hiçbir şeyi ona feda etmiyorum.. ben yalnızca onu kullanıyorum : onu tam anlamıyla kullanabilmek için onu benim mülkiyetim benim yaratımım haline dönüştürmek zorundayım ; yani onu imha etmeli ve onun yerine egoistlerin birliği’ni kurmalıyım..’

‘devlet için hiç kimsenin kendi iradesine sahip olmaması şarttır ; biri kendi iradesine sahip olursa devlet onu dışlar , hapseder ya da sürer ; herkes kendi iradesine sahip olursa , devletten kurutulur.. devlet efendilik ve kölelik olmadan düşünülemez ; çünkü devlet içerdiklerinin hepsinin efendisi olmayı amaçlamalıdır ve bu iradeye ‘devletin iradesi’ denir.. benim içimdeki kendi iradem devletin katilidir ; bu nedenle devlet tarafından ‘özirade’ (inatçı) olarak damgalanır.. kendi iradem ile devlet ölümcül bir düşmanlığın taraflarıdır ; aralarında ‘ebedi barış’ olması mümkün değildir..’ 

‘ben hiçbir hak talep etmiyorum ; dolayısıyla hiçbir hakkı tanımam gerekmez.. kuvvetle alabileceğimi kuvvetle alırım ve kuvvetle alamadığım şeye hakkım yoktur ; her zaman baki kalan hakkımdan söz ederek hava atamam veya avunmam.. hak verilmiş ya da verilmemiş –bu beni ilgilendirmez ; ben güçlüysem kendimden alırım ve başka bir yetkilendirmeye ya da izne ihtiyacım yoktur..’

‘kendisine sahip olmak için başkalarındaki irade eksikliğine bel bağlayan , başkalarının yarattığı bir şeydir.. efendi kölenin yarattığı bir şeydir.. itaat sona ererse , efendilik de sonra erer..’ 

MAX STIRNER (1806 – 1856) , ‘Ego ve Biricik..’

(Max Stirner – Çizim : F. Engels..)

‘Anarşizm , Bir Düşünce Ve Hareketin Tarihi’ , GEORGE WOODCOCK , Çeviri : ALEV TÜRKER , KAOS Yayınları , Kasım 1996..

‘üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim..’ – Ulrike Meinhof

‘dünyayı , bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için , artık normal , masum , doğal olan hiçbir şey yoktur.. her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur.. kişi , hoşuna giden , beğendiği şeyler konusunda , iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır.. adorno , sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar : ‘artık zararsız olan hiçbir şey yoktur.. çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda , bahar dalı bile yalana dönüşür ; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur.. artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören , ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka..’

 

‘ulrike meinhof’un da bu melankoliyi iyi tanıdığına ilişkin işaretler var.. ulrike’nin , sık sık bir saniyeden diğerine şiddetli bir depresyonun içine düştüğünü anımsayan ruth waltz , bir defasında ulrike’nin eve geldiğini , mevsimlerden ilkbahar olduğu için güneşin odayı iyice aydınlattığını , masanın üzerinde içinde laleler olan bir vazo durduğunu , bu görüntü karşısında ‘çok melankolikleşen’ ulrike’nin şöyle dediğini anlatmıştır : ‘ne kadar güzel.. ne kadar aydınlık.. insan neden hep böyle yaşayamıyor..’ 

Alois Prinz..

 

‘beyninizin infilak edeceğini , (kafanızın parçalanacağını , patlayacağını) , omuriliğinizin beyninize sokulduğunu hissedersiniz..

ruhunuzu da dışarı itiyormuşsunuz hissine bir türlü engel olmazsınız..

hücreniz hareket ediyormuş gibi gelir size.. uyanırsınız , gözünüzü açtığınız gibi hareket etmeye başlayan hücre , öğleden sonra güneş girdiğinde aniden durur.. hareket hissinden bir türlü kurtulamazsınız..

herhangi bir sübapı olmayan çılgın bir saldırganlık.. en kötüsü bu.. sağ kalma şansınızın olmadığını bilmeniz..’ 

Ulrike Meinhof  (Mektupları , Tecrit Hücresinde Yaşadıklarından..)

 

‘ya sorunun bir parçasısın ya da çözümün.. ikisinin arası yok..’ 

Ulrike Meinhof

 

‘üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim..’ 

Ulrike Meinhof

 

‘Ulrike Meinhof – Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim’ – ALOIS PRINZ , VERSUS Yayınları , Çeviri : SÜHEYLA KAYA , Kasım 2008..

‘Hayaller ve Sokaklar’ , MEHMET GÜRELİ

‘kaldırımda dalgın dalgın yürüyordu. ellerini birbirine kavuşturmuş bir çiçekçi kadınla göz göze geldi.. kadının gözlerindeki parıltıdan etkilendi birden ; biraz tedirgin hissetti kendini , bakışlarında tazelenen canlılığa şaşırdı , adımları hızlandı.. yolun sonunda , geriye dönüp bir daha bakmak istedi kadına , cesaret edemedi..

‘öyle bir şey yazarsın ki,’ dedi , ‘başlı başına müthiş gelir sana , tekrar tekrar okursun.. bırakıp gidersin sonra cümleyi ; akşam döndüğünde ne bulacağından emin , sevinçle koşarsın masana.. bir daha okursun , sonra bir daha okursun , hikayenden apayrı , kendi başına çaresiz kelimelere çarpar , şaşarsın.. onu yalnız bırakmaya kıyamazsın , ama o gitmek istiyordur.. bütünün anlamı bozulmamıştır , bir zedelenmeden söz edilebilir belki..’

artık bir şeylerin kaybolduğundan söz etmeyecek kadar olgunlaşmış birine benziyordu , ama yanılabilir insan.. tramvay , tünel’e doğru ilerliyor.. kucağındaki çantasına sımsıkı sarılmış , gözlerini etrafta gezdiriyor , sonra bir soru soracakmış gibi bana bakıyordu.. çok temiz giyimliydi ; bordo kravatı dikkati çekiyordu.. sanki hiç planlamadan öylesine bırakmış kendini hayata.. ödünç bir kazakla , sıcak bir sobanın yanında düşüncelere alışmış , onlarsız kendini yok sayan bir masada nyman’ın bir aryasını dinliyor izlenimini uyandırmıştı bende.. sibel’e söylediğimde , ‘nyman dinlediğini nerden çıkardın’ gibi bir şey söylemişti sanırım.. pencereden dışarıyı seyrediyordu , öylece takılmış kalmıştı.. çiçekçi kadına bakıyordu , tramvay adamı köşeye kadar izlemişti.. sonra her şey geride kaldı , silindi…………………..’

‘Hayaller ve Sokaklar’ , MEHMET GÜRELİ , SEL Yayıncılık , Temmuz 2010..

müzisyen , ressam , yönetmen , yazar ve oyuncu on parmağında on yetenek demeyeceğim çünkü iki eldeki parmak yetmez belki eser verdiği sanat dallarını saymaya.. hemen hemen her sanat dalında unutulmaz güzel eserlere imza atmış olan mehmet güreli’nin öykülerinden oluşan yeni kitabı ‘hayaller ve sokaklar’ sel yayıncılıktan bu ay başında çıktı.. şarkıları hep dilimizde olan mehmet güreli ustanın öyküleri de dolu dolu , akıcı ve hayatın içinden , edebiyattan , sanattan , sokaklardan pencereler açıyor bize.. ilk baskısı tükenmeden koşun hemen alın..

sel yayıncılık müthiş bir atılım yaptı iki sene içinde.. yayınladığı onlarca kitaba her ay hız kesmeden yenilerini ekliyor.. onlara da buradan biz okurlara bu eserleri ulaştırarak okuma imkanı sağladıkları için teşekkürlerimizi iletiyoruz..

Crockett..

‘ben şair değilim.. olsa olsa , bir parça , iş işten geçti ama ‘etikçi’ olmak isterdim..’ – ECE AYHAN

‘ŞİİR VE İKTİDAR..’

‘tarihte , her peygamber ‘iktidar’a geçinceye dek , şairleri över , övmüştür ; ama doruğa çıkınca , çıkılınca şairlere veryansın edilir , edilmiştir hep.. devrimci bir iktidarın olup olmayacağı tartışılır çok , yeryüzünde.. ‘iktidar’ kavramı zaten devrim kavramıyla çelişir denir özde.. nedense bu iki kavramın da anlamlarının değiştirilmesi düşünülmüyor.. düşünmüyorlar.. derisi yüzülerek öldürülen şairler.. eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler.. boğdurulan şairler.. giyotinle boyunları kesilen şairler.. götünden kurşuna dizdirilen şairler.. ne yapalım , hem şair , hem düşünce , hem zaman , sürgünde olacaktır.. atından inmeden sevişmeye alışmalısın.. bir yazıda freud’un bir sözünü de anmıştım : ‘mülkiyete ilişkin kötülükler , mülkiyet kalkınca kalkacaktır , ama öteki kötülükler kalacaktır..’ yazı yayınlanınca , o haftalık gazeteye baktım , freud’un bu tümcesi çıkarılmış , bununla da yetinilmemiş , yazının dörtte üçü de..’

‘ŞAİR OLMAK..’

‘ben şair değilim.. olsa olsa , bir parça , iş işten geçti ama ‘etikçi’ olmak isterdim.. ahlak diye çevirmek yanlış.. hiç alakası yok.. etik , türkiye’de özellikle yarı belden aşağı olarak anlaşılıyor.. şimdiye kadar başımın derde girmeyişi şundan ileri geldi : ben parçalı söylerim.. şöyle bir hikaye duydum.. kenan evren’e postadan büyük bir yağlıboya resim geliyor.. bir orospu.. allah allah kim göndermiş olabilir diyor.. bir hafta sonra aynı biçimde kocaman bir tablo daha geliyor.. bir çocuk resmi.. bir hafta , on gün sonra aynı adamın yaptığı bir tablo daha.. bir yangın resmi.. yanındaki adamlara soruyor : bunun anlamı nedir.. söyleyemeyiz efendim falan diyorlar.. yahu söyleyin , diye sıkıştırınca , ‘……. çocuğu yaktın bizi’ diyorlar..’

‘Öküz’lemeler’ , ECE AYHAN , Sel Yayıncılık Geceyarısı Kitapları , Mart 2004..

‘iyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli.. ÇÜNKÜ..’ – ARTHUR SCHOPENHAUER

‘insanlar bütün zamanların en iyisi olanı okumak yerine hep en yeninin peşine düştüklerinden yazarlar kendi dönemlerinde şöyle veya böyle egemen olan fikirlerin dar alanına sıkışıp kalırlar : ve bu yüzden dönem kendi bataklığı içinde biteviye çırpınıp durur..

dolayısıyla okumak söz konusu olduğunda geri durabilmek (nerde duracağını bilmek) çok önemli bir şeydir.. geri durulacak yeri kestirmedeki maharetin esası , zaman zaman neredeyse salgın halinde yaygın olarak okunan herhangi bir kitabı , sırf bu yüzden okumaktan ısrarla uzak durmaktır denebilir , sözgelimi sebepsiz gürültü şamata koparan , hatta yayın hayatına çıktıklarının ilk ve son yılında birkaç baskıya ulaşabilen , sonra da unutulup giden siyasi veya dini risaleler , romanlar , şiirler ve benzeri böyledir.. ama şunu hatırdan çıkarmayın , ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar ; okuma zamanınızı sınırlamaya dikkat edin ve okumak için ayırdığınız zamanı da münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafalarının eserlerine tahsis edin , onlar insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler , şöhretleri onları zaten bu hüviyetiyle tanıtır.. okunması halinde sadece bunlar gerçekten bir şeyler öğretir ve insanı eğitir..

hiçbir zaman kötü kitaplar çok az ya da iyi kitaplar çok fazla okunmaz : kötü kitaplar zihin için zehir mesabesindedir , aklı harap ederler..

iyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli : çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı..’

‘Okumak , Yazmak Ve Yaşamak Üzerine..’ , ARTHUR SCHOPENHAUER , SAY Yayıncılık , Çeviri : AHMET AYDOĞAN , 2007..

‘bizler içerideki kedileriz.. bizler tek başına yürüyemeyen kedileriz ve bizler için tek bir yer var..’ – WILLIAM S. BURROUGHS

‘daha sonraları atom bombasını yaptıkları ve sarı tehlike’nin üstüne atmakta tereddüt etmedikleri los alomos ranch okulunda , oğlanlar ağaç kütükleri ve kayalar üstünde oturup bir şeyler yerlerdi.. bayırın sonunda bir ırmak vardı.. kamp sorumlusu yüzünde bir politikacı edası olan bir güneyliydi.. kamp ateşinin etrafında bize sinsi ‘sax rohmer’in ırkçı çöplüğünden derlenmiş hikayeler anlatırdı – doğu kötüdür , batı iyi..

birdenbire , bir porsuk çocukların arasına fırlayıverdi – bunu neden yaptığını bilmiyorum ,çok şakacı , dosta ve deneyimsizdi , tıpkı ispanyollara meyve koparıp ikram eden ve sonra da elleri kesilen aztek kızılderilileri gibi.. bizim kamp sorumlusu hızla çantasına el atıp 1911 yapımı 45 kalibrelik otomatik tabancasını çıkardı ve porsuğa ateş etmeye başladı , iki metre uzaklıktan yaptığı her atışı ıskaladı.. en sonunda silahını porsuğa 10 santim mesafe kala tuttu ve ateşledi.. bu sefer porsuk bayırdan aşağı nehre yuvarlandı.. felakete uğramış hayvanı , onun büzülen üzgün yüzünü , bayırdan aşağı yuvarlanışını , kanlar içinde can verişini görebildim..

‘bir hayvan görürseniz , onu öldürün tamam mı.. çocuklardan birini ısırabilirdi..’

porsuk sadece sıçrayıp oynamak istemişti ve devlet malı bir 45’likle vuruldu.. ona dokunun.. onunla bütünleşin.. onu hissedin.. ve kendinize sorun , kimin hayatı daha değerli.. porsuğunki mi , yoksa bu kahrolası beyaz bok parçasının mı..

brion gysin’in dediği gibi ‘insan kötü bir hayvandır..’

‘televizyonda kocaayakla ilgili kısa bir belgesel.. northwest dağındaki arazilerde ayak izleri ve görüntüler.. bölge sakinleriyle görüşmeler..  karşınızda 150 kiloluk bir dişi mankafa :

‘sizce eğer hala yaşıyorlarsa bu yaratıklara ne yapılmalı..’

çirkin yüzünü koyu bir gölge kaplıyor , gözleri inançla parlıyor : ‘öldürün onları.. insanlara zarar verebilirler..’

‘aynı yaşlarda bir başka düş : tavan arasında gün ağarırken uyanığım ve tuğla evimin içinde gri adamların oynadığını görüyorum.. 1920 yapımı bir hızlı filmdeki gibi hızla hareket ediyorlar.. fıışt.. kayboluyorlar.. gri şafak ışığında sadece boş tuğla ev.. bu sekansta hareketsizim , sessiz bir tanık..

büyülü ortam yerle bir oluyor.. artık orman parkında yeşil ren geyiği yok.. melekler tüm kovukları terk ediyor , içinde tek boynuzlu atın , kocaayağın , yeşil ren geyiğinin bulunduğu ortam giderek azalıyor , tıpkı yağmur ormanlarında yaşayıp soluk alan diğer yaratıklar gibi.. ormanlar motellere , hiltonlara ve mcdonaldslara yer açmak için yok olurken tüm büyülü evren ölüyor..’

İÇERDEKİ KEDİ , WILLIAM S. BURROUGHS , Çeviri : FAHRİ ÖZ , NİHAN HATİPOĞLU , ALTIKIRKBEŞ Yayınları , Ağustos 1997..

‘ormana nasıl seslenirsen , o şekilde susar..’ – GEORG SIMMEL

BAHANE..

hayvanlarda benzeri görülmeyen , salt insana özgü olan bir davranış keşfetmeye çok çalışıldı.. oysa dil ve devlet , hatta ahlak ve sanatın bile gelişimlerinin ilk belirtilerini insan altı varoluşta bulmak mümkün.. ama bir noktada , insanla hayvan arasındaki mesafede en ufak bir azalma olmamışa benziyor.. bazı hayvanlar bir haksızlık yaptıklarını hayal meyal sezebilirler belki – ama hiçbir hayvan özür dilemez.. kabahati bir de başarıya dönüştüren bahane yalnızca insanın tinsel mülküdür ve en üstün hayvan bile buna cesaret edemezken , en alçak insanın beşiğine türünün vaftiz armağanı olarak konulur.. bu bana insan tininin en büyük hizmeti gibi geliyor.. dünyanın kütlesini yerinden oynatabilen arşimed’in kaldıracı nedir ki bunun yanında.. oysa bu noktada tüm ahlaki dünya devreye girer ; bahane sayesinde , ahlaki gerçekliği sınırsız irademizin biçimlerine sokabiliriz.. ve mistik olan , insan ruhuna özgü bu eylemin daha alt düzeylerde daha da gür ve arı bir biçimde yeşermesidir ; tin mirasından mahrum bırakılmışların anavatanıdır o ; derin bir iç adalet , insan ruhunun en benzersiz şeyini en sıradan olanlara layık görmüştür..

türümüze bahşedilen bu lütuf , bir seyahatnamede ayıdan geldiğine inanan bir kızılderili kabilesine rastladığımda aklıma geldi.. bu kabile her ayıya ataları diye saygı gösteriyor , onu kutsal sayıyor.. ama ne de olsa ayı eti lezzetlidir.. bu kutsal atayı öldürdüklerinde , ona kendi etinden bir kurban yemeği sunuyorlar ve şu konuşmayı yapıyorlar : ‘görüyorsun , çocuklarımız aç.. seni öyle seviyorlar ki , bedenlerine katmak istiyorlar.. büyük ayı için , çocukları tarafından yenmekten daha güzel bir şey olabilir mi..’

buraya kadar yazdıktan sonra metni bir arkadaşıma okudum.. o ise , hayvanların bahane bulamayacağını sanmanın insan kibrinin yine tipik bir örneği olduğunu ve bahanenin salt insana özgü olmayan kozmik bir gerçek olduğunu söyledi.. ama benim karşı argümanlarımı kabul etmek zorunda kalınca dedi ki : ‘ne yani , yavrularını yediği için suçlanan dişi aslanın ne dediğini kendi kulaklarımla duymadım mı : ‘bunu yaptım’ , dedi ‘çünkü ailem için yaşamak zorundayım..’

GEORG SIMMEL

BİR AŞK FELSEFESİNDEN FRAGMANLAR..

bölüm : 2

her ticari anlaşmada , bu anlaşmaya daha az önem veren taraf daha baştan avantajlıdır.. aynı paradoks aşkta da tekrarlanır.. her aşk ilişkisinde daha az seven tarafın ağırlığı daha fazladır ; şartlar öner sürebilir , öbürü ona mahkumdur , çünkü aşkına bağlılığından ötürü avantajlarını fark edemez , farkına vardıklarından da yararlanamaz.. evlilikte de yine aynı koşullar altında , daha az hisseden , ötekine hükmeder.. evlilikte olduğu kadar özgür ilişkilerde de genellikle erkeğin bu durumda olması , bana erkeklerin kadınlar üzerindeki ağırlığını açıklayacak önemli bir neden gibi geliyor.. yine de bütün bunlar adaletsiz sayılmaz.. çünkü aşkta daha derinden seven o kadar daha derin bir mutluluk duyar ki , varsın öbürü de hakim olma konusunda ve ilişkinin dış kenarında yer alan şeylerde ağır bassın..

bölüm : 3

birine olan aşkımızdan ötürü , en soylusundan en adisine , en zekicesinden en aptalcasına kadar yapamayacağımız şey yoktur – tek istisna şudur : onu sevmek , ona olan aşktan ötürü olamaz.. aşkı , insanın tüm özgeciliğinin kökü diye överler.. pekiyi , kökü olsun , ama meyvesi asla olamaz.. bir insanı asla salt kendinden ötürü sevemem  , zira o zaman onu daha sevmeden önce sevmiş olmam gerekirdi.. seni sevdiğim zaman bu aşk sana karşı ruhumu bencilliğin tüm izlerinden arındırıyor olabilir ; fakat seni sana olan aşkımdan ötürü  sevemem.. yoksa aşkın bencillikten kaynaklanan bu kökü – ki o yalnızca bencillikten kaynaklanabilir , eğer düşüncesi kendi etrafında dönüp durmayacaksa ve etkisi nedeni haline gelmeyecekse – aşkın bu kökü etkilerine ve meyvelerine de kök suyundan akıtıyor olmasın..

GEORG SIMMEL

‘Öncesizliğin Ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri – Felsefi Minyatürler..’ – GEORG SIMMEL , Çeviri : ALİ CAN TAŞPINAR , DOST Kitabevi Yayınları , Şubat 2000..

BAYAN LAZARUS.. – SYLVIA PLATH

BAYAN LAZARUS.. 

işte yine yaptım

her on yılda bir

böyle bir tane beceririm

 

bir tür ayaklı mucize, tenim

bir nazi lamba siperliği kadar parlak,

sağ ayağım

 

tüy kadar hafif

yüzüm ifadesiz, incecik

yahudi kumaşından.

 

çözün kundağı

ah, sevgili düşmanım.

korkutuyor muyum? –

 

burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?

acı nefesi

ertesi gün yok olacak.

 

yakında, çok yakında

vahim bir öldürme gücü

evimde, etimde olacak

 

ve ben işte gülümseyen bir kadın.

daha sadece otuzunda.

ve kedi gibi dokuz canlıyım.

 

bu üçüncü sefer.

ne lüzumsuzluk

on yılda bir imha.

  

bu ne çok iplik.

çekirdek yiyen kalabalık

itişir içeriyi görmek için

 

ellerimi ayaklarımı çözmelerini –

muhteşem soyunmalar.

baylar, bayanlar

 

bunlar ellerim benim,

bunlar dizlerim.

bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

 

ben de onlardandım, tek tip kadın işte

ilk seferinde on yaşındaydım.

kazaydı.

 

ikinci seferinde istedim

bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.

üstüme kapaklandım.

 

tıpkı bir midye gibi.

tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları

ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan

solucanları

 

ölmek

bir sanattır, herşey gibi.

özellikle iyi yaparım.

 

bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.

bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.

sanki gider gibi bir davete.

 

bunu yapmak çok kolay bir hücrede

ölmek ve kımıldamamak

ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

 

güneşli bir günde geri gel

aynı yere, aynı yüze, zalim

eğlenen çığrışlara :

 

‘mucize!’

işte bu yere yıkar beni.

ama bir bedeli var.

 

yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.

kalbimi dinlemenin

hakikaten çalışıyor.

 

bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.

bir sözün, veya bir dokunuşun.

ya da biraz kanımı akıtmanın.

 

bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.

eee, herr doktor.

eee, herr düşman.

sizin eserinizim ben,

paha biçilmez,

altın topu bebeğinizim

 

bir çığlığa eriyen

dönüyorum ve yanıyorum.

gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

 

kül, kül

külü eşele bak.

etten kemikten eser yok

 

bir kalıp sabun

bir nişan yüzüğü

altın bir diş.

  

herr tanrı, herr şeytan

savulun

savulun.

 

küllerin arasından

doğrulurum kızıl saçlarımla

ve çıtır çıtır adam yerim.

 

SYLVIA PLATH

Çeviri : ENİS AKIN

‘çünkü nerede olursam olayım – bir gemi güvertesinde, paris’te bir sokak kahvesinde ya da bangkok’da- hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.’ – SYLVIA PLATH (Sırça Fanus)

‘bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan yaşama mahkum edecekti..’ – SYLVIA PLATH (Sırça Fanus)

SARI ŞEY.. – Küçük İskender

küçük iskender’in son şiir kitabı temmuzun başında sel yayıncılıktan çıktı.. kitabın adı ‘sarı şey’.. birbirinden etkileyici , sarsıcı şiir yer alıyor kitapta.. okuma tarihimde küçük iskender’in geç oluşan ama geniş bir yeri var.. kim söylemişti hatırlamıyorum fakat gerçekten de ‘dünyanın dönmesi için küçük iskender’in şiir yazmaya devam etmesi lazım..’ dünyanın en mantıklı ‘kanunu’ bu olsa gerek.. ‘sarı şey’ sıkı bir önsöz niteliğindeki ‘ucube’yle başlıyor ve nefes almayı bile unutturacak şiirlerle devam ediyor.. bence yapacağınız ilk kitapçı gezinizde kitap alma kontenjanınızda ilk sırayı ‘sarı şey’e verin.. yüreğine sağlık usta..

Crockett..

‘UCUBE’

ey devlet , beni de ötekileştir !

çünkü ötelenen , merkeze göre menzile daha yakındır.

ey devlet , beni de başkalaştır!

çünkü başkalaşan , sana benzemeyi bırakmıştır.

ey devlet , beni de yabancılaştır!

çünkü yabancılaşan , neden sevilmediğini anlayacak kadar

düşünmeye başlamıştır.

ey devlet , beni de farklılaştır!

çünkü farklılaşan , rasyonel evrimin yolcusudur.

ey devlet , beni de dışla!

çünkü dışlanan , içeriden çıkmış ve yeni şeylerle karşılaşmanın

heyecanına kapılmıştır.

 

seri katil ‘carl panzram’ der ki , ‘kendimi düzeltmek istemiyorum.

tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek ; onları

düzeltmenin tek yolun un da onları öldürmek olduğuna inanıyorum.

benim düsturum şu : hepsini soy , hepsine tecavüz et ve hepsini öldür.’

 

bir cani ile bir devlet arasındaki benzerlik , herkesin benliğinde bir

totaliter rejim hevesini baskı altında tutması. insanlar ve kurumlar

kendilerini ifade için daima bir enstrümana ihtiyaç duyar ; bir

besteciye müzik aleti , bir doktora tıbbi malzeme , bir katile bedeni

ve karşısındakine zarar vereceği nesne , bir devlete ordu ,

derinleştirilmiş kadrolar , din ve faşizm lazımdır.

bilim aslında atomu parçalamakla değil , parçalanmış atomu tekrar

birleştirmekle kendine yakışır olacaktır.

 

yönetme arzusu , belki kabullenilemez ama güdüsel bahanelerle

makulleştirilebilir ; ancak yönetilme arzusu diye bir olgu yoktur.

asimilasyona boyun eğip benzeyerek gücün kanatları altına giren

ve can güvenliğini sağlayanların , prototipleşmeye karşı çıkıp

benzemeyi reddederek ortak kimlik şemsiyesi altından kopanlara

düşmanlığı , sürüden ayrılanı kurdun kapması sözüyle

korkutulmaya çalışılınması çok bildik bir politikadır. bu politikaya

uymayan devlet yeryüzünde henüz görülmemiştir.

 

öte , öteki , başka , fark , yabancı ve dışarısı : huzuru olağanda arayanlar

için sürekli bir korku öğesi. hollywood yıllarca bu öğelerle

süslü korku filmleriyle terbiye etti kapitalist amerikan toplumunu.

o filmlerle biz de yerimizden sıçradık ortadoğuda. çok öteye

gitmememizi söyledi ebeveynler biz çocukken ; başkalarıyla / yabancılarla

konuşmamamız öğütlendi ; eve erken gelmemizin ,

dışarıda fazla durmamamızın kafamıza çakılması da cabası. sanki

biz çok temizdik ve diğerleri dehşetin tek sorumlusuydu. ama diğerlerinin gözünde biz de diğerleri olmuyor muyduk ? nerden bakılsa bir ‘öteki’ hala hayattaydı.

 

sınıflandırma , listeleme , ayrıştırma , ötekinin var olabilmesiyle

mümkündü. bütündeyse öteki kavramı anlamsızdır. anlamlıyla

anlamsızın adlandırılması ise işe yarayanla , uyum sağlayanla

buna öfkelenenin elektrolizine bağlı.

 

ey devlet beni de ‘ucube’ say !

çünkü ucubeleştirilen , hep hareket halindedir.

KÜÇÜK İSKENDER

BİR TELEFON GÖRÜŞMESİ

-aklım kadar ötedeyim , sense benden beethoveen kadar uzakta

tebliğ ediliyoruz sanki susuzluğa ve uykusuzluğa , sahi saat kaç

-sahi sular vardı

sular bizi korkusuzca sularlardı karanlıkta ilahi taşları sever gibi

neden aradın beni , kaybolmadım ki

arama bir daha , ararsan kaybolursun korkularında

-ben kaybolursam sen sensizliğinden suçlu olursun , suçla avunursun

herkes çekildi

şimdi herkes yeniden çekilecek ve mavi bir şey kalacak ağzımda

- bana ağzını ver

ağzımla örteceğim içimdeki uçurumları , kimse düşmesin

kimse üşümesin diye örteceğim ağzını dudaklarımla

ceylanlar öldü mü martılar gömer çünkü onları uykulara

- bunlar nasıl kolay kelimeler , kolay sesler , kolay yalanlar ,

kolay trajediler

kolajı yarım bırakılmış , tasviri ertelenmiş ürpertiler

beni arama bir daha

- bir daha sen arama beni , beni arayacaksa polis arar sokaklarda

it arar , düş arar

keskin ve allahı olmayan bir cehennem arar kendimde bulacak olursa

bir kırık ilhan irem plağı ver bana

- hayır , asıl sen arama

aranan ve bulununca ortadan kaldırılacak bir acıyım ben

acıyan bir şeyim ağrının ortasında varlığından devasa

elimdeki plakların bir yüzü silinmiş , sadece çığlıklar var orada

- o zaman kimse aramasın bizi , seni de aramsınlar , beni de

ulaşamasınlar tedirgin saldırganlığımıza

içimdeki rüzgar kanıyor , kan rüzgardan değil efkardan akıyor ince ince

- telefonu kapatmak zorundayım , biri kapıyı çalıyor gecenin bu yarısında

belki birileri de binayı kuşattı , numarası silinmiş tüfekler var omuzlarında

- omuz dedin , omuzlarımı da aramsın kimse , oradan uyumuştun birkaç kere

delil bulurlar , deli bulurlar , bizi bulurlar belki omuzlarımda

-telefonu kapatmak zorundayım , biri kapıyı kırdı bana usul usul yaklaşmakta

belki birileri de yüzümü kuşattı , evin her yeri baştan aşağı sancımakta

- ciddi söylüyorum beni bir daha arama , ruhumu arama

yasak belge arıyorsan kalbim , uyuşturucu arıyorsan adın var sadece ardımda

- telefonu kapatmak zorundayım , biri aşkıyla ban kurşun sıkmakta

belki birileri de beni sevebileceğini fark etti , bedenim slogan oldu meydanlarda

-telefonu asıl ben kapatmak asıl ben zorundayım asıl

yuttuğum haplar şiddetle patlamakta

sen buna lüzumsuz intihar diyeceksin sanırım

ama lüzumlu bir narkozdu ömür boyu sürecek aslında..

bir daha beni arama..

- sen de arama aslında..

- arama lütfen..

- ne olur sen de arama..

- bir daha ki peygambere kadar

söz

asla !

sen de..

- arama !

..ama aslında.

KÜÇÜK İSKENDER

‘çocukken görüleni severdim ; yeniyetmeyken hissedileni ; erkek oldum , artık hiçbir şeyi sevmiyorum..’ – Bir Delinin Anıları , GUSTAVE FLAUBERT

‘ah evet..  hayatımda ne kadar çok saat , uzun ve tekdüze saatler , düşünmekle , şüphe etmekle geçti.. kaç kış günü , batan güneşin soluk ışıklarıyla beyazlaşan közlerimin önünde başım eğik ; kaç yaz akşamı kırda güneş batarken bulutların kaçışına , yayılışına , buğdayların meltemle boyun eğişine bakarak , ormanların ürpermesini duyarak ve doğanın geceleyin iç çekişini dinleyerek geçti..

 ah çocukluğum ne hayalperestti.. nasıl da , sabit fikirleri , yapıcı görüşleri olmayan zavallı bir deliydim.. yapraktan saçlarını eğen ve çiçeklerini yere bırakan sık ağaçların arasından akan suya bakardım ; beşiğimin içinden , odamı aydınlatan ve duvarların üstüne tuhaf şekiller çizen, lacivert gökyüzün üstündeki ayı seyrederdim ; güzel bir güneşin karşısında veya beyaz sisiyle gelen bir bahar sabahında, çiçek açmış bahar ağaçlarının , patlamış papatyaların karşısında kendimden geçerdim..

bir de denize bakmayı severdim – ki bu en şefkatli ve nefis anılarımdan biridir : dalgaların birbiri üstünde köpüklenmesini , denizin kıyıya düşerek köpük köpük kırılmasını , sahile kendini koyuvermesini ve çakıltaşları ve deniz kabukları üstünde geri çekilirken , çığlık atmasını..’ 

‘çocukken görüleni severdim ; yeniyetmeyken hissedileni ; erkek oldum , artık hiçbir şeyi sevmiyorum..’ 

‘insan , bilinmedik bir el tarafından sonsuzluğun içine atılan kum tanesi , uçurumun kenarındaki bütün dallara tutunmak isteyen , erdeme , aşka , bencilliğe , hırsa bağlanan ve daha iyi tutunmak için bütün bunları erdem sayan , tanrı’ya yapışan ve her zaman zayıflayan , elleri bırakan ve düşen , zayıf ayaklı , zavallı böcek..’

‘her şeyi dendik ve her şeyi , umutsuzca inkar ediyoruz ; ve sonra , tuhaf bir tamahkarlık , ruhumuzla ve insanlığımızla bizi ele geçirdi ; içimizi kemiren devasa bir endişe var ; etrafımızda bir kabir soğukluğu hissediyoruz..’ 

‘ve üstelik bütün bunların üstünde herkesin kendi ucunu çekiştirdiği ve elinden geldiğince örtündüğü bir örtü var.. acı komedya.. dehşet dehşet..’

‘seviyordum.. sevmek.. kendini genç ve aşk dolu hissetmek , doğanın ve ahenklerinin içinizde attığını hissetmek , bu hayale , kalbin bu atılımına ihtiyaç duymak ve bundan mutlu olmak.. ah insanın ilk yürek atışları , ilk aşk çarpıntıları.. ne tatlı ve ne tuhaflar.. ve ardından ve daha sonra , ne kadar şapşalca ve aptallık derecesinde gülünç geliyorlar.. tuhaf şey.. bu uykusuzlukta aynı anda hem ıstırap , hem de neşe var.. yoksa bu kibirden mi.. ah aşk yoksa sadece gurur mu… dinsizlerin saygı duyduklarını reddetmek mi lazım.. kalbe gülmek mi gerekir.. – heyhat.. heyhat.. dalga maria’nın ayak izlerini sildi..’ 

BİR DELİNİN ANILARI , GUSTAVE FLAUBERT , Çeviri : BURAK ZEYBEK , SEL Yayıncılık , Mart 2010..

(kitap arkası : flaubert’in 1838’de 17 yaşındayken yazdığı bir delinin anıları, yazarın kendisinin de dahil olduğu burjuva dünyasına eleştirel bir bakış olarak da okunabilir. geçmiş ile şimdiki zaman arasında gidiş-gelişler tekniğiyle kaleme alınmış olan roman, imkânsız bir aşkın öyküsü.

yalnızlığı bir yaşam biçimi olarak seçen, hatta bunu bir ibadet gibi yaşayan kahramanımız, seçtiği bu yaşam biçiminin olumlu olumsuz bütün yanlarını tüm keskinliğiyle hisseder. gençliğin heyecanı ve sorgulayan zihniyle hem kendini hem dünyayı hem de aşkı anlamaya çalışan bu karakter, on dokuzuncu yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla uzanan bir aynadır da aslında..)