‘sırf bir haziran doğru çıksın diye…’

1. NOT;  Pencere kenarında balkona bakıp bakıp bomboş gözlerle dolaptaki rakıdan bir kadeh alsam mı- henüz kahvaltı bile etmemişken ve saat akşam beş olmuşken- diye düşünürken, haydi zamanla ilgili bir şey yazalım dedim hayaletime, ilk sayfa çöp, ikinci sayfa çöp-olmuyor şiir dene dedim-, üçüncü sayfa çöp.. bir sinirle kalkıp ayağa- hayalet ürküp kitaplığın arkasına saklandı- hazır bahanede bulmuşken bir kadeh rakı parlat dedim bu gereksiz bedene, operasyonun ilk aşaması tamamdı- içmek için bir bahane bulunmuştu, yazamadın ya salak-, ikinci aşamasına geçilecekti, fonda incesaz vardı, elde de rakı, saat-zaman- aşk karışımı bir gavurdağı salatası çıkar diye umut ettim, dene, çöp, dene, çöp.. netice de olmadı.. bir yandan güneşe binbirtürlü küfür -neden bu kadar sıcaksın ulan? , bir yandan canını yediğimi aklına bindir türlü küfür.. masaya göz attım, kitaplar; nieztche (güç istenci) , çernişevski (nasıl yapmalı), ihsan oktay anar (puslu kıtalar atlası), büyük saat (turgut uyar).. hah dedim işte budur.. al eline, aldım.. geyikli gece, yok.. tel cambazının tel üstündeki şiiri, yok.. büyük saat.. evet bu oldu.. kendimle kurduğum münakaşa da son cümle şöyle idi; -haddini bil, otur oturduğun yere, ne senden şair olur (olmaya da hiç çalışmadım), ne de yazdığın beşbenzemez yazılamalardan şiir çıkar, salak herif, ayyaş alkolik aylak.. (aylak kısmını sevdim..)  Ve işte böyle çıktı bu da.. madem ben beceremiyorum, o halde sözü turgut abiye bırakıyorum.. Ey tarih saat kaç oralarda?   ;

 

‘BÜYÜK SAAT

 

Tarihi bir olmaz akış gibi,

Oh sanki evrenin en son gecesini yaşadım

Sanki dinozorlar ve ben ve en hızlısı öbürlerinin

Bir ilkel eşitlikte buluştuk (Evrenin kendi kurduğu gecesini).

Ben! Çocukları sevdim yaşadım, Dünyaya alışmadım

Kuru güller gibi yersiz ve inceydim biraz. Hep

bunu duydum. Bunu yaşadım. Pastanelerde şurda burda.

Oturdum emekli konsoloslarla iskambil oynadım.

Emekli konsoloslar, kutu yapımcıları büyük pastanelere,

hamurkarlar, pabuççular, polis hafiyeleri, kese kağıtçılar

Saraçlar, kurşun dökücüler, muhasebeciler, su yolcuları

Şarkı düzenleyenler, saat tamircileri!..

Şimdi tarihte saat kaç?

 

Tarihi bir olmaz akış gibi,

Tarihin yanlışı olmazdı biliyorum. Olsaydı!

Yanlışı olmaz gecikir. Ancak. Bir yapma incelik gecesinde

Danteller ve tüllerle ve krizantemle ve

belki de bir mektupla Lady Montague’den ve

bayram şenlikleriyle. Oysa ben, kış geldi

Dağlara falan gittim. Gözlükleri sevdim,

Coin de feu’lü bankerler kullansın diye. İncil’i ve

Aquinolu Thomas’ı okurken. Ve titrek yaşlı kadınlar,

La dame aux Camelias’yı dinlenme yurtlarında

 

Sırf bir haziran doğru çıksın diye,

Oturdum, bütün bir gün dikiş diktim.

Gözlükleri ve saatleri sevdim, okşar gibi sildim camlarını

Okşar gibi siliyorum, gözlükçüleri ve saatçileri

Saatime bakıyorum, hiç kızmıyorum, hiç kızmıyorum

Biraz geri kalmış, düzeltiyorum.

 

Tarihi yersiz bir alkış gibi

Geçmişte ve Akdeniz’de çalkalanan. Onaltı toplu kalyonlarda

Hatalı sekstant gibi. Kahramandık. Başa çıkılamazdık.

                                                                Acırdık.

Cerbe dolaylarında ve Celali dağlarında ve oralarda.

ve Amasya’da.başının sözü edilirken Şehzade Mustafa’nın

ve Hacı Bektaş kulları bunalırken ve 

Mustafa Kemal bunalırken Amasya’da.

Halk içinde bir büyük imkanı kaçırdık. Ama

bütün cinselliğimle Akdeniz’i avuçluyorum. Bütün. Şimdi

Akdeniz

Ortak. Öyle büyük ki zaten bütün uluslara yeter,

Tuzu ve karidesi ile- karides malum deniz tekesi-

Ve bütün cinsel isteğimle Akdeniz’i avuçluyorum.

Hazırlanıyorum -hala- yanılmışların ve hazırların gecesine

Ölmüş bütün babaları suçluyorum. Babalarla

ne zorum var aslında. Ben ki ölmüş bütün biçimleri

                                                         kullanıyorum.

Güneş vuruyor başıma artık. Ortalıktayım

Güneş vuruyor

Güneş vuruyor

Seni ve

Göğüslerini ve 

Akdeniz’i ve

başıma vuran güneşi birlikte avuçluyorum

Saat, saat kaç hala

Bilmem? Ben güneş saati kullanıyorum.

 

Tarihi bir hazin balkıma gibi

Biliyorum kafiyeyi bozduğumu.

Başka şeyleri de bozduğumu. Ve biliyorum ki

hüzün varsa içinde, bozukluk bile hoşuna gider saatçi Naci’nin

Biliyorum ki bozukluk bağışlanır, sevilir bile

İçinde bulunan herkesin ölmüş olduğu eski fotoğraflarda

Ve Akdeniz’e yelken basan kotralarda

Kuytu mağaralarında Karadeniz’in

Sessizlik ve görülmezlik bir büyük bahanedir.

Adam, şarkısını söyle ve çeker gider

Bir büyük meydana çıkınca gözbebeği

Ve sıkıntısı bir oda sabahına. Tatsız ve

Yanlış geçirilmiş bir geceden.. Ve

Kim bilebilir bir ufak pirinç tablete

Bozulmaz adımı yazdığımı.

Yani remilden birinin mührüne

Yemenden yahut Yunandan kalmış

Yani sonsuz girdi çıktısından mütarekenin

Kim bilebilir bir aldanışın sonunda adımı

Bir köprünün

Enikonu bir köprünün korkuluğuna kazdığımı

Ve bütün tüller, iskarpinler ve seçme şaraplar

Ve danteller ve röprodüksüyonlar ve

kocaman çiçekli balkonlar ve bir tüylü şapka için

Soğuk denizlerde balina avlarını ve büyük kırımları

Şimdi saat kaç?

Yıldızlar evet diyor uzaklarda..

 

TURGUT UYAR’

 

2. NOT; en güzel yıldızları en son nerde gördünüz, ben en son güzel yıldız ormanını arap topraklarında görmüştüm, hala özlerim.. rakı hala soğuk, birazdan da bir rakı davetine icabet edilecek tarafımdan, hala incesaz çalmakta, tütün var, çikolatalarım satılıyormuş.. e bundan alası samandağında kuzu çevirme ve incir rakısı (birine gönderme).. tüm aylakların berduşluklarını kutlarım.. şerefe..

3. NOT; ulan ‘papyrus’ musun nesin, hani şiir öğretecektin, birlikte mektebe gidip sonra kırklar meclisinin müsaadesiyle bir medrese kuracaktık, sen nakkaşhaneyi bende bahçedeki çardaklarda oturan güzelleri alacaktım.. hani şarabı da orda toprak testiden içecektik.. nerde ulan nerde?

 

bil cümle kulunuz ‘DELİRMEK’ ve mahdumları (olric,rakı,incesaz ve takdir-e şayan halı)…

Comments are closed.