‘SENSİZLİK’ CEHENNEMİNDEN SAYIKLAMALAR – 1

‘SENSİZLİK’ CEHENNEMİNDEN SAYIKLAMALAR – 1

 

evet sensizlik cehennem.. her şeyiyle cehennem ikizim.. sensiz geçen her anım bir kabus.. sanki dünyanın tüm laneti üzerime yağıyor.. nasıl mı anlatayım da sen ve herkes okusun ikizim..

bak aşağıda ‘reisin’ mutlu yıllar yazısı var.. gerçekten ‘çok mutlu’ bir yıla adım attım.. hem de ‘ne mutlu’.. sensizlikte mutluluk yok , sadece acı ve hüzün var ikizim..  yine de ‘reisin’ bu inceliğine teşekkür ederim..

‘mutlu yıllara’ girmeye hazırlanırken 30 martta gözlerini para hırsı büyüyen gıda teröristlerinin saldırısına uğradık ‘ciğerimle’..

ikimiz kırk derece ateş ve bilimum ekstra sıkıntı verici durumla dört gündür yatıyorduk , ilaçlar , iğneler , serumlar..

daha yeni soğuk algınlığından kurtulmuşken ikimiz , şaka gibi geldi.. hayatımda yaşamadığımız bir şeydi besin zehirlenmesi , ya da kıyısından köşesinden geçerek ucuz atlatıyorduk.. hep duyardım sıkıntılı durumlar yaratabiliyormuş..

işte o gün kalktık sabahın köründe , önce ‘nehir’imizi okuluna bıraktık.. yine arabada beni ‘müdürlükten’ aldı ‘müdür yardımcılığına’ indirdi ve olmayan maaşımdan kesinti yaptı ceza olarak çünkü evlerine geç gittiğimden okula da geç kalmıştık.. ben de sesimi çıkarmadım yoksa her şeyden olabilirdim.. ciğerim şanslı her sabah az uyumuşsa bile kafasını açıyordur ‘nehir’.. ben haftada birkaç kez bu şansa sahip oluyorum..

‘nehir’i bıraktıktan sonra baktık ‘sözde’ yapacağımız işe çok vakit var.. nereye gidip kahvaltı yapalım meselesine geldi sorun..

istanbul cehenneminde eğer evinizin dışında iseniz siz yüzlerce diyebilirsiniz , ben binlerce diyeyim ama en önemli üç sorun var: trafik , park ve zıkkımlanma sorunu.. hadi trafik ve parkı hallettiniz bir şekilde ama zıkkımlanmaya gelince kocaman bir sorun olarak karşınıza çıkar bu mesele.. ‘dayı’ ne der : ‘bu mesele bizi de düşündürtmektedir..’ öncelikle temiz ve sağlıklı ve sonra cebinize göre olmasını istersiniz her insan gibi.. ama bu üçünü bir arada kapitalist sistemde istemek , daha doğrusu bulabilmek ne kadar mümkündür ne kadar hayalciliktir..

hangi işletme yüzde yüz değil yüzde elliye bile razıyız , yüzde elli temizdir mesela.. hangi işletme çalışanlarına karın tokluğuna çalıştırmak değil de insanca yaşamaya yetecek yeterli ücreti vermektedir , hangi işletme çalışanlarının sigorta primlerini düzenli yatırmaktadır , hangi işletme tüm çalışanlarına aylık periyodik sağlık taraması yaptırmaktadır ki ayrıca fiziksel ve ruhsal sağlık kontrolleri , yanlış anlaşılmasın aynen ‘ruhsal sağlıkları’ da kontrol edilmelidir çünkü aşağıda anlatacağım bazı olaylar bunların nedenlerini ortaya koyacaktır.. hangi işletmenin tuvalet , lavabo gibi yerleri gün aşırı ya da haftada bir değil de periyodik olarak gün içinde temizlenip dezenfekte edilmektedir.. daha bir sürü soru sorulabilir ama bunların hiçbirine tam olarak biz de var diyebilecek işletme yoktur.. yıllardır hem gazetesinde hem televizyondaki programlarından takip ettiğimiz ‘hazreti’ mehmet yaşin üstadım en büyük tanığımdır..

hadi geçtik bu bitmek bilmez sorularımıza cevap almayı gözlerini daha fazla hep daha fazla kar hırsı bürümüş psikopat işletmeciler vardır bir de.. bile bile size bozuk gıdayı en güzel sunum içinde koyarlar önünüze.. afiyetle yersiniz.. sonra karnınız tok , mutlu bir şekilde oradan ayrılırsınız.. vücudunuzun direncine göre ve zıkkımlandığınız yiyecekteki bakteri , virüs , mikrop , zehir , pislik her ne haltsa adı onun sizi etkileme gücüne göre bir süre sonra dünya sizin için cehenneme döner.. işte biz de ciğerimle o kadar düşünüp ne yiyelim ne zıkkımlanalım dedikten sonra tuttuk çok bilinen ve bir çok ilde , bir çok ilçede sayısız şubeleri olan bir pastanemize gittik ve en çok satılan ürünlerinden yedik , çayımızı içtik.. kalktık işimize gücümüze gittik.. öğlen ikimizde hala bir şey yoktu.. öğleden sonra mecburiyetten ayrıldık.. akşam anormallikler eve giderken başlamıştı , yüksek ateş , aşırı terleme , bulantı , kusma ve arkası gelecekti.. eve kendimi attım kurtuldum sandım.. ama cehennemin hoş geldin ekibiymiş bu belirtiler.. birkaç ilaç attım , fahri doktorluğum var ya.. ama ilaçlar kar etmedi.. evde hiçbir şey yemeden yatmak istedim uyursam iyi olurum dedim , üşütmüşüz belki.. kendimizi kandıralım dedik , herkes kandırıyor biraz da kendimizi kandırsak ne olur.. uyuyamadım bir türlü , dön dolaş yatak terden oldu ‘deniz’ kulaç at gitsin.. sonra burada kısa geçeceğim ama sanırım on yıla bedel tuvalet seferleri.. fakat en kötüsü ne biliyor musunuz ateş.. ölüyorum dedim.. ölüm bir kurtuluş aslında o ateşte.. sabahı zor ettim.. zor bela kalktım , o saate kadar aldığım altıncı ateş düşürücüyle birlikte çöplüğümüze gittim.. gitmek zorundaydım çünkü yapmam gereken bir iş vardı.. kapıyı bir açtım baktım girişteki bekleme koltuğunda paltosunun üstüne bürodaki cüppeleri de atmış ciğerim yatıyor.. kapı sesiyle gözlerini zar zor açtı ölüyorum adamım dedim.. ben de çıkmayan sesimle ‘yetiştim ciğerim öbür tarafta da benden kurtulamayacaksın , ben de bilet aldım’ dedim.. bir küfür savurdu.. o anda ikimizde olayı çözdük.. hemen canım kardeşimi rahatsız ettik binlerce kilometre öteden telefonla.. doktora gitmekten korkan eşek kadar bizler telefonla kendimize teşhisi koydurduk ve ilaçlarımızı mesajla alıp eczaneye yollandık.. eczaneden yollarımızı ayırdık evlere tevzi olduk.. eve geldim , aldığım ilaçları yediğim iki muzun üstüne içtim ve yatağa girdim.. 39-40 derece ateş tir tir titriyorum , konuşamıyorum.. birden aklıma o günün doğum günüm olduğu geldi.. gülümsedim.. güzel bir hediye doğum gününde gebermek.. yatakta döndüm durdum ne ateş ne de zaman geçiyordu.. sonra annem de fark etti hasta olduğumu.. üzüldü ve ana refleksiyle hemen seferber oldu.. ama hastayken birisinin devamlı başınızda size bir şeyler tavsiye etmesi şöyle ya böyle yap veya böyle yapmasaydın , dışarıda yemeseydin , bu kadar içmesen filan gibi şeyleri devamlı tekrar etmesi belli bir süre sonra sizin kendinizden geçmenize de yol açıyor ve bir süre uyumanızı sağlıyor.. ana gibisi yok işte , analarınızın kıymetini bilin ‘arkidişler’..

uyandım.. sanki saatler uyumuştum.. ne kabuslar gördüm , ne olaylar yaşadım ama baktım yarım saat bile uyumamışım.. küfrettim.. o sırada telefon çaldı.. baktım canım kardeşim nasıl olduğumu soruyor.. işte doktor buna denir , binlerce kilometre öteden saatlik vizit yapıyor telefonla.. ‘abi nasıl oldun’.. inanın cevap veremedim , keşke burada olsaydın diyecektim ama diyemedim artık kendimi tutamadım sinirlerim boşaldı , telefonu anneme attım , o izahat verdi.. yataktan hiç çıkmadım akşama kadar lavabo seferleri dışında , ayakta zor duruyordum..

akşam yedi gibi bir şeyler yedim zar zor ilaçlarımı alıp yatağa attım kendimi yine.. sekize doğru anamla babam ben o durumdayken doğum günümü kutladılar , çok üzgündüler.. babam neredeyse ağlayacaktı , ben de onları mutlu etmek için yatağın içinden gülümsemeye çalışıyordum.. o sırada telefon çaldı canım kardeşim hem rutin vizitini yapıyordu telefonla , hem de doğum günümü kutluyordu.. biraz kendime gelsem masada duran kocaman pastanın içine kafamı sokacağım ama o kadar açım anlayın.. anam da babam da yiyemiyor , ben de.. e ne işi var o pastanın evde.. pastayla bakışırken ve o pastayla ilgili hain planlar düşünürken kapı çaldı hah dedim gelen kesin komşulardan ‘x teyze’.. kapı sesi ve yiyecek kokusu uzmanıdır ve en az benim kadar midesine düşkündür.. pastanın kokusunu aldı.. bari ona verin anında mideye indirsin diye yüksek sesle düşünürken diafondan bir ses : ‘sücuu’.. anlamadım yattığım yerden sucu mu , sütçü mü.. biz süt almayız ki artı su da istemedik o saatte.. annem kısa ve net bir cevap verdi.. iki dakika sonra yine zil bu sefer uzun uzun ve kapının arkasından biri bağırıyor yine ‘sücuu’ diye.. annem babam tam sinirlendi kapıyı beraber açmaya yöneldiler.. kapının açılmasıyla bir çığlık sesi duydum.. la ne oluyor dedim o halimle yani aslında ‘ölü halimle’ yataktan nasıl fırladım bilemezsiniz.. gözlerim kararıyor başım dönüyordu , kapıya tam yetişecekken baktım görüş alanımda canım kardeşim dimdik karşımda duruyor.. şaka gibiydi.. inanamadım.. çocuk sesimi ilk duyduğunda sabah o kadar kötü olduğumu düşünmüş ki hemen koşmuş havaalanına daha on gün olmadan gittiği binlerce kilometre öteden atlamış gelmiş.. dilim tutuldu.. ne diyeceğimi bilemedim sarıldım ona.. ‘abi sana doğum günü hediyesi olarak çeşit çeşit , paket paket iğne , ilaç getirdim.. kusura bakma aceleye geldi bir şey  alamadım başka’ dedi.. beni yatırdı , kontrollerini yaptı , sonra kaç iğne yaptı bilmiyorum gece boyunca.. ateşim biraz düştü sayesinde ve gece iki üç saat uyuyabildim.. ya işte hayatımın en güzel doğum günü hediyesi oldu bu bana.. böyle bir kardeşim var benim işte.. hiçbir gıda teröristi yıkamaz beni.. hele bir yataktan kalkayım hepinizi ziyaret edeceğim gıda teröristleri.. beni bu kadar hasta edenlerden alacağım intikamı üstad murat menteş bile kurgulayamaz..

neyse sonrası dört gün ciğerim kendi evinde ben kendi evimde zıbardık yattık.. öyle inatçı bir ateş ve öyle inatçı bir karın ağrısı ki.. tam geçti derken sevinmenize fırsat vermeden ortaya çıkıveriyorlardı.. ama benim canım kardeşim hem beni hem ciğerimi kendimize getirdi..

işte böyle ‘arkidişler’ , özellikle çocukları olanlar gıda teröristlerine dikkat etsinler lütfen.. tabi kendilerine de.. acımadan insanlara yediriyorlar , içiriyorlar bozuk ya da zararlı , zehirli gıdaları.. ‘gdo’lu ürünlere hayır demeye gerek yok kardeşim.. tüm ürünlere hayır demek gerek.. sil baştan düzenlemek gerekir tüm sektörü.. yukarıda bahsetmiştim başımdan geçen bazı gıda maceralarını anlatacağım diye fakat yazı da çok uzun oldu.. kısa kesmeye çalışarak bir kaçını örnek vereyim..

birinci örnek gıda sektöründe çalışanların sağlık kontrollerinde ruh sağlıklarının da kontrol edilmesi gerektiği konusundaki görüşümle ilgili.. ne zamandı tam hatırlamıyorum , kadıköy’ de ana otobüs duraklarından birinin arkasında bulunan kuruyemişçilerin birinin önünde bekliyorum.. baktım kuruyemişçiden  bağırtı sesi geliyor , dükkanın sahibi yanında çalışan yirmili yaşlardaki delikanlıya bağırıyor bilmem hangi nedenle.. delikanlı bir sinirle kıpkırmızı çıktı dışarıya elinde cam sil olduğunu sandığım içinde mavi bir sıvının olduğu fısfıslı bir plastik şişe ve bezle.. camlara yöneldi , camdan içerideki dükkan sahibini kontrol ederek , camları silmeye başladı.. ama bir anormallik vardı çünkü çalışan delikanlı bir cama sıkıyordu fısfısı bir dükkanın dışında vitrinin önünde duran  yandaki leblebi makinesinin içinde kavrulan , dönen leblebilerin üstüne.. fırsatını bulduğunda bolca sıkıyordu leblebilere.. gözlerim faltaşı gibi açıldı.. sıcak leblebilerin üzerinden sıkılan sıvının dumanı çıkmaya başladı.. ya ne yapıyorsun kardeşim dedim fısfısçıya.. dondu kaldı yakalanmanın verdiği şokla.. bir şey yapmıyorum demeye çalıştı.. utanır gibi hemen kendine çeki düzen verdi ve yok bir şey dedi.. daldım içeriye , dükkan sahibine durumu iki cümleyle anlattım.. adam elinde sopayla dışarı fırladı , ettiği küfürden anladım ki fısıfısçı meğer oğluymuş.. peşinden koşturdu ama tabi genç çocuk seğirtti ara sokakta kalabalığa karıştı , kaçtı.. ben orada saatlerce bekleyip leblebileri çöpe attılar mı diye bakmadım , vaktimde yoktu.. en az on kilo leblebi vardı belki makinenin içinde.. dükkan sahibi kızgın adamın insafına kalmıştı artık.. ya işte yirmili yaşlardaki adam babasına olan kızgınlığını vatandaşa satacağı leblebiden çıkarıyor.. işte böyle bir cinnet dünyasında yaşıyoruz..

ikinci anım yıllar öncesinden bu kez taksimden.. daha öğrencilik yıllarımdı , fakat çalışmaya başlamıştım.. mesleği öğrenecektik hesapta.. neyse çalıştığım büro taksimdeydi.. öğlenleri mecburen lezzet keşiflerine değil de ‘maceralarına’ çıkıyordum.. taksim ve beyoğlu bir türlü ısınamadığım hep yabancı yerler.. zaten ‘canımmmm kadıköy’ dışında birazcık da üsküdar var benim için daha da gerisi bana istanbulun hep yabancı , korkutucu gelir.. inanın vapur kadıköye yanaştığında iskeleye adım attığımda sanki evime gelmişim gibi gülümser ve rahatlarım.. bir çok kadıköylüden duymuşumdur bu tür övgüler kadıköye.. kadıköylülük sendromu diyen var , kadıköy takıntısı , kadıköy tribi , kadıköy aşkı..

her neyse işte taksim günlerimden birinde çıktım yine öğlen yemeğine.. daha önce defalarca yediğim bir tanınmış lokantamıza girdim.. özellikle yemek çeşidi ve türkiye yemekleri konusunda menüsü zengin olduğundan çok tercih edilen bir lokantadır bu lokanta.. o gün canım köfte istedi.. self servis olduğundan çorba , köfte , pilav ve salata aldım.. gittim oturdum yemeye başladım.. ikinci köfteden bir parça ağzıma atmıştım ki çiğnerken birden ağzımdan çat diye bir ses geldi.. eyvah dedim celal abime iş çıktı , gitti dişlerden birisi.. herhalde dedim köftelerden birinde bir kemik parçası filan çıktı o da dişlerden birini tuz buz etti.. ama yok kırılan bir şey hissetmiyorum.. ağzımın içinde dönüp duran sert bir cisim var farkındayım.. dişlerimle öğütemiyorum da yutamıyorum da , çıkaramıyorum da.. lokanta tıklım tıklım dolu.. peçeteye aktarımı düşünemiyorum o turist kalabalığında.. üçüncü kattaki lavabolara da çıkmaya üşeniyorum.. kaldı ki eğer başka bir şeyse ağzımın içinde dönen kimliği belirsiz cisim , lavabolarda çıkarsam peçeteye lokanta sahibine nasıl ispat edeceğim.. zaten cisim ağzımda dönerken bunun kemik , kıkırdak , sinir olamayacağını anladım , yoksa şimdiye benim güçlü çenem halletmişti işini..

planımı yaptım , masanın altına doğru hafif bir çatal düşürme numarasıyla daldım , onu alıyormuş gibi yaparken özür dileyerek söylüyorum peçeteye ağzımdaki malzemeyi boşalttım.. ve o an peçetenin üzerinde gördüğümle dondum kaldım.. peçete de yiyeceklerin dışında açıkça görülen kırmızıyla kahverengi arasında bir rengi olan güzel mi güzel bir basılı durumdaki ZIMBA TELİYDİ.. yavaşça kalktım , derin nefes aldım kasada oturan ve gelip gitmelerden tanıdığım kasiyere yanaştım , ‘buyurun abi emriniz’ dedi.. hesap diyeceğimi bekliyordu ama çekinmeden peçeteyi olduğu gibi tüm sıradaki müşterilerin önünde bıraktım ‘emrim bu , bu ne kardeşim dedim..’ adam sanki uzaydan gelmiş bir cisme bakıyor gibi bir süre inceler gibi yaptı şaşkınlıktan ve yaşadıkları rezillikten dondu kaldı.. evet cevap bekliyorum.. sessizlik..

sırada bekleyen turistler ve yerli müşteriler ve o katta oturanlar birer ikişer tüymeye başladı.. bazıları kasaya yanaşıp peçetedekinin zımba teli olduğunu görünce ‘oo shit’ diye tepki verince ben içimden keşke ‘shit’ olsa diyordum ona razıydım çünkü ankara’daki bir üniversitede o zamanlar çalışan bir arkadaşımdan dinlediğim bir hikaye ne tehlike atlattığımı bana hatırlatıyordu.. arkadaş anlatmıştı üniversite yemekhanesinde iş arkadaşlarından birisi yemeklerin birinde yine zımba teline maruz kalıyor , fark ediyor ağzındaki yabancı cismin ama çıkarmaktan çekindiği için midede öğütülür diyor , yutuyor ve zımba teli lokmayla beraber tüm yemek borusunu yırtarak iniyor mideye.. sonuç sayısız ameliyat ve acı.. ya işte böyle bir tehlikenin kapısından dönmüşken ben o kargaşada cevap bekliyordum.. o sırada mutfak kısmından lokantanın sahibinden daha ‘sahip’ bir aşçı görünümündeki ‘ayı’ arkadaşımız teşrif etti koşarak.. olay kendine garsonlarca iletilmiş ki ‘ya kardeşim ekmekten çıkmıştır un çuvallarından düşüyor hep’ dedi.. sanki bu cümle lokantayı kurtaracakmış , rezilliği temizleyecekmiş  gibi.. ama ben kolundan tuttum masaya kendisini döndürdüm bak bakalım masada ekmek var mı diye gırtlağımdan bir bağırtı koptu.. pilav , makarna türü varken ekmek kullanmamayı öğretmiştim kendime aylar süren işkenceyle.. iyi ki de o gün yoktu , iyi ki pilav almıştım yoksa ihale fırına kalacaktı..

‘ş-aşçıbaşı’ sustu.. kasadaki zerzevat binlerce özür diledi falan filan.. ben ne yapacağımı düşünüyordum.. hak savunucusu olmaya aday ben ne yapacaktım.. zabıtayı çağırsaydım ne olacaktı , bir uyarı yazısı , tutanak hop tamam.. o zaman çok hayalciydim , toydum.. peçeteyi kaptım içindekiyle.. en nadide küfürleri lokantanın içinde yankılandırarak ikiledim.. şunu düşünmüştüm : sözde gazete ve televizyonlara bildirecektim olayı.. olay büyüyecek ve lokanta gününü görecekti.. internet o zamanlar bu kadar gelişmemişti ve biz de yabancısıydık internet olayının.. ama büroda olayı anlatan bir yazı yazıp faks geçtiğim hiçbir sevgili basın kuruluşumuz geri dönmedi bana.. salaktım işte.. günlerce düşündüm gidip cam çevre indirsem yapamazdım , yalan tabi.. ama ben şunu yapabildim sadece , lokanta çalışanlarını psikolojik olarak bitirdim.. yolumun üstündeki lokantanın her önünden geçişimde lokantanın önünde durup içeriye girecekmiş gibi yapıyordum ve dakikalarca içeriye bakıyordum.. tabi beni tanıyan çalışanlar çıkıp hiçbir şey diyemiyor mal gibi kaçamak bakıyorlardı.. çünkü içerideki müşteriden olma ihtimalleri vardı her an.. o zımba teli hala bende duruyor.. isteyene gösteririm.. ne diyor şarkı ‘hatırası var..’ hatıraları batsın terörist bunların hepsi..

son bir anı yine ‘ciğerimle’ beraber yaşadığımız bir olay.. kadıköy’ün en nezih mekanlarından birinin bahçe kısmındayız.. hava güzel , mekan güzel , etraftaki insanlar güzel.. çok sağlığımıza dikkat ediyoruz ya her zaman istediğimiz ‘ton balıklı salata’dan istedik yine.. kocaman bir salata geliyor önünüze ve o kadar doyurucu ki içinde yok yok , bitiremiyorsunuz bile.. tabi o koca salata tabağı karşısında size kocaman bir öpücükte atıyorlar hesapla birlikte.. neyse yine geldi salatalar biz koyulduk çeneleri çalıştırmaya.. konuşup gülüp yiyorduk.. neredeyse yarılamıştım ki salata tabağımı baktım ciğerim donmuş bir şekilde kendi tabağına bakıyor.. ne oldu diyecekken kafasını kaldırdı ağzını açamıyordu gözleriyle tabağının içine bakmamı istedi..  hafif uzanarak baktım.. uzanmış pozisyonda kaldım , dondum çünkü.. ya gördüğüm manzara bir david cronenberg filminden apartma bir sahne miydi.. yoksa bize ilaç içirmişler cronenbergin bir filminde yem olarak dublör mü yapmışlardı.. rüya mıydı yoksa.. ve geri sandalyeme oturduğumda tabağımın derinliklerinde aynı şekilde onlarca ‘YİYECEK KURDUNUN OYNAŞTIĞINI’ bende mi görecektim.. o korkuda vardı bende.. ciğerim şefe bağırırken masaya gelmesi için ben maalesef tabağımda kazıya başladım.. salatanın altlarını açmamla kapamam bir oldu.. evet maalesef benim tabağımın derinliklerinde de lezzetli mi lezzetli onlarca kurt canlı canlı oynaşıyordu.. olsun be demek gerekirdi belki sağlıklıdır , hem erkeğiz ya bak bak belki afrodizyaktır , belki ciğerimin saçları gürleşir , belki benim gözlerime faydalıdır değil mi.. kızmamak lazım hemen , bir açıklama alalım önce.. şef geldi ‘buyurun abi’ yavşaklığıyla.. ciğerim iki tabağı önüne koydu ‘bir bak bakalım’ diyerek.. şef tabaktaki mısır kornişonları ,  balık ve diğer yeşillikler arasından kendine sırıtarak bakıp selam veren kurtları görünce dondu kaldı tabii.. diğer garsonlar koştu patrona haber verdi.. o da gelince sustu.. içinden herhalde önce ağaçlardan düşmüştür demek gelmiştir.. diğer müşteriler duymasın diye sessizce özürler dilemeye başladılar , bize hemen yeni salata gelecekti falan filan.. ne özrü lan yedik biz ‘kurt salatasının’ çoğunu , ne yeni salatası , ondan ne çıkacak acaba yeşillikler arasına gizlenmiş ton balığı yerine köpek balığı ya da yeşillik kurdu yerine ormanların kurdu mu kim bilir.. kalktık , lokantadaki tüm müşterilerin duyacağı şekilde bağırdık çağırdık küfrederek çıktık.. günlerce kendimize gelemedik..

daha anlatayım mı..

ha diyeceksiniz ki ama hala dışarıda yiyorsunuz.. e ne yapalım.. sabit bir mesleğe sahip değiliz.. devamlı değişik yerlere gidiyoruz.. yanımızda bavul gibi çantamızın dışında bir de sefer tası taşıyamıyoruz.. büroda da sürekli oturamıyoruz.. mecbur yiyoruz bir şeyler dışarıdan.. ama işte saldırılara uğruyoruz böylece defalarca.. yukarıda örnek verdiklerim en anlatılabileceklerden..

sözün özü çocuğunuz varsa harçlık vermeyin okula gönderirken , evden bir şeyler koyun çantasına yesinler , çünkü onlar bizden daha dirençsiz ve size gelince sizde dikkat edin yediğiniz şeylere ve işletmelere diyeceğim başka şey diyemiyorum.. ha şunu diyebilirim imkanınız varsa ananızın mutfağından veya kendi evinizin mutfağından mümkün olduğunca vazgeçmeyin.. sonuçta ‘hepimiz arkadaşiz..’ çok üzülürüm aynı durumları yaşamanıza..

tekrar merhaba diyeyim sana ve tüm ‘arkidişlerimize’ ve bitireyim bugünkü bu ‘iğrenç’ yeme – içme faslını.. 

Crockett..

(Scream – Edward Munch..)

Comments are closed.