hey ! hareketsiz…

‘- hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilmezler…’ – rosa luksemburg

kendimden çok uzaktayım yine…
her şey aklımda koşuştururken, hareketsiz bir sızı var içimde…
duvar dibi gibi…
oysa alışmaya başlamıştım. keskin viraj gibi birden bire değiştirdiğin hayatıma…
biraz olsun tekrar içtenleşmeye başlarken gülüşüm, yine sahteleşip beni terk etti..
hiçbir şey yapmak istemiyorum bugün…
beni yine dönme dolaba bindirip en yüksek yerde elektriği kesen, üstelik birde şiddetli rüzgarlarla beni deneyen, her gün, her sabah illaki baktığım ve hep bir daha asla bakmayacağım dediğim facebook foton mu, su şişesi mi, yoksa bana aldığın ayakkabılar mı bilemedim…
hani en son senle içtiğimiz tekila var ya… hani sen yine bahçesi olmuştun pembeli, kırmızı yanakların…
hani yüzünü eşkiterek içtiğin içki, eline tatlı tatlı şeyler yazdırmıştı, şimdi okununca tatlılıktan ziyade, bizans mızrakları gibi gelen cümleler…
kahretsin!!! sigarayı üfleyişinde geldi şimdi  aklıma, efkarla işve arası bir kavisi vardı dudaklarının…
ne çok yakışıyordun geceye ve alkole…
sonra ben ayak parmaklarına komik komik suratlar çizmiştim de sen yine çok salakça bulmuştun hani…
sana gönderdiğim cevizlerin kabuklarına da çizmiştim o komik gülen suratlardan… acaba o zamanda salakça gelmiş miydi?
her neyse işte ben o tekila şişesini atmadım… su şişesi yaptım ve gün içindeki en işe yarar reaksiyonumda, off çeke çeke şişeyi kafama dikmek… dolabın önünde öylece dikilirken, yine istilasına uğruyorum hiç hesapta olmayan anıların ve……
sesini duymak istiyorum… sadece sesini duymak… ama sen bilme istiyorum… bilmeden bahset günlük sıkıntılarından…
evinden bahset, yapmak istemediğin ev işlerinden, dökülen kahveden, bencillikten, gitmek istediğin konserlerden, izlediğin filmlerden, yeni aldığın giysilerinden, hamza’dan, borçlardan, sana bebekken süt getiren amcadan, hatta ONDAN bahset…
ya da hiçbir şey yapma dur öylece nefes alışını duyayım…
bilinçli şekilde acı yaşamak bu olsa gerek…
bana aldığın  ayakkabıları giyerken de  ne kadar eskidiklerini fark ettim, peki neden eskimiyor böğrümdeki bu sızı?
bazen kendimi balık gibi hissediyorum… oltana takılmış, sonra sen tarafından ufacık bir leğende bir süre bakılmış, sonra  ”-ne bu ya tuta tuta bu balığımı tuttun! küçük balık bu, işine yaramaz, öbür leğene attığın balık daha iyiydi, boş ver at gitsin bunu denize…!
diyene kulak verip apar topar tekrar denize atılmış bir balık gibi…
hatta o kadar umarsızca ve acele fırlatılmış ki denize; çarpacağı kayalıklar hesaba katılmayan, sersemleşmiş bir balık gibi…
şimdi tekrar tüm her şeyi bir başıma omuzlamak ve iyileşmek zor…
aman ha.. yakındığımı düşünme sakın… hiç ama hiç yakınmıyorum sadece hüzünlü bir şey  işte…
aklıma geldiğinde !
sümüklü halde hatırladığım çocukluk arkadaşlarımı, facebook’ta çoluk çocuğa ve zamana karışmış halde bulduğumdaki burukluğu yaşıyorum o kadar….
hem ben sayende birçok dost edindim sevgili ecelim… böğrümdeki sızına borçlanarak buluştuğum dostlar…
yüzlerini görmediğim ama her birinin yaralı bir güvercini okşar gibi yüreğime dolan kelimelerini bildiğim dostlar… kelimelerimle ellerini tuttuğumu söyleyen dostlar… hastalanan annem için en az benim kadar kaygılanan dostlar, güzel bir şey dinlediğinde okuduğunda paylaşan, şarkılar, türküler armağan eden dostlar…
CROCKETT, REİS, ÖTEKİ, NİYOBE, GULE ve henüz tanışamadığım daha bir çok aylak dost….
teşekkür ederim sevgili ecelim… sayende bu mutluluk, hepsi sayende….

‘BULUT’

‘-korku ve kan, daha her şeyin  sonu değildir,
 bir şey, tek bir şey tüm yıkıma karşı ayakta kalır…
 insanın insanla karşılaşması…
 gün oldu, bir yabancının bakışlarıyla, bize bir göz kırpışıyla…
 uçurumun kenarından döndük…. – cesare pavese’

Comments are closed.