abelard ve heloise (mektuplar)…

sonu gelmez bir yolculuktu , üstelik  yer- gök masmavi olsa da beton renkli gelmişti bana…
dinlediğim şarkılar ise acı çekme oranımı sadece arttırıyordu o kadar , sanırım dilini bilmediğim şarkılar dinlemeliyim…
bazen içimin uyku odalarına girip başımı düşürüyordum yanımdaki vefalı omuza , ama fazla sürmeden uyanıyor ve sonu gelmez yolculukta debeleniyordum…
ah o kavaklar o kavaklar yetişmeseydi , düşünceden ölebilirdim… hatta bir ara ipi boğazıma geçirmiş gibi gelen yolculuğun , sandalyesine tekme atıp sevgili ecel’imin artık gerçekliği ve doğruluğu kalmayan , ama okununca hala iki muazzam jiletin arasına beni alabilme yeteneği olan mesajlarını okudum… bendeki de tam delilik…
arabada sadece 5 kişi olmamıza rağmen , beynimde tanımadığım milyon ses vardı , ve yolculuk boyunca hep konuştular…
nihayet bitmez gelen yol bitip , dayımlara ulaştığımızda ise  beynimdekiler yetmezmiş gibi birde zamanın soysuzluğuna canım sıkıldı…
ellerindeki yüzlerindeki her çizgi , bükülen bel , bir zamanlar güçlü kuvvetli sıkılan ama şimdi mecalsiz tutulan  el , gümbür gümbür şelaleleri anımsatan ses yerine savunmasız bir sesle söylenen ‘hoşgeldiniz kuzum’lar oracıkta üzüverdi beni…
yokluklarını düşündüm , ve bütün gücümle kalplerine sarıldım…
bir iki değişikliğin ve eskimişliğin dışında her şey  yine aynıydı , bir ara vitrine gözüm takıldı…
hala camının kenarı kırıktı , siyah beyaz fotoğrafların yanına bir iki renkli torun fotoğrafları iliştirilmiş ve kıbrıs kökenli kahve fincanları hala en gözde yerindeydi… insanların ve ziyaretin seyrekliğinden olsa gerek , bir zamanlar bizden köşe bucak kaçırılan şekerlik ağzına kadar doluydu ve ambalajı solmuştu… misafir ağırlamanın baş rol oyuncusu limon kolonyası ise çok mutsuz görünüyordu… kapağı artık sadece ağrıyan başın tedavisi için açıldığından olsa gerek…
zalim zamanla mücadele edip , etrafa her an ağlamaya şiddetle müsait gözlerle bakınırken üzerinde yılbaşı ağacı resmi olan , simlerinin yarısı dökülmüş , güneşten uçları kıvrılmış bir kart gördüm , şaşırdım tabi… zaman yakamızdaki gülü bile soldurmuşken nasıl olmuşta bu kart hala güven içinde saklanmış o vitrin köşesinde ?
ama arkasını okuduğumda daha da çok şaşırdım…
çünkü benim ilk okuldayken , daha b ve p yi ayırt edemez haldeyken yazdığım , üstelik altına ‘veliniz bulut’ diye de kişisel not düştüğüm karttı o…
birden eski roma tanrısı janus gibi hissettim kendimi , biri öne biri arkaya bakan iki ayrı yüze sahiptir janus…
işte o misal geçmişi ve geleceği aynı anda görmüşçesine dondum kaldım…
zaten yaşamıma tüm demlenmişliği ile sinmiş olan mektuplaşma güzelliği daha da anlam buldu o gün…
ve bu güzel anının üstüne  hala bir cevap yazmasalar da iki tane mektup arkadaşı edindim… varsın yazmasınlar , beklemenin de ayrı bir keyfi var ne de olsa…
aynı fotoğraflar gibi tüm ölümlere kendince bir başkaldırısı var mektupların…
ve ne kadar zaman geçerse geçsin , saklandıkları yerden ellerinize ve gözlerinize dokunma olanağına sahip olduklarında , aynı siyah beyaz türk filmlerinde olduğu gibi yazan kişinin sesini de kulaklarınıza getirme özelliği de vardır mektupların , belki de bu yüzden ölümsüzdürler…
hele ki aşk mektupları…
onlarsa cemal süreya’nın söylediği gibi bir tür yazılı sevişmedir…
işte bu yazılı sevişmelerden oluşan en sevdiğim kitaplardan biri olan ‘abelard ve heloise’den  söz edeceğim sizlere…
bir solukta okunacak , narin bir kitap…
filozof ve şair pierre abelard ile öğrencisi heloise arasındaki aşkın  öyküsü , ama öle bir öykü ki ömürlerinden daha uzun bir hikayeye sahip…
gizlice evlenirler , çocukları olunca birliktelikleri gayrı meşru sayılır ve heloise’nin dayısı tarafından abelard zor kullanılarak hadım edilir…
ve bu olaydan sonra iki sevgili ayrılır ve yaşamlarına manastırda devam ederler.
işte kitap aşkın bu sürgün zamanlarında yazılan mektuplardan oluşuyor…
hüzünlü ya da dramatik demek istemiyorum çünkü aşktan acıyı süzemiyoruz maalesef… aşk varsa acı kaçınılmaz…
kitap sonunda hem mektuplar daha çok anlam kazanıyor yaşamınız da hem de aşklar…
birhan keskin ‘aşk iki kişi arasında asla eşitlenemeyendir’ der ya bu kitapta o eşitsizliği apaçık görüyorsunuz…
bu kitabı 14 şubatta hediye etmek sureti ile okumama  vesile olan , yaşattıkları ve  bıraktığı sızı ile de kitabı kendimin yazmış olduğu hissi uyandıran , üstelik hala saç teli 21. sayfaya emanet olan , sevgili ecel’ime de hazır adı geçmişken teşekkür edeyim…
ve kitaptan şişman ebruli kalemle altları çizilmiş bir kaç cümleyi yazarak bitireyim…
mektuplarla ve iyilikle kalın…

 ‘BULUT’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 ‘böylesine yaşanmazsa aşk , aşk değildir.

öykünmedir , özentidir. yapay bir güldür ancak. öylece yaşayıp gider çoğu.

belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…

zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk , çekilmesi çok zor bir acı.

peki , amacı ne ?’

  

‘köpeğe tasma takmasan da ,

sadakati bağlar onu sana.bilirsin ki isteyerek kalmaktadır yanında.işte ben bu özgürlüğü istiyordum.

beni seçtiğini , sana olmasa bile tüm dünyaya ,

hem de kendime kanıtlamaktı dileğim…’

 

 ‘umarım öldüğünde yanıma gömülmek istersin ,

toprağa karışmış kollarım uzanır , kucaklar seni..’

 

 ‘aşk ya aşktır , ya değildir. ne amaca gerek duyar , ne hedefe.

ama kendi kendine doğar ; kendi kendine yeter. ne umuda yeri var , ne gerekçeye…

acı çekmek aşkın bir parçasıysa eğer , acı çektiğim için mutluyum ben…’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Comments are closed.