Archive for Mayıs, 2013

Büyük Usta ‘EDİP CANSEVER’i bugün ölümünün 27’nci yılında şiirleriyle ve özlemle anıyoruz…

EDİP CANSEVER-122

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BU GEMİ NE ZAMANDIR BURADA

 

Bu gemi ne zamandır burada

Çoktan boşaltmış yükünü 

Gece de olmuş, rıhtım da bomboş

Mavi suyun düşünü uyutur bir tayfa

Arkada, güvertede

Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

 

Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye

İçerde üç beş kişi

Yalnızlık üç beş kişi

Bir kadeh rakı söylerim kendime

Bir kadeh rakı  daha söylerim kendime

-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi

-Denizin değil hüznün üstünde.

 

Belki yarın gidecek

Bir anı gelecek bir başka anının yerine.

 

İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.

 

EDİP CANSEVER

 

‘Sonrası kalır – 2, Bütün Şiirleri’, Sayfa 150, Nisan 2005, YKY yayınları.

 

edipcansever-38

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YERÇEKİMLİ KARANFİL

 

Biliyor musun? az az yaşıyorsun içimde

Oysaki seninle güzel olmak var

Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi

Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda

Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.

 

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor

Derken karanfil elden ele.

 

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle

Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil

Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk

Birleşiyoruz sessizce.

 

EDİP CANSEVER

 

‘Sonrası Kalır – 1, Bütün Şiirleri’, Sayfa103, Nisan 2005, YKY yayınları.

 

edip cansever - 12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EDİP CANSEVER-123

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

21 Ocak 2011 tarihinde tanıttığımız üstadımız AYDIN BOYSAN’ın ‘Uzun Yaşamanın Sırrı’ kitabını tekrar tanıtmak boynumuzun borcu oldu!


ZEHİR-ZIKKIM..

‘zıkkımlanmak’ diye bir deyim kullanmak , alışkanlıklarımız arasındadır.. anlamını bilir bilmez kullanırız.. niyet ‘zıkkımlananı’ batırmaktır.. niyetin bu olduğunu bilene , bu bilgi yeter , batırır durur.. ya ne demektir bu zıkkımlanmak.. ne demek istenir..

açıklayalım : zıkkım sözü , o güzelim dayanaklı çiçek ‘zakkum’dan kaynaklanır.. en çok saygı ve sevgi duyduğum bir çiçek türüdür.. nazlı çiçeklerden değildir , cömert çiçek açar.. önemli başarısı , az su ile yaşamını sürdürebilmesidir.. ülkemizde de çok bilinen ve sevilen bir türdür..

(dostum fethi naci de , ben de çiçek olarak zakkumu severiz.. her ne kadar yenince zehirler ise de çiçeği yiyen insanlara acımak gerekmediğini düşünürüz..)

zakkumu , yalnız insanlarımız değil , hayvanlarımız da iyi tanır.. örneğin hiçbir eşek zakkum yemez , çünkü zakkumun zehirli olduğunu bilir.. her eşek anasından , zakkumun zehirli olduğu bilgisiyle doğar.. yeni doğmuş sıpa açlıktan kıvransa bile zakkum yemez.. bu özellik eşeklerde hayranlık veren bir doğuştan bilgi türüdür..

zakkum , müslümanlığın doğduğu ülkelerin de bitkisidir.. tıpkı hurma gibi.. bizim ülkemizin eşekleri de hurmayı yemesini bilir de zakkum yemezler..

hayvanlar zararlı yiyecek ve içeceği , insanlardan çok daha doğru ayırt ederler..

softalarımız da hayvanların bu özelliğini iyi bilir.. örneğin hayvanların bu özelliğini öteki insanlara öğretirler de..

bir softa , köy kahvesinde sorar :

‘besin ürünleri doğal olmalıdır.. üretilmiş ürün kullanılmamalıdır.. hiçbir hayvan , örneğin hiçbir eşek , doğal olmayan malzemeyi midesine almaz.. bir eşeğin önüne bir kapta su bir kapta rakı koysan , elbette yalnız suyu içer.. neden..’

kahvenin öbür köşesinde oturan bektaşi açıklar :

‘eşekliğinden..’

içmekte , yalnız zevklenme amacı olduğunu sanmak , yanlış düşünce.. neden mi içilir.. soru zor da , cevabı daha zor.. şairimiz turgut uyar’ın şiiri de sorularla bitiyor :

‘böyle , bu sazlı bahçe neresi / nasıl da içiyorum ölürcesine / sahnede bir bezgin kadın / bir gariplik vermiş sesine / o niçin şarkı söylüyor şimdi / ben neye ağlıyorum..’

anlamazlar ki..’

 

AYDIN BOYSAN..

Uzun Yaşamanın Sırrı , Aydın Boysan , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları , Ekim 2008..

 

aydin boysan-12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hepinize inat kafamız ‘kıyak’ dolaşacağız!

mustafa kemal

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SANYO DIGITAL CAMERA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Günün Repliği : “Kötülük içkide değildir ki, kötülük insandadır. Ama suçu hep içkiye atmışlardır.” – Serseri Kazım

“Kötülük içkide değildir ki, kötülük insandadır. Ama suçu hep içkiye atmışlardır.”

‘Serseri Kazım’ – Sadri Alışık (‘Serseri’ filminden.)

 

sadri alisik - serseri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez ‘gidiyorum elveda’ şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”

‘Serseri Kazım’ – Sadri Alışık (‘Serseri’ filminden.)

 

“SERSERİ”

Konusu :  Kazım serseri ve derbeder bir hayatı kulübesinde tek başına yaşayarak sürdürmektedir. Bir gün Zeynep’le karşılaşır ve hayatına girer. Zeynep kördür ve aynı zamanda Kazım’da değişik duygular uyandırır, ona aşık olur. Hemen akabinde baskılar başlar, karakola şikayet ederler ama ‘Serseri’ Kazım çetin cevizdir, pabuç bırakmaz ve hepsinin hakkından gelir.

Kazım bir gün doktora gider, doktor Zeynep’in ameliyatı için ama 15 bin lira lazım der. Kazım da gider bitirimhaneyi soyar. Zeynep’i ameliyat ettirir ama yerine arkadaşını geçirir. Ameliyattan sonra gözleri açılan Zeynep inanmaz bu duruma ve sonunda gerçekleri öğrenir. Eski Sultanahmet Cezaevine giderek Kazım’ı bulur ve onu bekleyeceğini söyler.

Yapım Yılı : 1967

Yönetmen : Nuri O. Ergün

Senaryo : Safa Önal

Yapımcı : Berker İnanoğlu

Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop

Süresi: 80 dakika

Oyuncular :

Sadri Alışık – Bitirim Kazım

Sema Özcan – Zeynep

Süleyman Turan – Arkadaş

Feridun Çölgeçen – Naşit Baba

 

‘Sarhoş Olun’ – CHARLES BAUDELAIRE

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun.

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, “Saat kaç” deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.

 

Charles Baudelaire

 

‘PARİS SIKINTISI’ , CHARLES BAUDELAIRE, Çeviri : TAHSİN YÜCEL, İŞ BANKASI Yayınları, Temmuz 2006, 117 Sayfa.

 

paris sikintisi-12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İÇİYORUM ÖYLEYSE VARIM’ – ROGER SCRUTON

Şarabın etkisi

Bir kadeh şarabı alıp dudaklarımıza götürdüğümüzde, devam eden bir sürecin tadına varıyoruzdur: şarap yaşayan bir şeydir, yaşayan diğer şeylerin ürünü ve bize hayat veren şeydir. Sanki sosyal bir ortamda bulunan bir başka insan gibidir, keza orada bulunan diğer insanlar kadar ilgi odağıdır. Aroması, tadı, hem burunda hem ağızda bıraktığı etki bu deneyimi pekiştirir ve bu durumun da yukarıda öne sürdüğüm gibi –sırf şaraba özgü olmasa bile- dolaysız sarhoş edici etkiyle yakın bir bağlantısı vardır, öyle ki bunlar bizatihi sarhoş edici şeyler olarak idrak edilir. Nasıl aşığın bütün varlığı, öpüşürken dudaklara kadar yükseliyorsa, içki içenin bütün varlığı da bedeni cezbedici ayça şekline kavuşturmak üzere ağza ve buruna seğirtir adeta. Çok eskilere uzansa da, erotik öpüşme ile şarabı yudumlama arasındaki bu benzerliğe fazla anlam yüklemek abartılı olur. Bununla beraber, ağız ile kadeh arasındaki teması, kendiniz ile şarap arasındaki yüz yüze bir karşılaşma diye betimlemek abartı değil metafordur yalnızca. Hem yararlı bir metafordur da. Viski karşınızda bulunabilir, ama şarap gibi tam olarak sizle yüz yüze değildir. Bir dikişte içilen alkolün bedenin içinde ilerleyişi, adeta tattan azade olmuş, sinsi yollardan iş gören bir şeyin ilerleyişi gibidir. Buna karşılık, nasıl dürüst bir insanın karakteri yüzüne vurursa, şarabın alkol içeriği de adeta tada vurur. Bu bakımdan, yüksek alkollü içkiler enerji verici içeceklere ve şurup halindeki ilaçlara benzer: Tat, etkiden ayrılıverir, tıpkı bir insanın yüzü ve jestlerinin uzun vadeli amaçlarından ayrılması gibi. Şarabın yarenliğiyse şuna dayanır: etki sinsice ya da gizlice gerçekleşmeyip tadın kendisinde mevcuttur ve tatta ortaya çıkar. Sonrasında da bu özellik beraberce şarap içen ve kendilerini şarabın yol yordamına uyduran insanlara sirayet eder.

Şarapta hakikat vardır, demiş eskiler. Bu hakikat şarap içen kişinin algıladığı şeyde değil, dili çözülmüş ve tavırları yumuşamış bu kişinin ortaya serdiği şeyde bulunur. ‘kendisi için hakikat’ değil, ‘başkaları için hakikat’tir bu. Şarabın niçin hem toplumsal açıdan meziyetli hem de epistemolojik açıdan masum olduğunu açıklar bu durum…

Kimle ne içmeli

Neyi asla içmemeli. Dünya neyin içilmemesi gerektiği konusunda nasihatlerle doludur. Dürüst emeğin ve hayat sevgisinin sizin yararınıza damıtıldığı her tür erdemli ürün –örneğin pastörize edilmemiş süt- sağlık fanatikleri tarafından yasaklanmıştır. Tek bir hafta geçmiyor ki yüksek alkollü içkiler, gazlı içecekler, kahve ya da kolanın insan sağlığına verdiği zararları sayıp döken bir gazete haberi yayımlanmasın. Bana sorarsanız, bütün bu saçmalıkların altına bir çizgi çekip birkaç basit ilke belirleme zamanı çoktan geldi. İlki de şu : istediğiniz şeyi, istediğiniz kadar içmelisiniz. Bu durum ecelinizi çabuklaştırabilir, ama bu küçük bedel, etrafınızdaki insanlara sağladığınız faydalarla dengelenecektir.

İkinci ilke şu : içtiğiniz içki başkalarına zarar vermenize neden olmamalı. İstediğiniz kadar için, ama neşe yerini gama bırakmadan önce şişeyi köşeye koyun. Depresif içecekler –örneğin su- çok az miktarda ve yalnızca tıbbi amaçlarla içilmeli.

Üçüncü ilkeyse şu : içtiğiniz içki, yeryüzüne kalıcı bir zarar vermemeli. İçki, ecelinizi çabuklaştırıyor diye, çevreye gerçekten zarar veriyor değildir – ne de olsa hepimiz biyolojik açıdan parçalanabilir şeyleriz ki bu da biz insanlar hakkında söylenebilecek en iyi şey herhalde. Ama içeceklerin satıldığı şişeler konusunda, genel olarak, aynı şeyi söyleyemeyiz. Küçüklüğümün erdemli İngiltere’sinde, içecekler cam şişelerde satılırdı; bunun için  de ekstra iki peni öder, dükkana şişeyi geri verdiğinizde bu parayı geri alırdınız. Bu örnek sistem yıllarca uygulandı, ama günün birinde, fosil yakıtların keşfinden bu yana en büyük çevresel felaket olan plastik şişeler ortaya çıktı ve bu sistemi kovdu.

Şehirlerde yaşayanlar, biz taşrada yaşayanlar kadar haberdar değil bu felaketten, zira şehirlerdeki sokaklar ara ara temizleniyor. Gelgelelim herhangi bir taşra caddesinde yürürseniz, neredeyse adım başı, oradan geçen bir taşıttan fırlatılmış ve yol kenarında ebediyen kalacak plastik bir şişe görürsünüz. Her yıl belli ürünlerin örneğin lucoade ve cola’nın çöpleri artıyor ve çevresel zarara bir de berbat renkler katıyorlar.

İçecekler de, bunların şişelerini fırlatan insanlar kadar suçlu bence. Aslında yetişkin olan insanlarda ‘ben’ tepkisini doğuran, logolu şişelerde bulunan, çocukça tatlara sahip, köpüklü şeker çözeltilerinde bir sorun var. Kolayca açılan plastik kapak, baloncukların genzi gıdıklayışı, sıvı mideye indikçe zevkle çıkan geğirtiler… Bütün bunlar içicinin perspektifini daraltmaya, ben’in ve bana ait olan şeylerin ötesinde bir dünya bulunduğu düşüncesini ortadan kaldırmaya hizmet eder. Çocukça isteklerin günün her anında mahrem bir şekilde tatmin edildiği zaman beklememiz gereken hareket, tam da şişe arabanın camından dışarı fırlatılırken yapılan kendini beğenmiş o jest, yani bu bedenin geçip gittiği şu alemin kralı benim, geri kalan herkesi siktir et, diyen jesttir.

O halde dördüncü ilkem de şu: plastik şişelerde satılan hiçbir şeyi içmeyin. Plastik şişelere ve bunları ürüten firmalara savaş açın. Plastik şişelerde süt satan süpermarketlerden ayağınızı kesin, prensip gereği gazlı içeceklerden uzak durun ve icap ettiğinde yalnızca musluktan su için.

Son bir gözlemde bulunayım: yol kenarlarında bira kutuları, su şişeleri, viski şişeleri, soda kutularına rast geldim, ama bir kez olsun şarap şişesine rastlamadım. Öyleyse, nasıl meşum iksir için meşum karakteri sorumlu tutmamız gerekiyorsa, bizim şarap sevdalılarının düşünceli davranışlarında da içtikleri şeyin ahlaki değerini görmemiz gerekiyor…

ROGER SCRUTON

‘İÇİYORUM ÖYLEYSE VARIM, Filozofun Şarap Rehberi’ , ROGER SCRUTON, Çeviri: AKIN TERZİ, AYLAK KİTAP Yayınevi, Nisan 2012, 267 Sayfa.

 

 

 

‘ŞARABIN ŞİİRİ, ESRARIN ŞİİRİ’ – CHARLES BAUDELAIRE

“Siz ey şarabın derin neşeleri, kim tanımaz sizleri? Kimlerin teskin edilecek bir pişmanlığı, anımsanacak bir anısı, dindirilecek bir acısı, kurulacak hayalleri varsa, onların hepsi gelip sana, asma liflerinde saklanmış olan o gizemli Tanrı’ya sığınır. İnsanın içindeki güneşin ışığıyla aydınlanan, şarabın o büyük gösterileri ne görkemlidir! İnsanın içindeki güneşin ışığıyla aydınlanan, şarabın o büyük gösterileri ne görkemlidir! İnsanın ondan devşirdiği o ikinci gençlik nasıl da hakiki ve ateşlidir! Fakat insanı şimşek gibi çarpan zevkleri ve halsiz bırakan cazibesi de aynı ölçüde korkunçtur. Lakin ey hakimler, yasa koyucular, dünyanın efendileri, mutluluğun yumuşattığı, erdem ve sağlığa kolayca kavuşma talihine sahip olan sizler, vicdanınıza ve aklınıza danışarak söyleyiniz, dehasını içkiden alan bir adamı kınayacak o amansız ruh gücü aranızda hanginizde var?

Hem şarap her zaman zaferinden emin, merhametsiz ve acımasız olmaya yemin etmiş korkunç bir güreşçi de değildir. Şarap insana benzer: onu hangi noktaya kadar takdir edeceğimizi veya küçümseyeceğimizi, nereye kadar seveceğimizi veya nefret edeceğimizi asla bilemeyiz; keza onun ne denli yüce eylemlere veya canavarca suçlara meyilli olduğunu da hiçbir zaman bilemeyiz. O halde kendimize davrandığımızdan daha insafsız davranmayalım ona, ve keza onu da kendimizle bir tutalım.

Bazen şarabın konuştuğunu duyar gibi oluyorum; yalnızca ruhların duyup anlayabileceği bir sesle özünden şöyle diyor: “ey insan, sevdiğim, camdan hapishaneme ve mantar sürgülerime rağmen sana kardeşlik dolu bir şarkı, neşe, ışık ve umut dolu bir şarkı söylemek istiyorum. Nankör değilim ben; hayatımı sana borçlu olduğumu biliyorum. Sarf ettiğin onca emeği ve sırtındaki güneşin sıcaklığına ne zamandan beri dayandığını biliyorum. Madem hayatımı sen verdin bana, ben de seni ödüllendireceğim. Borcumu sonuna kadar ödeyeceğim; çünkü ben ağır işten sonra kurumuş bir boğazın dibine inince müthiş bir neşe duyarım. Namuslu bir adamın göğsünü, o hüzünlü ve vurdumduymaz mahzenlere tercih ederim. Orası, yazgımı can atarak yaşadığım sevinçli bir mezardır. İşçinin midesinde büyük bir kargaşa çıkarırım ve oradan, görünmez merdivenlerle beynine çıkıp olağanüstü dansımı yaparım.”

“Şarabın kan dolaşımı üzerindeki etkisinin öylesine güçlü olduğu insanlar vardır ki bu insanların bacakları daha sağlam, kulakları daha keskin olur. Tanıdığım bir adam vardı; zayıflamış gözleri sarhoş olduğunda keskin gücüne yeniden kavuşuyordu. Şarap köstebeği kartala çeviriyordu.

Pek bilinmeyen eski bir yazar şöyle demiş: “içen adamın neşesine hiçbir şey denk olamaz, içilen şarabın verdiği neşe dışında.” Aslında şarap insanoğlunun hayatında deruni bir rol oynar, üstelik öylesine derunidir ki kimi aklı başında insanların panteist düşüncelere kapılarak şaraba bir tür kişilik atfetmelerine doğrusu hiç şaşırmam. Şarap ve insan sürekli dövüşüp sürekli barışan iki güreşçiyi andırıyor bana. Yenilen her seferinde yeneni kucaklıyor.

Kötü sarhoşlar vardır; bunlar doğuştan kötüdürler zaten. Şarap içen kötü insan iğrençleşirken, iyi insan gerçekten şahane olur.”

 

CHARLES BAUDELAIRE

‘ŞARABIN ŞİİRİ, ESRARIN ŞİİRİ’, CHARLES BAUDELAIRE, çeviri: ORHAN DÜZ, DEDALUS Yayınevi, Haziran 2012, 107 Sayfa.

 

 

 

“B, BİRA” TOM ROBBINS

‘Babanız neden birayı bu kadar çok seviyor diye merak ettiniz mi hiç? Geceleri uykuya dalmadan önce, babanızın neden bira içtikten sonra bazen öyle ’tuhaf’ davrandığını düşündüğünüz oldu mu? Hatta ineklerden gelmediğini gayet iyi bildiğiniz biranın nerden geldiğini merak etmiş de olabilirsiniz. İşte Gracie de bunları merak ediyordu.

Bir öğleden sonra, “Anneciğim” diye sordu Gracie, “Babamın içtiği şeyin adı ne?”

“Kahveyi mi kastediyorsun, tatlım?”

“Kahve değil. Cık! Hani o sarı ve çişe benzeyen öteki şey…”

“Gracie!”

“Sen de çiş diyorsun ama.”

“Tuvalet ihtiyacından söz ederken belki. Ama insanların içtiği içecekler hakkında böyle şeyler söylemiyorum.”

Gracie kıkırdadı. O sırada giysileri çamaşır makinesine koymakla meşgul olan annesi ona bakmadan bir tahminde bulundu : “Galiba biradan söz ediyorsun bir tanem.”

“”Hah!” diye bağırdı Gracie. “Doğru ya. Bira. Hani televizyonda sürekli gösterip durdukları şey.” Sesini kalınlaştırdı. “Lezzeti daha çok!” “Şişkinlik hissi yok!” “Lezzeti daha çok!” “Şişkinlik hissi yok!” yine kıkırdadı. “Yaşlı aptal adamlar için pepsi gibi bir şey mi?”

 

tim robbins-B

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Moe amca bira kutusunu Gracie’ye uzattı ve işte tam da bu şekilde, babasının arkası dönükken, küçük Gracie hayatında ilk kez biradan bir yudum aldı.

“Öggh!” diye buruşturdu suratını. “Acı bu!”

“Susuzluğunu daha iyi giderir böylesi tatlım.”

“Peki, onu acı yapan şey ne Moe amca?”

“Ne mi? Biraya acılık veren şey, şerbetçiotudur.”

Gracie yine suratını buruşturdu. “Yani şerbetçiye gidip otlu bira mı alınıyor?”

“Yok, bir tanem, bira şerbetçiden alınmaz. Otlu bira diye bir şey de yoktur. Şerbetçiotu en katı vejetaryenlerin bile yemediği tuhaf bir bitkidir. Çiftçiler bu bitkinini çiçeklerini kurutup toz haline getirirler ve adına “şerbetçiotu” derler. Ha bir de şu var: yalnızca dişi çiçekler bira yapımında kullanılır. Erkeklerin onu bu kadar çekici bulmasının nedeni belki de budur. Çiftleşme dürtüsü yani.”

“Moe!”

Amca, Gracie’nin babasını hiç takmadan devam etti: “En sonunda” dedi, “Bira yapımcıları şerbetçiotunu alıp maya, arpa ve suyla karıştırdığında ve bu karışımı mayalanmaya, yani fermantasyon yoluyla çürümeye bıraktıklarında işçilerin coşkusuyla öyle gazlı, altın parıltısıyla öyle görkemli, şeytan tüyü varmışçasına öyle baştan çıkarıcı ve öyle mükemmel bir ferahlatıcı iksir çıkar ki ortaya, ruhunu ele geçirip insanı tüy gibi hafifi bir ortamın içine itiverir. Orada, Baudelaire’nin deyişiyle, tüm insan dürtüleri havada uçup birbirine karışır.”

“Çocuğa saçma sapan şeyler anlatmayı bırak. O daha beş yaşında.”

“Altı sayılır” diye şakıdı Gracie.

“İtalya’da ve Fransa’da, Gracie’nin yaşındaki çocuklar bir yere girip bira ısmarlayabiliyor ve alabiliyorlar.”

“Öyle mi! O halde o insanlar kafadan hasta!”

“Belki de; ama onların ülkesinde alkolle ilgili sorunlar, güvenli ve aklı başında Amerika’dakinden çok daha az…”

TOM ROBBINS

 

“B, BİRA” TOM ROBBINS, Çeviri: AYSUN BABACAN, AYRINTI Yayınları, 2011, 102 sayfa…