Archive for Mayıs, 2012

üç kitap bir belgesel…

kıyısında durmuş, arkası dönük suya.. ellerinde çakıl taşları anakaraya atıyor onları birer birer.. her ayağına taş çarpan dönüp bakıyor, gülümsüyor bizimki hınzırca, durduğu yerden ayrılmadan devam ediyor iyi bildiği eylemi gerçekleştirmeye.. ayağına taş çarpmayanlar gururlu bakışlar atıyorlar etraftakilere, bizimki bunu sağladığından mutlu.. bir gün gelip biri durumu sual eder diye beklemesinin boşuna olduğunu bile bile devam ediyor ama eylemine… sonra kayıyor aklı bir meyhaneye, bostancı hatay meyhanesine, gidip otursa şimdi oraya, oracıkta hem az tarih önce cemal süreya’nın oturduğu sandalyeye, duvarda asılı duran çantasının altına.. sonra turgut gelse tomrisle birlikte, hemen ardından edip usta gelse, tomrisin yanına usulca oturuverse.. bizimki ilk söylenen rakıdan sonra avuçlarında sır gibi sakladığı çakıl taşlarını birer birer masadakilere dağıtsa ve tüm masa hınzırca gülümsese insanlığa, çakıl taşlarını ayağına çarpması gerekenlere usul usul atsalar hep beraber.. kimse gelip bir sual etmese, turgut geyikli geceden, edip tomrise olan platonik aşkından, cemal süreya üvercinka’dan bahsetse mesela.. dinlese bizimki, göğe bakarak dinlese.. gitse aklı burgaz’daki sait faik’in yanına.. sait faik tamda kiraz mevsimini anlatsa…

olmayacak… o kıyıda sırtını denize dönüp oturmuş deli’ye kimse gelip sol omzuna dokunup bir naif tebessümle bir sigara ikram etmeyecek, oturmayacak yanına.. biliyor bunu.. biliyor bilmesine de, umut da yasak değil ya işte.. bunu da biliyor.. acıdan acıya atlıyor, ne mut, ne sarih bir yalnızlık düşünmüyor, sadece acı.. tüm vücudunda hissettiği o lanet olası jilet acısı, bilek kesenler familyasının dead and lovely kabilesinden sayılıyor bizimki.. tüm acıları üç kitap bir belgeselde toplaşmış top yekün geliyorlar üzerine.. kaçmayacak, duracak yine o kıyıda, bunu da biliyor.. acılar biliyor mu acaba?

o dağ başında gönül yaylasında kendi yalnızlığına terk ettiği eski sevgili neredeydi, nerde kaldı hayatına erken kalmışlığı, üç kitap mı bilirdi yoksa bir belgesel mi bilirdi nerede olduğunu.. bunu düşünmek istiyor.. yaptığı tüm ölümcül manevralar hala hayatta tutuyorsa onu, daha büyük bir suç işlemiş demek ki.. cezası her daim hayatta kalmak olan bu suçu bilememesi çıldırtacak onu, bunu da biliyor.. ceza çok ağır hakim bey, müebbeti idama çevirsek hakim bey.. anadolu otobanında hafzalanızın almayacağı bir hıza mahkum edin beni hakim bey.. olmaz oğlum hikmet, suçunun müktesebatı seni geriye doğru okunamayacak bir tarihle aynı çıkmaz sokak da tantanalı bir bekleyişe mahkum etti.. ah albayım ah..

dünyadaki tüm meşe fıçıları içi dolu olmaları suretiyle yanı başımda istiyorum, şu balkonun köşesinde.. fıçılardan birinin üzerinde neyzen oturuversin, ney üflesin.. ikincisinde nilgün otursun anlatsın kırmızı kahverengi defteri.. üçüncüsünde en karanlık haliyle turgut usta otursun, yaksın bir içli sigara göğe bakmayı anlatsın.. üç kitap-bir belgesel.. ah sadri abi ah.. çıkın lan ortaya, tüm hayaletlerim birer birer çıksın ortaya, hepinizin kafasında kitap paralamak istiyorum!

eski bir şarkı çalıversin, zeki müren olsun,960’lı yıllardan bir kayıt olsun.. taş plak kaydı olsun da bu taşkafayı darmadağın etsin..

‘delirmek’

Etrafsız yalnızlığın çetrefil dili

Sevgili Mesih,

Beni bilirsin… Sözleşmelerime hep sadık kalmışımdır. İçimdeki yapışkan ve utanmaz suçluluk duygusunun dürtmesiyle, bana havale edilen gizli veya açık herhangi bir ihaleyi her daim, yazgımı oluşturan bir emir gibi belleyip, taş olup döşenmişimdir etraftakilerin sokaklarına. Sonra… Sonra da üzerime basılıp geçildiği için kırık bir kalp ve karışmış bir zihinle, suya rüzgâra karışıp sürüklenmişimdir etraftaki gözlerden ötelere, kendi kırık kavanozumun en keskin köşesine.

Hep, bu ben değilim ki diyerek, bir yerde bir yanlışlık var ama ne diye söylenerek… Ben ve dünya ayrı değiliz ki. Ben burada bana dair olmayan; ancak bana havale edilmiş rollerin/tutumların/düşüncelerin yükünü çekerken, hayat işte kendi bildiği gibi akıp gidiyor ayak parmaklarımın arasından. Ve bir bulut, bakışlarımın önünü kapatan bir sis parçası, derimin altından eti parçalayıp çıkacak eli bekliyor. Gel de yırt, gel de olanı görmeni engelleyen her ne var ise parçala. Coraline’ın paralel evreni gibi. Hiçbiri yok aslında, sen onlara inanmayı bıraktıkça toz olup uçup gidecekler saçlarının arasından rüzgârlarla.

Balığın karnından çıkan Yunus’a ait tasviri ilk Taksiyarhis Kilisesi’nin girişinde, bundan 15 sene evvel görmüştüm. Eskiden haçın asılı olduğu yerde, tepede Meryem’in, sağ ve sol duvarlar boyunca da meleklerin ve azizlerin tasvirleri vardı. Şimdi düşünüyorum da, o tasvirlere bakan çocuk-benin gözlerinden geçerek, aldığım ileti neydi? Koşulsuz sevgi, evet koşulsuz sevgi, şefkat ve tam bir teslimiyetle çıkabilir insan balığın, benliğin karanlık karnından. Transaksiyonel analiz işte, gövdemde gömülü bu felsefi açmazı, analitik bir biçimde ele alıp, bir mühendis gibi kendime çattığım yazgının, örümcek ağının “ne olduğunu” görmeme yardım etti. Beni Allah sürüklememişti bu karanlığın içine, alnımın ortasına o kazığı da o çakmamıştı. Aksine, ben burada, bu yalan yazgıda kaldıkça, O’ndan fersah fersah uzağa düşüyordum.

Yunus ne yapmıştı da balığın karnına mahkûm edilmişti? Uyarıcı olarak gönderildiği Ninova halkının, otuz üç yıl boyunca çabalamasına rağmen zanlarına tutunmaya devam etmelerine daha fazla sabredemeyen Yunus, tebliğ görevini bırakarak şehri terk eder. O, kendisini balığın karnına götürecek gemiye bindiği andan itibaren, terk ettiği şehrinde değişen fiziksel koşullarla beraber insanlar da onun hakikati söylediğini anlamaya başlarlar. Bunlardan habersiz balığın karnında, kendi benliğinin kusurunu görüp, af dileyen Yunus, kendi durumunun da aslında zan olduğunu anlar. Hikâyede kendine verilen görevin dışına çıkmış, kendisine farklı bir rol biçmiştir farkında olmadan. Balığın karnında durduğu kırk günlük süre boyunca olana bakıp, durumu olduğu gibi algıladığında ise, kendine yaptığı haksızlığın farkına vararak, çıkış yolunu da açar. Geri döndüğünde ise, insanların zanlarından sıyrılarak, kendisiyle aynı noktadan hakikate baktıklarını görür.

Bu ara aklımda hep Kilise’de gördüğüm o Yunus tasviri. Tam çıkış anı. Yunus, TA ekolünden Karpman’ın, psikolojik oyunlar içerisinde yer alan, “itham edici-kurban-kurtarıcı” drama üçgeninde yer aldığı için kendisini balığın karnına götüren yolculuğa çıktı. İnsanları mağdur-kurban olarak görmüş, kurtarıcı rolüne bürünmüş ve sadece uyarıcı olarak gönderildiğini unutmuştu. Her kurtarıcı, gün gelir der: “Yeter artık, anlasana, bak senin için didinip duruyorum, senin iyiliğin için. Gerçeği görüp, kurtulsana…” Ve sonra pes eder: “Yeter artık sıkıldım, herkesi kendim gibi zannettim. İnsanlar böyle nankör, şöyle aymaz, kör vs.” Görevi sadece uyarmak olan Yunus, davetiyeyi alır ya da kendisine biçilen rolü öyle algılar ve zanlarının pençesinde kıvranan, ancak kıvrandıklarından bile bihaber olan sevgili insanlarını kurtarmaya soyunur. Onlar onu dinlemeyip, mevcut durumlarını yaşayadurdukça da dayanamaz ve onları yargılayarak şehri terk eder.

Nerede, ne zaman olursa olsun, psikolojik oyunların en kolay girilen tipi olan drama üçgenine, kurtarıcı olarak giren biri ya mağdur ya da itham edici olarak tamamlar oyunu. Böylece, “ben ok değilim, sense ok’sin” yaşam pozisyonuna sahip olan mağdur, en sonunda kurtarıcıyı yıldırır, onu çileden çıkararak itham edici konumuna taşıyarak ona, “ben ok değilim tamam, ama sen de değilsin” iletisini yollar. Oysa kurtarıcı, o oyuna başlarken, “ben ok’yim ama sen değilsin” pozisyonuyla giriş yapmıştı. Bu ne demek? Bu, merhamet örtüsüne bürünmüş gizli bir büyüklenme, kibir duygunuz var demek. Bana bir şey olmaz, ben güçlüyüm, her türlü hallederim, ona da sana da bana da yeterim demek.

Şimdi sevgili Mesih, sıkıldım artık, kırk yorgana bürünmüş kibrimden, zanlarla örülmüş merhametimden ve diliyle kendini sokan içimdeki yargıçtan. O yüzden senin olanda, çarmıhında, avuç içlerine çakılmış çivilerinde gözüm yok, o senin yazgın. Ben, Yunus’la balığın karnından çıktıktan sonra, babasının güzel bir sabırla beklediği Yusuf’a uğrayıp, sapmadan Musa’nın yanına gideceğim. Asasını alıp, Kızıldeniz’i yaracağım ve nefsim dâhil tüm tanrıları suyun diğer yanında bırakıp, Ashab-ı Kehf’ten nasibime düşenle yokluğun kalbine yürüyeceğim.

İbn-i Zerabi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Jan Saudek – 98…)

1980 başlarında bir yaz akşamı…

1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.)

Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?

1- Adam, (o dönemin gözde terliği) Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.

2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.

3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)

4- Herkes adamın haftada en az bir kere yakınmasına razıyken Ferit, her gün yakınmasında diretiyor.

5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.

6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)

7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.

8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.

9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).

10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.

11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.

12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.

13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.

14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (O dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)

15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.

16- Yemek masasında viski vb. İçmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.

17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.

18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.

19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.

20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin.

Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”.

Kaç yaşında bu zavallı acaba?

Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30.

Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35.

Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”

 

TOMRİS UYAR

YÜZLEŞMELER, CAN Yayınları, 168 Sayfa.

 

BALİNA

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim

dalıp çıkmalarım ‘orda bir şey’e dönüktü

kaç kez bir şey, başka bir şey

sıçradım hem yittim

hem belirlendim

derin durdum, teknenin altına girdim

sarstım

sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu

sustum düşe düştüm

senin mi kan, yaralarımdan mı

hey kaptan

ne balinayım ben şimdi inadı içinde

ne senin mavi balinan.

 

GÜLTEN AKIN..

 

‘Uzak Bir Kıyıda.. Toplu Şiirler-III..’ GÜLTEN AKIN, YKY Yayınları, Ekim 2004, 145 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahmet Ada’nın Yeni Şiir Kitabı “Uçurum Otu” çıktı!

Ahmet Ada üretken bir şair. Yeni şiir kitabı “Uçurum Otu” geçtiğimiz ay (Nisan 2012) Artshop yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta yer alan şiirlerin ilk kez kitap bütünlüğü içerisinde okurla buluştuğunu, büyük çoğunluğunun dergilerde yayımlanmadığını belirtelim. Kapak tasarımı ve baskı kalitesiyle de göz dolduran kitap “Göl ile kuğu”, “Lirik şiirler, liedler”, “Deniz, o kocaman tanıdık bahçe” ve “Yeni Şiirler” adlı dört ayrı bölümden oluşuyor. Kitapta yüz doksan şiir yer alıyor.

 

Kitaptan bir şiir:

 

Göl ile kuğu

 

Kuğu ne biliyor kurdun öldüğünü?

Dağda değil düzde, göl kenarında

Kuğuyla kim yaşamış o büyük serüveni

Yurdunun denizlerinde, toprağında, taşında

Kavaklar, yalın salkımsöğütler, vişne ağaçları

Titrerken rüzgârda, olağanüstü güzellikteki kuğu

Beyazlar giyinmiş yeryüzü gelini

Savaş görmemiş, sürgünü bilmez

Bu dağ gölünde, şu kavaklardan ötede

Ne yapar, kim biliyor?

 

Cehennemî sayrılıktan sonra geldiğim

Bu dağ oteli, bu beyaz kuğu

Bilmiyor geri dönmeyeceğimi.

Bilmiyorum, ölür müyüm kalır mıyım

Büyük şiirini yazmadan Göl ile Kuğu’nun

Saf dizelerini, bakarak sessizliğine eğreltiotunun

 

Bilmiyorum, dokunmak yeter mi dünyaya?

Bir başıma kaldığımda ferahlıyorum

Düşünüp kurdun öldüğünü

 

Ahmet Ada

‘Uçurum Otu..’ , Ahmet Ada, Artshop Yayınları, Nisan 2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kenanım’a : ‘zaten bizim kahkahalarımız karşısında kim bozguna uğramadı ki..’

‘yine yollardayım günlerdir.. yalnız başıma.. bir başıma.. tek başıma.. seninle yollara alışmıştım.. senin sesine.. okuduğun şiirlere.. kahkahalarımıza.. ama şartlar elvermedi beraber  çıkamadık son yolculuklara.. ama sen yine de yanımdaydın hep kenanım.. gittiğimiz yolların her metresindeki anılar canlanıyordu geçtiğim her yerde.. bazen dalıyordum, gözlerim açıkken uyuyordum ama sen birden yanımda kahkahanla ortaya çıkıveriyordun yine.. hemen kendime bir tokat atıyor ve kahkahaya eşlik ediyordum..

‘bebe’ çalıyor.. senin bildiğin dilde ispanyolca söylüyor.. bizim ‘lhasa’ gibi söyleyemese de kadife gibi yumuşacık sesinin içine alıyor beni.. ‘denizin yumuşak sesi hep ben de kalacak’ diyor ve ben yol alıyorum umutsuzluklarım içinde.. yollar akıyor önümde.. tekerlerimin altında eziyorum dünyayı ve hep kaçıyorum.. son zamanlarda fark ettim ki kaçtığım umutsuzluklarım değil kendimmiş..

ama bil ki bu mutsuzluklarım ve umutsuzluklarıma son iki senedir direnebildiysem bu senin sayendedir.. anlamsızlığımın içinde boğulup gitmeme izin vermedin..

en umutsuz anımda bir gece yarısı çıkıp geldin elinde çiçekler ve kahkahalarınla.. nasıl da gülüp kırılmıştık gözyaşlarımız arasında..

kadıköy’ün sokaklarını sabahın erken zamanlarında az mı uyandırdık  yine kahkahalarımızla.. küf kokulu dükkanlarda ‘oza’ya ya da ingeborg’a rastladığımızda yaşadığımız sevinci, çığlıklarımızı senle benim dışımda kim anladı ki be kenanım..

st. simon’un tepesinde sarı bıyıklı bekçiye rağmen güneşi batırdığımızda, tuz gölünü karşıdan karşıya yürüyerek geçtiğimizde kalbimiz beraber ve tek atıyordu..

bolu gölcük’te suyun sesini dinlerken bana ‘elio vittorini’den ‘sicilya konuşmaları’nı okurken ben nedense umutsuzluklarıma gömülüp senin omzuma elini koyup ‘hadi yürünecek daha çok yolumuz var‘ deyişinle hayata dönüyordum..

‘musa dağında’ pilotun yerinde ‘mor dağların yalanı emrecan’dan büyük ve ölümcül ‘sırrı’ dinlerken attığımız kahkahalar dağın yamaçları arasında yankılanıp derin vadide kaybolurken yüreklerimiz yine bir atıyordu..

iki yüz kilometre hızla bolu dağlarından aşağıya inerken sesinde hayat bulan ‘ingeborg bachman’ bu kez kalplerimizde atıyordu.. bizim ikimizden başka kimse anlayamamıştır ‘ingeborg bachman’ı ve ‘ama biz nerede yoksak orada gece var..’ dizesini..

gecenin bir yarısı varılan antakya’nın ayazında ısınmak için aynı yatakta beş kat örtünün altında sabaha kadar kahkaha atarak ‘he ya he ya he ya’ deyip ısınmaya çalışmamız ve herkesi anışımız.. yazacak daha o kadar çok şey var ki..

bilmeni isterim ki son iki sene sen olmasaydın ben çoktan kaybolmuştum hiçliğimin derin sularında.. 1996’dan beri olan dostluğumuzun bu son iki senesi tüm hayatıma bedeldir kenanım ve sensiz geçen tüm vakitler benim için yaşanmamıştır.. bugün doğum günün diye içimdekileri biraz dökeyim dedim.. iyi ki varsın, iyi doğmuşsun kenanım..

şimdi ikimizin yürekleri ‘gelecek uzun sürer’de dağların tepesine nefes nefese dört nala koşup çıkan o siyah atın yüreğinde atıyor ve sonsuza kadar orada atacak bizler nerede olursak olalım..

ve son olarak bütün kötüler kahkahalarımızdan korksun diyorum.. daha önce de senin için yazmıştım yine yazıyorum : zaten bizim kahkahalarımız karşısında kim bozguna uğramadı ki..

iyi ki doğdun kenanım..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

REMBRANDT ve ÇAĞDAŞLARI SERGİSİ

İstanbul’da sergileri gezmek çok zevkli olduğu kadar zaman da gerektiren bir durum. Önceden haftalık gezi programınızı yapmanız gerekiyor. Hele bir de birkaç kişi iseniz, herkesin hemfikir olacağı bir günde anlaşmak gerekli. Deniz yoluyla boğazdan kıtalar arası bir geçiş yaparak Felemenk ressamları tanımak, o zamanlara yolculuk yapmak ve günümüzdeki anlayışla o zamanı karşılaştırmak bu gezinin özünü oluşturuyordu.

Sabancı Müzesi’nin bulunduğu Emirgân’daki Atlı Köşk başlı başına gezilmesi gereken bir yer. Hem konumu hem düzenlemesiyle harika bir seyir terası aynı zamanda.  İyi ki sanata meraklı ve teşvik eden iş adamlarımız var. Aslında Rembrandt Sergisi’ni gezerken yapılan resimlerden yine iş adamları sayesinde bu güzelliklerin ortaya çıktığına şahit oluyorsunuz. O dönemde de ticaret yoluyla zengin olan kişiler, bir prestij gösterisi olarak ailesinin veya kendisinin portlerini yaptırmış. Kimisi güpür kıyafetleriyle muhteşem salonlarında poz verirken kimisi de doğa resmetmek konusunda ünlenmiş ressamlara doğal ortamda pozlar vermiş.  Ancak hepsi de bir fotoğraftan daha gerçekçi ve o anki ruh hallerini hissediyorsunuz.

Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda da Rembrandt hayranlığına sık sık şahit olursunuz, Rembrandt için şöyle diyor;

‘Gauguin ile ikimiz, Delacroix, Rembrandt, vs. üstüne uzun uzun konuştuk. Tartışmalarımız korkunç elektrikli, tükenmiş bir elektrik akümülatörü kadar bitkin oluyor kafalarımız kimi kez, bu tartışmaların sonunda… Bir büyünün ortasında gibiyiz. Çünkü,  Fromentin’in de çok iyi dile getirdiği gibi, Rembrandt her şeyden çok bir büyücüdür.

Bunu, Rembrandt’ı öylesine seven ve izini süren Hollandalı dostlarımız de Haan ve Isaacson’la ilgili söylüyorum sana, üçünüzü de araştırmalarınızı sürdürme konusunda yüreklendirmek için…

Bu konuda cesaretiniz kırılmamalı.’

Van Gogh ve Rembrandt’da yaşadıkları süreçte ne kadar değerli resimler yaptıklarının farkında olarak sanatlarını ortaya koyup geliştirmişler ve hiç durmaksızın içsel enerjiyle çalışmışlar. Ara sıra para kaynağı yaratmak için kendi ifadeleriyle çok sanatsal olmasa da resim yaptıkları olmuş. Van Gogh’un kendi anlatımıyla ev sahibi için yaptığı resim ve postacının portresi böylelikle ortaya çıkmış. Ressamların tablolarını yaparken içinde bulundukları ruh hallerini anlamak için tabloların hikayelerine de ulaşmak gerekli. Bu da her zaman pek mümkün değil, oysa Vincent iyi yazarlığıyla bu yönde de bir armağan bırakmış. Her bir tablosunu yaparken içinde bulunduğu ruh durumunu, yaşamını ve hislerini size tekrar yaşatıyor. Bu da sanatına bütünsel yaklaşım gibi.

Felemenk ressamlar dönemlerinde sadece zenginleri resmetmek ile kalmayıp, toplum yararına da resimler yapmışlar. Halk yaşamından örnekler vererek ve bazı özlü sözlerle dikkat çekmek için. Böylelikle o zamanki zenginlerin hayatına dair bilgi sahibi olurken, halkın yaşantısına da dahil oluyorsunuz. Sanat toplum içindir ilkesini destekler gibi.  Sadece zevk vermekten çok, öğretici de oluyor.

Sergiden kazanımlar,  görsellik dışında şu bilgilendirme notu oldu. Bugünlerde sanata karşı bir çekişme söz konusuyken tam da yerini bulan cümleler…

FARKLILIĞA SAYGI (A MELTING POT*)

Felemenk Cumhuriyeti, artan refahı ve hoşgörülü ortamı sayesinde, Batı Avrupa içinde özenilen bir yerleşim yeri haline geldi. Çevre ülkelerden insanlar Felemenk kentlerine ve kasabalarına akın ettiler. Bunların kimi iş arayan insanlar, kimi de özgürce ibadet etmek için güney eyaletlerinden gelen Protestanlar ya da İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudiler gibi gruplardı. Cumhuriyet resmen Protestan bir ülkeydi, ama Katolik, Yahudi ve başka inançlardan insanların ibadeti üzerinde pek az kısıtlama vardı.

*Bu bilgi notunun İngilizce çevirisi ‘A Melting Pot’ olarak verilmiş, tam olarak Farklılığa Saygı değil ancak daha anlamlı. Erime potası, mecazi anlamı dışında, kimyada alaşım elde etmek için kullanılır. Her bir bileşik potada kendi özelliklerini kaybederek ve başka bileşiklerle birleşerek, yeni ve daha güçlü bir madde, alaşımı oluşturur.

Sanat bir erime potası ise, sanatçılar da birer bileşik gibi keşfedilmemiş yeni alaşımlar yaratmak üzere var olurlar. Toplum yararına…

 

Skycell

 

SINIRLAR*

küstüm çiçeğine ve hüsnüyusuf’umuza

 

İnsanlar da ülkelere benziyor;

Sınırları var, yüzölçümleri…

Yasaları var, bayrakları, ilkeleri…

Kimi dağlık bir arazidir,

Kimi kıraç,

Kimi bereketli…

Kimi dardır, kimi engin göz alabildiğine.

Kiminin sınırlarından pasaport denetimiyle girilebilir…

Elini kolunu sallayarak geçebilirsin kiminden

İçeri…

Sonuçta ne küçümse insanları derim kızım,

Ne de önemse gereğinden çok…

Ama anlamaya çalış;

Nedir sınırlarının varabileceği son nokta,

Nedir ve ne kadar genişleyebilir

Yüzölçümleri…

 

*Okul panosundan alınan bir yazı

Peron 114

Ölene dek hep o noktadayım. Otobüsten indiğim tam o noktada, tam orada.
Seni terminalde bekleyen, heyecandan duvarlara yüzünü boyayan, gelen-giden yolcu kavramlarına uymayan burada ne işi olan yolcu modunda, tam bu noktada gelsende-gelmesende, sonsuzluğa neşeyle gülümsediğim tam burada.
Zaten öyle bir geliş, öyle bir boyna sarılıştan sözederdim ki bir kaç meleği tarafıma bile çekebilirdim ama değil işte. Terminalin kirli pencerelerinden yansıyan güneş öylece yüzümde damıtılıyordu ve söze hiç hacet yoktu.

Burada olacağım 114.ncü peronda. Ben ölene dek anlamayacak beni getiren otobüs nasıl bir belaya bulaştığını. Ben ölene dek anlamayacak insanlar burada ne beklediğimi. Yüzyılda bir “Metrodayım geliyorum” diye mesaj göndererek seninle metreleri, saniyeleri saymamı sağlayacaksın. Sonra bitecek senin için, boşluğuma gelecek ilkini tekrar eden ve aynı tadı veremeyen tüm sarılışların, ve hiç bana denk gelemeyeceksin. Seyretmek yandaşlarına katılacağım uzak bir köşeden, birbirlerine tüm ardlarını “o an için” sonsuza dek açan iki haylaz boynu, saçları, dudakları, kolları, ağırlıkları.. Sonra elele uzaklaşacağız sahneden, beni oracıkta bırakarak. Tersinden girdiğimiz ve çarpmak üzereyken kendimize geldiğimiz fotoselli kapı neşe içinde bizi “düşe” uğurlamak için orada olacak hep..

Mevsimler, insanlar, otobüsler doldur boşalt yaparak geçecek üzerimden. Bazen gelen-giden yolcuların olacak uğrayacaksın buraya, eski bizi göreceksin, bir damla düşecek Sur’a, İsrafil’in sol gözünden..

Kusursuz bir vuslat sahnesi tasarlamamıştık zaten, çift dingilli otobüsünü perona çekip halasının oğlunun getirdiği çakma havan purosunu yakan, terminalin sığacağı kadar geniş göbeğini sağ eliyle altından destekleyen otobüs şoförüne. Yine de keyif aldığını hissettiriyordu bıyıklarının burgusundan sarkan iğrenç gülüşü. Belki de sadece sarılışın kısmına takılı kalmıştı, bilemiyorum; ama heyecandan sırtından çıkmaya ramak kalan kalbini iki kolumla kapattığımı anımsıyorum silik silik..Ama yerimde olmak için notere gidip ruhunun satışını bana verebilecek rızada bakıyordu güzelliğine, farkında değildin.. Öyle ki içinde kalan son çocukta uçurumundan düşürdü elindeki elma şekerini, o an yapayalın kaldı dudakları arasında purosu, sandım ki..

Bugün ve her gün orada olacağım sevgili.
Şimdi kalk ve oraya git sen de.
Topla 114.ncü peronda biz kokan tüm cesetleri..

 
DÜŞSEL

SAHNE’DE KUKLA VAR!

Bahar bize yüzünü göstermek için ne kadar dirense de baharı karşılayan bir çok festival, etkinlik seyircisiyle buluştu bile!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf; İtalya’nın en önemli kuklacılarından Walter Broggini’nin oyununa ait. Ölmek isteyip bir türlü ölemeyen kuklanın acıklı güldürüsü)

Bunlardan biri benimde heyecanla beklediğim en renkli ve sıra dışı festivallerden 15. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali. 3-13 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek festivale katılımcılar için mybiletten bilet almalarının mümkün olduğunu da hatırlatalım. Sergiler ve film gösterimleri ile zenginleştirilmiş bir programın takipçisi olmanız şiddetle önerilir. Bu beni kesmez diyenlerdenseniz; workshoplara katılıp 2 boyutlu kukla yaratıcı olma şansınız da var! Sahne alacak ülkelerden bir kaçıysa şöyle; ABD, Fransa, Endonezya, Hollanda, Norveç, İsveç, İtalya, İspanya, Avusturya, Slovenya, Yunanistan

Kukla denilince pek bir çağrışım yapmayan bir dönemde bir çoğu için ilk karşılaşma olacak. Zihinlerde siyasi bir jargonu, korku filmi nesnesi ya da bir şarkı, bir kitap adı olarak anımsanmanın ötesine geçmesi umuduyla!

HERDEM

‘ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu; yaşamak…’

“ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
bir kumru bir kumruyu tamamlasın
bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
sadece bu.. “

Bir bahar günü en sevilen caddelerin birinde bom boş yürümek.. göz ucuyla süzülen vitrinlerde ucuz, indirimli bir şeyler bulup almak.. bir yanından tren geçen, sedirli bir çay bahçesinde oturup, saatlerce gazete okumak.. telefonu kurcalamak.. acıkınca patatesli bir gözleme yemek.. bazen ıspanaklı.. peş peşe keyifli keyifli yudumlanan demli çayların eşliğinde saatleri devirmek.. zamanın farkında olmamak..
bazen tüm bu sıradan yapılan şeyler sebebiyle gülümseyebilmek..
evet, yavaşlık.. sıradanlık..
Sadece BU..

“iş edinmişim öyle kimsesizliği
kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi –
çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi..”

Sesler.. hayatı, yaşamı anımsatan, çağıran sesler.. her kafadan çıkan sesler.. mutlu, mutsuz, acılı, sevinçli bazen ölümcül sesler.. ama, o sesleri duyamıyorum .. Kimse Yok muuu !!


“çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
değişmek..”

Bir film.. Bir replik.. “Köyümüzde yaşlı bir bekçi vardı, Gece devriyelerinde bağırırdı: “Herşey yolunda. Herşey yolunda!” Biz de huzurlu bir şekilde uyurduk. Sonra bir gece, bir hırsızlık oldu. Ve öğrendik ki meğerse bekçi körmüş! O, “Herşey yolunda!” derdi, biz de güvende hissederdik kendimizi. O gün, bu kalbin ne kadar kolayca korkabildiğini öğrendim. Kandırmanız gerekiyor. Sorun ne kadar büyük olursa olsun, “Herşey yolunda.”


“biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
güneşler girer çıkar ellerinize..”

Bir kitap.. bir aşkı anlatacak, okursam.. okuyamıyorum.. yüzümde aşka yabancı olma ifadesi.. aşk, bomboş bir park şimdi.. kimsesiz.. umutsuz.. sahici olmayan..

“işte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
sabaha kadar sabaha
uyuyup uyandığımız
bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız.”

Doğduğumu hatırlıyorum.. sonra öldüğümü de .. çok oldu öleli.. ço
k zor oldu ikisi de.. hep hatırlıyorsun.. hep hatırlıyorsun..

“biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.”

Umutsuzlar Parkı/Edip Cansever

‘TAFLAN’