Archive for Şubat, 2012

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’

 

 

 

 

 

 

 

 

sen bu sözcükleri okuduğunda, ben artık var olmayacağım.. belki ölümün ne olduğunu bilmiyorum ama eminim ki sevinçlerim, acılarım, korkularım, benim ardımdan yaşamaya devam etmeyecekler.. seninle ilgili onca kaygı, shoko’yla ilgili durmadan yinelenen onca kaygı.. bütün bunların çok yakında artık bu dünyada olmalarının hiçbir nedeni kalmayacak.. vücudum ve ruhum yok olacak.. ben gittikten, yokluğa dönüştükten saatler sonra, günler sonra bile senin bu mektubu okumana hiçbir engel olmayacak ve o sana, ben yok olduktan sonra var olmaya devam eden sana, yaşarken bana ait olan birçok konuya ilişkin düşünceleri söyleyecek.. sanki, sesimi duyuyormuşsun gibi, bu mektup sana düşüncelerimi, duygularımı, bilmediğin şeyleri söyleyecek.. sanki konuşuyormuşuz gibi olacak, sanki sesimi duyuyormuşsun gibi.. çok şaşıracaksın, ve hiç kuşkusuz acı çekeceksin, ve bana çok kızacaksın.. ama biliyorum, ağlamayacaksın.. yalnızca bakışlarında hüzün olacak, benden başka hiç kimsenin görmediği o hüzün, ve belki de diyeceksin ki : ‘sen çılgınsın sevgilim..’ yüzünü buradan görür gibiyim ve sesini duyar gibi..

işte bu yüzden, öbür dünyadayken bile, sen okumayı bitirinceye dek yaşamım bu mektupta sürecek.. onu açtığın, okumaya başladığın andan başlayarak, onda yaşamımın sıcaklığını yeniden bulacaksın.. ve on beş yirmi dakika boyunca, son sözcüğünü okuyuncaya kadar, bir zamanlar -ben henüz yaşarken- olduğu gibi bu sıcaklık bütün vücuduna yayılacak, aklın bütün düşüncelerden arındıracak..

yazarı öldükten sonra okunan bir mektup ne tuhaf! bu mektuba tutsak olan yaşam on beş-yirmi dakika sürecek bile olsa, evet bu yaşam bu kısalıkta bile olsa, sana içimdeki ‘beni’ anlatmak istiyorum.. bu çok ürkütücü olsa da, şimdi sana yaşarken hiçbir zaman gerçek ‘beni’ göstermediğimi sezinliyorum.. ‘ben’ sözcüğünü yazan bizzat benim, gerçek ‘benim..’

 

YASUSHI INOUE..

 

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’, YASUSHI INOUE, Çeviri : AYŞE TEKSOY, TELOS Yayınları, Haziran 1996, 75 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OLANCA SESİMLE

I

 

Sözcüklerin gücünü, çınlayan sözcüklerin gücünü biliyorum,

Kalabalıkları kendinden geçiren sözcükleri değil.

Başka sözcükleri, hani ölüleri toprak fışkırtan,

Çatırdayan bir meşenin adımları gibi kefenleri görüntüleyen.

Çoğu kez, ne okunmuş, ne basılmış sözcüklerdir onlar

Atılır çöp sepetine.

Ama oradan çıkar ve ağızlarında gem dörtnala kalkarlar,

Gümbürderler yüzyıllarca, trenler gelir sürüne sürüne

Yalamak için uyuz ellerini onların.

Biliyorum sözcüklerin gücünü. Hiç değilse bunu.

Hiç değilse, bir dansın topukları altındaki gül yapraklarını.

Oysa, insan benliğiyle, dudakları ve gövdesiyle…

 

II

 

Az mı? Çok mu? Buruyorum elleri

Ve parmakları,

Kopmuş yapraklar, yel alıp götürüyor onları.

İşte böyle söküp çıkarılır gizleri

Mayıs ayında keçiyolu papatyalarının.

Ustura ve makas bırakın diken diken olsun gümüş telleri saçlarının.

Bırakın tınlasın gümüş yığını yılların.

Umutluyum, inanıyorum ki : hiçbir zaman dize getirmeyecek beni utanç…

 

MAYAKOVSKI..

 

‘SAF ŞİİR YOKTUR..’ – Yazarlar : MAYAKOVSKİ, ELUARD, BRECHT, ARAGON, NERUDA.. , Çeviriler : ERDOĞAN ALKAN, TEOMAN AKTÜREL, ESER YALÇIN, HİLAL ÇELİK, MUSTAFA ZİYALAN, DE Yayınevi, Mart 1984, 104 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yalnızlık!

ANABASE

 

V

 

“Karışmış ruhum için uzak işlere, köpek havlamalarıyla canlanmış kentlerin o yüz ateşi…

Yalnızlık! Deli dolu yanlılarımız çok övüyordu bizim tutumlarımızı, ama düşüncelerimiz şimdilik başka duvarlar altında konaklıyordu :

‘hiç kimse beklesin demedim… iğreniyorum hepinizden tatlılıkla.. hem ne demeli bu bizden çıkardığınız şarkıya?’

Ölü denizlere götürülecek bir görüntü kalabalığının  sürücüsü, gözlerimizi yıkayacak gece suyu nerde bulunur?

Yalnızlık!… Yıldız sürüleri geçiyor kıyısından dünyanın, mutfaklara katarak evcil bir yıldızı.

Birleşik kralları göğün savaş sürdürüyor çatımda ve, o yukarıların efendileri yerleştiriyor tepeme otağlarını..

Bir başıma gideyim esintileriyle gecenin, yergici prensler arasında, ‘biélide’ yıldızlarının düşüşü arasında!…

Sessizce bitişmiş ruh ölülerin ziftine! İğnelerle dikilmiş göz kapaklarımız! Övülmüş bekleyiş kirpiklerimizin altında!

Gece veriyor sütünü, iyi sakınmalı bundan, ve baldan bir parmak gezinmeli dudaklarında savurganın :

‘kadının meyvesi, ey sabâlı!…’ ele vererek en az kanayan ruhu ve kalkıp o yalın vebalarından gecenin, doğrulacağım düşüncelerimde etkinliğine karşı düşün; geçip gideceğim yaban kazlarıyla, yavan kokusunda sabahın!…

-Ha! Karangu olmakla yıldız hizmetçiler mahallesinde, bilir miydik ki çoktandır bir sürü yeni mızrak kovalıyordu çölde yazın silis tuzlarını? ‘anlatıyordun, tan…’ ölü denizlerin kıyılarında suyla kutsanış!

Sonsuz mevsim içre çırılçıplak yatanlar kalabalıkla kalktılar toprakta –kalabalıkla kalktılar ve çığrıştılar zırvadır diye bu dünya!… ihtiyar göz kapaklarını kımıldatıyor sarı ışıkta; tırmığının üstünde geriniyor kadın;

Ve yapış yapış tay koyuyor tüylü çenesini çocuğun eline, daha bir gözünü patlatmayı düşünmeyen çocuğun…

‘Yalnızlık! Hiç kimseye beklesin demedim.. canım istedi mi gideceğim oraya…! –ve giyinip kuşanmış yabancı yeni düşüncelerini, yandaşlardan oluyor gene sessizlik yollarında : gözü bir tükürükle dolu,

Kendisinde yok artık insan özü. Topraksa kanatlı tohumlarıyla, kendi tasarılarındaki bir ozan gibi , yolculuktadır…”

 

SAINT-JOHN PERSE..

 

‘ŞİİRLER..’, SAINT-JOHN PERSE, Çeviri: SAİT MADEN, TAN Yayınları, 1981, 182 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARKADAŞ Z. ÖZGER’E MEKTUP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                         

 

 

 

                                                           18 Şubat 2008, Kadıköy

 

Merhaba Arkadaş,

Karlı bir İstanbul akşamında yazıyorum bu satırları sana. Ölü bir şaire yazmak zor, tuhaf, yaralayıcı. Ölümle tamamlanan, ölümle yarım kalan bir hayat, bir şair, bir şiir var karşımda. O yarım kalmışlığın hüznü bulaşıyor işte yazarken ellerime, sonra bütün benliğimi sarıyor… Senin o hiç duymadığım incecik, kırılgan sesin yankılanıyor içimin sokaklarında. O çok sevdiğin şarkıyı söylüyorsun yine: “açık bırak pencereyi”. Pencereyi açıyorum, içimde yüzlerce pencere açılıyor bir anda. Avucuma intihar dalışı yapan kar tanelerini izliyorum, ellerimin ağır ağır hüznün rengine çalışını. Açık pencereden sokağa doğru yayılırken sesim, elimde kitabının sayfaları dönüyor. Sokak lambasına bakıyorum, solgun, titrek… Ağlamaklı oluyorum birden. Ben zaten ne zaman ölü bir şairden yaşam dolu dizeler okusam, bir ölünün hayat kokan ağzını öpüyorum, gözümden süzülen yaşlarla. Karda izler bırakan bir çift geçiyor sokaktan sarmaş dolaş. Cilveleşerek, sarmal bir yay gibi uzanıyor ayak izleri. Gecenin sessizliği içinde ölümü düşünüyor, şiirin ölümsüzlüğüyle avunuyorum.

İlk nerde tanışmıştık seninle, anımsayamıyorum. Kitabın nasıl ve nerden gelip girmişti kitaplığımıza kim bilir. Okunmaktan yıpranmış bir nüshasının nasıl elden ele dolaştığını, yüksek sesle ve heyecanla nasıl okunduğunu gün gibi anımsıyorum (Şarabı helvayla içmeyi de Merhaba Canım’dan sonra denemiştik ilk defa, güzeldi, ama elmayla içmeyi daha bi severim ben). Öğrenci evimizin o derin yoksulluğunda en büyük zenginliğimizdi okumak. Nasıl şiir gibi dövüşürdük yoksa! Umutluyduk, sevgi doluyduk, uğruna yaşadığımız düşlerimiz vardı, Rosinante’ın sağrısıydı bacaklarımızın arasında seğiren. İsyandık, başıbozuktuk “esas duruş”a. Nice arkadaşımız gencecik yaşlarında ölümle tanıştırıldı bu yüzden… Nicemiz gökyüzüne hasret yıllar geçirdik içerde… “Göğü kucaklayıp getirdim sana / kokla açılırsın” diye çınlayan görüş kabinleri tanıktır gücüne dizelerinin.

Üniversite yıllarımda senin ironiyle yüklü, çocuksu, o güzelim “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adlı şiirini bestelemiştim, şarkımı Kadıköy sokaklarında bağıra çağıra nasıl söylediğimi Gökçeçiçek kardeşim gözlerinde sevinçli bir ışıltıyla anlatır hâlâ: “yanaklarım Yul Bryner şimşir tarak ister misiniz?”.                   

Doksanlı yılların ortalarında Kadıköy’de açtığımız kafeteryaya senin adını vermiştik: “Arkadaş Kafe”. Sonrasında araya hapislik girdi, uzun yıllar buralardan uzak kaldım. Çıktığımda hiçbir şeyi bıraktığım gibi bulamamanın burukluğuyla sokaklarda dolaşırken, kafeteryanın defalarca el değiştirmesine karşın hâlâ aynı adla varlığını sürdürdüğünü görmek beni nasıl da mutlu etmişti.

Yaşasaydın nasıl bir şiir yazardın acaba? Ölümünle yarım kalan şiirin nerelere evrilirdi? Ne acı, bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

“alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum/ senin/ uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun”. Aşkla Sana adlı şiirinin bu dizeleri geçtiğimiz yıl yeniden yankılandı, bir kardeşimizi sokak ortasında, sırtından, güpegündüz, kalleşçe vurduklarında… Ortada birkaç sümüklü tetikçi vardı, onlara yardım eden, yakalandığında eline bayrak tutuşturdukları katille birlikte hatıra fotoğrafı çektiren bazı kolluk güçleri vardı, lafı götünden anlayıp onun Türk düşmanı olduğuna kanaat getirenler vardı (oysa kardeşliği el üstünde tutan bir güvercindi o), hedef gösteren gazeteler vardı, yalnızlaştıran bir suskunluk vardı, göz göre göre gelen bir cinayet vardı ve aslında hepimiz, hepimiz biraz katildik! Susmak, sessiz kalmak, onaylamaktı, ortak olmaktı çünkü. Yeni cinayetlerin suskun ortakları olmamak için, cenazesinde “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!” diyerek mahşeri bir kalabalıkla yürüdük. Olağanüstü bir gündü, Arkadaş. Sen de aramızdaydın, o nice ergen cenazesine eşlik eden dizelerinle: “alnını/ dağ ateşiyle…”

Gökdelenler nasıl da yükseliyor her yerde, sana bunu söyleyecektim… Yurdun üvey doğusunda bitmek bilmez bir iç kanama, sana bunu…

Yine de umudu bir pankart gibi dalgalandırıyorum gözlerimde, yönetenler kapıları sımsıkı kapatsa da, halkların kapıları, pencereleri ardına dek açık çünkü, barışa, kardeşliğe, dostluğa!

“Sahi bizim yüreklerimiz var bir de”, Arkadaş… Sahi bizim şiirimiz var bir de! Çiçekli dallarını kör kuyuya uzatan bir ağaç değil midir şiir? Çiçeklenir insan da…

Seni bu karlı İstanbul akşamında şiirin ateşi, direnci, ölümsüzlüğü ve çoğaltan güzelliğiyle selamlıyorum. Arkadaşça…

 

Kenan Yücel

 

(Şairini Arayan Mektuplar, Dönence Yayınları, 2008)

 

(http://www.kenanyucel.com/Site/)

OZANLARIN YALAN SÖYLEMELERİNİN ÖBÜR NEDENLERİ

Mutlu sözünün

söylendiği an

asla o mutlu olmadığı için.

Susuzluktan ölen

susuzluğunu dile

getiremediği için.

İşçi sınıfının ağzında

İşçi sınıfı sözüne rastlanmadığı için.

Umutsuzluğa düşen biri :

‘ben umutsuz biriyim’

demeye yanaşmadığı için.

Orgazm ve organizma

aynı şey olmadığı için.

Ölüm döşeğindeki biri :

‘ben ölüyorum şimdi’

diyeceği yerde,

bizim anlamadığımız

donuk bir ses çıkardığı için.

Ürkütücü haberlerle

ölülerin başını yiyenler,

yaşayanlar olduğu için.

Sözcükler çok sonra

ya da çok önce

geldiği için.

Burada konuşup duranın

her zaman bir

başkası,

kendisinden söz edilenin ise

her zaman susan biri

olduğu için.

 

HANS MAGNUS ENZENSBERGER

 

‘TİTANİC’İN BATIŞI..’ ,  HANS MAGNUS ENZENSBERGER , Çeviri : SEZER DURU, CEM Yayınevi, 1983, 114 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“sanat yapıtı arı bir kayıtsızlıktan başka ne olabilir ki?”

“ayak seslerim can çekişiyor; korkmuyorum

düşlerle arınmış gözlerimde yüzen su perisinin

daldığı terk edilmiş pınarı görmek istiyorum yine

ve ölmekte olan arzuma eğilip

uzaklaştırmak istiyorum dudaklarını alnımdan sonsuza dek

ey seni sevdiğimi bilemeyen sen !”

 

LOUIS ALTHUSSER..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“22 ekim

 

sona yaklaşmanın estetik değeri.. her serüvenin doğal sonu, bitişlerin en düş kırıcısı, kayıtsızlığın kusursuzluğu.. sanat yapıtı arı bir kayıtsızlıktan başka ne olabilir ki? ‘birazdan gidip kutlamalara katılacağım..’ seslerin ve bakışların uzağında, kimselere açıklama getirmeksizin çöle doğru yol almak ayrılışların en kusursuzudur.. bir zamanlar görkemliyken, yaşamaktan yorulmuş, soluğu ve devimimi azalmış, ne kadar zamanı kaldığı belirsiz bir insanın sona yaklaşması gibi düşkünleşmiş ve can çekişen bir altın çağ gibi.. yağmurda, gecenin, rüzgârın başlangıcındaki hatta olası bir unutuşun eşiğinde hazırlıksızca yatışmaya bırakılan en güzel dostluklar gibi..”

 

“1 ocak

 

her şeyin bir zamanı var, konuşmanın bir zamanı ve susmanın ayrı bir zamanı (bu zamanları içtenlikle mi yoksa ustalıkla mı belirlediklerine bakarak ayırt edebiliriz insanları..) ufak bir girişimle birkaç kuramsal konu üzerine neler yazabileceğimi düşündüğüm şu bir iki gün öncesine dek böylesine yoğun hissetmemiştim bunu.. bundan böyle hiç açıklama gerektirmeyecek kadar ortada olan bir şey..

yağmur, rüzgâr, çamur, yeni yılın üçlü, yerel karşılaması.. doğadaki şaşırtıcı nöbet değişimi ve her türlü beklentiyi boşa çıkaran tuhaf bir kış (sırası geldiğinde doğal güçlerin insanlardan nasıl öç aldığını da burada belirtmek gerek..) yeniden kapanan barakada, önden, profilden, arkadan hep bildiğiniz yüzler, bildiğiniz, beklediğiniz ve yeniden karşınızda bulduğunuz.. yan yana olmak için salondaki yerlerini almış izleyicilerle sahnedekilerin durumu aynı, banklarda ya da aynı çatı altında olduklarından çok daha yakınlar birbirlerine, bütün kulakları kendi aralarında birleştiren tatsız bir müzik var ve odanın her yerinde birbiriyle kesişen bir yığın iplik.. yalnızca uzamın tutsağı olmakla kalmayıp tahtaların, sıraların, avluların, yukarının, aşağının, hatta bütün bu sözcüklerin, bütün bu göstergelerin, bütün bu renkler ve satırların da tutsağı olan insanlar.. sabah saatlerinde örümcek ağına takılan sinekler gibi çırpınan ve kurtulmaya çabalayan ve kurtulan küçük insanlar..

dünyanın ilk denizinde su yüzüne çıkan ilk adalar, suların oldukça pürüzsüz yüzeyinde ilk ufak tefek belirmeler, dipteki toprağın havanın dilindeki göstergeleri, insanlar!”

 

“10 nisan

 

.. ve bizi birbirimizden uzaklaştıran toprakları, seni büyüten ve benim bilmediğim yeni baharları ve gecenin içinde ilerleyen bir gemi gibi dünyadaki karanlık uzaklıkları saptayan bütün bu bilinmezliği hâlâ görebiliyor olsaydım, bu ülküsel çizgiyi zorlukla da olsa çizebilirdim.. uzun zamandır tanıdığım sana yeni imgeler ekleniyor şimdi, benim için yalnızca imgeler, senin için basit anılar belki de.. çatılarının üç katlı, yeşilliğinin bol ve felsefecilerinin topal olduğunu keşfettiğin ‘brive’ var örneğin, sarhoşluk; ev sahiben için şarap, senin içinse platon anlamına gelirken, sözcüklerdeki anlam belirsizliğini sanırım yine orada keşfettin; örneğin, gençliğinizin korosundan birbiri ardı sıra ayrılıp çimenleri aşarak ağacın altında bekleyen genç adama doğru giden kız arkadaşların var bir de.. (ben bütün olası kızlardan yakasını kurtarmış olan ağabeyin, gördüğün gibi, üzerinden düşen her meyvenin ardından hafifleyen bir dal gibi yeniden doğruluyor!) bir de öyküsü olmayan deniz yolculuğu var, kent adları, şu sokak adı var.. ve şimdi, duvarların daha serin tuttuğu gölgede devinimsiz nesnelerin, düşüncelerle dolu dilsiz kitapların sessizliğinde, genç bir kız, parmaklarını parlak dama tahtasının üzerine koyarak ölmüş olan ve dans eden prensesi, lal renkli elbiseleri, kadifeleri, ağır elbiseleri diriltiyor.. birkaç eski kağıdı önüne alıp onları kesen ve yeniden biçimlendiren bir adam gibiyim.. bir parça kağıt üzerindeki azıcık mürekkep, geçmişinden ona kalan tek şey bu.. bu arada, dağınık notların arasındaymış gibi sözcüklerin arasında yitip giden müziğin derinliklerden yükseldiğini duyuyor.. evlerin, ağaçların ve geçip giden ve insanları simgeleyen şu küçük çalkantının güçlükle ayırt edildiği karanlıktan geliyor müzik.. giderek yükseliyor bu arada, yüreğini dolduruyor, yüreğinde bulunan ve karşılık veren dünyayı dolduruyor, derin orman rüzgâra katılıyor! öyleyse dünyanın ayrıntısı gerçek bir ayrıntı, karanlık gökyüzündeki gösterge, çocukların eğlencesi ve korkusu.. bundan böyle senden yalnızca bu müziği, artık tek sessizliğim olan bu müziği duymak için imgelere gözümü kapayabilirim ey kardeşim..”

 

LOUIS ALTHUSSER

 

‘TUTSAKLIK GÜNCESİ..’ , LOUIS ALTHUSSER, Çeviri : ESRA ÖZDOĞAN, CAN Yayınları, 1999, 303 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgür İmgelemin Uzgörüsü

Hüsamettin Bozok yönetimindeki Yeditepe Dergisi’nin Şubat 1960′da gerçekleştirdiği “Büyük Anket”ten feyz alarak Şubat 2011′de, İkinci Yeni Şiir Akımı’nın günümüzdeki etkisini deneyimlemeye yönelik bir soruşturma düzenlemiştim. “50 Yılın Ardında; İkinci Yeni” adını verdiğim bu çalışmanın sonuçlarını ve çıkarımlarını 12 Şubat 2011′de E V V E L kapsamında paylaşmıştım.

Şubat 2011’deki anketin icra edilişi ve bu ankete gelen cevaplar, İkinci Yeni şiir akımının Türk Şiiri’ne sağladığı özgürlük alanını ya da alan derinliğini irdelemek yolunda çok önemli bir fırsattı. Bu anket, zaten yıllardır sezdiğim ve imgesel açıdan Türk Şiir Tarihi’ndeki tüm deneyimleri üssel bir biçimde “aşarak kapsayan” önemli ve iddialı bir alacakaranlığı düşünmeye çağırıyordu beni. Zihnimde dönüp dolaşan şu tümceyi ve işaret ettiği olguyu kavramaya çalıştım; “İkinci Yeni’nin sunduğu sezgisel alan derinliği, herhangi bir “t” anında ya da herhangi bir “kısıt fonksiyonu” altında türevlendirilemiyor.”  Sonuçta, İkinci Yeni şiirinde bir “en uygun/optimum” tanımlaması bulunmuyordu;—misal, şu tümce İkinci Yeni’yi kavramakta daha da etkili olabilir: “İkinci Yeni’nin imgelemi, sıfır sayısının çarpanlarına ayrılamayışındadır.”

İkinci Yeni şairlerinin şiirlerinde işaret ettikleri “evren tasavvuru”nun birimi “sözcükler” değildi. Onu herhangi bir “t” anıyla “bağlı” bulunulan “sözlükler” de oluşturmamıştı. Çünkü İkinci Yeni, şiirinin özünü ve birimini “imge” olarak “imgesel” bir düzlemde tasarladı. 2011 Anketi, İkinci Yeni’nin günümüzdeki işlerliğini bana kanıtladığı gibi, daha da önemlisi, farklı okur-yazar-şair nesilleri boyunca İkinci Yeni’nin açtığı imgesel fazların sürekli genişlemekte olduğunu da işaret eder nitelikteydi. Hiçbir zaman tersinin gerçekleşebileceğini düşünmedim. Çünkü İkinci Yeni etkisi, sezgisel varoluşunu tehdit edemeyecek biçimde bir “suskunluğu”, “boşluğu”, “sivilliği”, “sıkılığı”, “anlam arayışını” ya da herkesin İkinci Yeni’yi suçlarken kullandığı gibi bir “anlamsızlığın anlamı”nı seçiyordu. (Hâlbuki insan, anlamsız olanı yazamaz veya düşünemez.) Eğer Türk Şiiri’nde bugünkü kuşakları etkileyen bir imgesel özgürlükten bahsedeceksek ve özellikle de işbu imgeselliğin devasa boyutta bir alan derinliğine dönüştüğünü hissediyorsak, bunda İkinci Yeni akımının üssel -hatta “sayılamaz sonsuz”- önemdeki varoluşunu da kabul etmeliyiz. Mevcut farkındalığı en basitinden, “Artık, Türk Şiiri’nde akımlar dönemi bitti!” söylemiyle -ve işbu söyleme bıyık altından gülerek- gerekçelendirebiliriz. Çünkü birkaç bin yıl önce icat edilen ifadesiyle “Poetika”, bugün, “İmgelemin Özgürleşmesi” yolunda kendini yenilemektedir.

“İmgelemin Özgürleşmesi” ifadesini ilk kez 2011 anketinin çıkarımlarıyla beraber sunduğum “İkinci Yeni ve İmgelemin Özgürleşmesi” başlıklı yazımda kullanmıştım. İkinci Yeni’nin Türk Şiiri’nde oluşturduğu alan derinliğinin geleceğe uzanışı, bir “imgelemin” tıpkı “sonsuzluk” kavramındakine benzer bir genişleme kuramıyla birlikte devinmesidir. Yani, “imgelem” -tıpkı ‘sonsuzluk’ kavramında olduğu gibi- her zaman bir “imgebirim” daha genişleyebilir. Kuramsal olarak, herhangi bir “uç” imgebirimin poetikadan “dışlanamayışı” verili evren tasavvurunu genişleteceği gibi şiirsel algı ortalamasını da yükseltecektir. Bu düzlemdeki tüm “uzgörü”lerin, “imgelemin özgürleşmesi” ifadesinin tüm salınımlarıyla birlikte diğer her şeyden hızla soyutlanarak “yenilenen” bir “poetika” oluşturduğu aşikârdır.

Poetika 2012 Anketi’yle “imgelemin özgürleşmesi” ifadesinin bilişsel sınırlarını ve poetikadaki imgesel dağılımını, verili imgelemin taşıdığı şiirsel yükü ve bu yükün geleceğe uzanışının önündeki engelleri araştırmaya, bir “uzgörü” sağlamaya gayret ettim. Bu kapsamda, anketi yanıtlayan herkese çok teşekkür ederim. Gelecek yıllarda “İmgelemin Özgürleşmesi” ifadesinin kavramlaştığını göreceğiz… Ve poetikanın terk ettiği uzlaşılar ile giriştiği “çekişmeler”e odaklanacağız.

Sonuçta, “Poetika” ile ilgilenen herkesi -geleceğe ilişkin bir ipucu olsun diye- şu sorunun önemini düşünmeye davet ediyorum:

“Okumakta olduğunuz bu tümceye kadar neden bir kez bile ‘dil’ sözcüğü kullanılmamıştır?”

 

Zafer Yalçınpınar

19 Şubat 2012

(http://evvel.org/)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GELECEĞİN GÜRÜLTÜLÜ ZAFER ŞENLİKLERİ İÇİN

Geleceğin gürültülü zafer şenlikleri için,

O soylu kuşak uğruna, yoksun kaldım

Babamın şölenindeki kadehimden.

Mutluluğumdan, onurumdan.

 

Omuzlarıma atılıyor şu kurt köpeği çağ,

Oysa benim kanım kurt kanı değil.

İyisi mi, bir Sibirya kürkünün koluna

Bir kalpak gibi sokun beni ki,

 

Gözüm görmesin korkakları, yıvışan çamuru,

Tekerlekteki kanlı kemikleri,

Ve bütün gece ışısın benim için

Mavi tilkiler ilk zamanlardaki gibi.

 

Yenisey’in aktığı geceye götürün beni

Çamların yıldızlara değdiği,

Çünkü benim kanım kurt kanı değil,

Ancak bir benzerim öldürebilir beni.

 

Belki de çılgınlığın başlangıcı bu.

Belki de senin vicdanının sesi :

Hayatın bir düğümü içinde yakalanıp

Tanındığımız,

Sonra da varolmamız için çözülen.

 

İşte akıllı ışık örümceği

Yeryüzünde olmayan kristal katedrallerde

Birbirinden ayırıyor, sonra yeniden

Bir demette topluyor kaburga kemiklerini.

 

Ve ince bir ışında bir araya gelen

Çizgi demetleri şükrediyorlar.

Bir gün toplanacaklar, güneşlikleri kalkık

Konuklar gibi toplanacaklar,

 

Hem de burada, yeryüzünde, cennette değil,

Ezgiler dolu bir evdeymiş gibi,

Yeter ki, incitmeyelim, ürkütmeyelim onları.

Ne güzel bunu görebilmek için yaşamak!

 

Bağışla beni bu söylediklerim için.

Oku bana bunları sessizce, sessizce.

 

OSIP MANDELSTAM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çeviri : CEVAT ÇAPAN, Alıntı : SOKAK DERGİSİ, Mart 1988, Sayfa :64, 65, 66..

(‘tayfun pirselimoğlu ile serdar ışın’ın yayına hazırladığı ‘sokak dergisi’nin bu sayısını okumamı sağlayan sevgili ‘zaferimiz’e (zafer yalçınpınar) sonsuz teşekkürler.. crockett..)

“kağıtta nabız atışı varsa bu ‘cehennemde bir mevsim’de duyulacaktır.. şiir kağıttan bir hücredir..” – JEREMY REED

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘sahici deli nedir? insan onuru diye üstün bir düşünceyle uzlaşmak yerine, toplumun anladığı anlamda deliliği seçmiş bir adamdır.. işte bu yüzden toplum kurtulmak istediği insanları, bazı alçaltıcı işlerde kendisiyle işbirliği yapmadıkları için kendilerinden sakınmak istediği insanları akıl hastanelerinde boğazlanma cezasına çarptırır.. çünkü deli bir insan her şeyden önce toplumun dinlemek istemediği, dayanılmaz doğruları söylemesini engellemek istediği biridir.. ANTONIN ARTAUD.. (le théâtre et son double..)

“rimbaud yolculuğu sırasında gözleriyle bir şeyler topluyordu.. görmek salt sürekli olarak geri almak değil, denetlenemeyen bir hırsızlık tarzıdır.. hem şeyleri hem insanları yağmalayabilirsiniz.. insan gözüne ilişen her şeyi kendine mal edebilir, cinsel bir düzlemde otuzbir çekmek istemsiz bir imgeyle sevişmenin yoludur.. şiir işlevi bakımından bu ikincisine yakındır.. insan seçtiği her kadın ya da erkeği içselleştirebilir, rimbaud’nun durumundaysa belki her ikisini de.. şiir için de aynı şey geçerlidir.. bir şeyle ilgili bir düşünceyi insan duyarlılaştırır, sinirleriyle bir sürtünme yaratır ve onu başka bir şeye dönüştür.. şiir psiko-fiziksel otuzbir çekmenin en düzeyli biçimidir.. şiir yazarak insan istediği bir nesneyi elde edemez; bir yaklaşığı üzerinde uzlaşır.. sonuçta ortaya çıkan ürün kaypaktır, düşlenen cinsel bir imge, bu imgeyi sürdürme eylemi sırasında nasıl bulanıklaşıyorsa algılayan kişinin gözünden öyle kaçar..”

“çelişkiler asla çözülmez, şiir, şiirsel anlatımın geçerliliğine inanç ile inançsızlık arasındaki çatışkıyı yaşamayı temsil eder.. hakkında yazacağı durumu önceden düşünmek anlamında rimbaud’nun şiirinin bir konusu yoktur.. anlık olanı içerir, uzak olanı değil.. şiir ruhunun buyruklarına uyarak gelişir, bir iç kırgınlığı anlatır, şairin yeryüzünde bir yerinin olmadığını anlamanın kırgınlığıdır bu.. imparatorluklara egemen olma kavgasına tutuşmuş uluslarda, kapitalizmin ahlâk anlayışında kehanet sözlerine, düşsel yolculuklara, şamanlığın kutlanmasına yer yoktur.. rimbaud’nun şiiri, yirminci yüzyılda kitle savaşlarına ve soy kırımına dönüşmüş, önüne geçilmesi olanaksız terörü su yüzeyine çıkarır..

bunu yapmak on sekiz yaşındaki bir çocuğa düştü, öylesine geri bir çevredeydi ki, bu bulguları için onu taşlayabilirlerdi.. rimbaud, daha önce de lautréamont’un yaptığı gibi, freud ile jung’un yolunu açmıştı.. ikisi birlikte, daha sonra bilinçdışının radyoaktif tozları olarak bilinecek olan patlamayı gerçekleştirdiler.. onların imgeleri iç mekânda takımyıldız olarak kaldı, iç öykülemeye psikolojinin armağan etmesi gereken daha kliniksel sözcükler bekliyorlardı…”

“sayıklama, deliliği yakalama girişiminin bir yoludur, bir durum değil.. ‘cehennemde bir mevsim’in ana konusu sayıklamalar I ve II’de açıklanmıştır: ‘verlaine’ ile ilişkisinin öz yaşamsal cehennemi ve ‘işte çılgınlıklarımdan birisinin öyküsü’ – şiirsel deneylerinin simyasal doğası.. bu iki metin konularının dolaysızlığına yetişme girişimleriyle olağanüstüdürler..

kağıtta nabız atışı varsa bu cehennemde bir mevsim’de duyulacaktır.. şiir kağıttan bir hücredir.. rimbaud’nun ‘délire’i sözcüklerin hapishanesine direnir.. hız artışı manyakçadır.. delirmek ister, deliliğin de ötesinde..

korkusuzluğun yönüdür bu dilin ötesine geçen bir deneyim.. bedensellik sonrası..

JEREMY REED

‘SAYIKLAMALAR.. Arthur Rimbaud..’, JEREMY REED, Çeviri : ÜLKER İNCE, TELOS Yayınları, Haziran 1998, 165 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR KAYNAĞIN SERÜVENLERİ

saydamım ben

uzunum bir roman gibi

bir hekimle yoz bir eşeğin bakışı var bende

benim ben ak düğmelerin bu çığı

yazlığa çıkan zengin ben

seviyorum mağaraları

kısaltılmışları

giriyorum içine duvarların sonra çıkıyorum oradan

benim yapan bunları ben

 

ezberden öğrendim coğrafyayı

‘hüsnühatla’ yazılmış yetkinlik belgelerim var

küşüm etmeyin vardır mozaikle yazılmış olanları da

başardım türkü söylemeyi

büyücek bir poğaça yaptı anam bana

yedim onu aylak aylak dolaşırken

 

yaptım dinlence ödevlerimi

dalga geçtim sürülerle

altından geçtim manastırın

o zaman ürperdi keşişlerin hepsi

 

yığını romatizmaların

alıyor oduncu beni kuşların da farelerin de düşmanı bir dişi kara kedi için

 

seviyorum emir fahreddin’in gidişini

bir muz gibi kısacık emir diş bileyen halka da ıssız ıslık halkalarına da

yürüyor

çevresini aklaştıra aklaştıra

 

yüreğim söndü ki söndü

şıppadak sıçrayan atın üstüne ben değilim

yeğniliğinden yapan öyle

bıraktım ağırlığımı serüvenlerime

 

kentliler gizliyorlar önlerinde onların büyücek bir sıfır

köylü yolcuya ne pusu bu

sisle örtüyorlar onu

bir yılan saklıyorlar ceplerinde de

sıfırla sakız çiziyorlar yanaklarına da

 

müşterilerin buyruğuna hazır patlayan bir kahve var bende

yalnız nargile yaşıyor orda ağızda

çubuğu nargilenin pancar gibi kıpkırmızı

göz kamaştıran yıldız

öyle uzun ki buluyor ormanı

 

kayıyorum bülbül gibi doğru tan kızıllığına

bir elma bırakıyorum başıma

bir ağaç yerine koyuyor koruyucu beni

çekip almıyor ama

 

doğruldu bir menekşe

tıpış tıpış izledi beni

tuttum yemeğe çağırdım ben de

açtım onun için kutsal kitabı

 

beni görmeyi kararlaştıranlar birkaç ince uzun kayığı ödünç alıyorlar

iş düşüyor menekşeye

taşıyor konukları çeviklikle dişlerime kadar

 

ŞEVKİ EBU ŞAKRA

 

“1934’de, lübnan’ın mazraat el-cuf kasabasında doğdu.. şiir dergisinde yazı işleri yönetmenliği yaptı.. el-nahar gazetesinde yazı işleri yönetmenliği yaptı.. şevki ebu şakra izlenimci, yaşamın şairi.. küçük şeylere, küçük insanlara, günlük olaylara, daima yeniden başlayan mutsuzlara büyüleyici, kardeşçe bir bakışı var.. yayımlanmış kitapları : ‘yoksulların torbaları’, ‘kralların adımları’, ‘aile atının suyundan’..”

‘ÇAĞDAŞ ARAP ŞİİRİ, GÜL DESTE..’, Çeviri : Nuri PAKDİL, EDEBİYAT DERGİSİ Yayınları, Ocak 1976, 350 Sayfa..