Archive for the ‘Şiir’ Category

DELİ SINIR

Yetersizlik diyorum

Aşk yetersizdir alkol yetersiz

İş yetersiz oyun yetersiz

Bıçak çekse de kalem tutsa da

Sağ el yetersizdir diyorum

Sol el yetersiz

Nokta yetersizdir çizgi yetersiz

Yetersiziz efendim

Yetersizsiniz

Yetersiz

 

J. PRÉVERT

Çeviri : HAYALET OĞUZ (OĞUZ HALÛK ALPLAÇİN)

Seçilmiş Hikayeler Dergisi, Temmuz 1955

‘O Pera’daki Hayalet’ , Hazırlayanlar : Sezer Duru, Orhan Duru, YKY Yayınları, 161 Sayfa, Mart 1996..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CAN YÜCEL

Aynalar insan değil

Aynalar insan

Hem de ikisi

Hem insan hem ayna

İster manhattan’ın doğu yakasında

İster boğaz şehrinin kumkapı’sında

Herkes yalanları söyler

Doğruları söyleyerek

Ama herkes

Yeni rakı masasındaki sarhoş ağızlar bile

 

ALLAN GINSBERG

19.06.1990

Çeviri : CAN YÜCEL

‘Gece Vardiyası’, PAPİRÜS Yayınları, Ocak 1993, 111 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Taşralı Kadınlar

denizden geliyorlar
cepkensiz hayatın yorgun yüzlü miçoları
geliyorlar masallar ülkesinden

susuz
perişan ırgatları
taşranın
yalınayak hüzünlü türküleri

 

saçları dağınık yoksul akşamlarda
neler geçmemiştir ki ufuklarından
tütün kokusu yeşil ve mavi
nasıl bir fırtınadır ki kopmuş geliyor

 

kopmuş geliyor eflatun mor hanımeli
fısıltıyla konuşuyorlar
hayatları kocaman denizlerden de derin
sözleri divitine banmış uçurum kadınlar

 

mışmışlı gözlerle bakar şafağı beklerler
boynu bükük geçiyoruz hüzünlü türkülerinden
tırtıklanmış patiska hayatlardan
masallar ülkesinden
pepeçura * zamanlardan

 

hayrat çeşmesinde terleyen boyunlarını
yıkıyorlardı gördüm
paluze * elleri ne kocaman öyle ne yaman
ateşten sözlerini kessem şöyle saçlarım tarumar
masallarını dinlesem yüzüm kızarır nutkum tutulur
memeleri santur tenleri  kilim desenli mağrur
tülbentlerinde kokuları delişmen melisaların
taşra kadınları çok işveli çok yaman

 

geliyorlar uzun aksak adımlarla
başlarında yazma ayaklarında yün çorap
duruşları dağa benziyor gözleri çok derin
sırtlarında yağmalanmış bir dünya
taşranın al yanaklı efsaneleri
umutlar özlemler fırtınalar büyüten
emekçi güzel kadınları ülkemin

 

annem annem
zerdali dalı mısın özverinin adı mısın
kaf dağının ardında yalnız bir ceylan
gülüşün bahar bahçe
başak tarlası yurdumun
çam kokulu özlemine sar beni

‘Özer’

aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin..

‘Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim.

Oysa herhangi  bir adres yeterliydi benim için…’

Oğuz ATAY – Korkuyu beklerken – Demiryolu Hikayecileri

 

Ve yine yollardayım yalnız başıma..  yalnız  gezmeleri seviyorum.. ama gideceğim yerde  nedense hep birilerine söz veririm geleceğim görüşürüz diye.. sonra sıkışır kalırım o başkalarının planları içine..  yine öyle oldu ya neyse..

İnsanın bulunduğu yer, zaman ve an’dan başka bir yer zaman ve an’a dahil olması sanki kederleri azaltıyor gibi.. nedense bu sene öyle hissettim.. uzaklaştı, silikleşti canımı yakan her ne varsa..  gelir gelmez ise  içimi sıkan aynı  el harekete geçti  yeniden.. yeniden.. oysa ne kadar uzaktı benden her şey.. ve ölüm.. bir an başka bir gökyüzü altındaydım .. ve gökyüzü o kadar berraktı ki .. küçük sahil kasabalarında benim hiç içemediğim o biranın tadı bile ne güzeldi.. kabuklu fıstıkla bira içmek.. bir de ucuz şarap.. ama tadı pek bir hoş.. zira şaraptan da anlamam hiç.. ben her konuda biraz acemi ve ilgisizim.. zaten çok unutkanım.. o yüzden hep bir daha keşfederek yol alırım.. son zamanlarda isimleri unutur oldum.. geçen gün yeni tanıştığım birine adını tekrar sorabilirim şaşırma dedim  .. güldü sadece.. artık isimlerin mıh gibi beynime kazınmasını istemiyorum.. bu özensizlik değil de biraz vazgeçiş gibi.. sanırım bir çok duygudan, kuraldan, zorunluluklardan  vazgeçtim artık..  önce isimleri unutarak başladım.. hani seslendiğinizde en güzel sesleri çıkaran isimler vardı ya hayatımızda… en çok ta canımızı onlar yaktı..

zaman zaman kendimi ülkesiz, yersiz yurtsuz hissediyorum bu uzak diyarlara gittiğimde.. İnsanın kendini hiçbir yere, adrese  ait hissetmemesi, aidiyet duygusunun  olmaması..

hiçbir yaş’ a ait hissetmemesi ayrı bir huzur.. Bana göre ölüm herkese eşit mesafede olduğu için,  herkes aynı yaştadır.. galiba bir tek ölüm bu kadar adil.. herkese aynı derecede acımasız ve koşulsuz..

Saçlarımı da  kısacık kestim  tatile çıkmadan önce..  şimdi bakıyorum da hayli uzadı.. çok severim kısa saçı.. jean seberg’in serseri aşıklar filmindeki  fotolarını kuaförlere  gösterip az kestirmedim..  Pratik şeyleri sevdiğim, beni yoran uğraştıran şeyleri sevmediğim için.. Formalitesiz, sevgisiz, ilgisiz, bakımsız da dayanabildiği, hep bir iki el darbesiyle iyi durabildiği  için.. uzun yollar için de iyidir..  böylece  beni özgürleştirdiği içindi belki de.. turgut uyar’ın jean seberg’e   yazdığı dizelerdeki gibi..

‘Saçlarımı hep kestim

Tutacak kadar kalmasın dedim

Çünkü bir başkaldırma ancak

Saçlarından tutulur……’ 

Ama uzadı yine kara saçlarım.. sanırım biraz uzun kalacaklar renklenecekler  bu defa .. bazen bir kadının saçlarını değiştirmesi yeni bir sayfa açmak gibidir.. züğürt tesellisi işte..

aşk ise bir var bir yokmuş mesafesinde.. bir var bir yok gibi… bazen hiç sevmiyorum.. bazen çok seviyorum.. çoğu zaman sevmiyorum… galiba artık sevmiyorum…

sanırım aşkı geçtim gözlerimi açabilirim… sevgimle…

‘TAFLAN’

 

‘o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin..’

Haydar ERGÜLEN

(Üzgün kediler gazeli – iç nefes)

AYRILIĞA İSYAN

Sevdan taşıyacaksa sonsuza dek seni
ayrılığın hırçın haykırışlarına karşı.
Göğüs gerecekse meydanlardaki haklı çığlıklar gibi
iki yüzlülere, bencillere, tek güç olma sevdalılarına
Ve yalnız kalmayacaksan bu kavgada
Koşacaksın güneşi avuçlayanların yanına.
Ama bil ki güneşin ısısını içinde hissedenler bekler geride
Düşlemek istemiyor seni
acı kokan, ışıksız, haklı çığlıkların boğulduğu, umutların askılarda sallandığı
soğuk, kahpe dört duvar arasında.
Beklemek istemiyor bir sonraki görüş gününü,
bayramları, yılbaşıları.
Ve beklemek istemiyor her kiraz mevsiminde yenik düşeceği yalnızlığıyla.

‘Umut’
(20 Mart 1997)

ENGEL’SİZSİNİZ…

Bir Şehri dolaşıyorsun ya adımların karışıyor o şehre…
Engelsiz yol alıyorsun ama nerden bileceksin ayağına dolanan bir engelin yolunu kesmesini…
Koca şehir kol kanat gerer o ara sana bense göz kulak olurum ya ne gelir elinden söylesene?
Bir engeli görmezden gelebilir misin?
Düşünsene!
Sadece düşünüyor olman bile engellenirken hareketlerini nasıl sınırsız kılabilirsin?
Engelleri kaldırabildiğin anda Engelsizsin…

‘Hasibe’

(Arkadaşımın rol aldığı ‘Engelsizsiniz’ adlı tiyatro oyunu için yazdım. Ve dizelerin bir kısmı kullanıldı oyunda, bu benim için onur verici bir andı.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Düşlerine tecavüz edilen piç çocuklar için..

Günlerdir sol tarafımda bir ağrıyla çoğalıyorum.
Bedenim ruhumun altında günlerdir
böyle hezeyancılık oynuyor çığlıklarla.
Sanırım biraz daha azaldım sevgili..

 

Güne güz düşler doğuran çocuklarla
biraz daha azımsandım yakarışlarla.
Yitik bir sevdanın adını annesine
iliştirip, anneyi acı diye usunda büyüten
çocuklarla bir kez daha damladım kan diye..

 

Öz suyunu kökünden dinamitleyip
kendini kurutmaya mahkum etmiş
çocuklar için, gözyaşlarımla özsuyu
biriktiriyorum avuçlarımın ayasında.

 

Dikte dilmiş bir düzene gözlerinde
ateşler yakan çocuklar için,
anarşist çiçekler topluyorum günbatımlarında

 

Düşlerine tecavüz edilmiş piç çocuklar için,
düş doğuruyorum yoğun bakım ünitelerinde..

 

Bilyeleriyle ayışığına kelebek kanatlı
şarkılar mırıldayan çocuklar için,
ateşböceği oluyorum karanlıkları delen..

 

Sanırım biraz daha, biraz daha..dahaa
azaldım bu gece çocuklarla sevgili..

‘Mavinin Çığlığı’

başkalarına

bir bildiğim vardı eskiden, şimdi unuttum
sular belki yalnızca kendine akıyordur, düşünmeye gerek yok
hep öyledir.

sandığımdan fazlasıymış hayat
acıdıkça öğrendiğim arka sokaklar, taş
üstünde köz kaybettiğim arkadaşlar
belki diyorum çektirdiğimiz fotoğraflarda hala gülüyorlar. 

‘Papyrus’

kaybolmuş bir şiirin son dizesi…

( kaybolmuş bir şiirin son dizesini bulmak için aynı şiire düşmüşlerdi..

adam, sorgusuz sualsiz ve yorgun duruşuyla sarıldı kadının yokluğuna.

adını dahi sormadı. şiir için az biraz heyecan bir tutam yokluk, az biraz 

hüzün yeter deyip kadına: Z.. adını verdi.

kendisine de sonun başlangıcı olan Y.. adını verdi !

ve kapadılar aynı şiire gözlerine. )

 

Z.. bu sen misin, nasılsın.. söylesene?

ellerin..ellerin nerede..

bak ıssız bir ada gibiyim.

beni çevrele… 

beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece..

gel tam kucağımda açan zerdali dalı ol. 

 

üşüyorum bana bir palto bul Z..

bana omuzlarından soyulmuş ve yıllanmış 

olan yüzyıllık yalnızlık kokunu ver..

 

bana avuçlarınla bir sandal yap,

bakışlarının sıcağına demir atacak. 

ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle..

bırak kalayım serzenişinde bir ömür Z..

 

Y.. düştüm gecede..

düşerken dizine çarptım ve düş oldum dilinde.

 

Y.. bana dilinin ucundaki sözcükleri ver, 

birlikte dolduralım bu satırları. 

olmadı diline hapsolmuş küfürleri ver,

birlikte düzelim bu düzeni kaymış yaşamın..

 

Y.. çok yorgun bir akşamın elinden tutuyorsun ya sen,

gel benim avuçlarımdan tut sana yetim kalmışları 

göstereyim..

 

( yitik bir nefes aldı kadın, adamın duraksayıp Z..’leri tükettiği yerde.

sonra gözlerini milad-ı evvel zamana çevirip, harfleri çalınmış bir 

uygarlığın sesine bürünüp kusmaya başladı içindeki Y..’leri kadın. )

 

Y.. dün geceden bu yana ruhundan 

çamaşır ipine asılı bir kadın diktim düşlerime..

ki, bedeninden oluk oluk akan bu aralık kan yağmurları kurusun diye.

 

üşüyorsun hala Y.. kapa gözlerini ve gör bizi.

yüreğim yüreğinin üstündeki hezeyanda.

Y.. yalnız değiliz; çünkü tanrıların ve tanrıçaların 

çıldırmış olduğu araflardan  kaçtık da geldik.

 

gözlerin Y.. gözlerin rengini unutulmuş 

dağ çocuklarından almış bu gece.

sarıl bana o çocukların gözlerindeki ateşle ve 

dokun bana onların özgürlük şavkındaki mavisiyle..

 

Y.. kulaklarım uğulduyor.. 

yoksunluğunda attığın  çığlıklarla..

sen de ben, ben oluyorum Y.. 

ben sen olmuşken nasıl giderim..

 

Y.. gece neden bu kadar uzak. 

gecesi kısa bir sevda bulur mu adımlarımızı dersin?

 

‘Mavinin Çığlığı’

Güneş Doğuyor…

Bak nasıl içimde gözlerimin
Eriyor damla damla keder
Karanlık ve isyancı gölgem nasıl
Tutsağı oluyor güneşin
Bak
Yok oluyor tüm varlığım ve beni
İçine alıyor bir kıvılcım
Fırlatıyor taa doruklara
Bak nasıl
Sayısız yıldızla
Doluyor gökyüzüm benim
Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan
Ve kokular ve ışıklar ülkesinden
Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
Fildişi, bulut ve kristal
Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum
Götür şiirlerin ve coşkuların kentine
Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün
Çıkardığın yer yıldızlardan daha yüksek
Bak
Nasıl yandım ben bu yıldızlarla
Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar
Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi
Yıldızlar topladım

Eskiden ne kadar uzaktı toprak
Gökyüzünün mor köşelerine
Yeniden duyuyorum şimdi
Senin sesini
Karlı kanatlı sesini meleklerin
Bak nerelere ulaştım sonunda ben
Samanyoluna, ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa

Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi
Yıka beni dalgaların şarabıyla
İpeğine sar beni öpüşlerinin
İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde
Bırakma artık beni
Beni yıldızlardan ayırma
Bak tam karşımızda gecenin mumu
Damla damla nasıl eriyor
Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
Gözlerimin simsiyah kadehi
Senin ninnilerini dinlerken
Ve bak nasıl
Şiirlerimin beşiğine
Sen doğuyorsun, güneş doğuyor…

Furuğ Ferruhzad
Çeviri : Hatice Gülcan Topkaya