Archive for the ‘Resim’ Category

‘VAN GOGH, TOPLUMUN İNTİHAR ETTİRDİĞİ..’ – ANTONIN ARTAUD

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“çalışan bilincin sayıkladığına karar veriyorsunuz, onu diğer yandan iğrenç cinselliğinizle boğazlamaktayken..

ve işte zavallı ‘van gogh’un iffetli olduğu düzlem budur,

bir meleğin ya da bir bakirenin olamayacağı kadar iffetli, çünkü asıl onlardır

kışkırtan

ve başlangıçta besleyen, büyük makinasını günahın..

belki de zaten, doktor L., haksız meleklerin soyundansınız, ama lütfen rahat bırakın insanları,

‘van gogh’un her çeşit günahtan arınmış vücudu, delilikten de arınmıştı, ki onu zaten bir tek günah getirir..

ve ben katolik günaha inanmıyorum,

ama erotik suça inanıyorum, ondan ki yeryüzünün bütün dâhileri,

tımarhanelerin sahici delileri sakınmışlardır,

ya da o zaman sahici deli değildirler..

ve nedir sahici bir deli?

insan onurunun yüce bir fikrine karşı davranmaktansa, toplumsal olarak anlaşıldığı anlamda deli olmayı tercih etmiş insandır..

böylece, toplum, kurtulmak ya da kendini korumak istediği herkesi tımarhanelerinde boğazlatmıştır, bazı ulu pislikler konusunda kendisiyle suç ortaklığı yapmayı reddetmiş kişiler olarak..

çünkü bir deli, toplumun dinlemek istememiş olduğu ve dayanılmaz gerçekler söylemesini engellemek istemiş olduğu bir insandır da..

ama, bu durumda, içeri kapatma onun tek silahı değildir, ve insanların hemfikir toplaşması, kırmak istediği iradelerin hakkından gelmek için başka yollara sahiptir..

kır büyücülerinin küçük büyülemelerinin dışında, bütün uyarılmış bilincin dönem dönem katıldığı muazzam toplu büyüleme hareketleri vardır..

böylece, daha yumurtası kabuğunda bir savaş, bir devrim, bir toplumsal kargaşa durumunda, birlik olmuş bilinç sorgulanıyor ve kendini sorgular.. yargısını da duyurur..

onun, kimi yankı uyandıran bireysel durumlarla ilgili olarak da doğurtulduğu ve kendisinden çıkartıldığı olabilir..

böylece, ‘baudelaire, edgar poe, gerard de nerval, nietzsche, kierkegaard, hölderlin, coleridge’ ile ilgili, üstünde herkesin anlaştığı büyülemeler olmuştur,

ve ‘van gogh’la ilgili de olmuştur..

bu gündüz meydana gelebilir, ama genellikle, tercihen, gece meydana gelir..

böylece, acayip güçler kaldırılıp getirilmektedir yıldızlı gökyüzüne, kişilerin çoğunun kötü tininin zehirli saldırganlığının, bütün insan soluk alışı üstünden, oluşturduğu şu bir çeşit karanlık kubbeye..

böylece, yeryüzünde çırpınmış ender açıkgörür iyi niyetler, gündüzün ve gecenin bazı saatlerinde, kendilerini sahici ve uyanık bazı kabus durumlarının dibinde görürler, çevreleri, yakında törelerde açıkça belirdiği görülecek bir çeşit yurttaşlık büyüsünün müthiş emmesiyle, müthiş dokunaçlı baskısıyla sarılmış..

bir yandan cinselliği, diğer yandan da, zaten, kilise ayinini, ya da başka ruhsal ayinleri, temel ya da dayanak noktası olarak elinde bulunduran bu oybirlikli pisliğin karşısında, motif üstünde bir manzara resmetmek için on iki mum bağlı bir şapkayla geceleyin dolaşmakta sayıklama yoktur;

çünkü nasıl yapacaktı zavallı ‘van gogh’, kendini aydınlatmak için? geçen gün dostumuz, oyuncu ‘roger blin’in, haklı olarak belirttiği gibi..

pişmiş el ise, sadece ve sadece kahramanlıktır, kesilmiş kulak, dolaysız mantık,

ve tekrarlıyorum,

kötü niyetini amacına ulaştırmak için

gece gündüz, ve gitgide daha çok, yenilmez olanı yiyen bir dünyaya

bu noktada

çenesini kapamak düşer..”

 

POST-SCRIPTUM

 

“van gogh özel bir sayıklama durumundan dolayı ölmemiştir,

ama başlangıcından beri bu insanlığın haksız tininin çevresinde çırpındığı bir sorunun bedensel olarak zemini olmaktan dolayı ölmüştür..

tenin tine, ya da bedenin tene, ya da tinin her ikisine üstünlüğü sorununun..

ve nerededir bu sayıklamada insan benliğinin yeri?

‘van gogh’ kendisininkini bütün hayatı boyunca garip bir enerji ve kararlılıkla aramıştır,

ve bir çılgınlık an’ında, ona varmamanın büyük korkusunda intihar etmemiştir,

ama tersine, ona tam varmıştı ve ne olduğunu, kim olduğunu tam bulmuştu ki toplumun genel bilinci, kendisinden kopmuş olduğundan dolayı onu cezalandırmak için,

onu intihar etti..

ve ‘van gogh’la da her zaman olduğu gibi oldu, bir seks partisi, bir kilise ayini , bir tövbe duası, ya da başka bir kutsama, sahibiolma, dişi ya da erkek cinlere karışma ayini esnasında..

böylelikle onun bedenine girdi,

bu tövbe edip bağışlanmış,

kutsanmış,

kutlu kılınmış

ve cinlere karışmış

toplum,

ondan yeni almış olduğu doğaüstü bilinci sildi, ve, iç ağacının tellerinde bir siyah kargalar taşkını gibi,

ani bir düzey değişikliğiyle onu su altında bıraktı,

ve, onun yerini alarak,

onu öldürdü..

çünkü modern insanın anatomik mantığıdır, hep sadece cinlere karışmış olarak yaşayabilmiş ve yaşadığını düşünebilmiş olmak..”

ANTONIN ARTAUD..

‘VAN GOGH, TOPLUMUN İNTİHAR ETTİRDİĞİ..’ , ANTONIN ARTAUD, Çeviri : AHMET SOYSAL, NİSAN Yayınları, Eylül 1991, 62 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Resimler…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bazen plan yaparsınız günler öncesinden şu saatte şurada olmalısınızdır, İstanbul gibi bir yerde varış zamanını ayarlayıp ona göre yola koyulmak gerekir. Dün de, sabah 10’da bir görüşme için toplantı yerine ulaştığımda, bir başka telefon planın o anda değişmesine neden oldu, Kavacık’tan Yeşilköy’e zorunlu bir gidiş. Hadi bakalım – just in time- Stres! Bir taraftan işin yoluna girmesi, verilen sözün yerine getirilmesi için dua ederek, hızla yol alıp, varılacak yere varmak. Bir taraftan ikna etmek için konuşacağınız kişiye ne söylemeniz gerektiğini düşünmek. Neyse ki, eskinin çok alışıla gelmiş devlet memuru davranışı tamamen yok olmasa bile, işin çözümlenmesi için mantıklı ve iyimser işini yapan insanlar var.

Plan değişikliği günlük programın da değişmesine neden oldu, erken bir saatte Taksim’e varınca, uzun zamandır gitmediğim İstiklal Caddesi’nin havasını koklama fırsatım oldu, özlemişim. Beyoğlu’nun farklılıklarını ara sokaklarda daha iyi hissediyorsunuz, İstanbul’u sevdiren de bu olmalı. Monotonluk yok. İlerlerken sağ tarafta sokak başında bir tabela dikkatimi çekti. ‘DOĞANÇAY MÜZESİ’. Burhan Doğançay’ın resimlerine meraklı bir yakınım için bilgi toplamak, hem de kendimi mutlu etmek için müzeye doğru yolumu değiştirdim. Üç katlı tarihi bir binanın içine girip, en üst kattan başlayarak aşağıya doğru resimler arasında güzel bir zaman geçirdim. Ressamın gittiği yerlere gittim, resim sanatının insan algısına etkilerini yaşadım, hayran kaldım. Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olarak, tanıtılan müze her gün 10:00-18:00 arası açık. Aylaklık yaptığım bir kaçamak oldu, hayata tutundum resimlerden ve dostlardan. Aylak dostlarla paylaşmak istedim, beğendiklerimi. Resimlerin orjinalini görmek çok daha güzel. Yukarıda kırmızının yoğun kullanıldığı ‘A Corner in Mexico’ çok etkileyici geldi bana. Ancak tavsiyem yolunuzu düşürüp, sizin de kendinizi ödüllendirmeniz. Koleksiyoner olamasanız da, bakmak bedava!

Resimlerle ve gülüşünüzle kalın…

‘SKYCELL’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ressam Berna Gülbey Derman’ın “Saklı Beden”leri

Sanatçının zihnimde canlandırdığı duygu, bana çok önceden izlediğim bir filmi hatırlattı. Filmin bir karesinde nesnelerin kendisi olma eğilimi içinde olduğunu vurguluyordu. Ve aniden poşetle rüzgarın dans ettiği kare gözümün önünde beliriverdi.

Sanatçı nesneleri betimlerken, onları kendi içinde yalnızlığa itiyor; aynı zamanda her an hayat bulacaklarmış gibi bir izlenim veriyordu izleyiciye. Derin bir yalnızlık duygusu uyandırıyordu insanda.  Bedenin ötesindeki ruh, nesnelerle şekilleniyordu sanki. Her nesnenin kendine has güzelliğini ve varoluşunun anlamını sunuyordu.

Sanatçının kıyafetlerinde bedenler yoktu ama izlerini taşıyordu. Nesnelerin iç dünyasına yolculuk yaparken bedenleri saklıyor ve belirsiz, kırılgan anlamlar yüklüyordu. Nesneleri kimi zaman bir askıda, kimi zaman boşlukta sergileyerek maddelerin mahremiyetini ortaya koyuyordu. Nesnelerin duruşu, sanki değişen insan figürlerini barındırıyordu içinde. Hem kendi içinde yalnız hem de bir o kadar kalabalık…

‘Siyah’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yaşam , belleği icat etmekle gaddarlık etmiş..’ – FRIDA KAHLO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘gecelerim çarpan kocaman bir yürek gibi.. gecelerim aysız ; pencereden süzülen gri ışığa gözünü kırpmadan bakıyor.. gecelerim ağlıyor , yatağım nemli ve soğuk.. gecelerim beni yokluğuna itiyor ; seni arıyorum , yanımdaki dev bedenini , soluğunu , kokunu arıyorum.. neredesin.. bedenim , şu sakat külçe , senin sıcaklığında bir an kendini unutmak istiyor..

gecelerim paçavraya dönmüş bir yürek.. gecelerim beni aşkla tutuşturuyor , ama senin eksikliğini çektiğini biliyor ve bu gerçek karanlıkta bir bıçak gibi parlıyor..

gecelerim sana uçabilmek , seni uykunda sarmalayıp bana getirebilmek için kanatları olsun istiyor.. ama gecelerim her türlü deliliğin yasak olduğunu ve düzensizlik yarattığını biliyor..

gecelerim senin ve benim hazza eriştiğimiz , görmek için röntgencilik yapmak istiyorum , ama bedenim birkaç sokağın ya da adi bir coğrafyanın bizi ayırdığını anlamıyor..’

‘geceler uzun.. her dakika beni ayrı bir dehşete düşürüyor ; her yanım , her yanım sancıyor.. insanlar benim için kaygılanıyorlar.. bense bunu engellemek istiyorum.. ama insan kendi kaderini değiştiremezken , başkalarının kaygılanmasını nasıl engelleyebilir ki.. şafak hep uzaklarda.. şafağın atmasını mı arzuluyorum yoksa asıl istediğim gecenin daha da derinine mi dalmak , bilmiyorum.. evet , belki de aslında her şeyi bitirmek istiyorum..

yaşam , üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor  bana.. bu oyunda kağıtları daha iyi dağıtmalıydı.. payıma çok kötü bir el düştü.. bedenimde kara bir tarot var..

yaşam , belleği icat etmekle gaddarlık etmiş.. en eski anılarını ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi , ölümün kıyısına gelmişken belleğim , güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş.. her şey mevcut , hiçbir şey yitmemiş.. tıpkı size daha da canlılık verecek , içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi : hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor , kökleri genişliyor , bendeki her şey bir kök tabaka halinde , renkler her tabakada saydamlaşıyor , en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde , yürek kreşendo atıyor..

ama resmetmek ,  tüm bunları resmetmek artık olanaksız..’

‘FRIDA KAHLO , Aşk ve Acı’ , RAUDA JAMIS , Çeviri : HÜLYA UĞUR TANRIÖVER TUFAN , EVEREST Yayınları , Ağustos 2002..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İdris Kurt Resim Sergisi : ‘Vazgeçilmez Boşluk’

 

 

 

 

 

 

 

İdris Kurt Resim Sergisi : ‘Vazgeçilmez Boşluk’

‘Boşluk, fiziksel anlamda ölçülebilir, kavranabilir uzaysal arka plan olduğu gibi zihnin kavrayamadığı alanlardır da. Üç boyutlu dünyanın tanımlanmasında nesneler arka planken zihinsel anlamda hiçlik ifade eder , anlamsızdır.

Düşünsel anlamda zihnin arka planı, düşüncenin oluşmamış durumu, bir zaman aralığı, müzikte aralar, günlük yaşamda zaman aralıklarıdır. Boşluk gölge gibi nesnelere bağlıdır ve onlarla anlam kazanır, dolunun görünür kılınmasını sağlar. Sessizliğin anlam kazanması, plastiğe dönüşmesi boşluk sayesinde olur.

Plastik sanatların vazgeçilmez bir öğesi olan boşluk görsel unsurların arka planı, bazen de kendisidir. İdris KURT resminde doluluk kadar yetkin kılınan boşluk, plastik ifadeden çok anlamın oluşmasının en önemli unsuru olarak karşımıza çıkar. Boş ve dolunun görsel ifadesinin birer temsiliyeti olan çalışmalar galeri boşluğunda doluyu temsil eden varlıklarıyla izleyicinin karşısındadırlar.’

’16 Nisan – 1 Mayıs 2011 tarihleri arasında Saint Joseph’liler Derneği , Caporal Evi Kültür ve Sanat Merkezinde (La Cave) İdris Kurt’un ‘Vazgeçilmez boşluk’ isimli resim sergisi pazar günleri hariç 10:00-17:00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek..’

Açılış daveti : 16 Nisan 2011 saat 17.30

Yer : Saint Joseph’liler Derneği , Caporal Evi Kültür ve Sanat Merkezi (La Cave)

Dr. Esat Işık Caddesi No:66/24 Bahariye / Kadıköy / İstanbul

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘sevgili idris kurt abimizle yaklaşık olarak sekiz senedir komşuyuz.. hayatımda gördüğüm en beyefendi , en nazik insanlardan birisi kendisi..

belki benim serkeşliğim ya da çekingenliğim belki de aylaklığımdan olacak idris abimizin aynı zamanda ressam olduğunu tanışmamızdan birkaç sene sonra öğrendim..

üstelik idris abimiz , ‘benim canım antakya’mda 15 günlük sergi açmış komşuluğumuz sırasında ve benim haberim olmamış.. bunu öğrendiğimde ne kadar üzüldüğümü ne kadar utanıp , yıkıldığımı kimse bilemez.. ayaküstü bir sohbet sırasında bu sergi olayını duyduğumda çok üzüldüm..

idris abim , her şeyiyle bereketli olduğu kadar sanat ve sanatçı açısından da bereketli çukurova topraklarının yetiştirdiği sanatçılarımızdan birisi.. idris abimiz 1950 adana ceyhan doğumlu..

resim sanatıyla ilişkisi marmara üniveristesi güzel sanatlar fakültesi’nde akşam atölyelerindeki eğitimiyle başladı.. ‘devabil kara’ yönetimindeki bu eğitiminden sonra kendi atölyesinde çalışmalarını sürdüren idris kurt abimiz ilk kişisel sergisini de yine komşumuz bahariye sanat galerisinde açmış.. resim sanatı üzerinde çok değerli eserler veren idris abimiz aynı zamanda moda alanında da tasarım ve uygulama alanında profesyonel olarak da kendi atölyesinde çalışmaktadır..

idris kurt abimizin yeni sergisinin hayırlı uğurlu olmasını dilerim.. ziyaret etmek isteyenler 1 mayıs’a kadar bir günlerini ayırıp bu güzel sergiyi ve resimleri görmeye gitsinler..

resimle ve gülüşünüzle kalın..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘kimi kaptan vardır ki , fırtınada parçalanmayı kabul edeceğine , aynı fırtınayı yol almak için kullanabilir..’ – VINCENT VAN GOGH

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘çalışmalarım halkın yüreğinden kopmuş gibi geliyor bana , tabana yakın bulunmalıyım hep , yaşamı en derinliklerinden yakalamalıyım ; bir sürü dert ve sıkıntı arasında ilerleyebilirim , ilerlemeliyim..

başka türü düşünemiyorum , dertsiz , sıkıntısız bir yaşam aramıyorum ; yalnızca bunların dayanılmaz hale gelmeyeceğini umuyorum.. çalışabildikten , senin gibi birkaç kişinin sevgisine sahip olduktan sonra , neden dayanılmaz olsun dertler , sıkıntılar.. yaşam da desen çizmek gibi.. kimi kez çok hızlı davranmak , kararlı olmak , büyük enerjiyle başlamak , esası belirleyen çizgileri şimşek hızıyla kağıda geçirmek gerek..

o an kararsızlığa , kuşkuya hiç yer yok ; el titremeyecek , göz başka yere kaymayacak , önünde ne varsa sırf ona bakacak.. ve kendisini öyle verecek ki işine , kısa sürede kağıt ya da tuval üzerinde daha önceden orada olmayan bir şeyler belirecek , sonradan baktığında insan onun oraya nasıl geldiğini tam olarak kestiremeyecek.. tartışma , düşünme zamanı , kararlı harekete geçmeden önceki aşama.. bir kez harekete geçildi mi , öyle kafa yormaya , tartışmaya fazla yer yok..

hızlı davranmak insanoğlunun işlevidir , ama bunu yapabilecek duruma gelmek için çok uzun bir yol kat etmek gerekli.. kimi kaptan vardır ki , fırtınada parçalanmayı kabul edeceğine , aynı fırtınayı yol almak için kullanabilir..

sana söylemek istediğim şu : gelecek için parlak tasarılarım yok.. kimi kez sıkıntısız bir yaşam özlemi , refah isteği bir an için yükselse bile içimde , hemen dertlerime , sıkıntılarıma sevecenlikle dönüyorum.. güçlüklerle dolu bir yaşam , evet.. böylesi daha iyi diye düşünüyorum kendi kendime , bundan öğreneceğim daha çok şey var , beni alçaltmıyor , bu yolda insan yok olmaz.. kendimi tümüyle çalışmama verdim..

zayıf , zavallı kişilerin ezildiğini o kadar çok görüyorum ki , ilerleme ya da uygarlık adıyla anılan pek çok şeyin gerçekliğinden , içtenliğinden kuşkuya düşüyorum.. uygarlığa inanıyorum , evet , bu dönemde bile , ama temelinde gerçek insancıllık yatan uygarlığa.. insan yaşamına mal olan şeyleri kıyıcı buluyor , bunlara hiç saygı duymuyorum..

benim iyiliğimi isteyen kişiler , davranışlarımın temelinde derin duyguların , sevgi gereksinmesinin yattığını bilsinler istiyorum.. makinenin işlemesini sağlayan yaylar arasında pervasızlık , gurur , kayıtsızlık gibi şeyler yok ; bu attığım adım ise , yaşam yolunda , alçak bir düzeyde kök saldığımın kanıtı.. daha yüksek bir amaçlamanın ya da kişiliğimi değiştirmeye çalışmanın benim için iyi bir şey olacağını sanmıyorum.. olgunlaşıncaya dek daha çok deneyim geçirmem , pek çok şey öğrenmem gerekiyor ; bu da bir zaman ve inat sorunu..’

 

Vincent Van Gogh..

Lahey , Mayıs ortası 1882..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘mektubunda , insanın kimi kez yaşadığı bir iç çatışmadan söz ediyorsun : kişi yaptığı iyi bir işin kötü ya da uğursuz sonuçlarından sorumlu mudur.. baştan kötü olduğunu , ama içinden kimseyi incitmeden sıyrılacağını bildiğin  bir işi yapmak daha iyi değil midir.. ben de yaşadım böylesi iç çatışmalar.. vicdanımızın sesini dinlersek – bence vicdan aklın en yüksek aşamasıdır ; akıl içinde akıldır – yanlış ya da saçma davrandığımız kanısına kapılabiliriz.. birtakım çok yüzeysel kişiler , sırf daha aklı başında ve çok daha başarılı oldukları için bizimle alay ettiklerinde özellikle bozuluyoruz.. evet , kimi kez zor oluyor o zaman ; ve kimi zaman koşullar , zorlukları aşılmaz dalgalar haline getirdiğinde , insan neredeyse kendisi olmaktan acı duyuyor , keşke daha az vicdanlı olsaydım diyebiliyor..

aynı iç çatışmayı hiç durmadan , her an yaşayan , çoğu kez beyni ölesiye yorulan , birçok kez doğru ile yanlışı ayırt etme konusunda bir türlü karara varamayan bir adam olduğumdan hiç kuşkun olmasın , kardeşim..

resim üstünde çalışırken sanata karşı ve başaracağıma değin sınırsız bir inanç var içimde.. ama gövdesel yorgunluğa düştüğüm günler , ya da parasal engellerle karşılaştığımda bu inancın azaldığını hissediyorum , beni nerdeyse alt edecek bir kuşkuya kapılıyorum.. hemen yeniden işe koyulmakla bu duyguların üstesinden gelmeye çalışıyorum.. kadın ve çocuklarla olan ilişkilerimde de aynı şey söz konusu ; onlarla bir aradayken , ufak yavru , sevinçli sesler çıkararak bana doğru emeklediğinde her şeyin iyiye gittiğine değin hiçbir kuşku olmuyor içimde..

kim bilir kaç kez yatıştırmış , huzura kavuşturmuştur beni o yavrucak..

evdeyken bir dakika bile peşimi bırakmıyor ; çalışıyorsam bile ceketimi çekiştiriyor ya da bacağıma tırmanmaya kalkıyor , ta ki kucağıma alayım onu.. stüdyoya geldiğinde her gördüğüne sevinçle cıvıldıyor , eline tutuşturduğum bir kağıt parçası , bir sap sicim ya da eski bir fırçayla sessiz sessiz oynuyor ; her an mutlu bir çocuk.. bu tabiatını ömrü boyunca sürdürürse benden çok daha akıllı bir adam olacak..

şimdi , iyi olanı kötüye dönüştüren , kötünün ise iyi sonuca varmasını sağlayan bir tür yazgının varlığını duyuyor insan kimi kez.. buna ne demeli , peki..

bu gibi düşüncelere , duygulara kapılmanın , kısmen sinirlerin aşırı yorulmasının , gerilmesinin sonucu olduğunu ileri sürebiliriz.. bunlara kapıldığımızda gerçeklerin sandığımız kadar kötü olduğuna inanmak zorunda olmadığımızı yinelemeliyiz.. insan bunu yapmazsa aklını kaçırabilir çünkü.. öyleyse , bu gibi durumlarda yapılacak şey , gövdesel gücünü toparlayıp hemen , insan gibi , çalışmaya koyulmak.. bu da yetmiyorsa , yılmadan o iki aracı kullanmayı sürdürmek , melankolinin ölümcül olduğunu hiç akıldan çıkarmamak.. uzun vadede , enerjisinin çoğaldığını hissedecektir kişi , her türlü derde , sıkıntıya katlanacak kadar.. esrarlar olduğu gibi kalacak ; acılar , melankoli olduğu gibi kalacak , ama bu bitimsiz olumsuzluğu önünde sonunda dengeleyecek olan , ondan çıkardığımız olumlu çalışmalar , yapıtlar olacak.. yaşam cici çocuk masallarındaki ya da orta halli papazların bildik vaazlarındaki kadar basit ve karmaşıklıktan uzak olsaydı , başarıya ulaşmak pek kolay olurdu.. oysa gerçeklik bambaşka , her şey sonsuz derecede karmaşık ve doğada siyah ile beyaz nasıl kesinlikle birbirinden ayrı değilse , yaşamda da doğru ile yanlış kolayca seçilebilecek gibi uzak değil birbirinden.. kapkara siyahın içine düşmemeli insan , bilinçli kötülük demek çünkü bu.. aynı şekilde ,  badanalaşmış bir duvarın bembeyazından da kaçınmak gerek , çünkü bu da iki yüzlülük ve sonsuz kendini beğenmişlik demek.. aklın yolunu , özellikle de vicdan yolunu – aklın en yüksek , en yüce aşaması olan vicdanın yolunu -  cesaretle izlemeye çalışan , dürüst olmak için elinden geleni yapan kişi , sanırım hiçbir zaman yolunu toptan şaşıramaz – bir sürü yanılgıya düşecek , engellerle karşılaşacak , kusursuzluğa erişemeyecek olsa da..

insan herkes tarafından pek önemsiz görülebilir , en aleladelerden biri sayılabilir , kendi kendisini sıradan kişilerin en sıradanı olarak hissedebilir – gene de sonunda oldukça sürekli bir ruh dinginliğine kavuşur..vicdanını geliştire geliştire öyle bir düzeye getirebilir ki , o artık kişiliğinin en iyi , en yüksek öğelerinin sesi olur ve gündelik kişiliği bu sesin hizmetine girer.. artık o zaman skeptizme , sinikliğe dönemez kişi , her şeyi alaya alan bir yıkıcılığa da giremez.. birden bire olacak bir şey değil bu elbette.. michelet’de çok güzel bir söz var ve sanırım michelet’nin bu tek cümlesi ne demek istediğimi tümüyle anlatıyor : ‘sokrates doğuştan bir satirdi.. ancak , sürekli özveri , sürekli çatışma , boş ve saçma şeylerden vazgeçme yoluyla kendi kendini öyle kökten ve tümüyle değiştirdi ki , son gün , yargıçların karşısında durup ölümle göz göze geldiğinde , tanrılara yaraşır bir yücelik vardı onda , sanki gökyüzünden  aldığı ışığı saçıyor , parthénon’u aydınlatıyordu..’

aynı şeyi isa’da da görüyor insan.. başlangıçta sıradan bir marangozken , kendisini öyle yüceltmiş ki , öylesine iyilik , acıma , sevgi ve ciddiyet dolu bir kişiliğe kavuşmuş ki , bugün hayran kalabiliyoruz ona.. bir marangoz çırağı genellikle sonunda usta bir marangoz olur ; yani , dar kafalı , kuru , kendini beğenmiş , cimri herifin biri.. oysa , isa hakkında ne derlerse desinler , dünya görüşü , dünyayı kavrayışı , arka bahçede marangozluk yapan dostumunkinden çok başka..’

 

Vincent Van Gogh..

Lahey , Temmuz Sonu 1883..

 

‘THEO’YA MEKTUPLAR..’ – VINCENT VAN GOGH , Çeviri : PINAR KÜR.. , YKY Yayınları , Eylül 1996 , 251 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİRENÇ ÇİÇEĞİ.. – ADNAN YÜCEL

DİRENÇ ÇİÇEĞİ..

-Aysel Zehir için-

yarım kalan hiçbir yolculuk yok bu yaşamda
birbirine karıştırılan hiçbir boyut yok
onbeş yaş nedir ki
yılların sözle çizilen anlamında
ya bir duygu selidir aralıksız
ya da bir inanç fırtınası yüreğin
dirence açılan gençlik koylarında

bir devrin sembolü diyorlar şimdi adına
toprağa ölüm düştükten sonra hiroşima’da
tüm bitkilerden önce yeşeren bir açelya
şimdi kadıköy-rıhtım’da
neyi çağrıştırıyor sana
sen söyle ey direnç çiçeği-neyi

liseli bir kız iken / saçlarında rüzgarlar
cevizli tekelinde / ellerinde yarınlar
elleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin

bir köpük onur uğruna kuruyan ırmaklar
ve gelenek denizlerinde ezgilenen ışıklar
henüz dile gelmedi
istanbul’u ezen suskunluğunda senin

gazetelerde resimlerinle dolarken sayfalar
nedense söyleşilerde yalnızca
beyin hücrelerine yöneltiliyor sorular
sense ölüm rengine inat
tan maviliğince susuyorsun
yalnızca geçmişin
gelecekteki ölümsüz sesini yanıtlıyorsun
hani çok çok övmekten korktuğun
o bin renkli açelyanın inançlı sesini
yanıtlıyorsun-gülümsüyorsun-susuyorsun

bağrındaki besteler / yüzündeki ezgiler
dile gelmez sözlerin / bilinmez ki ne söyler
dilleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin

ey ovaların ateş ateş çölleştiği yerde
toprağın ırmak ırmak yüreklenişi sen
yarınlara selamını iletsin diye adın
damarlarına bağlanan yaşamı
ölümü kucaklarken ellerinle kopardın

kurtarmak için enginlerin anlamını
gökyüzünü yere indirdiğinden beri
ya da silmek için bir damlanın yüzünü
bir okyanusun kucağına bastığından beri
ve bıçak sırtı bir dönem uğruna
bütün zamanı omuzlarına aldığından beri
adın bir açelyadır artık senin
koynuna ölüm düşürülen bütün topraklarda
bir açelya

askıda falakada / her mevsimde dört açan
hücrede zindanlarda / güneşsiz ışık saçan
günleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin

yepyeni sözcükler yeşeriyor şimdi
alnının ışıklı yamaçlarında
yüreğini içmek gerek duymak için
soluğunu solumak gerek
her dalıp gidişinde bin şiir çıkarıyor belki gözlerin
yaşama gözlerinle dalmak gerek

bir devrin sembolü diyorlar şimdi adına

dolar dolar gözlerin / varılmaz ki gizine
bir damlası bile / dökülmez ki yüzüne
selleri utandırır
gözündeki söz senin / içindeki öz senin..

 

ADNAN YÜCEL

SARHOŞUM.. – BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

SARHOŞUM

Sarhoşum çok şükür dilediğim kadar
Bir ben yok artık benden içeri
Onunla göz göze diz dizeyiz
Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş
Çok şükür bir bizeyiz.

Sarhoşum
Caddenin göbeğine oturmuşum
Aklıma eserse sırt üstü yatabilirim
Nara atabilirim
Kem gözler umurumda değil
Ben kendi gözlerimden kurtulmuşum.

Sarhoşum, sarhoşum, sarhoş
Doğrudur
Bırakın bağırayım avazım çıktığı kadar
Görüp göreceğim rahmet budur.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

(Resim : Bedri Rahmi Eyüboğlu..)

‘medeniyet yavaş yavaş üzerimden dökülüyor..’-PAUL GAUGUIN

‘medeniyet yavaş yavaş üzerimden dökülüyor.. yalın bir şekilde düşünmeye ve komşum için pek az nefret hissetmeye başlıyorum , daha doğrusu onu sevmeye başlıyorum. özgür bir yaşamın tüm keyifleri – hayvani ya da insani – artık benim.. yapay olan , geleneksel , alışılmış olan her şeyden kaçtım. gerçeğe , doğaya giriyorum..’ 

PAUL GAUGUIN (Noa Noa – İthaki – Çeviri:Niran Elçi)

 

‘paris’te okumanın ormanda okumaya benzemediğini bir yerlerde yazmıştım , o düşüncem de değişmedi.. 

 paris’te insanlar telaş içinde oluyor. restoranda yemek yerken gazeteden başka bir şey okuyamam. mektuplarımı daha sonra defalarca okuyacak olsam bile postanede , hemen oracıkta okurum. trende ise hep ‘üç şövalyeleri’. evde sözlük okurum. bu arada eleştirilerini okuduğum kitapları hiç okumadım. görebildiğim kadarıyla , reklam çöpe gidiyor. posterlere bakıp da yapabileceğim en fazla şey, bornibus hardal’ı tatmak olurdu. hardal sevmediğim için size acımasızca yalan söylemiş oldum. fakat uyarı insanın cephaneliğidir.

 

epeyce güvenli bir yerde değilseniz , edgar poe okumaya kalkmayın. ne kadar cesur olursanız olun, siz daha bunu gösteremeden (verlaine’in dediği gibi) üzülürsünüz…’ 

PAUL GAUGUIN (Mahrem Günlük – İthaki – Çeviri:Ebru Kılıç)

  

‘salaklığın gerçekten ne olduğunu , kendi üzerimizde tecrübe etmediğimiz sürece anlayamayız. bazen kendi kendinize ‘tanrım , ben nasıl bir geri zekalıymışım!’ dersiniz. çünkü yaptığınızın tam tersini yapmanız gerektiğini anlamışsınızdır. maalesef düşünme vakti geldiğinde çoktan kocamışsınızdır. bu yüzden bırakalım her şey olduğu gibi kalsın ; ne de olsa artık başka türlü yapmamız mümkün değil ; gelin okulların dışında ve böylece baskıdan uzak yaşayalım..’

PAUL GAUGUIN (Mahrem Günlük – İthaki – Çeviri:Ebru Kılıç)

affetmeyeceğim..

BU PERİŞAN HALİME SEBEPTİR

SENİN UNUTMUŞLUĞUNU AFFETMEYECEĞİM……

 

GÜLTEN AKIN

 

vincent-nyrn

VINCENT VAN GOGH (Sunflowers)