Archive for Mart, 2012

‘insanlıktan doğuştan atılmıştık.. gemimizi doğuştan batırmıştık..’ – masist gül

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Ey benim yitip giden dinginliğim,

Huysuz gözlerim, taşkın duygu ırmağım.

Sakınır oldum şimdi dileklerimi bile,

Yaşantım benim, düşte mi gördüm seni yoksa?

Sanki ilk yazın tınlayan erkeninde

AKTIM GEÇTİM PEMBE BİR TAYLA DÖRTNALA..’

 

SERGEY YESENİN..

 

 

“27 mart ‘reis’in (blackhawk) doğum günüydü.. bugün de benim doğum günümmüş.. ‘reis’ 30’a dayandı bense ona fena fark attım tozumu topluyor arkamda, ondan 8 sene öne geçmişim.. ama ikimiz için de kendi yaşımızın önemi yok.. biz hala 20’lik aylaklarız.. bizim için sadece ‘aylak adamız’ın yaşı ve yaşaması önemli..

bebeğimiz büyüyor yakında 4-4-4 yani eşittir kocaman SIFIR olan eğitim sistemine başlayacak yaşa gelecek.. ama biz onu bu dandik olan ve daha da dandikleştirilen eğitim sistemine ait okullara göndermeyeceğiz.. o kendi kendisini yetiştirecek ve yetiştiriyor..

neyse ‘reis’in 30’a benim 38’e girdiğimiz şu günlerde ortalık toz duman ülkemizde ve dünyada..

yaz boz tahtası olan eğitim sistemini tüm cumhuriyet kazanımlarını ve tecrübelerini yok etmek için  elbirliğiyle bir kez daha paramparça ettiler..

demokrasi hakkındaki görüşlerimi herkes bilir, inanmadığım ve güldüğüm bir sistemdir, insanları kandırmak için oynanan bir tiyatro oyunu gibidir ‘demokrasi..’ şu aralar bakıyorum da ‘demokrasi’ havarisi yazarlar, entel danteller, liboşlar ‘newroz’ bayramı sürecinin başlamasından bu yana iki haftadır meydanlarda, sokaklarda sıkılan onlarca ton biber gazını ve binlerce metreküp boyalı suyu demokrasinin beş şartından saydıklarından olsa gerek pis sırıtık gülüşleriyle ‘provokatörler, provokasyon, gizli tertipler, derin devletin oyunları..’ vs gibi kelime ve kelime kalıplarının arkasına sığınıyorlar.. bir ara demokrasinin beş şartını yazacağım ve o yazıyı o pis, sırıtık, yalaka suratlarına fırlatacağım..

kürt açılımı, demokrasi açılımı dediler şimdi faşizmin doruklarına açılım yapıyorlar.. derin devletin cirit attığı, faili meçhullerin, kayıpların en yoğun yaşandığı dönemleri aratır zamanlara gidiyor gibiyiz..

gazeteler kapatılıyor, biber gazlarıyla insanlar öldürülüyor, sonra da hastaymış zaten diyorlar.. darbe anayasası tarafından da korunduğu öne sürülen en temel ‘demokratik’ insan haklarını gasp ediyorlar.. keyifleri gelince yürüyüş ve protesto mitinglerine izin veriyorlar, keyifleri gelmeyince provokasyon olacak, olmaz yürütmem, toplandırtmam diyorlar.. kafalarına nasıl eserse.. demokrasi ve demokratik hakları kullanma özgürlüğü onların iki dudağının arasında..

bir yandan da demokrasi havarileri ağababalarının emirleriyle ‘suriye’deki yönetimin (ki daha iki sene öncesine kadar fenerbahçe’yi şam’a götürdüklerinde, fethiye’de yatla tatile çıktıklarında da aynı yönetim vardı ve şimdi ‘katil, diktatör’ dedikleri adamla tatil yapıyorlardı, komedisiniz yahu komedi) devrilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.. kendi partilerinin ilçe teşkilat başkanları seçim çalışmalarında hatay’da oy toplamak için şam yönetimine nasıl yakın olduklarını her yerde belirtiyorlardı ve fenerbahçe’yi şam’a götürmelerini örnek gösteriyorlardı.. e şimdi ne oldu ağalar beyler.. diktatörlerle yat gezisine çıkıldığında nasıl güvendiniz de aynı yatta vakit geçirdiniz bu adamla.. ne değişti şimdi.. ‘kaddafi’de de aynı hikaye olmuştu, çadırına kadar rahmetli erbakan gitmiş orada bir güzel türkiye’ye hakaret eden, fırça atan ‘kaddafi’ dinlenmiş sonra hiçbir şey olmamış gibi iki ülke arasındaki ekonomik anlaşmalar imzalanmıştı..  2010’da bu sefer şimdiki başbakanımıza ‘kaddafi insan hakları ödülü’ verilmesi uygun görülmüş ve başbakanımız bu ödülü istanbul’da bir otelde törenle almış ve bu ödülü almaktan memnuniyet duyduğunu belirterek övgülerle dolu uzun bir konuşma yapmıştı ve bu ödül iade edilmedi hiçbir zaman.. yine sudan’da 300 bin insanın katili olan ‘ömer el beşir’ tüm dünyada savaş suçlusu olarak aranırken ve uluslararası ceza mahkemesi’nde yargılanırken ülkemizde büyük törenlerle ağırlanmış ve pohpohlanıp övgüler düzülmüştür..   

galiba ben her şeyi yanlış anlıyorum ve yanlış biliyorum.. kafayı yememek elde değil.. ve ben yedim, ayrıca içtiğim alkol oranını üç katına çıkardım bu adamlar yüzünden.. siroz ya da pankreas kanseri olursam onlara dava açacağım..  arkadaşım ben aylak, ayyaş bir adamım.. koskoca adam da olmuşum tam 38 yaşıma gelmişim.. sizin bu akıl sır erdiremediğim değişkenliğinize hala bir türlü anlam veremiyorum.. bu nedir yahu.. ben mi anormalim acaba.. benim mi beyin fonksiyonlarım yetersiz, algılama kapasitem düşük.. hep içip sarhoş kalmak istiyorum sizin bu değişkenlik hızınızdan yere yapışmamak ve baş döndürücü değişkenlikteki yönetim sisteminizi görmemek, duymamak için..

38 yaşıma girdiğim şu günde tek isteğim bu: yazın, bozun, çizin, değiştirin, kapatın, açın ama benden uzak durun.. uzak durun.. uzak durun.. uzak durun..  

ne yaparsanız yapın yeter ki benden uzak durun, gölge etmeyin bana yeter..

çok mu şey istiyorum, hayır..

demokrasi de, ülke de, dünya da sizin olsun yeter ki benden uzak durun..

benim size ihtiyacım yok..

gökyüzünün, denizlerin, st. simon’un rüzgarlı tepesinin yanında tavşanlı biralarım, mangal gibi yürekleri olan yaşama sebebim ‘komşi’ (fran-sı-z) kardeşim ve diğer aylak kardeşlerim, bir tanem ‘güneş’ yeğenim, bana sabırla tahammül eden ve sonsuza dek yoldaşım ‘ciğerim’, onsuz geçirdiğim her saniyemin boşa geçmiş olduğunu acıyla her an hissettiğim ve o boşa geçirmiş olduğum vakitler için ağladığım ‘kenanım’, yeni tanıştığımız halde 40 yıllık yol arkadaşıymışçasına kader birliği ettiğimiz ‘zaferim’, bir görünüp bir kaybolan kalbimin atımları elinde olan ‘ikizim’ ve her zaman yanımda olan ‘aylak adamız’ın  yaratıcısı tertemiz kalpli, dünyanın en  fedakar insanı ‘reis’ (blackhawk) ve AYLAK ADAMIZ var..

geri kalan ne varsa  hepsi sizin olsun bu dünyanın..

nefes almama karışmadığınız sürece işim olmaz sizinle.. yolunuz açık, değişim hızınız sonsuz olsun..

‘ama biz nerede yoksak orada gece var..’ diyen ‘ingeborg bachmann’ yüreğimde ve ben kendimi yokuş aşağı bırakmışım zaten, özgürlük önümde ve yakında!”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘şiir bir barış sığınağı değildir / şiir yırtıcı gücü savaşın..’ – YEVGENI YEVTUŞENKO

ÖNDEYİŞ

 

Bambaşka bir insanım ben,

hem çalışkan

hem tembelim,

bir amacım var ama amaçsızım yine de!

Elim her işe yatmaz öyle,

beceriksizim,

utangacım, kabayım,

hem kötüyüm

hem iyiyim.

Kutuplar birleşir içimde

Doğu’dan Batı’ya kadar,

kıskançlıktan sevince kadar.

Bilirim, böylesi sevilmez insanım,

ama asıl değerli olan

bana kalırsa kutuplardır!

Saman yüklü bir kamyon gibi

yüklüyüm ben de.

Sesler arasında uçarım,

dallar arasında uçarım,

gözlerim kelebeklerle dolu,

samanlar taşar her yanımdan.

Bütün canlıları selamlarım!

Tutkuluyum, ateşliyim, coşkunum!

Sınırlar dikilmiş önüme;

bilmiyorum Buenos Aires’i, New York’u

bilmek isterim;

Londra sokaklarında gezmek

ve kırık dökük İngilizcemle

canım kimi çekerse

onunla konuşmak isterim.

Çocuklar gibi asılıp bir tramvaya

dolaşmak isterim sabahları Paris’te.

Sanatın da, benim gibi,

çeşitli yanları olsun isterim;

yorsa da beni sanat,

canımı çıkarsa da,

kuşatılmış olmak isterim sanatla.

Her şeyde kendimi görürüm biraz;

yakınlık duyarım Yesenin’e,

Walt Whitman’a,

Bütün çalgıları avucunda tutan

Moussorgski’ye,

Ve el değmemiş çizgisini götüren Gauguin’e.

Kayak yapmayı severim kış gelince,

uykusuz gecelerde şiir yazarım;

sevmediklerimle alay etmeyi

ve tutup bir kadıncağızı

derenin bir kıyısındaa öteki kıyısına

geçirmeyi

severim.

Kitaplara dalarım, çalı çırpı taşırım;

umutsuzluğa kaptırırım kendimi bazen,

ne istediğimi bilmez olurum.

Ağustos’un kavurucu sıcağında

buz gibi bir karpuz dilimini

kemirmek hoşuma gider.

Ölüm aklıma bile gelmez,

şarkı söylerim, içki içerim,

kollarımı açıp çimenlere uzanırım,

bu koskoca dünyada bir gün ölürsem

dünyanın en mutlusu olarak öleceğim. (1957)

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİR

 

Şiir bir barış sığınağı değildir

Şiir yırtıcı gücü savaşın.

Onun da taktikleri vardır, kendince oyunları.

Savaş savaş olmalı.

Şair bir asker.

Ve haklıysa,

hakkıdır her şeyi denemek de

dalarken duman ve ateşin ortasına.

Geride o gizlice sürünen fareler

nasıl bilebilir kaç adamın

çarpıştığını ateş altında?

Titreşen fareler

cepheden o güvenli uzaklıkta.

Onlar için,

-o fareler ah-

göstermelik bir tavırdır cesaret olsa olsa.

Ve hepsi hepsi ihanettir

savaş yöntemleri de..

Nedir işleri peki hainin

kendini yüceltmek için

onun mertebesine

damgalamak kahramanı ‘hain’ diye.

Şair dediğin

Kutuzov gibi olmalı

apaçık görünmeli yerine.

O, geri çekilir kimi

tam ilerlemeye.

Bitkindir,

bir kuyudaki suyun yarısını tüketir.

Uyumak ister elbette.

Ama bir başkumandanın gözleri,

iç benliğidir ona kumanda eden

hep bir yükseklikten

görmek için ilerisini.

Onun güçlü elleri

saatine ayarlıdır topların

yük trenlerinin

bayrakların.

 

Ki onlar

düşünüyor sansınlar sağdaki süvarilerini.

Oysa o soldakilerin şafaktan beri

hücum borusunu beklediklerini bilir,

Ormanın gerisinde

burun delikleri titreyerek

ateşe hazır.

Şairin savaşı

ne zaferin şanı,

ne rütbe, ne emirler adınadır.

Varsın olsun ona sağdan soldan

kara çalanlar!

Küçülür yalancılar onun bakışlarıyla.

Sadedim odur – bir şair…

şair can verdiğinde,

ölümünde bile, evet

korkudan titretir.

Silahlarını indirmemiştir çünkü öldüğünde-

gazabı bakışlarında öylece kalır

korkarlar gözlerini gagalamaktan.

ve o hep aynı savaşçıdır,

öldüğünde de

öldüğünde de

yılgıdır düşmanın içinde. (1962)

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENÇLERE YALAN SÖYLEMEK YANLIŞTIR

 

Gençlere yalan söylemek yanlıştır

Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.

Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu ve yeryüzünde

işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.

Gençler anlar ne demek istediğiniz. Gençler halktır.

Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,

yalnız gelecek günleri değil, bırakın da

yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.

Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.

Varsa var, ne yapalım. Mutlu olamazlar ki

değerini bilmeyenler mutluluğun.

Rastladığınız kusurları bağışlamayın,

tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,

ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz

bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘BABİ YAR..’, YEVGENI YEVTUŞENKO,, Çeviri : ÜLKÜ TAMER, NESRİN ARMAN, BROY Yayınları, Ekim 1997, 128 Sayfa..

 

mişima..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yukio mişima’ 45 yıllık yaşamında değişik sanat alanlarında özgün eserler vermiş japonya’nın yetiştirdiği büyük insanlardan birisidir.. ‘mişima’nın özellikle edebiyat alanında verdiği eserler büyük ses getirmiştir.. politik alandaki görüşleriyle de tanınan ve büyük bir taraftar topluluğu olan ‘mişima’ kendi isteğiyle  1970 yılında yaşamına son verirken de dünya üzerinde büyük yankı uyandırmış, bütün gözler bir anda ‘tokyo’ya çevrilmiştir..

japon ordusunun üslerinden birisi olan ‘tokyo’daki ana kampına dört yoldaşıyla giden ‘mişima’ önceden tanıdığı oranın en büyük komutanını odasında esir alıp bağlamış, daha sonra da üssün ana binasının balkonuna çıkarak bahçede toplanan binlerce insana ve askere elindeki bildiriyi okumuş, konuşmasını yapmış daha sonra balkondan içeri girerek önce  ‘seppuku’ için hazırlanmış, kendi karnını yanında getirdiği kılıçla kesmiş daha sonra yanındaki diğer üç yoldaşından birisi ‘seppuku’nun tamamlanması için ‘mişima’nın kafasını kılıçla uçurmaya çalışmış ancak gözlerinden gelen yaşların görüşünü engellemesi nedeniyle kılıçla ‘mişima’nın boynunu tutturamadığından kafasını bir türlü koparamamış, sonra ‘mişima’nın diğer bir yoldaşı kılıcı eline alarak tek vuruşla ‘mişima’nın kafasını gövdesinden ayırmıştır..

(seppuku : samurayların bir intihar yöntemidir, japonlar buna harakiri derken samuraylar ‘seppuku’ derler.. ‘seppuku’ karnın düz ya da haç şeklinde seppuku yapanın kendisi tarafından küçük bir kılıçla kesilerek iç organların dışarı çıkarılmasının akabinde diğer şahsın ‘seppuku’ yapan samurayın kafasını kesmesiyle sonlandırdığı bir intihar ritüelidir.. kafanın kesilmesindeki amaç karnın deşilmesiyle ortaya çıkan büyük acının derhal sonlandırılmasıdır..) 

tüm bunları sandalyede bağlı general şaşkınlık ve korkuyla izlemiştir.. ‘mişima’nın kafasını kesemeyen yoldaşının da ‘seppuku’ yaparak kendisini öldürmesinden sonra diğer iki yoldaşı generali serbest bırakmış ve kapıları açarak teslim olmuşlardır.. kendi seslerini duyurmak ve taleplerini dile getirmek için yaşamlarını ortaya koyan bu insanların yaptığı eylem, tarihin unutulmaz olayları arasına girmiştir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaklaşık bir ay önce ‘kenanım’la sinemadan bahsederken müziğin filmlerin etkileyiciliğine katkısı hakkında konuşuyorduk.. bazı yönetmenler filmlerinde neredeyse hiç müzik kullanmazlar.. bu beni hiç rahatsız etmez.. aksine bazı filmlerde olan aşırı müzik insanı rahatsız eder ve konuya odaklanılmasına engel olur..

adını şimdi hatırlamıyorum ama bir yönetmenin ünlü bir devrimcinin hayatını anlattığı filminde ölüm sahnesini müzik olmamasından dolayı çok soğuk ve çok duygusuz bulanlara karşı söylediği şeyleri anlattım ‘kenanım’a.. yönetmen filminin o sahnesini müzik olmadığından dolayı duygusuz ve soğuk bulanlara şunu sormuştur ‘o devrimci ölürken yanında müzik mi çalıyordu.. ben kafamda doğal bir öldürülüş sahnesi tasarladım ve onu beyaz perdeye tüm gerçekliğiyle aktardım.. müzik kullanmam belki bazılarının duygu yoğunluğunu artıracaktı fakat o sahnenin doğallığını bozacaktı.. bu nedenle müzik kullanmadım..’

bence de filmin o sahnesi çok etkileyici olmuştu.. müziğin olmamasını bile fark edemedim o sahnede.. bunu anlatınca ‘kenanım’ da bana ‘mişima’yla ilgili okuduğu ‘marguerite yourcenar’ın ‘mişima ya da boşluk algısı’ kitabında aynen buna benzer bir sahne olduğunu söyleyip gösterdi..

sinema ve tiyatro alanında da özgün eserler vermiş ‘mişima’ kitapta anlatılan bu olayda da yine keskin zekasını kullanarak ölüme giderken bile çok zekice bir espri yapmış.. hayran kaldım.. ve yukarıda anlattığım yönetmenin açıklamasına da cuk oturan ilginç bir anekdot bu aslında.. aşağıda  okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.. ‘kenanım’a bu ilginç detayı bana anlatıp gösterdiği için buradan tekrar teşekkür ederim..

gülüşünüzle, sinemayla ve edebiyatla kalın..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(mişima ‘seppuku’ yapmadan birkaç dakika önce esir aldığı generalin balkonundan toplanan asker ve vatandaş topluluğuna konuşmasını yaparken..)

 

‘mişima bürosundan ayrılmadan, çalışma masasının üzerine bir kâğıt parçası bırakmıştır:

‘insan yaşamı kısa, ama ben hep yaşayacağım..’

bu cümle, yatıştırılamayacak derecede ateşli bütün varlıkların ayırt edici özelliğini gösterir.. iyice düşünüldüğünde, bu birkaç kelimenin şafakta yazılmış olması ve bunları yazan insanın sabah geçmeden ölecek olması arasında çelişki yoktur..

elyazmasını holdeki masanın üzerine görünecek şekilde bırakır.. dört yoldaşı onu ‘morita’ tarafından satın alınmış olan yeni bir arabanın içinde beklerler;  mişima’nın elindeki deri çantada, en değerli varlıklarından biri olan, XVII. yüzyıldan kalma değerli bir kılıç bulunmaktadır..

yolda, yazarın (mişima) iki çocuğundan biri olan on bir yaşındaki kızı ‘noriko’nun o sırada bulunduğu okulunun önünden geçerler.. ‘filmlerde duygusal bir müziğin işitildiği an bu’ diye alay eder mişima..

duyarsızlığının mı kanıtıdır bu? belki de tam aksidir.. bazen yürekten önemsediğiniz şeyle alay etmek, ondan hiç bahsetmemekten kolaydır..

kuşkusuz gülmüştür, onun hakkında anlatılan ve tamamen içinden gelmeden gülenlerin belirtisi olan o kısa ve gürültülü gülüşle..’

 

‘MİŞİMA YA DA BOŞLUK ALGISI.. ‘ MARGUERITE YOURCENAR, Çeviri : HALDUN BAYRI, CAN Yayınları, 106 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘MAHİR BERZAN..’

‘en küçük aylak ‘MAHİR BERZAN’ bebek aramıza hoş geldin..

aylak bebeler çoğalıyor..

‘NEHİR’den, ‘GÜNEŞ’imden, ‘ROZA’dan sonra bu sabah geldi aramıza katıldı ‘MAHİR BERZAN’ bebek..

ailemiz büyüyor..

‘MAHİR BERZAN’a  annesi ‘kevok’ (dilşad) ve babası ‘altın çocuk’ ya da ‘sarı’ (taner) efendiyle sağlık , mutluluk dolu bir hayat diliyoruz ‘aylak adamız’ ailesi olarak..

bugün ‘kevok’ anne, ‘sarı’ baba oldu.. heyecanlı bekleyiş sonra erdi sonunda..

ee uzun süredir ‘aylak adamız’a yazmayan ‘kevok’ ile ‘sarı’dan annelik, babalık hakkında ve ‘MAHİR BERZAN’la ilgili birer yazı bekliyoruz artık..

öğleden sonra ‘ciğerim’ ve ‘kenanım’la birlikte, ‘MAHİR BERZAN’ bebeği görmeye gittik, ilk merhabamızı kendisine dedik ve tanıştık..

şirin mi şirin, tatlı mı tatlı..

iki yumruğu da havadaydı uykuda.. bu konuda hemen bir polemik yaptık ve güldük.. sonra bize kızdı sanırım çünkü ağlamaya başladı.. biz de sesimizi kestik ve ikiledik hemen daha fazla rahatsız etmemek için ‘MAHİR BERZAN’ımızı..

bize kime benziyor diye sordular ama bizden yorum çıkmadı.. hele birkaç hafta geçsin ondan sonra yorumumuzu yaparız..

‘kevok’un ve ‘sarı’nın gözleri parlıyordu.. mutlulukları daim olsun , gözleri hep böyle parlasın kardeşlerimizin..

artık ‘kevok’ ve ‘sarı’yla umarım bir gün ‘mahir berzan’ın gelişi onuruna bir ‘mahir berzan’ gecesi yaparız mekanda.. 

tekrar hoş geldin ‘mahir berzan’ bebek, seninle daha güçlüyüz , daha umutluyuz artık..

 

Crockett..

NAZIM HİKMET İÇİN..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hayır, olmaz, yazamam, rica ederim, şimdi olmaz.. bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa daha önce, hapishanenin, hastalığın, yaşlanmanın etkileyemediği bu altmışlık delikanlı, bu sarışın boğa taptaze içimde yaşadığı sürece yazamam.. şimdi olmaz.. daha sonra.. söz veriyorum, yazacağım, hem de bu dergide, daha başka bir konuda: ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim.. paskalyanın yedinci günü, cumartesi sabahı dinlenmeye giderken aldığım ‘znamia’ gergisinin son sayısını da götürmüştüm yanımda, dergide ‘nazım’ın ‘yaşamak güzel şey be kardeşim’ adlı romanının son bölümü vardı.. yortu boyunca herkes onun değil, ‘papa xxııı. jean’ın ölümünü bekliyordu.. her saat, radyoların başında.. ve pazartesi sabahı papa hâlâ yaşıyordu.. ‘nazım’a gelince, hiçbir şey bizi uyarmamıştı, can çekişmedi, bir merdiveni çıkarken, ayakta, ansızın göçüverdi.. yaşarken öldü.. bir ağaç gibi devrildi.. bırakın da benim için gerçekten ölsün.. o zaman yazarım derginize, uzun uzun, benim için, başkaları için ne anlam taşıdığını yazarım, belki gelecek ay, yaza kadar, temmuza kadar izin verin bana, o’na pek yakışan temmuza kadar izin verin.. bundan on sekiz yıl önce hapishanede, büyük türk gizemcisi ‘mevlânâ celaleddin’ ya da iranlı ‘ömer hayyam’ gibi yazdığı şu dörtlüğün bir falcılık olmaktan çıktığını anlayacak kadar zaman bırakın bana :

 

‘paydos..’ – diyecek bize bir gün tabiat anamız,-

gülmek, ağlamak bitti çocuğum…

ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…’

 

yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşmesinden topu topu bir iki saat sonra, bir telefon.. ‘nazım..’ ey ölüm, ne de hızlı gidiyorsun günümüzde! iki saat bile geçmeden, bütün avrupa’yı geçmiş, beni aramışsın.. ‘yveslineler’de bulmuş, yüreğime işlemiştin, telefonla gelen, görülmeyen, düşünülmeyen, henüz bir sözcükten, bir adıldan başka şey olmayan ölüm, ve ben hayır diyorum, ‘nazım’ olamaz.. evet.. o.. ‘nazım’… başkası değil, ta kendisi.. bütün insanlar gibi, o da.. ve şiirindeki bir çocuğu anımsadım:

 

‘recep, damdan düşer gibi karıştı söze:

harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp

bir yudum içersen kanını

korkun kalmazmış..’

 

ben onun kanından bir damla bile içmeyeceğim.. konuşmayan.. uçsuz bucaksız hayat.. ‘nazım’, senden bana ilk kez 1934’te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim.. dostluğumuz otuz yıl bile sürmeyecekti.. ne de az, otuz yıl.. 1950’de bizler, türk halkı ve dünyanın dört bir yanındaki ozanlar seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü, dosdoğru yaşamın içine daldın.. ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin.. demir parmaklık dışında on üç yıl, ya da ona yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam.. on üç yıl, hatırı sayılır bir şey.. hapishane dışında öldün, bu da bir şey.. ama öldün.. bu düşünceye alıştıracağız kendimizi.. ‘insan manzaraları’nı sensiz kafamızda canlandırmaya çalışacağız… senin deyişinle, manzarayı, ‘şu uçsuz bucaksız hayat’ı ağacın biri olmadan tasarlamaya uğraşacağız.. (6 haziran 1963..)

 

LOUIS ARAGON..

 

‘BİR SÜREKLİ İLKBAHAR..’ , LOUIS ARAGON, Çeviri: BERTAN ONARAN, PAYEL Yayınları, Mart 1999, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir tony kaye filmi ‘detachment..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“uzun zamandır sinema yazmıyordum.. her zamanki gibi çok film izliyorum fakat yazma fırsatım olmuyor bir türlü.. ama bu sefer yazmak zorunda hissediyorum atlanmaması gereken ‘detachment’ filminin herkesçe izlenmesi için..

son günlerde ülkemizde eğitim sistemiyle ilgili yapılmak istenen değişikliklerle ilgili tartışmaların, kavgaların sıcağında da mutlaka izlenmesi gereken bir film ‘detachment..’

futbol taktiklerinden beter (1+8+4, 4+4+4 vs.) eğitim sistemi tartışmaları zaten yaz boz tahtasına dönmüş eğitim sistemini belirsiz ufuklara doğru götürüyorken ‘american history x’ filminden tanıdığımız yönetmen ‘tony kaye’nin son uzun metrajlı filmiyle daha anlamlı hale geliyor bu abuk sabuk değişiklikler ve tartışmalar..

‘aile kurumu’ ile ‘mecburi eğitim sistemine’ olan nefretim ve karşı duruşumu tasdik eder eleştirel bir film ‘detachment..’

‘american history x’ filminden sonra çektiği filmlerde aynı başarıyı yakalayamayan ‘tony kaye’ bu filmiyle muhteşem bir dönüş yapıyor sinema dünyasına..

ülkemizde gösterime girmesi pek mümkün görünmeyen bu filmi ne yapın edin bence izleyin.. ‘pek sevgili’ festival programlarında yer alıyor mu onu bilmiyorum fakat festival programında varsa biletleri hemen kapın derim..

film albert camus’nun ‘ve aynı anda hiç bu kadar şeyi bir arada ve derinden hissetmemiştim.. kendimi gelecekten ve dünyadan alıkoydum’ sözüyle açılıyor..

‘detachment’ eğitim sistemlerine genel bir bakış açısı sunmuyor, en derin ayrıntılarına girerek eğitimi, öğrencileri, öğretmenleri, velileri ve sistemleri sorguluyor acımasızca..

filmin karamsar ve karanlık havası dışında, ‘tony kaye’nin siyah beyaz görüntüleri yer yer kullanması, yer yer de amatör el kamerası çekimleriyle belgesel bir hava ve bir çürümüşlük hissiyatı katıyor filmine..

oyuncular filmde çok başarılıydı.. en başta ‘piyanist’ten tanıdığımız usta oyuncu ‘adrien broody’nun muhteşem performansı olmak üzere tüm oyuncular döktürmüştü filmde.. ‘adrien brody’den sonra ‘sami gayle’ ve ‘betyy kaye’yi çok beğendim filmde.. onlar dışındaki herkes de muhteşem oynamışlardı. ama ‘adrien’ ve ‘sami’yi ayrı bir yere koyuyorum, hayran kaldım onlara.. yaşayarak oynamak denir bunlara.. bu oyunculukların muhteşem olmasında tabi ki usta yönetmen ‘tony kaye’nin katkısı en üst düzeyde..

filmin kurgusu da mükemmel.. geçmiş zaman görüntüleri ile şimdiki zaman görüntülerinin üstü üste bindirilmeleri hayran kalınan bir çalışma ortaya çıkarmış.. tabi bu arada senaryonun kusursuzluğunu ve filmin tamamı boyunca arkadan gelen müzikleri de unutmamak lazım.. ‘the newton brothers’ imzalı filmin müzikleri filmin etkileyiciliğini daha da yukarılara çıkarıyor.. filmin başında ve içinde yer yer kullanılan animasyonlar da filmin görselliğine ayrı bir renk katmış..

filmin konusuna gelince, ‘henry barthes’ (adrien brody) bir vekil öğretmendir.. ihtiyaç olan okullara geçici görevlerle gider.. idealist bir öğretmendir.. eğitim sistemini kendince değiştirmeye çalışır.. son gittiği okul ise kapatılması düşünülen bir okuldur.. okul müdüresi bunun olmaması için çabalamaktadır.. ‘henry barthes’ geldiği yeni okulda da öğrencileri eğitip dönüştürmeye çalışır..

öğrencileriyle birebir ilgilenir, sıkılmaz, çekinmez bundan.. hatta başka öğretmenlerce bazen yanlış anlaşılır..

okul dışında sokaktaki zor durumdaki insanlara da elini uzatır, yardım etmeye çalışır.. acı çeken insanları görünce hiç çekinmeden ulu orta yerde onlar için ağlar ve yardım etmeye çalışır..

amerikan yaşam biçiminin insanları getirdiği noktaları, kapitalist sistemin açmazlarını çok iyi gören ‘henry barthes’ korkusuzca bu konuların üzerine gider..

geçim derdindeki insanların kişilikleri dışında kendilerini, etlerini dahi satmalarını insanlığına yediremez ‘henry..’

adeta bir peygamber gibidir film boyunca..

sistemle ve sorunlarla boğuşurken kendi özel hayatında yaşadığı sorunlarla da hesaplaşır.. özellikle kendisi küçük bir çocukken ölen annesinin ölümünü devamlı hatırlayarak geçmişe döner ve bir bakımevinde kalan dedesiyle bu ölüm nedeniyle hesaplaşmalara girer..

hayatında bir kadın olmayan ‘henry’ duygusal birlikteliklere adeta kendisini kapamıştır.. ancak yeni geldiği okulda öğretmen ‘sarah’a karşı bir ilgi duyar, karşılıksız da kalmaz.. fakat bu arada sokaklarda fahişelik yaparak geçimini yapan ‘erica’yı (sami gayle) bu hayattan kurtarmak için geçici süre evine alan ‘henry’e ‘erica’ da ilgi duymaya başlar, bir süre sonra bu ilgi karşılıksız bir aşka dönüşür.. lise çağındaki ‘erica’ın aşkına karşılık vermez ‘henry..’ okulda da ilgi gösterdiği ve sorunlarıyla ilgilendiği ‘meredith’ ‘henry’e ilgi duymaya başlar.. bu ilgi de karşılıksız bir aşka dönüşmekle beraber ‘henry’ ne yapacağını şaşırır.. olaylar değişik yönlerde gelişmeye devam eder..

yukarıda da dediğim gibi ‘tony kaye’ ‘american history x’ten sonra pek ses getiremediği filmlerinin ardından muhteşem bir dönüş yapıyor sinema dünyasına.. gittiği festivallerden de bol ödülle dönen ‘detachment’ 2012’de epey ses getireceğe benzer..

bu filmi kaçırmayın mutlaka izleyin derim..”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘detachment..’

 

yönetmen : tony kaye

senaryo :  carl lund

süre: 97 dakika

müzik : ‘the newton brothers’

oyuncular :

 

adrien brody – henry barthes

marcia gay harden – carol dearden

james caan – charles seaboldt

christina hendricks – sarah madison

lucy liu – dr. doris parker

blythe danner  – perkins

tim blake nelson – wiatt

william petersen -sarge kepler

bryan cranston  – dearden

sami gayle  – erica

betty kaye  –  meredith

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(tony kaye..)

Yalnızlık

Bazen,

evin bir köşesinde kendi başına takılan,

ayağına küçük gelen bir çift terliktir yokluk.

Gözüne çarpar bir an, düşünürsün..

Düşünmekten öteye geçer, alır masanın üzerine koyarsın.

Tozlarını ıslak bezle alırken, ilgisizliğin için özür dilersin.

Kahve fincanının tam önüne koyarsın, kahveni içmek için elini uzatmalarının ve fincanı tutmanın periyodlarında bakarsın onlara.

Sonra konuşmaya başlarsınız ibraz ettiği yoklukla, farkında olmadan.

Sorarsın, cevap beklersin, susar..

Sorarsın, cevap beklersin, susar..

Sorarsın, susar,

sorarsın, susarsın..

Oysa en basitten başlamışsındır sorularına,

basitlik içeriyordur en zor soruların.

Sinirlerin bozulmaya başlar bir süre sonra,

çünkü kahve içilmeyecek kadar kötü değildir.

İkramı red, sinir bozucu olabilir bu gibi ortamlarda, bilinmelidir.

 

Kızdığını anlar.

Sorar, cevap vermezsin.

Sorar, cevap vermezsin.

Sorar, susarsın..

Bir çift terliği  kaale mi alacaksın ?

 

Düşsel

Eğitim Üzerine…

‘İnsanoğlu geri zekalı rolü oynayabilecek kadar zeki yaratıktır.’ Zenon  (İtalyan eğitim bilimci)

 

‘Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişmeler meydana getirme sürecidir.’ (S. Ertürk)

 

Birey çevreyle bilişsel, duygusal ve devinimsel etkileşimlerle kasıtlı olarak kendinde olmayanı kazanır, eksik olanı tamamlar ve yanlış olanı düzeltir. Toplumsal düzeyde eğitim sistemi kalkınma sürecinin kesintisiz ivmesini oluşturur.

Realist, İdealist ve Pragmatik eğitim felsefelerine bakıldığında, Realist felsefe esasicilik temeline dayanır ve madde, mutlak ve değişmez gerçekliktir. Fen ve doğa bilimleri son derece önemlidir. İnsanın zihni doğuştan boştur (Tabula Rasa), öğrenci soru soramaz, toplumun kültürel değerleri çok önemlidir. İdealist felsefe daimicilik, doğuştan var olan bilgilerin sorgulanarak tanrıya ulaşılmasını hedefler. Din merkezlidir. Öğretmen tanrı gibidir, cezayı reddetmez. Pragmatik felsefede bilgi insanın kendi içinde oluşur, Özneldir, ezberi öğrenme aracı olarak kabul etmez, sorgulayıcı öğrenim üzerine kurulur, sürekli gelişme ve değişimi kabul eder.

Cumhuriyetin ilanından sonra, eğitim ile ilgili sürece baktığımızda, 1927 yılında İbrahim Hakkı Balta’nın ‘Bizim okullarımız ve Düşünme birbirleriyle uyuşmaz’ demiştir. 1928 yılında Atatürk’ün çabalarıyla pragmatik felsefeye göre kağıt üzerinde hazırlanan eğitim sistemi Hasan Ali Yücel Zamanı hariç, uygulamaya hiç aktarılmamıştır.

Hasan Ali Yücel sonrasında da Türk eğitim sistemi öğrenci merkezli değil, öğretmen merkezli olmuştur.

Hayat en büyük okuldur, içine doğduğumuz çevre aile ve toplumdur. Daha sonra ne kadar çok uyarıcıyla karşılaşırsak, eksiklerimizin farkına varıp, bunları gidermek ve ilerlemek için çaba göstermeye başlarız. İlk çabaların motive edilmesi ilerleme ve gelişmeyi sağlar. Bu noktada da öğretmenler belirleyici rol alır. Kendimizle yüzleştiğimizde yeteneksiz olarak kendimizi şartlandırdığımız durumların aslında hep bir öğretmen engeline takıldığıdır esas olan. Özellikle resim, müzik, spor vb. not sistemine dahil edilerek, zevk alınması gereken araçlar değil, öğretmenlerin tatmin edilmesi gereken dersler olur. Herkes profesyonel sanatçı olmak için müzik yapmalıdır, resimle uğraşmalıdır vs. Normal ve özel okullardan ailenin ve öğrencinin özel çabası olmadıkça, bir müzik aletini çalmayı öğrenen kaç kişi vardır acaba?

Teknolojinin evlere girmesiyle seçme şansı artarken temel alanda kültürel gelişime katkı sağlayacak medya ortamının yaratılmamış olması, aydınların (!) katkılarıyla genç neslin gelişim evresinin sekteye uğramasına neden olmuştur. Çevresinden aldığı uyaranlarla bu tür eksikliği kendinde hissetmeyen nesil, doğal olarak bunu giderme ihtiyacı da hissetmeyecektir.

Eğitim sistemi değişmelidir, aklın ve bilimin ışığında. Değişmeyen tek şey değişimdir. Eğitim sistemi üzerine karar vericiler bazen bir mum ışığı kadar ışık verirken, bazıları projektör gibi geleceğe ışık tutmuştur. Amaç, geçmişten ders alarak, şimdinin durum değerlendirmesini yapmak ve geleceği şekillendirmek olmalıdır.

Bugün eleştiri yağmuruna tutulması gereken gençler değil, onların yetiştiği dönemde karar vericiler, medya, aile ve ilk öğretmenleridir.

Halil Cibran’ın dediği gibi, çocuklar bizlerden ileri atılmış oklar gibidir, bizler onların uzaklara gitmesine yardımcı olacak yaylar olabiliriz ancak. Yeter ki projektörleri gözlerine değil, geleceklerine tutalım.

Skycell

‘dünyanın en güzel arabistanı’

“Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi..

Dünyanın en güzel Arabistan’ına..” Turgut Uyar

Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yazdığım bu dizeler..  nerede bu ‘dünyanın en güzel arabistan’ı yahu dedirtti.. Bu adamlar nerde ?.. Turgut Uyar’ın ‘atlantisi’, Ütopyası, olmayan ülkesi..  ‘Dünyanın En Güzel  Arabistan’ı..  ve  ‘Geyikli Gece..’ neredeler..?

Bu aralar güzel filmler izledim.. Yönetmen Yüksel  Aksu’nun Entelköy Efeköy’e karşı filmi tam bana göreydi..  uzun zamandır bu kadar çok kahkaha attığımı hatırlamıyorum. Deli gibi güldüm.. bir yandan da insanı düşündüren bir film.  Onun hiç yargısız ve kompleks duymadan ait olduğu coğrafyayı ve kültürü bu kadar içten  anlatması inanılmaz.. Sanki geleceğe bir arşiv  bırakmak ister gibi..  coğrafya, dil, yaşam ve insan olarak..  Filmde, kendisinin de oynadığı başlangıç kısmında,   Entelköy’ü  tarif ederken ‘Thomas More’dan bahsediyor.. bir an   kendimi başka bir  dünyaya atıverdim filmle birlikte .. evet Ütopya..  hayal kurarız, düşler görürüz ama, ne yazık ki ütopyamız olduğunu  unuttuk çoktandır..   Bu kadar acımasızlığın yaşandığı bir yerde tam tersine daha çok hissetmek, duyumsamak gerekirken, her şeyden o kadar çok bıktırdılar ki.. unuttuk..   Ahmet Telli’nin  şu dizeleri gibi.. “çölde keşfedildi ve yeniden / bir kez daha kaybedildi ütopya..” Ama benim ‘Peter Pan’ın  ‘Olmayan Ülkesi’nde hala gözüm var.

Thomas More, 1516’da yazdığı “yokülke” anlamına gelen ‘Utopia’ adındaki eseri ile edebiyatta ve düşünce şeklinde, yeni bir nesil yarattı. ‘More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlayıp hain olarak idam edilmesine sebep olmuş ve 6 Temmuz 1535’te, 57 yaşındayken idam edilmiş. Kendi Ölümüne sevinen biri. “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez”

‘Thomas More’  ‘Ütopia’da ideali olan, hayali BİR ADA ÜLKENİN siyasi sistemini, ütopik bir devlet tasarımını ortaya koyar.. ‘more’un yeryüzünde bir cennet yaratma isteğidir. sınıfsız toplum, tüm vatandaşlar için ortak mülkiyet, demokrasi inancı, herkes için eşitlik,  savaş karşıtlığı,  barışçılık,  aile toplumun temelidir ve devlet tarafından korunur. sevgi toplumun tutkalıdır. köleler dahi aşağılanmaz.  özgürlükçü – eşitlikçi devlet, yeniliğe ve her türden teknik gelişmeye açık, sanatı yüceltme, halk için sanat eğitimi.. herkes devlet adına üretir. para geçerli değildir. üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler.

Belki bir gün o adamlar gelir ve kadınları ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’na götürür ..  ‘Geyikli Gece’ye götürür. İkisi de hemen şuracıkta değil belki.. ama biliyorum orada bir yerlerde  duruyorlar…

“Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum

İyice kurulamıyorum saçlarını

Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

Halbuki geyikli gece ormanda

Keskin mavi ve hışırtılı

Geyikli geceye geçiyorum

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.” Turgut Uyar

sevgimle..

 

TAFLAN

‘belki de hatırlamaya çok fazla değer verilirken düşünmeye yeteri kadar değer verilmiyor..’

“bu kitap geçmişle ve son on yılların belleğiyle ilgili.. burada dile getirilen itiraz tanıklıkların yasal ve etik kullanımına değil, çeşitli kamusal kullanımlarına yönelik.. kitabın bundan sonraki bölümlerinde tanıklıkların bir hakikat ikonuna ya da geçmişin yeninden inşasında en önemli kaynağa dönüştürülmesi inceleniyor; ayrıcalıklı bir anlatım biçimi olarak birinci tekil şahıs tanıklığı, bu tanıklığın olmadığı ya da yerinden edildiği durumlarla karşılaştırılıyor.. sesin ve bedenin dolaysızlığına duyulan güven tanıklıklara yardımcı olur.. amacım bu güvenin nedenlerini incelemek..

askeri diktatörlük döneminde kimi sorunlar üzerinde derinlemesine kafa yorulmuyordu; ya çekinerek ele alınıyordu ya da siyasi koşulların değişmesi beklenerek bir kenara bırakılıyordu.. toplum açıkça dostlar ve düşmanlar olarak ikiye ayrılıyordu ve diktatörlük ortamında bu ayrımın kesin olduğunu bilmek önemliydi.. örneğin, militanlar katledilirken silahlı mücadeleyi eleştirmek kişiye trajik bir paradoks gibi geliyordu.. her halükârda, diktatörlük yıllarında, arjantin’de olsun sürgünde olsun bu konu üzerinde çokça düşünülüyordu, ama manevi şantajlar olmaksızın açık açık tartışabilmek ancak ve yine sayısız zorluklarla demokrasiye geçiş döneminde başlayabildi.. aradan yirmi yıl geçti, bu yüzden sonuçları ne olursa olsun olaylar üzerinde düşünmeyi reddetmek saçmalık.. entelektüel özgürlük ortamı en iyi niyetler karşısında bile kendini savunur..

askeri diktatörlük sonrası arjantin’de ve diğer birçok latin amerika ülkesinde, hatırlamak bir görev olmuştu.. tanıklıklar devlet terörünün mahkûm edilmesine olanak verdi; ‘bir daha asla’ dediğimiz zaman neyin bir daha olmamasını istediğimizi biliyoruz.. hukuki bir araç olarak ve geçmişi yeniden inşa edebilmek için, diğer kaynaklar sorumlularca yok edildiği zaman, anı tutanakları, kimi zaman devlet desteğiyle, her zaman da toplumsal örgütlerin desteğiyle demokrasiye geçişte merkezi bir rol oynadı.. tanıklar ve kurbanların anlatılarından elde edilen anı tutanakları olmasaydı hiçbir mahkûmiyet gerçekleşemezdi..

görüldüğü gibi bellek alanı devlet suçlarını unutmamakta ısrar edenlerle tarihimizin korkunç bir sayfasını kapatıp yeni bir döneme geçmeyi savunanlar arasında bir anlaşmazlık alanıdır.. ama aynı zamanda devlet terörizminin esas olarak hukuksal açıdan açık tutulması gereken bir sayfa olduğunu savunanlarımız ile askeri diktatörlük sırasında olanların okullarda öğretilip yayılması, tartışılması gerektiğini savunanlar arasında da bir anlaşmazlık alanıdır.. ‘bir daha asla’nın geçmişi geride bırakan bir slogan olmayıp olayların tekrarlanmaması için hatırda tutulması gerektiğini savunanlarımız için de bir anlaşmazlık ortamıdır.. bundan sonra ileri süreceğim tezlerin doğru okunabilmesi için bu nokta açıklığa kavuşsun isterim..

güçlü bir öznellik dönemi yaşıyoruz, bu anlamda tanıklıklara tanınan ayrıcalık ‘kişisel’in sadece mahremiyetin değil kamusal tezahürün de alanı olarak görünürlük kazanmasıyla destekleniyor.. bu sadece mağdurlar için geçerli değil, aynı zamanda ve özellikle simgesel hegemonyaya sahip görsel medya alanında da geçerli.. otuz kırk yıl öncesinde ‘ben’ şüphe uyandırıyorduysa, bugün ona ayrıcalık tanınıyor.. bu ayrıcalıkları araştırmak ilginç olacaktır.. söz konusu olan da bu zaten, yoksa birinci tekil şahıs tanıklığın hukuksal bir araç olarak, tarih yazımı türü olarak ya da tarihin kaynağı olarak geçerliliğini sorgulamak değil.. bu tanıklıklar pek çok durumda elimizdeki tek kaynak, bununla birlikte her türden anıt gibi onlara da eleştirel yaklaşılması gereğinin nasıl çözüleceği henüz bilinmiyor..

tartışmam, birinci tekil şahıs tanıklığıyla ve elimizdeki tek kaynak bu tanıklık olduğunda (başka kaynaklar olmadığı ya da tanıklığın öteki kaynaklardan daha güvenilir olduğu durumda) ortaya nasıl geçmiş biçimleriyle çıktığıyla ilgili.. önemli olan sadece söylemin biçimi değil, nasıl üretildiği ve onu inanılır kılan sosyal ve politik koşullar.. birçok kez dile getirildi : anılar döneminde yaşıyoruz ve ‘belleği yitirme’ korkusu ya da tehdidi hatırlanması gereken bir şeyin gerçekten akıllardan silinmesinden çok, özellikle şiddet, savaş ya da diktatörlükler yaşanan ülkelerde, ‘kültürel konuların’ politikayla karışmasından kaynaklanıyor..

geçmiş sorunu birçok açıdan ele alınabilir, tümüyle hatırlama ile tümüyle unutmanın karşılaştırılması tek yol değildir.. bana kalırsa eleştirel bir bakışla daha ileri gitmek gerekir.. bugünün hatırlama süreçleri araştırılırken istenmeyen unutmalar gerçekleşebilir yolundaki tehditler doğru değildir ve dikkate alınmamalıdır..

susan sontag şöyle diyor : ‘belki de hatırlamaya çok fazla değer verilirken düşünmeye yeteri kadar değer verilmiyor..’ bu cümle gereğinden fazla hatırlamanın (sırplara, irlandalılara atıfta bulunarak) yeniden savaşa götürebileceğine dikkat çekiyor.. elinizdeki kitap bu tür savaşçı ulusal anıları araştırmıyor; başka bir yönde ilerliyor, geçmiş üzerine kimi söylemlerin dokunulmazlığını inceliyor.. sontag’ın dediğinden yola çıkıyor : anlamak hatırlamaktan daha önemlidir, her ne kadar anlamak için mutlaka hatırlamak gerekse de..”

 

BEATRIZ SARLO..

 

‘GEÇMİŞ ZAMAN.. Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma..’ , BEATRIZ SARLO, Çeviri : PERAL BAYAZ CHARUM, DENİZ EKİNCİ, METİS Yayınları, Ocak 2012, 105 Sayfa..