HAYALET OĞUZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz.. içimizde ömrü bitenler oldu.. onları çok eğlentili törenlerle gömdük.. bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı hayalet oğuz’un cenaze töreni oldu.. oğuz, istanbul’da yaşadı.. oğuz bir dönemi yaşadı.. yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi.. tek bir sandalye sahibi olmadı.. bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı.. ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de bir tek mobilya mağazasına girmedi.. pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı..

..

kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi.. beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu.. çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı.. ölmeden beş gün önce bulvar kahvesinde oturuyorduk.. oğuz: e.’ye uğradım.. sen bende daha önce gebereceksin, çok seviniyorum, diye gülerek anlattı.. hepimiz gülüştük.. insanın kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil.. ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye traşlı bir yüzle gitmesi için, cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil..

..

tünel’e doğru yürüyecekti.. otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu.. ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı.. bu çocuk onu sabah ada vapuruna bindirecekti.. ve oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti.. kırk altında yaşında ve kırk altı kilo olarak..

oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım : sevgili oğuz istanbul kentini bu eylül ayı bıraktı.. 3 eylül 1928’de doğdu.. 17 eylül 1975’te öldü.. 1.73 boyunda, 46 kilo idi.. şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi.. o zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı..

..

oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi.. oğuz aylarca da benimle kaldı.. onun konukluğu bir kelebek gibiydi.. insana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana alman eğitiminden geçtiğim için, muti, derdi..

..

kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, bafra sigarasına başlardı..

oğuz, yanından kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verirdi..

..

oğuz, bunalan bir insan değildi.. onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı.. hiçbir zaman,

-sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi..

akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,

-solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi..

-çok hastayım, demedi.. doktorun terimini kullandı : ‘çok hastaymışım’, dedi..

..

türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı.. adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmadı.. yazın çalışmalarında  tam bir fabrika işçisiydi.. sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu.. yüzlerce film senaryosu yazdı yeşilçama.. bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir..’

TEZER ÖZLÜ

‘ESKİ BAHÇE – ESKİ SEVGİ’ , YKY Yayınları, 119 sayfa, Mayıs 1993..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments are closed.