Izdırap…

Ara sıra size de oluyor mu? Flashbackler, bozguncu zihniniz sizi de ansızın yokluyor mu? Bu aralar sıkça yaşadığım bir hal bu. Unuttuğumu sandığım, ilk karşılaşmalar, teker teker saklandıkları yerlerden çıkıveriyorlar. Ne ile ilk karşılaşması? Tabi ki toplumsalla. İlk dayağım, ilk düşüşüm, komşunun oğlunun bana duyduğu rekabetçi nefret vs. Saymaya gerek yok daha fazla. Aslında hiçbir şey değişmemiş onu görüyorum. Çocukluğun tepkileri ne kadar açık ve safsa, yetişkinliğin tepkileri de o derece kapalı ve sinsi.

Aynı şeyi yaşıyoruz aslında. Hiçbir şey değişmemiş, değişmiyor. Sadece farkedip, kabulleniyoruz ve canın acımamasının yollarını öğrenmeye çabalıyoruz. Öyle bir tutsaklık ki bu hal, bu yaradılış hikayesi kendisini yiyerek besleniyor. Kendisini sıçıp, sonra tekrar yutuyor. Ruhum ızdıraba gark olmuş, oradan çıkmayı dahi isteyemiyor. O kadar yani… Sıkışma hali bedenden, genişlik hali de ruhtandır diyor ulema. Ulema da ne çok biliyor canım? Benim basbayağı ruhum sıkışıyor, zindan gibi bir bedene hapsolmuş, uçmak istese uçamıyor, uyum sağlayıp hiç ölmeyecek gibi yaşasam, hani şuradakiler gibi, o da olmuyor. Kat yapsam, hamam yapsam, boy boy evlat yapsam, ha babam de babam devamlı yapsam yapsam katlasam… Iıh yok, tadı yok! Karaciğerimi niye yorayım ki fazlasına?

Geçen gün Fransız bir televizyon kanalında Afrikalı bir şarkıcının klibi dönüyordu. Yarılmış bilincin topraklarından görüntüler vardı. Afrikalı kadınların kimisinin üst kısmı çıplaktı, diğerleri ise memelerini tişörtle örtmüşlerdi. Hay bin modernite! Ne salak bir hikaye bu yahu! Sen hangi akla hizmet, doğayla iyi-kötü bir uyum tutturmuş, kendisine kendinden bir kültür inşa etmiş insanların arasına girip, memelerini tişörtle örtersin ki? Nesin sen ahlak taciri mi? Onu örterek onu yüceltip medenileştiriyor musun, o “ilkel” ve “yoldan çıkmış” bedeni. Ama bu onun değil ki senin problemin. Saflığını yitiren sensin, baktığında her şeyde her yerde kir ve sapkınlık gören de sen-siz. Sen kendini örtsene, ha? Sen de senden öncekiler de, yeryüzünde aynı açgözlülükle dolandınız. İnsanları donlarına kadar soyabilmek için Allah dediniz, İsa dediniz, Rab Yehova dediniz, Hare Krishna dediniz, dediniz de dediniz…Ama hakikaten ne dediniz? Ben bir bok anlamadım söylediklerinizden. Sadece kirlettiniz, kederlendirdiniz, kudretli insanları, hayvanları, ağaçları vs. güçsüzleştirdiniz. Ol sebepten, “la” ille de “illa”. Bu yüzden kalbim diyor ki, reddetmeden, yıkmadan, bertaraf etmeden inanamazsın, arınıp durulanamazsın… İşte döndük meselenin başınaaaa… Ve Rab ve alem ve ben, tüm bu toplumsallaşma sürecinde, bu üç durumla ilgili bilincime çakılmış ne kadar pencere yargı var ise, onları yıkmadan ve hafriyatı kaldırmadan, ızdırabım da bitmeyecek. Hiçlikle yunmadan, pür-i pak olmadan sonsuza karışmak haram bana… Offf…offf…

‘İbn-i  Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments are closed.