Archive for the ‘AYLAKADAMIZ’ Category

Aylakadamiz.com 5 Yaşında !!!

“…daima sessiz kalan dost’a…”

 

Bugün 27 Nisan bu heycan verici yolculuktaki  5.Yıl … Her sene yıldönümlerinde bişeyler yazmak artık olmazsa olmaz bir durum oldu. 2007’den bu yana epey bir yol aldı bebe ! İnananlar , inanmayanlar , destek olanlar , olmayanlar hepinize çok teşekkürler.

 

Daha önceden dediğim gibi “Kadim Dost aylakadamiz.com ‘ u yaratanlar ve yaşatanlar unutulmaz ! ” Onun sayesinde site bu günlere geldi ve daha da iyi yerlere gidiceğe benziyor. Bir sürü yazarımız oldu dışardan katılımları olan dostlara da buradan teşekkürler iyi ki varsınız.Biz varoldukça sizler varoldukça aylakadamiz.com yaşayacaktır ve reklam almayacaktır.

 

Genellikle gelen maillerden iletişim formundan atılan mesajlardan iyi şeyler duymak ve okumak çok güzel.5 yıl nasıl geçti ben şahsım adına anlamadım keyifli ve heycan vericiydi.Bu geçen zaman içerisinde kötü şeyler de oldu hayatımızda ve ülkemizde . Haykırışlarımızı zaman zaman burada anlatmaya çalıştık bazen de susmayı tercih ettik.

 

Bize ihanet etmeyen bu hayatta belki de en sadık , en sadakatli dostumuz “aylakadamiz” oldu.Ne desek ne yapsak alınmıyor gücenmiyor . O da artık bizden birisi …

 

İyi ki doğdun bebe , mutlu yıllar …

 

”Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar, düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
“Sarılmak yakar bizi” deyip aşkı hep, uzaktan sevdik. “

Charles Bukowski

 

Blackhawk

 

HAYATIN RENGİ – AHENGİ

Aylak Adamız’ın daimi takipçisi olarak, onlarla tanışma fırsatım da oldu. Doğdukları mekana doğru yol alırken yazılarında bahsettikleri gibi niçin birasever olduklarını anladım. Onlar mı birayı seviyordu, yoksa bira mı onları iki ucu açık soru.  Sokakta köşeyi dönünce Orhan Veli’nin şiiri çağrışım yaptı ; ‘Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma’. Köşeyi dönünce, bira varilleriyle karşılaşınca gülümsedim, biraseverlik boşuna değilmiş!

Onlar sayesinde okumak için fırsat yaratmayacağım, adını bile duymadığım yazarları, kitapları ve şairleri tanıma fırsatı buldum, buluyorum. Hediye ettikleri Ingeborg Bachmann ile trafikte yol alamazken zamanı ertelemeyip şiirde alıyorum yolumu.  Umarım daim olurlar. Crockett’in naif sınavını geçtikten sonra, önce gaipten haber mi alıyorum derken, aldığım göksel duyumla yazarak katkıda bulunmaya çalıştım. Skycell lakabı buradan doğdu. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanındaki gibi herkesin bir tutamak sorunu vardı, ben de Aylak Adamız’a tutundum, hayatın rengini ve ahengini yakalamak için. Bugünlerde bir boya reklamında ‘hayattan rengi çıkarın geri neyi kalır ki’ gibi bozuk anlatımlı bir cümleyle anlatmak istedikleri onlar için somut bir neden.  Ancak işin biraz daha detayına bakmak istersek, hayatın rengi var mıdır? Kime göre hangi renk güzeldir? Renksizlik neyi ifade eder? Siyah-beyaz çok mu uç renklerdir? Sonu olmayan belirsiz sorular ve herkese göre değişken cevaplar. Bence en şiirsel cevap, Bülent Ortaçgil’in şarkısında dediği gibi ‘renkler müşkül durumda ressamlar şaşkın’.

Renginiz ve ahenginiz daim olsun, gülüşünüzle kalın.

 

SKYCELL

‘MAHİR BERZAN..’

‘en küçük aylak ‘MAHİR BERZAN’ bebek aramıza hoş geldin..

aylak bebeler çoğalıyor..

‘NEHİR’den, ‘GÜNEŞ’imden, ‘ROZA’dan sonra bu sabah geldi aramıza katıldı ‘MAHİR BERZAN’ bebek..

ailemiz büyüyor..

‘MAHİR BERZAN’a  annesi ‘kevok’ (dilşad) ve babası ‘altın çocuk’ ya da ‘sarı’ (taner) efendiyle sağlık , mutluluk dolu bir hayat diliyoruz ‘aylak adamız’ ailesi olarak..

bugün ‘kevok’ anne, ‘sarı’ baba oldu.. heyecanlı bekleyiş sonra erdi sonunda..

ee uzun süredir ‘aylak adamız’a yazmayan ‘kevok’ ile ‘sarı’dan annelik, babalık hakkında ve ‘MAHİR BERZAN’la ilgili birer yazı bekliyoruz artık..

öğleden sonra ‘ciğerim’le birlikte, ‘MAHİR BERZAN’ bebeği görmeye gittik, ilk merhabamızı kendisine dedik ve tanıştık..

şirin mi şirin, tatlı mı tatlı..

iki yumruğu da havadaydı uykuda.. bu konuda hemen bir polemik yaptık ve güldük.. sonra bize kızdı sanırım çünkü ağlamaya başladı.. biz de sesimizi kestik ve ikiledik hemen daha fazla rahatsız etmemek için ‘MAHİR BERZAN’ımızı..

bize kime benziyor diye sordular ama bizden yorum çıkmadı.. hele birkaç hafta geçsin ondan sonra yorumumuzu yaparız..

‘kevok’un ve ‘sarı’nın gözleri parlıyordu.. mutlulukları daim olsun , gözleri hep böyle parlasın kardeşlerimizin..

artık ‘kevok’ ve ‘sarı’yla umarım bir gün ‘mahir berzan’ın gelişi onuruna bir ‘mahir berzan’ gecesi yaparız mekanda.. 

tekrar hoş geldin ‘mahir berzan’ bebek, seninle daha güçlüyüz , daha umutluyuz artık..

 

Crockett..

‘ÖZCAN ALPER’in ikinci uzun metrajlı filmi ‘GELECEK UZUN SÜRER’in dvd’si çıktı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘aleyhinde yapılan tüm karalamalara, küçümsemelere rağmen ve sağda solda kendi küçük dünyalarında üç kuruşluk sinema bilgileriyle yapılan haksız eleştirilere, kafalarındaki faşist tohumların etkisiyle arka planda filmi yok saymaya yönelik yapılan gizli kulislere rağmen türkiye sinema tarihinin başyapıtlarından birisi olan büyük usta ‘özcan alper’in ikinci uzun metrajlı filmi ‘gelecek uzun sürer’in dvd’si nihayet çıktı!

sinemada izlenmesi gereken filmlerden olmasına rağmen hem izlemeyenler için hem de tekrar izleyip arşivlerine koymak isteyenler için çok iyi bir fırsat.. ayrıca tüm aylakların desteklemesi gereken bir yapım bu..

büyük ustanın yeni filmlerini sabırsızlıkla beklerken ‘sonbahar’ ve ‘gelecek uzun sürer’le bir süre idare edeceğiz artık.. ayrıca bu eşsiz filmin müziklerini de sabırsızlıkla beklediğimizi yineleyelim..

neyse sizi daha fazla engellemeyelim filmi almaya gitmeniz için.. son olarak tüm film ekibine buradan tekrar teşekkür ediyorum aylak adamız ailesi adına, yüreğinize sağlık, iyi ki varsınız..

yazıyı okuyanlar, haydi şimdi filmi almaya gidelim hep beraber..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sinopsis :

İstanbul’da bir üniversitede müzik araştırmaları yapan Sumru (28), ağıt derlemeleri ile ilgili yaptığı tez çalışması için birkaç aylığına ülkenin güneydoğusuna yolculuğa çıkar. Kısa süreliğine çıktığı bu yolculuk, hayatının en uzun yolculuğuna dönüşür. Bu yolculukta Sumru’nun yolu Diyarbakır sokaklarında korsan DVD satan Ahmet, Diyarbakır’da tek başına kalmış yıkık dökük kilisenin bekçisi olan Antranik amca ve bölgede sürmekte olan ‘adı konulmamış savaşa’ tanıklık eden pek çok karakterle kesişir.

Sumru, üç ay boyunca kaldığı Diyarbakır’da peşinde olduğu ağıtların hikayelerini ararken kendi ertelediği acısıyla da yüzleşir. Diyarbakır’dan Hakkari’de bulunan boşaltılmış bir dağ köyüne doğru yola çıkarken bu tehlikeli yolculuğa anlam veremeyen Ahmet’in “Neden bu köy, orada ne var?” sorularını yanıtsız bırakır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazan ve Yöneten : Özcan Alper

1975’te Artvin’de doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde 1992-1996 arasında Fizik, 1996-2003 arasında Bilim Tarihi okudu. 1996-1999 arasında MKM Sinema Atölyesi’ne, 1999-2001 arasında Nazım Kültür Evi sinema seminerlerine katıldı.

2008’de yönettiği ilk uzun metrajlı filmi “Sonbahar” Türkiye ve dünyada 60’tan fazla festivalde gösterildi, 33 ödül kazandı. 2009’da Avrupa Film Akademisi Avrupa Keşfi ödülüne aday gösterildi. “Gelecek Uzun Sürer” Özcan Alper’in ikinci uzun metrajlı filmi.

Oyuncular :

Gaye Gürsel  : Sumru

1980’de İzmir’de doğdu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun olduktan sonra Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde oyunculuk eğitimi aldı. Birçok reklam ve dizide rol aldı. “Gelecek Uzun Sürer” başrollerini oynadığı ilk sinema filmidir.

Durukan Ordu : Ahmet

1973’te Akşehir’de doğdu. Hacettepe üniversitesi Ankara Devlet Tiyatrosu’nda eğitim aldıktan sonra Trabzon Devlet Tiyatrosu ve Ankara Devlet Tiyatrosunda bir çok oyunda başroller de oynayan Durukan Ordu, 2005-2009 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde “Temel Oyunculuk” dersleri verdi. Halen Ankara devlet tiyatrosunda oyunculuğuna devam eden Ordu’nun, “Gelecek Uzun Sürer” rol aldığı ilk sinema filmidir.

Sarkis Seropyan : Anto Dayı

1935’te İstanbul’da doğdu. 90’lı yılların sonunda gazeteciliğe başlayan Seropyan , Agos gazetesinin kurucularından ve yazarlarından. Halen Agos gazetesinde yazarlık yapıyor. Daha önce oyunculuk yapmadı. Bir çok kitap yazdı ve çeviriler yaptır. “Gelecek Uzun Sürer” rol aldığı ilk sinema filmidir.

Osman Karakoç : Harun

1983 yılında Eskişehir’de doğdu. Bilkent Üniversitesi Kimya bölümü öğrencisiyken üniversitenin tiyatro topluluğuna katılması ile tiyatro hayatı başladı ve buadaki öğrenimine son vererek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünü kazandı. Bir çok oyunda rol alan Karakoç, Tv dizilerinde rol alan ve halen eğitimini sürdürmekte olan Osman Karakoç’un “Gelecek Uzun Sürer” rol aldığı ilk sinema filmidir.

 

Senaryo ve Yönetmen : Özcan Alper

Yapımcılar : Ersin Çelik, Soner Alper

Uygulayıcı Yapımcı : Cihan Aslı Filiz

Ortak Yapımcılar : Guillaume de Seille, Titus Kreyenberg

Görüntü Yönetmeni : Feza Çaldıran

Ses : Mohammed Mokhtary

Özgün Müzik : Mustafa Biber

Sanat Yönetmeni  : Tolunay Türköz

Kurgu : Ayhan Ergürsel, Thomas Balkenhol, Özcan Alper, Umut

Sakallıoğlu

Işık Şefi : Engin Altıntaş

Yardımcı Yönetmen : Lusin Dink

Cast

Sumru – Gaye Gürsel

Ahmet – Durukan Ordu

Antranik – Sarkis Seropyan

Harun – Osman Karakoç

Leyla – Güllü Özalp Ulusoy

Kuto – Erdal Kırık

Senaryo Danışmanı : Thomas Balkenhol

Senaryoya Katkıda Bulunanlar : Hüseyin Kuzu, Orhan Eskiköy,

Murat Boyacıoğlu

Prodüksiyon Amiri : Yusuf Deniz Çinibulak

Set Amiri : Altan Çakmak

Yönetmen Yardımcıları : Hamdi Akyol , Özgür Doğan

Prodüksiyon ve Laboratuar Koordinasyon : Selim Güntürkün

Van ve Diyarbakır Yapım Yardımcıları : Reşat Ayaz,  Cengiz Toprak

1. Kamera Asistanı : Mansour Zohouri

2. Kamera Asistanı : Uğur Şapaloğlu

3. Kamera Asistanı : Kerem Arıca

Işık Asistanları : Yavuz Ustabaş, Şafak Kibar, Kenan Seçkin

Boom Operatörü : Ali Reza Karimi

Sanat Yönetmeni Yardımcıları : Arif Seletli, Racia Kaya, Aziz İnce

Set Asistanı : Emre Selçik

Panter Operatörü : Rasim Kurtulan

Panter Asistanı : İsmail Ay, Hamza Şahin

Stedicam Operatörü : Hakan Tezer

Runners : Hasan İnce,  Sezai Bulut

Ulaştırma : Fethi Gümüş, Musa Dağlı, Selahattin Aksoy, Cebrail

Dağlı, Abdullah Akyıldız

Set Fotoğrafçısı : Hüsamettin Bahçe, Ziynet Özen

Cast Ajansı : Renda Güner Casting

Cast Sorumlusu : Hülya Çelen

Cast Asistanı : Demet Koç

Radyo Haberleri Kayıt : Açık Radyo – Didem Gençtürk

Radyo Anonsu : Murat Utku

Grafik Tasarım : Sera Dink

Çeviriler : Caroline Riera-Darsalia, Lucy Wood, Lidya Bulte,  Uwe

Fiedeldei,  Berkcan Navarro

 

Katıldığı Festivaller ve Ödüller :

Festivaller :

2012,22-30 Mart] 19. Uluslararası Febiofest Film Festivali Prag(Çek Cumhuriyeti) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012, 9-18-25 Mart] 16. Sofya Uluslararası Film Festivali (Bulgaristan) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012, 24 Şubat-4 Mart] 40.Uluslararası Belgrad Film Festivali (Sırbistan) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012,14-21 Şubat] 19. Vesoul Asya Fillmleri Festivali(FICA)(Fransa) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012,  41. Rotterdam Uluslararası Film Festivali (Hollanda): Parlak Gelecek Seçkisi

2011 , 16. Kerala Uluslararası Film Festivali(Hindistan) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2011, 2. Malatya Uluslararası Film Festivali: Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması

2011, 18. ,Adana  Altın Koza Film Festivali, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması

2011, 36. Toronto Uluslararası Film Festivali, Çağdaş Dünya Sineması Seçkisi

 

Ödüller :

2012, 19. Vesoul Asya Fillmleri Festivali(FICA)(Fransa)

Özel Mansiyon Ödülü

2011 , 16. Kerala Uluslararası Film Festivali(Hindistan): FIBRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Birliği) En İyi Film

2011, 2. Malatya Uluslararası Film Festivali: En İyi Film Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü, En İyi Müzik Ödülü

2011, 18. Adana Altın Koza Uluslararası Film Festivali: Yılmaz Güney Ödülü

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) En İyi Film Ödülü : En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü(Durukan Ordu), En İyi Müzik Ödülü(Mustafa Biber)

(filmle ilgili tüm bilgiler, fotoğraflar filmin resmi sitesi : http://www.gelecekuzunsurer.com/ dan alınmıştır.. daha fazla bilgi için buraya bakınız..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Okumak Üzerine

Her insanın ilk okuma çabaları kendine özgüdür ve içinde bulunduğu çevrenin de bunun üzerinde etkisi vardır. Benim ilk okuma çabalarım, bankaların reklam tabelaları ve eve alınan gazetenin içindeki  ‘Fatoş ve Basri’ karikatür yazılarını anlamaya çalışmaktı. Her sabah gazetenin o sayfasını açar, ilk önce resimlerden anlamaya çalışır, daha sonra en yakınımdaki kişiye, genellikle annem olurdu, okuturdum. Daha sonra, diğer sayfaları gözden geçirir, okuyup anlayacağım günleri iple çekerdim. Zamanla bu okuma isteğim, erken okula yazılma çabalarıma dönüştü. Bir yıl erken okula gidebilmek için, yalvardım yakardım. Annem babam bana yeni okula başlayacak bir çocuk gibi, tüm malzemeleri aldılar. Sıra okula kayıt olmaya gelmişti, o zaman da dışarıdan destek yarattım kendime. Çok becerikli, iş bilir bir teyzemiz vardı. Onunla okula gidip, kayıt olmak istedim hatta boyum büyük görünsün diye yüksek topuklu bir ayakkabı giydiğimi hatırlıyorum. Bu heyecan ve sevinç, okul müdürü tarafından yaşım küçük olduğu için reddedilmesine kadar sürdü. Sonraki bir sene annem için zordu ancak hiçbir zaman bana öff dediğini hatırlamam. Sabah erkenden okula gider gibi hazırlanır, kahvaltımı yaptıktan sonra, yazma ve okuma derslerim başlardı. Cin Ali serisi ezberlediğim ilk seriydi. En çok da resim derslerini iple çekerdim. Neyse ki bu okul özlemi birinci sınıfa kaydolmakla sona erdi. Her zaman öğrenmekten çok zevk aldım.

Okumak, bir insanın yapabileceği en güzel eylem. Mutluysam, mutsuzsam, üzgün veya sevinçliysem hiç fark etmiyor, mutlaka okumak için ihtiyaç duyuyorum. En hoşuma giden de kitabın içinde bir maden bulmuş gibi, o an hoşuma gidecek cümleleri keşfetmek. Ya da o an içinde bulunduğum ruh durumuma çare olabilecek bir şeylerle karşılaşabilmek.

Burada şuna da dikkat çekmek gerekir ki; ne okursan o kadar gelişiyorsun. Ne demek bu? Şiir okumak konusunda yeterli çabayı göstermedim, sevdiğim ve ezberlemeye çalıştığım şiirler oldu ancak, şiir apayrı bir dünya. Bu alanda sınıfta kaldığımı söyleyebilirim.

Şu günlerde okuduğum ‘Bir Çift Ayakkabı’ kitabında Sunay Akın’ın şu cümleleri bu kitapta bulduğum maden cümlelerden bir kısmıydı:

‘Edebiyat sınavlarının en beylik sorusudur: Şair burada ne demek istemiş? İşin aslını ararsanız, tarih boyunca hiçbir şair, yazdığı şiirlerde ne demek istediğini kendi de bilmemiştir. Şiirde anlam aramak, evin duvarlarına renk beğenmek için bir resim sergisi gezmekten farksızdır. Çünkü, şiirde anlam arayanlarla duvar örüp ufku daraltanlar aynı sığ suların balıklarıdır. Şairin derdi bir şeyler anlatmak olsa kağıda düzünden girer, yani düzyazıya başvururdu.’

Yine kitabın ilerleyen sayfalarında, zevkle yolculuk yaparken şiir ile ilgili şu cümleler dikkat çekici bir tarifti benim için;

‘Bir dağdan haykırırsanız sesiniz karşıdaki dağda yankılanır, öykü olur, roman olur. Yok, eğer bir fay kırığından dünyanın derinliğine haykırırsanız, sesiniz şiir olur. Şiir böyle bir sanattır; 70 sayfada ya da 1.500 sözcükle anlatamayacağınız duyarlığı, 7 dize ve 15 sözcükte verebilmek…’

Bu tariflerden şiir konusunda öğrendiğim, daha emekleme seviyesinde olduğum. Ne yapalım bir yerden başlamak gerekiyor demek ki. ‘Aylak Adamız’da şiir konusunda başlangıç yapılabilecek kara kuşak seviyesinde bir yer. Neyse ki, beyaz kuşak-yeşil kuşak ayrımını bilmeden, ileri 6-Sigma eğitimlerine inatla devam eden birisi olarak, şiir konusunda beyaz kuşak seviyesine ulaşmayı hedefliyorum. Yeni yıla girerken bu yönde duyumlar aldım, bu yılki hedefim budur.

Şiirinizle ve okumalarınızla kalın.

‘SKYCELL’

‘BİR ÇİFT AYAKKABI’  –  SUNAY AKIN , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım: Kasım 2011, 184 Sayfa…

AYLAK ADAMIZ’ın 1000. yazısı büyük usta ONAT KUTLAR’ın “TEŞEKKÜRLER KALBİM SANA..” şiirine ayrılmıştır.. Teşekkürler Onat Kutlar, Teşekkürler Aylaklar..

“TEŞEKKÜRLER KALBİM SANA..”

‘gençliğimin dalları hep ikindiyi gösteren durmuş bir yelkovan gibiydi o yıllarda yani erken ölümü ve içinde altın tozlarıyla ağır ağır yaz boyunca yaprakları tirşe yeşili ve kışın yoktu bilemezsin o küçük saatin karnında sapsarı bir çark ne işe yarar tıpkı kimi sözcükler gibi önce anlaşılamayan ve bir zaman gelir döner başlatır bir şiiri

işte öyle bir şarkıydı

her gün içimde yaşayan yalnız bir japonun küçük bir alanda kırmızı kasım yapraklarını büyüttüğü paris’te tuvaletlerinde bile çeyrek le monde sayfaları kullanılan çünkü kalındır kağıdı banyolarla dolu ve sartre’ın çocukluk anılarıyla bir otelde lahmacun cumhuriyetinin üç uyruğuyla eski bir rus plağını ilk kez dinlerken bu şarkı çantama düşürmüş olmalı

geleceğin ormanını

sağol yüreğim çünkü o ezgi

bakır bir şafakta uçarken saatlerce altımda ‘güneşte sararmış kemik ve kıl ve külle örtülü orta asya kentleri ve parti çizgisinde lacivert giysileriyle adamlar büyük bir gökyüzü gemisinin lombozlarından alkol denizinde yüzen dağlara bakar bakar donuk gözlerle içimde bir sıkıntı ne istediğimi bilmiyorum görünmüyor ekimin kayıp ülkesi düşünürken habersiz savurduğumuz beyaz bir bulutta

seni taşıyordu

bağlı kaldı

içimdeki japonun da içinde kapkara bir koç o yüzden dolanır durur düşleyerek tanyeri ülkesini ve bekler ne zaman ışıtacak beyaz duvardaki tüy sarmaşığı seher yıldızı bekler kıl çadırlarda göçer denklerine sıkışmış kara bir çekirge gibi, umutsuz bir yarını ve atlara eğer örgütleyen kolan durmadan dağılır gider gene de iner mahmuz kan içinde bir hint horozunun gözlerine kararır ortalık nerede başaklar ve yanılmıyorsam tıpkı böyle bir zamanda yüreğin kanatları bir tele çarpar

eski bir şarkıyla

çark döner

tamamlar şiirimizi..’

ONAT KUTLAR..

‘UNUTULMUŞ KENT..’ , ONAT KUTLAR, ADA Yayınları, Ocak 1986, Tekrar Basım : YKY Yayınları, 88 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘haysiyetsizlere’ , ‘midesizlere’ inat 2012’de biz yine buradayız..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“zaman su gibi akıyor, nasıl geçip gittiğini anlayamıyorsun bile.. hayat dönüp arkana bakmana bile fırsat vermiyor koşturmacası içinde.. 2011’i de devirdik cumartesi günü.. 2012’nin gelişi 2011’den belli zaten.. ama umarım 2011 kadar zalim ve acımasız olmaz..

2011 ‘aylak adamız’ ailesinin en çok büyüdüğü yıl oldu.. yazarlarımızın sayısı 40’ı geçerken, dışarıdan alıntılarıyla, önerileriyle destek verenlerin sayısı yüzü buldu sanırım.. ‘rating’ gibi bir derdimiz olmadığından tıklanma ve okunmamıza dair kimsenin inanamayacağı rakamları buradan verip kıskançlıktan bazılarının çatlamasını istemiyorum.. sitemizde reklam olmadığı gibi görüleceği üzere   hiçbir yerinde sayaç da bulunmuyor diğer bazı siteler, bloglar gibi.. 2011’de onlarca profesyonel yazarı olan ‘caf caflı’ ve yanarlı dönerli reklamlı siteler tozumuzu yutmakla meşguldüler ve bu meşguliyetlerine tabii ki devam edecekler..

2011’de birçok yeni aylak katıldı aramıza.. kimisi her zaman açık olan kapımızdan çok hızlı girdi ve her zaman açık olan arka kapımızdan o hızla çıkıp kayboldular.. kimisi ‘atlama tahtası’ olarak kullandı bizim siteyi.. kimisi ismimizin ateşine, cazibesine tav olup “ben de ‘aylak adamız’da yazıyorum” demek için bir iki yazdılar.. sonra sıkılıp sessizliğe büründüler.. hele blogların komple yasaklandığı zamanlarda gelip yazan, sonra yasak kalkınca hiçbir açıklama yapmadan çekip gidenler var ya.. ne diyelim ki.. ‘reis’i bilmem ama ben en çok ‘atlama tahtası’ olarak yazıp çekip gidenlere tutuldum.. kardeşim gelip yazmak istediniz kimse sizi burada zorla yazdırmadı.. siz istediniz yazmayı..  gelip geçici hevese göre bir şey yok bizim aylak adamız ailesinde.. yazdılar, işleri bitince de çekip  başka yerlere gittiler.. canları sağ olsun ne diyelim.. kimisi de girdiği hızla yazmaya ve paylaşmaya devam ediyor burada.. ama herkese hep aynı cümleyi söylerim : yazmak, yaşamaktan zordur.. ha deyip oturunca yazı çıkmıyor ortaya.. yorar insanı.. ama bitirdiğinizde hissedilen duygular bambaşkadır.. yazmak yaşamaktan zordur evet ve yazmak aynı zamanda cesaret ister..

neyse işte büyüyen aylak adamız ailesinin kadıköy tayfasının çoğu cumartesi günü spontane bir şekilde ’aylak adamız’ın doğduğu bizim mekanda toplanmaya karar vermişler, davet olmadan bulunmaları gereken yere gelmişler.. öğleden sonra kapının her zili çalışında yeni bir aylak elinde dolu dolu poşetlerle geliyordu..

biz zaten öğlen vakti mekana gelecekleri öngörerek yeterince stok yapmıştık.. tekelcimiz suat abimize ‘abi şimdilik 30 tavşanlı bira istiyoruz.. ilerleyen saatlerde seni biraz daha yoracağız..’ tuttu ‘kasayla vereyim’ dedi.. kasayı bir daha göremezsin deyince vazgeçti kasayla vermekten.. neyse bira, çerez dolu poşetlerle sallana sallana mekana doğru yola koyulduk..

mekanda ‘ciğerim ve kuzeni ‘gülen adam’ hasanım vardı.. en küçük aylak ‘nehirimiz’ yeni yılımızı kutlayıp annesiyle eve gitmişti.. sabah bana yeni yıl hediyesi olarak nenesinin ördüğü bereyi verdiğinde duygulandırmıştı beni.. ama akabinde  benim ona aldığım pembe renkli elektronik günlüğü gördüğünde ise çığlıklarıyla mekanı birbirine kattı.. daha sonra bize bir yeni yıl şiiri de armağan ederek mekandan ayrıldı.. büyük üstadlarımız  ‘abidin dayımız’ ve ‘halo dayımız’ gelmediler o gün, ektiler bizi.. ikisine de sitemlerimizi bildirdik daha sonra..

getirdiğimiz biraları yaş olarak en küçük aylak ‘hasan’ buzdolabına özenle yerleştirdi.. rakımız ve viskimiz mevcuttu zaten..

sonra zil çaldı ‘ümo, gürsoş ve alki’ damladı.. ‘ümo’yla güreşirken zil çaldı tekrar, sürprizzzzzzzzzzzzzzzz.. ‘ismail abe’ gelmiş.. dedik şenlik büyüyor.. ‘ismail abe’ bizim kutlamamızdan habersiz, ‘ciğerim’le  iş görüşmek için gelmiş ama kutlamanın ortasına düştü.. morali bozuktu, onun için iyi oldu bu tesadüf.. yüzü gülümsemeye, klasik kahkahalarını atmaya başladı.. onun için müziğin açılışını urfa havalarından yaptım mekanın ‘dj’yi olarak.. tabi urfa havalarına alışkın olmayan bazı arkadaşlarımız bir şaşkınlık yaşadı önce.. hele ‘şahap akagün’ün ‘buldun bir urfalı eğlen bakalım’ türküsüyle ‘ismail abe’ koptu.. daha önce de bu türküyü beraber dinleyip söylemiştik bizim mekanda.. sonra cümbür cemaat başladık hep beraber bu türküyü söylemeye.. zil çalmış duymamışız, ön odada olan ‘ciğerim’ duyup kapıyı açmış.. gelen ‘aylak adamız’ın babası, yaratıcısı büyük  ‘reis’ ‘blackhawk’tı.. ‘vay sen hoş gelmişsen’ deyip onunla öpüştük, koklaştık.. daha sarılmamız bitmemişti ki zil susmuyordu ‘yücel’im geldi..

sağ olsunlar gelenler viski, bira doldurup getirmişler poşetlerle, dolap artık almıyordu.. viski su gibi akıyor, tavşanlı biranın tavşanları her yeri dolduruyordu.. tamam film koptu bugün dedim kendi kendime..  günlerdir süren moral bozukluklarına, kötü haberlere, hastalıklara ve sinir harbine karşı ilaç gibi geldi o günkü buluşmamız.. hep beraber umuda dair türküler söyledik, halaylar çektik, ‘faithless’la coştuk.. ‘faithless’ çalmaya başladığında ‘alki’yle, beni ilk defa ‘faithless’la coşarken görenlerin gözleri kocaman kocaman açıldı.. biz ‘faithless’la coşarken yeni aylak ‘ece’ geldi.. doğal olarak ‘alki’yle ben biraz normale döndük..

zaman hızla akarken insanlar akşam sekize doğru yavaş yavaş evlerine doğru tevzi olmaya başladı çünkü kimisi anası babasıyla, kimisi eşi ve çocuğuyla, kimisi de sevgilisiyle kutlamaya devam edecekti yılbaşını.. ancak su gibi tüketilen alkolden sonra kafalar milyon olmuştu ve bu nedenle ayrılmak zor oluyordu bu güzel ortamdan.. en zor ayrıldığımız da ‘ismail abe’ oldu.. o da gitmek istemiyordu ancak onun da bir programı vardı.. gerçi bana güzel bir teklif yapmıştı ama benim de yeğenime ve annemlere sözüm vardı.. teklifini başka zamana erteledik.. ‘ismail abe’yle, ‘reis’in vedalaşması ise tam anlamıyla komediydi.. en son ‘ismail abe’ ‘reis’i alnından öperek kaçtı..

tüketilen boş şişeleri dört tane siyah battal boy çöp poşetine doldurduk.. en ağırını günün yıldızı ve neşe saçanı ‘hasanım’ aldı.. herhalde o poşet otuz kilo vardı.. delinmesin diye iki poşete geçirmiştik..

herkes kaçtıktan sonra mekanı gözden geçirip evde beni bekleyen yeğenime koştum.. evin kapısını açtığımda salonda tıpır tıpır koşturuyordu.. hemen parmağını uzattı öpmem için.. öpüp sımsıkı sarıldım ona.. sonra annemin hazırladığı birbirinden güzel ve sadece kuş sütünün eksik olduğu memleket sofrasına beraberce oturduk.. ‘güneşim’e içli köfte yedirmeye çalıştım yemedi, yaprak sarma yemedi.. meğer ben gelmeden önce yemeğini yedirmişler ona.. ama masada her şeyi eline alıp tadına bakmaya, ısırmaya çalışıyordu.. ne istediyse verdim.. her şeyin tadına bakıp yüzünü ekşitiyordu.. e ne yapsın bu yaşta onca acılı baharatlı mezeyi, yemeği.. hele yanında bir duble rakı içemedikten sonra.. işte ben de yeğenimle girdim yeni yıla.. büroda çakırkeyif olan kafam evde bir milyon oldu.. evin o gün tek alkol alanı olarak yüzdüm alkolün içinde sabaha kadar.. ‘güneşim’e, canım kardeşime, anneme, babama sarılarak girdim yeni yıla..

bol bol içerek girdiğimiz bir yılı umarım yine içerek bitirebiliriz..

o gün mekana gelip neşeye ortak olan herkese buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz.. gel-e-meyenlere de canları sağ olsun diyoruz.. ‘niye çağırmadınız’ diye hiç kimse sitem etmesin çünkü her 31 aralık’ta herkes gelinmesi gereken yeri bilir ve o gün kimse özel olarak aranıp çağrılmadı..

kalbimizdeki tüm acılar ve hüzünlerle beraber ülkemizdeki ve dünyadaki tüm ‘haysiyetsizlere’ ve ‘midesizlere’ inat biz aylaklar yeni yıla umutla girdik..  2012’nin tüm aylaklara ve insanlığa barış ve huzur getirmesini istiyoruz..

gülüşünüzle kalın..”

Crockett..

SONG OF THE Z’EYE GARDEN

Light of the Prana!

The origin of Genesis

‘Aylakadamız.com’ a sacred place

A light year away but a very short distance by Z’eye

Please be always present at this place

Light of the Prana!

A symbol of all existences

An ideal place neither mountainous nor flat

A link to the outher world

Please be always present at this place

Light of the Prana!

Like the air and the SUN preserving life

This site that is the source of new challenge

Which intends for prosperity of tomorrow

Please be always present at this place

Light of the Prana!

As the light repulses the darkness

Prosperity that is eternal heaven and earth of best

This site, one branch of the beautiful places

Please be always present at this place

 

‘Skycell’

Getma Getma / Crockett ve Aylakadamız..

Dostlar ırmak gibidir;

Kiminin suyu az, kiminin çok…

Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca,

Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya…

Bundan bir yıl önce blog sayesinde karşılaştık Crockett ile. Sesini hiç duymadım, yüzünü hiç görmedim ama en kötü anımda bana en sağlam desteği o verdi. Yanımda değildi ama ne önemi vardı ki…

Fevkaladenin fevkinde bir sitesi var hem bu aylak adamın :) Bizim gibi aylakların uğrak yeri. Sinemadan, müziğe, edebiyattan, siyasete, pek çok konuda yaşamın inceliklerini en güzel kelimeleri biraraya getirerek yazan bu dostlara türküm armağan olsun ve bilin ki paylaştıklarınızla, ruhumu yıkıyorsunuz boydan boya…

Dostlar,tıklayın, üşenmeden okuyun, bu tadından yenmez sitenin farkına varın, önerin, paylaşın …

Okumadan önce bir sayfa açın ki kaydedeceğiniz, not alacağınız bir sürü şey olacak orada.

http://www.aylakadamiz.com/ …

Tüm aylakdaşlara selam olsun…

Sevgili dostum Crockett sağolsun bu türküyü ilk okuduğumda ona yollamıştım ve şahane bir yazıyla sevincimi taçlandırmıştı.Yazıyı okumak istersen linke tıklayınız http://www.aylakadamiz.com/archives/3520

‘NİYOBE’

Dünün yanlışları… Affet ama unutma!

“Oi Va Voi”nın en sevdiğim şarkılarından, “Yesterday’s Mistakes”ten alıntı başlık. Affet ama unutma. Unutmak işte asıl gaflet olan o. Yoksa affetmenin ve yola devam etmenin kendisi, pasif bir eylem değil.  Affetmezsen, tam göğsünün ortasında, inceden bir çıngıraklı yılan beslemeye başlıyorsun. Muhtemelen, canın ilk yandığında ortaya çıkıyor yılanın. Sonra, her kastın ardından, sana kast eden özneyi ve intikam saatini belleğine kazıyarak, yılanına bir halka ekliyorsun. Zaman akıp gidiyor, kişiselleştirilmiş acıların beslediği yılan devasa bir çıngırağa dönüşüyor. İntikam almaya bile mecalin kalmıyor; çünkü yılanın hareket edecek yeri kalmadığından seni zehirleyerek kendisine dönüştürüyor. Yani, tüm o menfi, kalbi delik deşik eden duyguların ve ateşin kendisine.

Bu aralar hesabımda halkla ilişkiler var. Zaman zaman kilitlenip kalıyorum. BtŞ’yi oluşturan “ben”ler sırasıyla arzı endam eyliyorlar. Bir ben intikam ateşini yakarken, diğeri affetmemi telkin ediyor. Sonra biri çıkıp kibirle, “İnsanlar böyledir efem, onları oldukları gibi kabul etmek gerekir” diyerek, bana kent-soylu gurur ve acıma ile karışık bir bakış atıyor. Affetmeyi telkin eden benin kapı komşusu olan, akl-ı selim ben, mağarasından çıkıp, Musa’dan ödünç aldığı asasına dayanıyor ve: “Bekle çocuğum Zülkarneyn bilincinin göğünden senin için zuhur edecek” vaadinde bulunuyor. Ardından, en ham, en şeytani ben çıkıyor ve, “S….. et bu salakları! Zekanı, kısasa kısas hakkın için kullan. Bahçelerine gir, evlerini tarumar et. Hepsini yak ve onlar acı ile yanarken, sen  dumanlanıp seyret” diyerek, o keçi ayaklarıyla sırtımı tekmeliyor.

Wesselam bir hayli karışık işler… Ammawelakin, hayat işte orada! Sana yolda çarpan, seni tanımadan eleştiren, sahip olduğunu sandıklarına hasetle bakan, süreci değil sonucu gören, mutsuzluğuna mutlu/mutluluğuna mutsuz olan teyzede, arkadaşta, meslektaşta vs., kısaca karşılaştığın her toplumsal adacıkta. Hayat kaçınılmaz, ol sebepten halkla karşılaşma da kaçınılmaz. Halkla ilişkilerde ortaya çıkmasının risk olmayıp, kesin olduğu zarar ve belaları en aza indirmek ise imkansız değil. Evet zor, evet bir hayat boyu gel-git, iman-küfür, affediş-kin arasında salınımı gerektiriyor; ancak nasılsa hayat her türlü geçecek ve her türlü cehennemi olacağız birbirimizin.  Sadece zaaflarımızdan, hırslarımızdan ve tamahkarlığımızdan vurulabiliriz. Birinin kibirle canımı acıtması, bendeki egonun yüksekliğinden ya da diş telleriyle gezinen bir ergen olmasından kaynaklanmaz mı aslında? Benliğimin inşası/adam edilmesi, maddi araçlarla yapılıyorsa, yazık bana! Demek ki kaybettiğimde evi, arabayı, manitayı yerle bir olacak “kendim” dediğim her ne var ise. Yok eğer rahmimde, her gün çapalayıp, temizleyip, sulayıp yetiştirdiklerimse, aferim o zaman bana. Ben ölmeden, hiç kimse / hiçbir şey bir halt yapamaz bana; ancak Rabile döner/dönüşürüm.

Niye bu kadar uğraşıyorsun ki sen, olduğu gibi, geldiği gibi karşıla ve vur gitsin sana kastedene? Öyle de, o zaman ondan ne farkım kalacak? Egoların savaşı… Öf hocam öf, hayat kısa, emel uzun; akl-ı selim ben, bu emelin tasfiyesinde buldu gönlünün ferahını. O sebepten, eşiktekine söyle, cinlerle flört edip durmasın. Kalbindeki sonlu bağları koparsın ve özgürleşsin. Ha, o vakte kadar mı? Soğukkanlı ol, muhatabın kendi gerçekliğinden konuşuyor, ikinci tekil şahsa, kendi “habilitusu”nun ölçüleriyle bir elbise dikmeye çalışıyor. Kendi kıçının çıplaklığına ilişmesin, İtŞ’nin gözleri diye, ona kendisini çıplak hissettirerek başlatıyor yabancılaşma sürecini. Sonra, kutsalı, elalemi, genel kabulleri kullanarak, onu o elbiseyi giymeye ikna ediyor, yani yabancılaştırıyor.

Ol sebepten gaflete düşme, içinin farkında ol, karşındakini gör akıl, zeka ve kalbinle. Gör ve dikkatini kendisine yönelt: “Bak kıçın açık!” O dönüp kendi kıçını örtmeye çalışırken, sen ellerin ceplerinde, çınarların altında kendine şekerli bir kahve söyle.

‘İbn-i Zerabi’