‘Topaç nasıl döner? İpi sağdan sararsanız sağa döner topaç; soldan sağa doğru sararsanız bu kez sola döner küçük oyuncak. Türkiye’de inançsız politikacılar da topaçlara benzerler. İhtirasın ipi ne yöne sarılmışsa oraya doğru dönerler. Bir süre sağa, bir süre sola…’ – Uğur Mumcu (3 Mayıs 1974..)

‘gazeteciyi nasıl tanımlarsınız? kimdir gazeteci, ne yapar? işlevi nedir? gazeteci, her konuda fikir ileri süren, her şeyi bilen insan demek midir? hayır. nereden bilecek gazeteci her şeyi?

ben kendime göre bir tanım yapayım:

– gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir.

gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.’

uğur mumcu (milliyet, 3 mayıs 1992)

 

“yazın dünyası, gazeteler, dergiler, televizyon  ne kadar boş değil mi.. ne kadar sığ insanlar arzı endam edip boş boş konuşup, yorum yapıp havanda su öğütüyorlar.. yüz kelimeyi geçmeyen kelime dağarcıklarıyla ülkenin kanayan sorunlarıyla ilgili ahkam kesiyorlar, çözüm diye kendi faşist zihniyetlerinin izlerini taşıyan öncü emellerinin ürünlerini sunuyorlar.. kendileri gibi düşünmeyen herkes bilgisiz ya da ‘faşist’ ya da gizli örgüt bağlantılı vs vs vs.. onu bırakın televizyondan ya da gazeteden açıkça tehditler savurup yarın seni de götürecekler diye başka yazarlara göz dağı veriyorlar mahalle kabadayıları gibi..

oysa eskiden böyle miydi.. birbirleriyle en kavgalı olan yazarlar, sanatçılar bile bel altından vurmaz, tehdidi geçin nezaket kurallarını aşmadan en acımasız şekilde tartışır, eleştirir ama birbirlerini gördüklerinde el sıkışır, hal hatır sorarlardı..

şimdi ise bakıyorsunuz en önemsiz konuda bile birbirlerine bağırarak yüksek sesle konuşmalar, hakaretler, tehditler, söz kesmeler, sataşmalar, birbirlerinin üzerine yürümeler, hatta eline geçirdiği nesneleri fırlatmalar oluyor.. zamane ‘aydınları’ böyle tartışıyor işte..

geçenlerde ‘schopenhauer’in sel yayınlarından ‘ülkü hıncal’ çevirisiyle çıkmış ‘eristik diyalektik- haklı çıkma sanatı’ diye bir kitabından alıntılar yapmıştık ‘aylak adamız’da.. sanki bu adamların hepsi daha önceden bulmuşlar bu kitabı, onu iyice hatmetmişler ona göre bilenmiş ve piyasaya çıkmışlar.. en ince ayrıntısına kadar öyle güzel uyguluyorlar ki orada anlatılanları.. hatta bazen o kitap yaya kalıyor onların icrasının yanında..

peki neden böyle oldu.. beğenirsiniz beğenmezsiniz en başta cumhuriyet aydınlanmasıyla yetişmiş bütün aydınlarımızı ya ecelleriyle, ya da kimin yaptığı apaçık ortada iken bir türlü faillerinin bulunamadığı suikastlar, katliamlar sonucu kaybettik.. onların yerine yetmiş ve seksen darbelerinin dayattığı eğitim sistemlerinin eğitip, klonlanmış şekilde piyasaya sürdüğü insanlar doldurdu..

iki kelimeyi yan yana koyduğunda bokunda boncuk bulmuş gibi yaygarayı koparan insanlar yedi gün yirmi dört saat gazetelerde, televizyondalar.. bazıları neredeyse aynı ada üç, dört televizyon kanalında birden boy gösteriyorlar.. bazen bakıyorum aynı zaman diliminde farklı kanallarda aynı nakaratı sürdürüyorlar.. yuh yani diyorum.. kalmadı mı bunlardan başka kimse..

her konuda uzmanlar.. bilmedikleri bir konu yok.. güneşte patlamalar oluyor onlara soruyorlar, dolar alıp başını gidiyor onlara soruyorlar, futbol konuşuluyor yine onlar, suriye’ye saldıralım mı yine onlarla konuşuluyor, deprem oluyor bakıyorsun profesör olmuş bilim adamlarına televizyonda kafa tutuyorlar.. vır vır vır.. ne bitmez enerji.. ne ses teli varmış mübarek adamlarda..

hele bir tanesi var yüzünde malum sebeplerle tek mimik olmadan tüm televizyon kanallarında.. zamanın tüm askeri darbelerine selam durmuş emir eri, askeri darbe yaltakçısı, faşisti, şimdinin ise en demokratı.. o da yetmezmiş gibi bir tane genç versiyonunu bulmuşlar şimdi onun yanında onu yetiştiriyorlar.. tıpkı ikizi, burnundan düşmüş.. kendilerine doğru dürüst cevap veren yok, zaten cevap verebilecek ortam da yok..  dilediklerini konuşturup, yazdırıyorlar..

iki aydır yeni bir operasyon yaptılar medyada zaten.. iki üç kelime yazan kim varsa hepsini ya işten çıkardılar ya da içeri tıktılar.. muhalefete zerre tahammül yok.. ama ortada dolaşan kocaman kocaman demokrasi balonları var..

ama hemen güncel bir örnek vereyim ultra süper sonik falan filan  demokrasimizle ilgili : yıllar önce jitem ve kontrgerilla tarafından katledilen ape ‘musa anter’in on yıllardır piyasada olan kitapları birden toplatıldı.. sanırım 12 eylül referandum süreciyle gelişen demokrasi sürecimizin açılımlarından birisiydi bu.. ne güzel değil mi.. jitemin cirit attığı, hizbulkontranın katliamlar işlediği dönemlerde bile piyasada satılan kitapların şimdi ‘suçlu’ olduğu tespit edilmiş ve toplatılmasına karar verilmiş.. vay vay vay..  yüz yıllarca fetvaları uygulanmış ve hep hoşgörünün timsali olarak adlandırılmış osmanlı yönetiminin büyük şeyhülislamı  ‘ebussuud efendi’ hazretlerinin hep fetvalarının sonunda buyurduğu gibi bu ‘sakıncalı’ kitapların hepsi ‘tiz toplatıla, tiz yakıla, yazanın da katli vaciptir tiz boynu vurula..’

herkesin malumu zaten şimdilerde yeni yargı paketi geliyor, koştura koştura yargımızı hızlandırıyorlar bu sıralar.. neler yok ki içinde.. ‘çek mağduru’ diye bir saçma sapan terim uydurdular, bu ‘çek mağduru’ denilen tayfanın cezaevinden çıkmalarını da sağlayacak bu yargı paketi.. peki ellerinde patlayan çekleri tahsil edemeyen dürüst tüccar, esnaf ne yapacak.. mağdur esas onlar değil mi.. yok efendim insanları hapse tıkarsan borçlarını nasıl ödeyecekler.. lan zaten bu adamların yargılamaları beş seneden fazla sürüyor, bunlar bu kadar süre dışarda dolanıyorlar ama hiçbir şey yapmıyorlar borçlarını ödemek için.. çünkü gerçekten yüzde sekseni tokatçı.. pırasa doğrar gibi çek yapraklarını doğrayıp piyasaya dağıtmışlar.. karşılığında aldıkları mallardan gelir elde edip tüymüşler.. e ne olacak şimdi alacaklarını alamayan vatandaşlar.. içerdeki sekiz bin küsür insanı düşünüyorsun da alacaklarını alamayan bir milyona yakın kişiyi neden düşünmüyorsun.. öde bakalım o zaman sorumlu bir hukuk devleti olarak sen de onların alacaklarını.. ya da önüne gelen adama çek karnesi dağıtan bankalara ödet bu alacakları.. yok nerde o ince düşünce..

hani yargı hızlanıyor diyorlar ya, size hemen kısaca komedi bir olay anlatayım.. ekim ayında ortağım ‘ciğerim’ müşteki vekili olarak bir karşılıksız çek duruşmasına girdi.. yani 2011’in ekim ayında.. sanık gelmemişti.. sanığın ifadesinin alınması ve başka bir takım eksikliklerin giderilmesi için duruşma başka bir güne ertelendi.. verilen yeni duruşma günü neydi biliyor musunuz : 2013’ün ocak ayıydı.. inanmayana hemen fakslarım duruşma zaptını.. şaka değil gerçek.. iki seneye gün veren hızlanan yargı mekanizması.. bu durumdan dolayı ne hakimin ne savcının ne memurun suçu ya da ihmali var.. suçlu belli problemli sistem.. işte bu yargı paketiyle altı kaplumbağa gücünden sekiz kaplumbağa gücüne çıkıyorlar.. yargının hızını nasıl arttırıyorlar şimdi, var olan davaları ortadan kaldırarak.. neyle afla.. ama kime af.. sadece çek tokatçısına.. çıkarsana genel bir af.. rahatlatsana yargının yükünü.. yok, işine gelene af var..

şimdi bizim mesleğe göz dikmişler bir de.. arabuluculuk yasasını da araya sıkıştırılıyor.. şeyhülislam ‘ebusuud efendi’nin fetvalarını uygulamak üzere bir nevi ‘kadılık’ sistemini getiriyorlar.. neymiş herkes adliyelere gidiyormuş.. artık bir takım meseleler arabulucular sayesinde çözüme hemen ulaşabilecekmiş.. hangi konular mı.. neler yok ki.. en başta kadınların bir sürü hakları biçiliyor, yok ediliyor.. aile mahkemelerinde çözüm üretilmesi gereken konular arabuluculuk adı altında çözüme gönderiliyor..

bırakın bu ayakları kardeşim.. eskiden on saniyede yatırdığımız üç liralık vekalet suret harcını ‘uyap’ denilen zamazingo çalışmadığı için bazen beş altı saatte yatıramıyoruz, bazen bugün git yarın gel oluyor.. şaka değil gerçek.. kar yağıyor ‘uyap’ çalışmıyor, tren geçti ‘uyap’ gitti, köpek havladı ‘uyap’ kesildi, yağmur yağdı şimşek çaktı ‘uyap’ gitti, pazartesileri zaten ‘uyap’ı gören olmaz, sene başlarında güncelleme yapılır bir hafta on gün ‘uyap’ iptal.. ne çağdaş sistemmiş be yahu.. alt yapıyı oluşturmadan sistem oluşturursan olacağı budur işte.. bu konular gündeme geliyor mu hiç.. gelmez..  

neyse kendi dertlerimizden konuyu  saptırdık nerelere geldik..

işte bu yukarıda anlattığım akıllara zarar günümüz ortamında en büyük eksikliğimiz aşağıdaki fotoğraftaki güzel aydınlarımızın artık olmaması..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘uğur mumcu, aziz nesin, ilhan selçuk..’ fikirlerini, eserlerini beğenirsiniz beğenmezsiniz daha onlar gibi kimlerin eksikliğini hissetmiyoruz ki : ‘turan dursun, musa anter, server tanilli, turhan selçuk, ahmet taner kışlalı, doğan öz, hrant dink, can yücel, cavit orhan tütengil, rıfat ılgaz, cemal süreya, ece ayhan..’ saymakla bitmez..

kimisi gazeteci, yazar olarak, kimisi sanatçı, şair olarak her alanda doldurulamaz boşluklar bırakarak sonsuzluğa gittiler..

bugün işte onlardan güzel ve yiğit insan ‘uğur mumcu’ ustanın katledilişinin yıl dönümü.. işte ‘şu kadarıncı yıl dönümü’ demiyorum artık.. sayı vermek istemiyorum.. tarihimiz ağıt yakma yıldönümlerine döndü artık.. bir iki damla gözyaşı, bir iki slogan, bir iki konuşma ve hadi bakalım seneye görüşürüz.. ayın 19’unda hrant abimizin katledildiği gündü, bugün de uğur mumcu ustamızın katledildiği gün.. acımasızca, kahpece katledildiler ikisi de.. arkadan sinsice tezgahlanan cinayetler.. sanki her yılın başında insanların ayağını denk alması seçilen kurbanlar gibiydiler..

peki ‘uğur mumcu’ kimdi..

gazetecilik okullarında ders olarak okutulması gereken ilkelerinden ve gazetecilik meslek kurallarından hayatı pahasına ödün vermeyen, derin devletin çözümleyicisi, silah tüccarlarının belalısı, hayali ihracatçıların korkulu rüyası ve  hep dimdik durmuş bir gazeteci, anti emperyalist, laik, aydınlanmacı ve devrimci bir insan..

“bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” şiarıyla yazan ve düşüncelerini savunan örnek bir insan..

yazarken eğilip bükülmeden dimdik duran uğur mumcu usta 4 şubat 1981 günlü yazısında da başına neler gelebileceğini bildiğini göstererek adeta karanlık köşelerdeki  derin güçlere ve onların pislik tetikçilerine meydan okumuştur : ‘isterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar. evet yazacağız, susmayacağız. bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.’

işte böyle inançlı ve kararlı aydınlanmanın savunucusu bir insandı uğur mumcu..

onun katledildiğini çok geç bir vakitte gece eve geldiğimde öğrenmiştim.. annem, babam ağlıyordu, kardeşim gözleri dolu dolu ekrana bakıyordu.. ne oldu dedim.. hiçbirinden ses çıkmadı.. ekrana doğru yaklaştım.. ankara’dan canlı bağlantı.. insanalar haykırıyor : ‘uğurlar ölmez..’ dizlerimin bağı çözüldü, yığıldım kaldım.. kim nasıl yapmış, kafamdan bunlar anlamsızca uçuşuyordu.. sonra gittim odamda onun kitaplarına sarıldım sabaha kadar okudum, ağladım durdum..

çevremde kaç kişi okumuştur onun kitaplarını bilmem.. ama çoğu insan bilgi sahibi olmadan ahkam kesip dururlar onun hakkında, acımasızca atıp tutarlar.. ne faşistliği, ne ulusalcılığı kalmaz.. oysa tek bir satır yazısını okumamışlardır.. boş beleş kulaktan dolma bilgilerle konuşurlar..

ben de birçok görüşüne katılmam uğur mumcu’nun ama ortak noktalarımız da çoktur.. beşlik simit gibi her türlü şekle girebilen, zamanın iktidarına göre pozisyon değiştirip cep dolduranlardan olmadığı için, aydınlanmacı, yurtsever, laik, antiemperyalist olduğu için, örnek bir gazeteci olduğu için severim kendisini..

uğur mumcu’nun tüm yazdıkları her dönem mutlaka okunması gereken ve önümüzü görebilmemiz için bizlere sönmeden ışık tutan, tecrübe aktaran, ufuk açan ve eskimeyen yapıtlardır..

şimdi o kadar yırtınıp duruyorlar derin devleti deşifre edeceğiz diye ama onun derin devleti deşifre edip 1970’lerden beri yazdığı yazılarının yanına bile yaklaşamadılar.. onun gibi korkusuzca çomak sokup karıştıramadılar derin tezgahlara..

anlamsız bir koşturmacanın içerisindeyim günlerdir, bu sıkışıklık içinde bugün ‘uğur mumcu’yla ilgili bir yazı yazmasam, anmasam çok üzülecektim büyük ustayı.. hele ‘reis’in bu yukarıdaki fotoğrafı bugün bana yollamasından sonra öyle bir hüzün çöktü ki içime.. yıkıldım.. üç güzel insan güzel günler için kadeh kaldırmışlar..

bu fotoğraf karşısında konuşmanın, yazmanın ne anlamı var artık onlar gibi gülümseyerek kadeh kaldırmaktan başka..

selam olsun aydınlık gülüşlerinize..”

Crockett..

Comments are closed.