Archive for Nisan, 2012

Aylakadamiz.com 5 Yaşında !!!

“…daima sessiz kalan dost’a…”

 

Bugün 27 Nisan bu heycan verici yolculuktaki  5.Yıl … Her sene yıldönümlerinde bişeyler yazmak artık olmazsa olmaz bir durum oldu. 2007’den bu yana epey bir yol aldı bebe ! İnananlar , inanmayanlar , destek olanlar , olmayanlar hepinize çok teşekkürler.

 

Daha önceden dediğim gibi “Kadim Dost aylakadamiz.com ‘ u yaratanlar ve yaşatanlar unutulmaz ! ” Onun sayesinde site bu günlere geldi ve daha da iyi yerlere gidiceğe benziyor. Bir sürü yazarımız oldu dışardan katılımları olan dostlara da buradan teşekkürler iyi ki varsınız.Biz varoldukça sizler varoldukça aylakadamiz.com yaşayacaktır ve reklam almayacaktır.

 

Genellikle gelen maillerden iletişim formundan atılan mesajlardan iyi şeyler duymak ve okumak çok güzel.5 yıl nasıl geçti ben şahsım adına anlamadım keyifli ve heycan vericiydi.Bu geçen zaman içerisinde kötü şeyler de oldu hayatımızda ve ülkemizde . Haykırışlarımızı zaman zaman burada anlatmaya çalıştık bazen de susmayı tercih ettik.

 

Bize ihanet etmeyen bu hayatta belki de en sadık , en sadakatli dostumuz “aylakadamiz” oldu.Ne desek ne yapsak alınmıyor gücenmiyor . O da artık bizden birisi …

 

İyi ki doğdun bebe , mutlu yıllar …

 

”Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar, düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
“Sarılmak yakar bizi” deyip aşkı hep, uzaktan sevdik. “

Charles Bukowski

 

Blackhawk

 

‘sınırlara inanan o sınırların parçası olur..’ don cherry

her zaman olduğu gibi yerimdeyim.. mekanda arka odadayım..

‘katia farah’ çalıyor.. o çalarken yanında ‘fifi abdo’ muhteşem dansıyla ona eşlik ediyor.. kendimden geçiyorum ‘fifi’yi izlerken.. ‘katia farah’ ön odanın pencerelerinden içeri girmeye çalışan insan kalabalığının anlamsız gürültüsünü geri püskürtüyor..

o insan kalabalığının aralarından bir hayalet gibi geçip geldiğim şu sığınağımda her şeyden herkesten uzakta alkole yatırıyorum ruhumu ve beynimi..

evet bir hayalet gibi geçtim geldim yine.. hiçbiri görmedi beni.. görünmezliğime ilk başlarda üzülüyordum fakat şimdilerde o görünmezlik için kendimi şanslı sayıyorum..

gelirken herkesin gözlerinin içine bakmama rağmen görmüyorlardı beni.. herkesin yüzünde sahte bir gülüş, yapmacık konuşmalar, davranışlar.. herkes ayrı bir rolde.. ne kadar da mutlu görünüyorlar..

kimisi tuttuğu takıma göre sırtlarına formalarını giymişler birazdan başlayacak maçı bekliyorlar.. kimisinin arasında maçla ilgili hararetli tartışmalar, kimi köşe başlarında ise gerginlik en üst seviyede kavgalar koptu kopacak..

bir toplum nasıl böyle ‘top kafa’ , ‘top beyin’ olabilir anlamıyorum.. varsa yoksa top.. ‘şut ve gol..’ ‘yaşşaaaaaaaa.’. bağırın yırtının.. dünya savaşa gidiyor ama bizim aklımız fikrimiz topta.. yanı başımızda kıyamet birkaç yerde birden koptu kopacak bizim aklımız topta sayın seyirciler.. ‘savaşa, savaşlara hayır’ diyen kimse yok artık.. herkes iyi ‘seyirci’.. herkes izliyor, ipnotize olmuş, uyuşturulmuş, tek tipleştirilmiş insanlık.. ‘franco’ canavarı yaşasaydı ne mutlu olurdu tüm ülkelerdeki toplumları gördüğünde.. ‘fado, futbol, fiesta’, yani 3f formülü tam tutmuş durumda.. gözleri yaşarır ağlardı faşist ‘franco’ tam ‘top beyin, top kafa’ olmuş bu insanlığı gördüğünde..

ama beni en çok şaşırtanlar bu topa başka anlamlar yükleyip yüceltenler.. hele tribünlerde ‘sol’ siyasi çağrışımlı gruplar yok mu onlara daha da bitiyorum.. trilyonluk oyuncular sahada kafalarına, keyiflerine göre koşturup dakika başına on binlerce dolar para kazanırken tribünlerde bazıları kendilerini yırtıyor, karşı takıma ya da hakeme demediklerini bırakmayıp saydırıyorlar, bir yandan da kendilerini bilmem ne grubu diye nitelendiriyorlar.. bu arka odamız ne adamlar gördü.. ahh ah.. sendika başkanlığı yapmış birinden benim tüm futbol takımlarının kirlenmişliğine yönelik bir tespitimi söyledim diye az kaldı dayak yiyordum.. ‘alın şunu önümden götürün’ dedim onu getirenlere yoksa bir kaza çıkacaktı.. adama bak binlerce işçinin sendika başkanlığını yapmışsın yıllarca ama ben genelleme yaparak tüm futbolun kirlendiğini söylemişim, beyefendi ne çıkarsamalar yaptı bilseniz kafayı yersiniz.. aman aman.. koptum yıkıldım yahu.. her aklıma gelişinde de vay halimize, vay başımıza diyorum..

iki gün önce turgut abiyle otururken ne güzel demişti ‘elime imkan verseler iki şeyden başlardım.. önce tüm spor faaliyetlerini durdurur ve tüm takımları lağvederdim, sadece amatör mahalle takımlarının kurulmasına izin verirdim.. ikincisi de tüm ülkede bütün inşaat faaliyetlerini durdururdum..’ ağzından bal damlıyordu sanki turgut abinin.. bir sanatçının kanayan yüreğinden dökülenlerdi bunlar.. ona katılmamak mümkün mü.. yüz milyarlarca euroluk futbol pazarının uyuşturucudan daha tehlikeli olduğunu kabul etmemek at gözlüğü takmaktır..

ön odaya gidiyorum aşağıya bakıyorum.. sokak hınca hınç dolu.. bardaklar inip kalkıyor.. herkes rolünü doğru dürüst yapmaya çalışıyor.. pencereden onların hepsine birer oscar heykelciği yolluyorum.. en beğendiklerime de altın portakal fırlatıyorum.. herkes döktürüyor.. kimisi de aptal kutusu beyaz camlara kitlenmiş durumda.. kimi köşelerde ise sert tartışmalar, itişip kakışmalar.. sokağa bakan mobese kameralarının görüntülerine sahip olmak isterdim.. tam bir toplum tahlili yapmak için müthiş bir imkan.. ama yok elimde öyle bir şans..

tekrar arka odaya dönüyorum..

‘halo dayı’ gibi şişeleri birbirine tokuşturarak insanlığın akıl sağlığına içip reverans yapıp eğiliyorum saygıyla tüm insanlığın önünde ve ‘st. simon tepesine’ ‘bekle beni birkaç gün sonra yine oradayım’ diyerek dışarıdaki gürültünün içeri hiç girmemesi için ‘tony hanna’nın şarkıları çalarken sesi sonuna kadar açıp kafamı kitaplara gömüyorum : 

‘asla alman işgali altındayken olduğumuzdan daha özgür olmadık.. savaşımızın gaddarca koşulları bize gerçekten hayatta olduğumuzu, maskeler ya da peçeler olmadan insanlığın durumu  denilen o dayanılmaz yürek parçalayıcı hali anlamamızı sağladı..’ j. p. sartre..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiirden dergisinin 10. sayısı çıktı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiirden dergisinin 10. sayısı yine dolu dolu…

Şiirden dergisi, 10. sayısının dosya konusunu “Çağdaş Şiirde İmgenin İşlevi” olarak belirledi. Bu sayıda Eray Canberk, Halim Şafak ve Jean Pierre Crespel’in dosya konusu hakkındaki yazıları yer alıyor. Böylece yabancı ülkelerden şairlerin açtığımız dosya konularında neler düşündüğünü de eş zamanlı olarak öğrenmiş olacağız. Dergimiz bu öncü tavrını dünya şiiriyle olan bağlarını daha da güçlendirerek sürdürecek. Metin Cengiz’in dosya konusu paralelinde yazdığı “Şiirde İmgenin İşlevi” konulu yazı, dosya konusuna ayrı bir derinlik kazandırıyor.

Metin Cengiz “Şiir Kitapları Arasında” adlı bölümde Ziya Osman Saba, Sabahattin Kudret Aksal ve Özdemir Asaf şiirlerinin neliğine ilişkin yazıyor.

Kenan Yücel Bejan Matur’un şiirini bütünlüklü bir okumayla ele alıyor.

Volkan Hacıoğlu Sina Akyol’un şiir dünyasından bir kesiti değerlendiriyor.

Onur Akyıl “Genç Şiirden – Şiirin Kayıp Defteri” adlı bölümde şiire kanat alıştıranları tanıtmaya devam ediyor. Bu sayımızın genç şairi Müslüm Çizmeci.

Mehmet Gökyayla Özgür Özmeral ve Onur Sakarya’nın kitapları hakkında yazıyor.

Bu sayıda Kader Sevinç’in Brüksel Şiir Topluluğu üyesi şair Xavier Queipo ile yapılmış bir söyleşisine ve Nebilay Erdoğan’ın “Polonya’nın AB Dönem Başkanlığı’nda Şiirin Yolculuğu”na ait bir gözlemine yer veriyoruz.

“Edebiyat Dünyasından” köşesindeki yazılar edebiyat dünyamıza eleştirel bakmaya devam ediyor, eleştirinin hayatımızda edeple ilgili konularda etkin olması doğrultusunda çabasını sürdürüyor. “Şu Yıllıklar Meselesi”, “Kafası Üstü Düşmek”, “Refik Durbaş YKY Yıllığını Protesto Etti mi?” başlıklı yazılarda sorulan sorular, yapılan tespitler, verilen yanıtlar yine çok konuşulacak.

“Şiir Aktüel” adlı bölümde şiirin gündemine ilişkin haberler yer alıyor.

“Kitap” adlı bölümümüzde Ömer Erdem’in “Kör” ve Nazmi Ağıl’ın “Yavaş Matematik” adlı şiir kitapları hakkında Ahmet Ada’nın yazdığı yazılar ile Özdemir İnce’nin İtalya’da yayımlanan “Cielo il Cielo” adlı şiir kitabıyla ilgili bir tanıtım yazısını yayımlıyoruz.

Bu sayıda şiirleriyle yer alan şairler:

Celâl Soycan, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Veysel Çolak, Yavuz Özdem, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Mehmet Can Doğan, Kenan Yücel, Özlem Tezcan Dertsiz, Müesser Yeniay, Atalay Saraç, Jean Pierre Crespel, Ronny Someck, Heme Omer Osman, Onur Sakarya, Özkan Dursun.

 

Şiirden Dergisi şiir üzerine düşünen teorik bir dergidir…

“Dergimiz, şiirde yaşadığımız ve hastalık haline gelmiş sorunları masaya yatırmak, şiirin ne olduğu üzerine teorik çalışmalara yer vermek üzere yayımlandığını her sayısıyla daha yoğun bir biçimde göstermektedir. Dergimiz bir ürün dergisi değildir, günlük çıkar kavgalarından uzak, şiir üzerine düşünen, araştıran, geniş bir kadro üzerinde yükselen ve şiir çevresini olduğu kadar edebiyat çevrelerini de amaçlayan teorik bir dergidir.”

Şiirden Dergisi, Sayı 4, ‘Dergiden’ başlıklı yazı.

 

Şiirden Dergisi tavrı ve duruşu olan bir dergidir, fincancı katırlarını ürkütür…

“Şiirden dergisi çıktığında yazdığımız yazılarda ve soruşturmalarda, bir şiir dergisinin yapması gerekeni yapmış, ülkemizdeki şiir dünyasının bir görüntüsünü çizmeye çalışmıştık. Bu tutumumuz birçok kişiyi rahatsız etmiş, rahatsızlıklarını karalama, iftira, çamur atma, gözden düşürme ve daha benzeri akla gelmedik, edebiyat ve etik dışı sözüm ona yazılarla belli etmişlerdi.(…)

Peki, biz ne demiştik de rahatsız olmuşlardı bazı çevreler? Gençlere seslenmiş, onlara içinde yaşadıkları şiir ortamının gerçek yüzünü anlatmaya çalışmıştık. Şiirin hızla okur kaybettiğini, artık okunmaz duruma geldiğini, şiir yazanların şiir dergisi almadıklarını (öyle ki artık dergi almayı şiirinin yayımlanması koşuluna bağlayan rüşvetçiler bile türedi!), şiirdeki yenilikçi atılımların yenilikçi olmayı öne çıkardığını; nesnel bağlılaşığı (objective correlative) olmayan, işlevsiz, hayatı ya da gerçekliği üretme gücünden yoksun, hakikat üretemeyen bir tür yığma dizelerle (sözde imge, sahte imge, imge salatası) şiirimsi metinler yazıldığını; şiirin tekniğe indirgendiğini, deyim yerindeyse sözün “güme” gittiğini;  ortamın yıllıklarla iyice bulandırıldığını, yıllığın özellikle de gençler üstünde erk oluşturmaya dönüştüğünü; ödüllerin kendine düşeni yapamadığını; eleştirinin yerini övgüye, tanıtım yazılarına bıraktığını vb. yazmıştık.”

Şiirden Dergisi, Sayı 6, ‘Dergiden’ başlıklı yazı.

Şiirden Dergisi Künye Bilgileri:

ŞİİRDEN İki Aylık Şiir Dergisi

Mart – Nisan 2012 Yıl: 2 /Sayı: 10 –  8 TL ISSN: 1309-9086

Yayın Türü: Yerel süreli yayın

İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni: (Şiirden Yayıncılık) Metin Cengiz

Editörler: Kenan Yücel, Volkan Hacıoğlu

Yayın kurulu: Celâl Soycan, Metin Cengiz, Yavuz Özdem, Kenan Yücel, Volkan Hacıoğlu, Onur Akyıl, Müesser Yeniay, Kader Sevinç

Kapak Tasarımı: Cansın Bozoğlu

Kapak Fotoğrafı: Cansın Bozoğlu

Grafik Uygulama ve İç Tasarım: Burcu Demirbaş, brcdmrbs@gmail.com

Baskı: Ege Reklam Basım Sanatları Tic. Ltd. Şti. Tel: 0.216.472 84 01

E-posta: siirdendergi@gmail.com

Telefon: 0.537. 251 29 31

Adres: Samandıra Cad. Harmanlık Sok. Özlem Ses Sitesi B Blok, No:1 Yakacık-Kartal-İstanbul

Dağıtım                : Marjinal Dağıtım – 0.212.527 09 92

Abonelik             : www.siirden.net –   0.537. 251 29 31

İnternetten Satış : www.siirden.net – www.ideefixe.com

Şiirden Yayınları , www.siirden.net

HYPATIA..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O, tarihin  en etkileyici ve ilgi çekici kadınlarından..

Son zamanlarda yeniden izlediğim ve  bir kere daha  inanılmaz etkilendiğim film.. İlk olarak 2009 yılında Cannes Film Festivalinde gösterimi yapılan filmin adı  AGORA .. benim hayalini kurduğum ütopya şehirlerimden biri.. AGORA.. tarihin bilinen ilk entelektüeli HYPATIA’nin hayat hiyayesini anlatan bir dönem filmi.. 2009 İspanya Yapımı Yönetmen Alejandro Amenabar .. Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Amber Rose Revah, Oscar Isaac, Asraf Barhom..

Bazı filmleri sıradan ruh halleriyle izlememek gerek..  nasıl anlatmalı ki..  hangi tarihi ve filozofik bilgiyi girsem de filmi izlemek kadar çarpıcı değil bana göre..   İzledikten sonra kendimi çok kötü hissettiğim ve 2- 3 gün gözümün önünden gitmeyen güzel, akıllı, filozof, bilim kadını, astronom, matematikçi,  mücadeleci, HYPATİA..  Ve ne trajiktir ki ölümüyle bile unutulmayacak bir kadın. Ve benim kalbimde de sonsuza kadar yaşayacaksın…

4. Asır kilisenin güçlü bir siyasi teşkilata dönüştüğü  batı dünyasının bir dönüm noktasıydı..  HYPATİA,  ( 370-415)  yılları arasında İskenderiye’de yaşamış felsefe ve matematikle (özellikle geometri) ile ilgilenmiş bir bilim kadınıdır. Ünlü filozof, matematikçi ve gökbilimci Theon’un kızıdır.. Theon İskenderiye Üniversitesi’nde matematik dersleri vermekte idi.. Kızının eğitimi ile yakından ilgilendiği ve onu kendisi eğittiği söylenir.. Hypatia ise babasının çalışmalarına katılmıştır. Theon’a, Euclid’in bir eserine şerh yazarken kızının da yardım ettiği söylenir..

İskenderiye’deki Museion’da felsefe, matematik ve astronomi dersleri vermiştir.. sadece matematikçi olarak tanınmaz, çeşitli bilim dallarında çalışmıştır; özellikle çok iyi bir eleştirmen ve yorumcu  olduğu varsayılır. .

Astronomik tablolar, appolonius konik kesitleri ve diophant üzerine yorumları vardır. Platon ve Aristotales’in tanıtılmasında dersleri etkili olur.. Yeni-Platonculuk’a yakın durduğu söylenir. . Yeni-Platoncu okullarla bağlantı halindedir. Museion’da verdiği dersler ve konferanslar Hypatia’nın ününü arttırmıştır.. Hypatia bilim insanı olarak tanınmasının yanı sıra zarafeti, bilgeliği, gençliği ve güzelliği ile de ünlenmiştir.. Geniş bir öğrenci ve hayran kitlesi oluşturmuştur.. 4. yüzyılın sonlarına doğru Roma İmparatorluğu çöküşün eşiğinde ama Mısır eyaletinin İskenderiye feneri ve en büyük kütüphanesi ile pırıl pırıl parlamaktadır.. Kütüphane kültürün olduğu kadar dinin de simgesidir..

Paganlar atalarının ilahlarına buradan ibadet ederlermiş. .  Ancak, Şehirlerindeki yerleşmiş pagan kültürü artık yahudiler ve hiristiyanlık tarafından tehdit altındadır..

Ancak, Pagan okulları ayakta kaldığı sürece, Kilisenin kendisini bilginin yegane kalesi olarak göstermesi mümkün olmayacaktı..   Pagan filozoflar yaşayıp öğrettiği sürece, Pagan Kitapları olduğu  sürece bu böyle olacaktı.. Kilise için bir yol gözükmekteydi – pagan okulları, kayıtları ve hatta filozofları yok edilerek hakimiyet sağlanabilirdi..  ve böylece yok ediş başlamaktadır..

Hypatia adını tarihe “düşünce ve aydınlanma savaşçısı” olarak yazdıracak ve  “dini değil  mantığı üstün tuttuğu ve bunu çok açıkça haykırdığı ” için hazin  sonunu hazırlayacaktır.  cadı olarak ilan edecek, Vahşi bir şekilde öldürülecektir… parçalanarak İskenderiye sokaklarına dağıtılacak ve bazı kayıtlara göre  midye kabuklarıyla eti  kemiklerinden ayrılacaktı..

Filmde;   Hypatia öğrencilerine paganlar ve  hristiyanlar arasındaki sorunlara nasıl baktığını 4. yüzyılda şöyle açıklıyor; “Bizi birleştirenler, ayıran şeylerden daha fazla, hepimiz kardeşiz”…..

Maalesef bugün en keskin anlamıyla geçerliliğini koruyor bu cümle..

HYPATİA’nın özgürlüğünü bağışladığı ve hiristiyan olan eski pagan kölesinin şu yorumu ; ” ben affedilmiştim ama şimdi ben affedemiyorum”

Filmdeki İskenderiye Feneri manzaralı yukardaki evinde kölesi ile birlikte yaptığı deneyler esnasında kölesine sorduğu şu soru ;

“Dünya’yı olduğu gibi görmeyi kabul edersek ne ile karşılaşırız? Bir an  ön yargıları bıraksak karşımıza nasıl bir dünya çıkardı? “

HYPATİA’nın bu sorusu sonsuza kadar doğru değil midir ?

Sevgimle…

‘TAFLAN’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-Araf-

Ustaların bir kaçı atladıktan sonra,

tüm korkularını bir kenara bırakıyor acemi yağmur damlaları..

 

Sen hala düşmekten korkuyorsun..

 

-Sahne 1-

 

Yağmur yağdığında bu şehre, hiç sevilmez şemsiyeler.

Her yalnızlık yeni bir sevgili edinir,

dindiğinde, şemsiyelere nefrete kalınan yerden devam edilir..

 

-Sahne 2-

 

Reglini saklamıyor Tanrıça İrene,

göğün kapısı şimdi bembeyaz..

Ayetlerin kırmızı zamanlara yer çektiğinden beri böyle bu,

bir de hikaye içinde altı ilk çizilen cümlelerin küfü var,

eskiyen kokusu..

 

Bazen bir köprü uzuyor karşı kıyıya,

geçmek istiyorsun

bacaklarından yere doğru yumuşacık akıyor kasların.

Kimse geçmeden kapanıyor köprü,

sözlerinin dudaklarındaki çatlaklar iç içe giriyor,

metanet katlediliyor..

 

-Sahne 3-

 

Uyuyamıyorsun,

yatağın altında şehrin gürültüsü,

dolabından sızan, annenin patiskalara sarılı ninnileri,

komşudan yayılan yanık et kokusuna karışıyor odanda.

 

Yalnızlığın anormal alkol tüketimi,

senden çok daha önce ölen bir sesin çığlık gereksinimiyle,

şehrin üzerine kusuyorsun herşeyi.

 

Gardiyan yatağının kenarında,

elinde yağlı ebonit bir jop

ne zaman sigara isteyeceğini bekliyor tutkuyla..

Belinde sallanan anahtarlar

daha önce hiç duymadığın bir özgürlüğün şarkısını mırıldanıyor,

köprü açılıyor,

senin canın sadece sigara istiyor..

 

-Sahne 4-

 

Beni affedebilecek misin ?

 

İçimde seni saklamaktan öyle yoruldum,

cehenneme gidiyorum..

 

‘DÜŞSEL’

YAŞAYAN HECE

Napsan boş, hep orada olacak, istemedikleri yerde bittikçe,

gece çöktükçe, süt döküldükçe,

araba yürüdükçe ve her çöküntüyü geçtikçe ve ağız dolusu sövdükçe

orada olacak, peşine köpek salsanız da hiç şaşmaz

yine orada olacak, avlanmaya kalktıkça, izini sürdükçe döne döne

o yine orada olacak, yanı başında herkesin, kavga sürdükçe, dile döküldükçe

her şeyde her yerde, büyüdükçe, eğildikçe

orada olacak, anam avradım olsun, yaşayacak bu hece : çe.

 

JULIO CORTÁZAR 

 

‘SON RAUNT’, JULIO CORTÁZAR, Çeviri : AYŞE NİHAL AKBULUT, YKY Yayınları, 407 Sayfa, Ocak 2009..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ZEKİ DEMİRKUBUZ’dan yeni bir başyapıt : ‘YERALTI..’

“çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı..” – ‘YERALTI’

 

‘zeki demirkubuz’u kimseler bilmez ve izlemezken izlerdim boş sinema salonlarında.. ‘bekleme odasını’, ‘kader’i ve ‘kıskanmak’ filmlerini tek başıma defalarca kocaman salonlarda izlemişliğim vardır..

‘zeki demirkubuz’un ‘dostoyevski’ takıntısı da onun müptelası olma nedenlerimdendir.. insan ruhunun çözümlemelerini özellikle de karanlık ve anlaşılmaz yanlarını ‘dostoyevski’   gibi yapan bir yazar var mıdır tartışırız bu konuyu.. ‘dostoyevski’nin her biri birbirinden önemli romanlarının çoğunu daha lise çağlarımda hatmetmiştim..

herkesin tersine benim en çok sevdiğim üç romanı şöyledir : ‘ecinniler’, ‘budala’ ve ‘yeraltından notlar..’ herkesin dilinde olan ve ilk okunan ve mutlaka da okunması gereken ‘suç ve ceza’, ‘karamazov kardeşler’ ve diğerleri sonra gelir benim için..

özellikle ‘budala’nın ayrı bir yeri vardır benim hayatımda.. sonra ‘ecinniler..’ kaç kere okumuşumdur ‘ecinniler’i acaba hatırlamıyorum.. ‘insan’dan neden korkulması gerektiğini çok iyi anlatır ‘ecinniler..’

ve sonra da sonsuza kadar bir başyapıt olarak kalacak ‘yeraltından notlar..’ herkesin elinin altında olması gereken bir kitap.. ama nerde.. devir blöfçüler devri.. okumadığına okudum, izlemediğine izledim, dinlemediğine dinledim diyeceksin bu devirde.. yoksa ayıp olur.. gençlik sıfır okumayla dünya rekorlarına oynarken, yeni yeni şatafatlı konutlar içinde lüzumsuzlar da dahil olmak üzere her şey mevcutken bu evlerde kitaplık ya da kütüphane diye bir eşya ya da bölüm yoksa ne yapsın gençler.. her şeyi izleyerek öğrenen bir gençlik.. okuyan yok.. sıfır.. hiç unutmuyorum bir gün evimize gelen yakın aile dostumuzun küçük oğlu iki odaya yayılan kitapların arasında dolanırken ilk klasik soru : ‘hepsini okudun mu’yu hemen patlattıktan sonra ‘victor hugo’nun ‘sefiller’inin dört cildini uzun süre inceleyince ona hediye etmek istedim.. önce almak istemedi, al dedim okumazsan bile hatıra kalır, hava atarsın gelene gidene ‘okudum’ diye.. yüzünde bir gülümseme yayıldı önce sonra da ‘insanlar etkilenir mi gerçekten’ diye sordu.. tabi dedim.. yüzünde ki gülümseme yayıldı ve ekledi ‘tamam, mutlaka okuyacağım bu kitabı göreceksin’ dedi.. iyi hadi hayırlısı deyip yolladım çocuğu.. yaklaşık iki sene sonra yine bize yaptıkları bir ziyarette hatırlayıp  sordum ‘sefiller’i okumuş mu diye.. zaten kendisi de biraz büyüyüp olgunlaşmıştı.. ama maalesef büyüme sadece fizikselmiş..  pis bir sırıtmayla birlikte ‘yok be abi, onun internette özetini buldum onu okudum, kim okur 4 cilt, tuğla gibi her bir kitap’ dedi.. yıkıldım.. hiç okumasaymış daha iyiymiş.. özet okumuş.. özet dediği de tahminen en fazla 20 sayfa.. ‘victor hugo’ olsa ne derdi kim bilir..

neyse böyle bir nesil varken ortalıkta bir de eski nesillerde gelişen ‘blöfçülük’ hastalığı var.. bilmeseler de bilirmiş gibi yaparlar, okumamışlarsa da okumuşlar gibi, dinlememişlerse dinlemişler, gitmemişlerse de gitmişler, izlememişlerse de izlemişler, duymamışlarsa da duymuşlar vb gibi yaparlar.. hastalık haline gelmiş durumda bu.. 20. yüzyılda başlayıp 21. yüzyılda insanlığı saran ‘blöfçülük’ hastalığı  vebadan beter bir hastalık.. ikinci üniversitem hukuk fakültesini okuduğum sıralarda arkadaşlarla birlikte ‘kadıköy’ün sokaklarında kitap sattığımız günlerden birinde çok okumuş olduğunu her defasında belli etmeye çalışan arkadaşlarımızdan birisi, bir bayan arkadaşımıza ‘yeraltından notlar’ı okuyup okumadığını sormuştu.. sonra okumadığını öğrenince kitap standında duran ‘yer altından notlar’dan bir tanesini çekip bayan arkadaşa verip hemen okumasını söyledi.. bayan arkadaş teşekkür edip gitti.. iki gün sonra aynı yerdeyken biz, kitabı alan bayan arkadaş gelip kitabı kendisine veren mürekkep yalamış arkadaşa bu kitabı okumasına fırsat verdiği ve önerdiği için  teşekkürlerini sunarken kitapla ilgili birkaç şeyden bahsedip kitapla ilgili konuşmak isteyince kitabı veren arkadaş bu sefer sırıtıp ‘iyi de ben o kitabı henüz okumadım’ deyince gülmekten yerlere yattım.. bayan arkadaş şaşkın gözlerle bizim arkadaşa bakarken, ben gülmekten kriz geçiriyordum.. komikliğe güldüğüm kadar şaşkınlığım da gülmemin sürmesine yol açtı.. ulan diyordum bu yaşa gelmişler ikisi de hala ‘yeraltında notlar’ı okumamışlar.. ne acayip insanlar var şu dünyada diye düşünüyordum, üstelik çok okuyan bir arkadaştı birisi.. ve okumadığı halde bir kitabı ballandıra ballandıra övüyor ve öneriyordu.. okumadığın bir kitabı nasıl över, tavsiye edersin hala anlamış değilim..

uzun yıllar geçti, bizim bu tür arkadaşlarla ilişkilerimiz şükür sıfır düzeyine indi.. bu tipler hep köşe başlarında bir gözlerinde dolar diğer gözlerinde euro işaretleriyle dolanırken bizler hala inatla kitapların içinde debeleniyoruz ve onlardan daha mutluyuz..

işte bizler de bu blöfçüler dünyasında geçen sürede de ‘zeki demirkubuz’ gibi bir yönetmenin doğuşunu ve gelişimini izledik sinema dünyasında.. kendisiyle ve filmleriyle tanışınca çok fena etkilenmiştim.. artık ne zaman yeni filmini yapar diye bekliyordum.. eski filmlerini defalarca seyrediyordum.. yeni filmlerine ilk seanslarda izlemek için işi gücü bırakıp koşuyordum..

insanların çoğu ‘masumiyet’i, ‘kader’i izledikten sonra izledi.. çünkü o zamanlar bu kadar bilinmiyor ve medyatik değildi ‘zeki demirkubuz..’ belli sanat çevrelerinde büyük yankı uyandırmasına rağmen ‘masumiyet’ ne sinema izleyicisinden gişe olarak ne de genel olarak sinema dünyasından olumlu tepki alamamıştı.. ancak ne olduysa ‘kader’ filminden sonra oldu, herkes ‘zeki demirkubuz’ hayranı oldu.. filmleri paketler halinde kampanyalarla satılmaya başlandı.. geç de olsa ‘zeki demirkubuz’ gibi bir ustanın bu rağbeti görmesi muhteşem bir şeydi.. ancak bu yükselen talep nitelikli bir talep miydi, yoksa tüketime yönelik medya destekli bir tüketip yok etme talebi miydi.. malum kapitalizmin mekanizmaları iyi olan şeyi de manasızlaştırıp, şeyleştirip tükettirmeyi çok iyi beceriyor.. bunu ileriki süreçte göreceğiz.. ama şu bir gerçek ki ‘zeki demirkubuz’ her filminde sinemasının üstüne yeni bir şeyler  koyarak daha da geliştiriyor dilini..

bir başka usta ‘nuri bilge ceylan’la yapılan kıyaslamalar bile çok komiğime gidiyor.. bu iki ustanın da kendilerine has dilleri varken kıyaslanmaları, ikisinin arasında bir husumet yaratılmaya çalışılması o kadar komik ki.. iki ustanın  da önü açık.. ne kadar sallarlarsa sallasınlar ikisine de artık ulaşamazlar..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

benim tıpkı ‘dostoyevski’de olduğu gibi bir ‘dostoyevski’ hayranı olan  ‘zeki demirkubuz’ sinemasında da en çok sevdiğim filmleri diğer insanlara göre farklıdır.. benim de hastalığım belki budur kim bilir.. herkes ‘masumiyet’ ve ‘kader’ der bense ‘itiraf’ ve ‘yazgı’ derim.. sonra ise ‘üçüncü sayfa’ gelir.. bu üç filmin ikisinde oynayan ‘başak köklükaya’, ‘itiraf’ta oynayan ‘taner birsel’, ‘üçüncü sayfa’da oynayan ‘ruhi sarı’ ve ‘yazgı’da oynayan ‘serdar orçin’in oyunculukları gibi oyunculuklara zor rastlanır sinemamızda.. ayrıca filmlerin senaryoları, kurguları da birer başyapıttır.. kadın erkek ilişkileri bağlamında yaşananları ekonomik ve politik ortamdan soyutlamadan ruhlarına derin inişler yaparak anlatan ‘zeki demirkubuz’ bu çizgisini tüm filmlerinde devam ettirmiştir..  ‘bekleme odası’nda kendisi başrolde oynamış ve bu filminde de ‘dostoyevski’nin ‘suç ve ceza’sını sinemaya uyarlamak isteyen ‘ahmet’ adlı bir yönetmenin yaşadığı ilişkileri ve sorunlarını anlatır.. hayatımın en dandik dönemlerindeyken bu filme o kadar takmıştım ki sanırım arka arkaya beş kere gidip izlemiştim sinemada filmi.. ve bu beş izleyişimin hepsinde de tek kişiydim salonda.. artık bu filmle beraber bir hastalık halini almıştı ‘zeki demirkubuz’ sineması bende.. tüm filmlerini topladım.. kamera arkalarını, onun röportajlarını çölde susuz kalmış insanlar gibi defalarca izledim..

sonra ‘kader’ ve ‘kıskanmak’ filmleri geldi üçer yıl arayla..  zaten ‘kader’in yarattığı etkiyle beraber herkes ‘zeki demirkubuz’ demeye başladı.. bir dönem filmi olan  ‘kıskanmak’ adlı filmi ise ‘kader’den etkilenen tayfanın pek hoşuna gitmedi.. oysa ‘zeki demirkubuz’ sinemasının başyapıtlarından birisiydi ‘kıskanmak’ filmi..  özellikle ‘nergis öztürk’ün oyunculuğu beni bitirmişti..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ve nihayet yine ‘kıskanmak’tan üç senelik bir zaman diliminden sonra büyük beklentiler içinde zeki ustanın son filmi ‘yeraltı’ dün 25 kopya gibi çok az bir kopyayla gösterime girdi.. ‘zeki demirkubuz’ istese 300, 400 kopyayla gösterime girecek gücü olduğunu ancak türkiye gerçeklerini ve filmi izleyecek kişi sayısını aşağı yukarı tahmin ettiği için bu sayıda kopyayla girdiğini söylemiştir.. 350, 400 kopyayla gösterime giren ve gişeleri ‘fethettiği’ söylenen sabun köpüğü, gazoz gazı filmlerin yanında ‘zeki demirkubuz’ gibi bir ustanın filmi ancak 25 kopyayla gösterime giriyor bu ülkede.. bir ay önce yine bir başka usta yönetmenimizle sohbet ederken maddi imkansızlıklar nedeniyle gösterime sokamadığı  son filmini ancak üç kopya yaptırabildiğini ama salon bulamadığından üç kopyayla bile gösterime giremediğini söylemişti.. ne acı..  

işte iki senedir ‘yeraltı’ ile yatıp kalktıktan sonra ‘zeki demirkubuz’ ve sinema tutkunları nihayet dün ‘yeraltı’na kavuştu..  neler yazılmadı ki film gösterime girene kadar.. bin bir türlü fasa fiso haber.. yazılmadık çizilmedik şey kalmadı.. magazinleştirmek, filmin içini boşaltmak için yüzlerce balon haber..

ve tüm bu zırıltının içinde dün beyazperdeye yansıdı ‘yeraltı..’ dostoyevski’nin ‘yeraltından notlar’ kitabından esinlenerek senaryosu yazılan ve günümüze uyarlanan bu filmi dün tüm koşturmacamın, sıkıntımın içinde iki saat ayırdım ve izledim.. oyuncu kadrosu çoğu ‘zeki demirkubuz’ filminde karşımıza çıkan isimlerdendi çoğunlukla.. en baştan söyleyeyim ‘engin günaydın’ın müthiş oyunculuğu çok konuşulacak ama kıskanmak filmindeki performansıyla da hayran kaldığım ‘nergis öztürk’e bu filmdeki oyunculuğuyla tekrar hayran kaldım.. ‘nihal yalçın’ ve ‘serhat tutumluer’de öne çıkan oyunculardı.. ama ‘engin günaydın’ aylardır hazırlandığı filmde oyunculuğun doruk noktalarına çıkmış.. ‘yazgı’da da oynamış olan ‘engin günaydın’ sinemada ve televizyon ekranlarında çizdiği tüm tiplemeleri ezmiş geçmiş bu filmde.. kaç kere gider izlerim bu filmi ama ‘engin günaydın’ın oyunculuğuna sanırım doyamayacağım hiçbir zaman..

öyle olmadığı halde genelde metne dayalı ve durağan, yavaş  filmler olarak eleştirilen ‘zeki demirkubuz’un filmlerinden sonra son eseri ‘yeraltı’ için ne yakıştırmalar ve eleştirilerde bulunacaklar çok merak ediyorum.. bence romandan çok iyi esinlenip günümüze uyarlanmış bir senaryosu ve çok sağlam bir kurgusu vardı filmin.. filmin en başında ve bazı yerlerinde yakın plan ‘engin günaydın’ sahnelerinde ki yavaşlık bile fazla gelmiyordu insana.. baştan aşağı üzerinde çok iyi çalışıldığı belli olan bir film.. 107 dakikalık bu filmin hiç bitmesini istemedim.. anlatılan bir ölçüde 19. ve 20. yüzyılın insanının hikayesi olduğu kadar esasında 21. yüzyılın insanının hikayesiydi.. senaryo öyle ustalıkla romandan uyarlanmış ki tartışmasız özgün bir başyapıt ortaya çıkarılmış..

‘zeki demirkubuz’un ‘ankara’da çektiği bu filmde ‘ankara’nın karanlık ve puslu havasının dışında özellikle gece yaşamına yönelik ilginç sahneler de var.. taşradaki insanların arasındaki ilişkilerin yanı sıra insan ruhunun karanlıklarında dolaşıyor film.. muharrem (engin günaydın) bir devlet dairesinde çalışan çeşitli ruhsal takıntıları olan ve yalnız yaşayan bir memurdur.. her gün eve gelen temizlikçi kadın ‘türkan’ (nihal yalçın) ve ara sıra uğradığı ‘kızıl elma’ diye hatırladığım bir derneğin çevresindeki üç beş insanla nefret ağırlıklı ilişkisi vardır.. uzun süredir görmediği bu arkadaşlarının yanına bir gün uğrar.. son romanıyla ödül kazanan arkadaşları ‘cevat’ (serhat tutumluer) için bir akşam yemeği organize eden arkadaşlarına zoraki de olsa yemeğe davet ettirir kendisini.. arkadaşları bu durumdan pek memnun değildirler.. ‘cevat’ın fikir hırsızı olduğunu düşünen ‘muharrem’ o yemeğe gider ve olaylar gelişir..

filmin özellikle ‘muharrem’ ve arkadaşlarının yemek sahnesi, uluma sahneleri, ‘muharrem’in evdeki cinnet sahnesi ve ‘muharrem’ ile ‘türkan’ arasındaki diyalogların olduğu sahneler unutulmaz sahneler.. tıpkı ‘dostoyevski’ gibi saralı bir ruh halindeki ‘muharrem’in ve çevresindeki insanların yaşantısı etrafımızdaki dış dünyada olup bitenlere ve çevremizde her zaman bulabileceğimiz tipteki insan örnekleriyle günümüzü de anlatıyor aslında..

kaçırılmaması gereken bu başyapıt için başta ‘zeki demirkubuz’ ustaya ve filmde emeği geçen başta oyuncular olmak üzere herkese aylak adamız adına teşekkürlerimizi sunuyoruz..

gülüşünüzle ve ‘zeki demirkubuz’ ustayla kalın..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Yeraltı..’

 

Yönetmen ve Senaryo: Zeki Demirkubuz

Oyuncular: Engin Günaydın,

Nergis Öztürk,

Serhat Tutumluer,

Nihal Yalçın,

Murat Cemcir,

Feridun Koç,

Serkan Keskin,

Sarp Apak

Yürütücü Yapımcı: Başak Emre

Yapım sorumlusu: Ahmet Boyacıoğlu

Yönetmen Yardımcısı: Rezan Yeşilbaş

Görüntü Yönetmeni: Türksoy Gölebeyi

Ses Kayıt: Furkan Atlı

Miksaj: Serdar Öngören

Işık: Hatip Karabudak

Kostüm: Nihan Güneş

Yapım: Türkiye

Yapımcı:Zeki Demirkubuz, Mavi Film

HD-35 mm / Renkli / 107 dakika / Format: 2.35

Yapım Yılı: 2012

 

(fotoğraflar: http://zekidemirkubuz.com/)

“Rüyalar ölmek için nereye giderler?”

Sinead O’Connor’la ilk karşılaşmam, “Nothing Compares 2 U” adlı şarkısıyla olmuştu. Sene 1990, henüz 13 yaşındayım… Sıfır numara kazınmış kafası, öfkesinin ardındaki politik duruşu ve yalın giysileriyle, herkesten farklı duruyordu. İrlanda onun annesi, o ise İrlanda’nın yaralı kalbi, evin yolunu kaybetmiş yetimiydi.

 

Ama ben onun en çok, “Universal Mother” adıyla piyasaya çıkan albümünü sevdim. Sinead büyümüş, anne olmuş ve öfkesi de sakinleşmeye başlamıştı. İrlanda için acıyan kalp, sevgi ve şefkatle bağ kurmuş, İbrahimi bir balta ile öğretilmiş ve ezberletilmiş ne kadar kabul varsa, bir bir yıkıyor, âlem ile ilişki kurmanın yolunun koşulsuz seven bir kalp ile mümkün olabileceğini mırıldanıyordu. Ama önce kendimizi, parçalanmışlığımızdan, bu bölük pörçük rutubetli zihinden, hayvanat bahçesindeki koşullanmış hayvanlar gibi hissettiğimiz tüm hallerden, anlardan, ilişkilerden azat etmemiz gerekiyordu:

“I am not no animal in the zoo

You may not treat me like you do

I am not no animal in the zoo

This animal will jump up and eat you…” (Red football / Universal Mother)

İbrahimi baltanın yeterince anlaşılmış, hakkı verilmiş bir sembol olduğunu düşünmüyorum. Birliğe giden yolda bütünleşebilmek için, inançlarımızı, ideolojilerimizi, kabullerimizi, karşıt olanların tepesine tepesine indirip, cinlerin (yabancılaştırıcı etkilerin) barınaklarını bertaraf etmek mi bu sadece? Suretler, hayalin, gövdemin ortasında gezinen anlamın ve karanlığımda cirit atan ifritlerin yansıdığı adacıklarsa ya? Kendime indirmeden baltayı, suretlerin altını üstüne getirmemin ne anlamı var, öyle değil mi bayım? Bir vakit önce, yeryüzündeki hırs, kin, açgözlülük vs. duygular için kapitalizmi suçluyordum. Bir yerde bir yanlışlık, bir eksiklik vardı; ancak bilincim anlamaya çalışsa da anlayamıyordu. Sonra, bir gün, peşinden gitmeyi bıraktığımda, sezgisel olarak bilindi: “Kapitalizm, sadece ortak bilinçaltında depolanmış arzu ve heveslerin bir yansımasıydı.” Yetemeyen, kötürüm olmuş bir kalp, koşulsuz sevme yetisinden yoksun olduğu için, yerine hırsla binalar inşa ediyor, başkalarının olana göz dikiyor ve ölene kadar harcayamayacağı kadar maddi değeri istifleyerek teselli bulmaya çalışıyordu:

“All babies are born saying God’s name

Over and over, all born singing God’s name

All babies are crying

For no one remembers God’s name

There is only love, there is only love

There is only love in this world…” (All babies / U.M.)

Sinead da bunu yapıyor aslında. İbrahimi balta onun eline çok yakışıyor. Diskografisine göz attığımda her daim bir seyr-ü sûluk pırıltısıyla arz-ı endam ettiğini görüyorum. Hiç sapmamış; belki anlaşılmamış; ama hiç satmamış. Karanlıkta ifritlerle savaşan yetim kalp, inci tanesi gözbebekleriyle baktığı her şeye İsa’nın kanını serpiyor. Sina Dağı’nda ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremeyen zahirin oğlu Musa’ya da gönderme yapıyor fenafillah kavşağında yaptığı son albümünde:

“I plead the blood of Jesus over you

And every fuckin’ thing you do

Seven times I plead the blood of Jesus over you

Take off your shoes

You’re on hallowed ground…”

(Take off your shoes/ How about I be me -And you be you?)

Görünen görünmeyenle, suret anlamla, sonlu olan sonsuzla, bahtiyar bedbahtla, iyi kötüyle iç içe geçmeden… Welhasılıkelam, önce kendimizi bilmeden, olduğu gibi, ne ise o olarak perdesiz görmeden ve kabul etmeden, kim inanır ki dünyayı ve diğerlerini değiştirebileceğimize? Ki bu ne ola, şu dünyayı ve insanları değiştirme, yapıp bozma, eğip bükme fantezisi? Jung’un kör büyücüsü, Cervantes’in Don Kişot’u… Sinead, uçurum kenarlarında dolaşan Tanrı’nın diğer bir güzel çocuğu John Grant’ın “Queen of Denmark” şarkısını da çok tatlı senlendirmiş bu bağlamda:

“I wanted to change the world

But I could not even change my underwear

Who’s gonna be the one to save me from myself

Don’t know what to want from this world

I don’t know what it is you want to want from me” (HAIBMAYBY)

 

İşte böyle egom, her şeyi beni korumak ve hayattan en az zararla sıyrılmam için yapıyorsun biliyorum. Ancak, senin yarattığın yalancı cennette, katarakt düzeninde, plastik sevgilerle avunarak, “-mış” gibi yapmak istemiyorum. Boğuluyorum, anlıyor musun? Her daim eteklerimde “ebeveyn” kodlu bulaşmalar, kallavi idealler ve adab-ı muaşeret gevelemeleri… Nereye dönsem, nefes alamıyorum. Tatar Çölü’nün Drogo’su gibi, “ya gelirlerse” diye avunup, kendimle karşılaşmayı erteleyerek, bir ömür boyu kalende hapis kalmak istemiyorum.  Kendime dair zannım, homo lokumu lupus, bertaraf ol! Sana dair zannım, sen de homo lokumu lupus! Sen ve ben şimdi sen ve beniz, kalbin rehberliğinde, vaktin çocuğunun elinden tutarak yürüyoruz yaşamı. Yaşam dediğimiz, biz yüksek sesle şarkılar söyledikçe aydınlanan çiçekli patika:

“Don’t stop me talkin’ about love

How I ‘am gonna find what I’m dreamin’, oh?

I got you, found what I’m dreamin’!

How about I be me

And you be you?” (HAIBM – AYBY)

 

İşte bu sarp yokuş, onunla karşı karşıya geldiğimiz alan ise rüyalarımız. İnsan evet rüyalarına kahin ya da bilinçaltına deptiği “daha daha daha….benim benim benim” oburluğunu tatmingah muamelesi yapmamalı. Rüyalar kıymetli, eğer farklı suretlere bürünerek bize görünen anlamların peşinden cesurca gidebilirsek…. Eğer sevgili Jung’un işaret ettiği hem kişisel hem de ortak bilinçaltımızın katmanlarında büyücünün şahitliğini rehber edinerek gezinebilirsek… Biliyorum, eve giden yolu bulabiliriz, ait olduğumuz yere, kutsanmış vadimize, kalbimize:

 

“Sometimes life does
things to you
that will hurt you
and confuse you ,
but when you’re left behind
you’re sure to find .

So you must go back home ,
that’s where you belong.
You must go back home .” (Back where you belong / HAIBMAYBY)

 

*** Başlığın orijinal hali, “where the dreams go to die”. John Grant’in güzel şarkılarından biri.

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYATIN RENGİ – AHENGİ

Aylak Adamız’ın daimi takipçisi olarak, onlarla tanışma fırsatım da oldu. Doğdukları mekana doğru yol alırken yazılarında bahsettikleri gibi niçin birasever olduklarını anladım. Onlar mı birayı seviyordu, yoksa bira mı onları iki ucu açık soru.  Sokakta köşeyi dönünce Orhan Veli’nin şiiri çağrışım yaptı ; ‘Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma’. Köşeyi dönünce, bira varilleriyle karşılaşınca gülümsedim, biraseverlik boşuna değilmiş!

Onlar sayesinde okumak için fırsat yaratmayacağım, adını bile duymadığım yazarları, kitapları ve şairleri tanıma fırsatı buldum, buluyorum. Hediye ettikleri Ingeborg Bachmann ile trafikte yol alamazken zamanı ertelemeyip şiirde alıyorum yolumu.  Umarım daim olurlar. Crockett’in naif sınavını geçtikten sonra, önce gaipten haber mi alıyorum derken, aldığım göksel duyumla yazarak katkıda bulunmaya çalıştım. Skycell lakabı buradan doğdu. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanındaki gibi herkesin bir tutamak sorunu vardı, ben de Aylak Adamız’a tutundum, hayatın rengini ve ahengini yakalamak için. Bugünlerde bir boya reklamında ‘hayattan rengi çıkarın geri neyi kalır ki’ gibi bozuk anlatımlı bir cümleyle anlatmak istedikleri onlar için somut bir neden.  Ancak işin biraz daha detayına bakmak istersek, hayatın rengi var mıdır? Kime göre hangi renk güzeldir? Renksizlik neyi ifade eder? Siyah-beyaz çok mu uç renklerdir? Sonu olmayan belirsiz sorular ve herkese göre değişken cevaplar. Bence en şiirsel cevap, Bülent Ortaçgil’in şarkısında dediği gibi ‘renkler müşkül durumda ressamlar şaşkın’.

Renginiz ve ahenginiz daim olsun, gülüşünüzle kalın.

 

SKYCELL

Herkesin İki Meleği Vardır…

Silinsin diye midir tüm kelamlarım…

Deniz kumsalını silmek için mi dalgalanır…

Ya rüzgâr ne varsa silip süpürmek için mi ıslık çalarak geçer şehrimden…

Sözlerde öyle değil midir uçup gitmez mi dimağın dilinden…

Nasıl da iz bırakır sözden anlayanın zihninde…

Söz ağızdan çıkmaya görsün kalem kağıda dokunmaya kıyamazken…

Sen dilini döndürürken ağzında en acı cümle yerini almıştır bile…

Aç gözlü bir kurdun masum kırmızı başlıklı kızı tuzağa düşürmesi gibi acıdır söz söylemek…

 

Kelimelerinde mayınlar saklı…

Adım atsam patlayacak göğsümde…

Dipsiz bir yara açılacak tinde…

Yar yar diye bağırasım gelir de…

Sesim düşmez kâğıdın üzerine…

Uç biter kalem kırılır…

Evvel zamanın diline düşer zaman…

Samanlık seyran olur da seyrine dalamazsın saçlarımın…

Günahın kucağındayken -günah çiledir elzem elzem yazılır alnına- herkesin iki meleği vardır…

İyiler ve kötüler gibi…

 

Hasibe…