Archive for Ekim, 2011

Şiirden Dergisi tavrı ve duruşu olan bir dergidir, fincancı katırlarını ürkütür…

Şiirden dergisine yine “sahte” edebiyatçılardan, “sahte” isimlerle saldırılar var (bu “sahte” ismin/isimlerin arkasına saklanan “vasat” “şair”lerin kimler olduğu artık biliniyor). Ahlaki bir duruşları olmayan, söylediğinin altına imza atacak, arkasında duracak cesaretten yoksun bu zavallı kişiler ya sanal ortamda “takma” isimlerle dergimize saldırıyorlar ya da isim vermeden dergiyi çıkaran şairlere ve dergiye hakaretler savuruyorlar. Şiirden dergisini itibarsızlaştırmaya yönelik bu nafile girişimleri gözümüzü kırpmadan izliyoruz. 

Onları saman altından su yürütmeye, kötülük dayanışmalarına girişmeye zorlayanın dergimizin doğru bildiğini söyleyen, isim vererek eleştiren, iyiyi de kötüyü de işaret etme cesaretine sahip eleştirel yaklaşımı ve devrimci tutumu olduğunun farkındayız. Sırtını şiire, hakikate ve gençliğe dayamış olan Şiirden dergisi bu düzeysiz saldırılara, bu “sahte” edebiyatçılara ve vasat “şair”lere hak ettikleri yanıtı, dergiyi nitelik olarak her sayıda daha da ileriye taşıyarak, kararlılıkla vermeyi sürdürecektir. Okurlarımızın, destekçilerimizin, has ve hakiki şairlerin bundan hiç kuşkusu olmasın. 

Has ve hakiki şiirin onurlu mevzisinden, kararlılıkla…

Kenan Yücel

                                                         * * * 

Şiirden Dergisi tavrı ve duruşu olan bir dergidir, fincancı katırlarını ürkütür…   

“Şiirden dergisi çıktığında yazdığımız yazılarda ve soruşturmalarda, bir şiir dergisinin yapması gerekeni yapmış, ülkemizdeki şiir dünyasının bir görüntüsünü çizmeye çalışmıştık. Bu tutumumuz birçok kişiyi rahatsız etmiş, rahatsızlıklarını karalama, iftira, çamur atma, gözden düşürme ve daha benzeri akla gelmedik, edebiyat ve etik dışı sözüm ona yazılarla belli etmişlerdi.(…)

Peki, biz ne demiştik de rahatsız olmuşlardı bazı çevreler? Gençlere seslenmiş, onlara içinde yaşadıkları şiir ortamının gerçek yüzünü anlatmaya çalışmıştık. Şiirin hızla okur kaybettiğini, artık okunmaz duruma geldiğini, şiir yazanların şiir dergisi almadıklarını (öyle ki artık dergi almayı şiirinin yayımlanması koşuluna bağlayan rüşvetçiler bile türedi!), şiirdeki yenilikçi atılımların yenilikçi olmayı öne çıkardığını; nesnel bağlılaşığı (objective correlative) olmayan, işlevsiz, hayatı ya da gerçekliği üretme gücünden yoksun, hakikat üretemeyen bir tür yığma dizelerle (sözde imge, sahte imge, imge salatası) şiirimsi metinler yazıldığını; şiirin tekniğe indirgendiğini, deyim yerindeyse sözün “güme” gittiğini;  ortamın yıllıklarla iyice bulandırıldığını, yıllığın özellikle de gençler üstünde erk oluşturmaya dönüştüğünü; ödüllerin kendine düşeni yapamadığını; eleştirinin yerini övgüye, tanıtım yazılarına bıraktığını vb. yazmıştık.”

Şiirden Dergisi, Sayı 6, ‘Dergiden’ başlıklı yazı 

                                           * * *

NOT: “Sahte” isimlerle Şiirden dergisine saldıran “sahte” edebiyatçılar, bunların moderatörlük yaptıkları sanal çukur ve çalışma yöntemleri hakkında fikir sahibi olmak için aşağıda linki bulunan yazı da okunabilir  (Şiirden dergisi, Sayı: 6, Temmuz-Ağustos 2011):

·         KÂĞITTAN KULELER ÇÖKERKEN (Kenan Yücel)

 

                                            ***

“Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim!” (Ece Ayhan)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

L’hymne â l’amour

Bu notalar sen-in

Gerçi sen sıralamadın bunları ard arda,

ama seni en iyi ne anlatıyorsa bana,

yer ediyor zihnimde.

Ne denli karmaşık olursa olsun,

ne denli telaffuz edemesem de ezgiyi;

Ezberim..

 

Yaktığın ve söndürdüğün tüm yangınları,

ve külleri yanılgılarının..

Ayak izlerinin çukurlarında oluşan,

onca okyanus;

onca gökkuşağını bir anda var eden ellerin;

ve bakışlarının insanların akıllarına kazıdığı saçma edinimler.

tebessümler,

umutlar,

hırslar..

 

Dondurma külahı zamanı mutluluklar,

derinleştikçe incelen..

Soğuk ve tatlı hissiyatlar,

derinleştikçe ısınan, hayasızlaşan avuçların.

Sırtında tırnaklarının izi kalmış bir hayatın.

Tırnaklarının arasında bir meleğin kanı,

yasak bir elmanın yarısı…

 

Sana bulanmak git gide.

Yalnızlığımı görmek pusunda zamansızlığın.

Titreyen göğüslerini öpmek,

kavrayıp başını, kalbime gömmek.

Parmak uçlarında yaşamak !

 

Bu saz…

Bu nukteler…

Bu isyan…

Bil ki teninde tek bir damla ter olamaz;

umuda dair ne varsa eskiden yaşanan…

 

Hadi kınına sok öfkeni !

Bu notalar senin..

Tüm anlamsız iç çekişlerimin,

ardındaki anlam.

Tüm sensizliklerimin tanığı,

tüm tanıdıklığımla hayatı.

Ne kadar boş bıraktın oysa beni,

incecik su tozu öpüşlerin, özlediğim..

Lirik, nemli..

 

Ayak seslerini taklit etmeye çabalayan onca obje,

öyle sanma zamanlarım,

onca yalnızlık yordamları.

İnadına nikotin,

inadına umut.

Söz geçiremediğim yüreğim.

Bu düş kapanı !

 

Bu notalar senin;

Doğuran sensin,

yücelten !

 

Ruhun..

Etin…

Kemiğin..

Kanın…

Böylesine mükemmel uyumu..

 

Bu notalar senin için  !

‘Düşsel’

(Nisan 2007)

‘POST MORTEM – MORG GÖREVLİSİ..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘kötü günler geçiriyoruz.. insan olanın acıdan, üzüntüden yıkıldığı günler.. felaketler her şeyin üzerini örtüyor.. felaketler karşısında insanlar (iki üç yaratık dışında) birleşiyor, kardeşleşiyor.. kardeş olabilmek, kardeş kalabilmek için illa hep başımıza belli felaketlerin mi gelmesini beklemeliyiz.. felaket gelmeden başımıza birbirimizi yemeye, birbirimizi yok etmeye devam mı edeceğiz.. farklılıklarımıza neden tahammül edemiyoruz.. ve yönetenler neden hep sadece kendi taraflarının tek haklı olduğunu düşünüp ona göre yönetirler.. bu ülke de her dönem böyle olmuştur.. sadece bu iktidarı suçlamıyorum.. neden suçlu insanlar hep cezasız kalır.. neden 1923 yılından beri hatalı olan kamu görevlisi ya da bakan ya da bilmem kim istifa etmez.. neden onu hep korurlar.. batı ülkelerinde ya da japonya’da böyle mi olur bilmiyorum.. neden onur sıkıntımız var bizim.. onurlu insanlar gibi hatalıyım demeyi neden bilmeyiz.. bu ülke neredeyse felaketler cumhuriyeti adını alacak.. darbeler ülkesi, felaketler ülkesi.. bize benzer ülkeler vardır fakat bizim kadar olanı yoktur eminim..

neyse bize benzer ülkelerden birisi olan şili’den bir film epeydir arşivimde beni bekliyordu : ‘post mortem..’ malesef her zaman film adlarında olan kötü çevriler ya da seçimler diyelim burada da başımıza geliyor.. türkçeye ‘ölüm sonrası’, ‘morg’ ya da ‘otopsi’ diye çevrilse daha iyi olacağı halde filmin adı türkçeye ‘morg görevlisi..’ olarak çevrilmiş.. ne yapalım filmlerin ‘kaderi..’

filmimiz ‘post mortem’ tabi benim iran sinemasından başımı kaldırmamı bekliyordu.. geçenlerde mekanda tek başıma otururken onu araya sıkıştırmaya çalıştım.. geceden kaldığım için sıkı bir kahvaltı yapmaya da çalışıyordum.. neyse film bir başladı, kahvaltı mahvaltı da kalmadı.. şimdiden uyarıyorum, reçete gibi olacak belki ama bu filmi yemek öncesi, yemek sonrası ya da özellikle yemek sırasında izlemeyin.. yan etkileri çok fena.. bulantı, kusma, iştahsızlık, baş dönmesi kesinlikle yapar bu film ona göre ayağınızı denk alın, hatta bugünlerin moda ifadesiyle yazayım ‘haddinizi bilin’ filmi izlerken.. yoksa ne o gün yemek yiyebilirsiniz ne de yediklerinizi midenizde tutabilirsiniz..

film bir zırhlı aracın altına yerleştirilen kameranın verdiği görüntüyle başlıyor.. zırhlı araç hızla boş ve uçuşan çöplerle, kağıtlarla dolu yolda ilerliyor.. zırhlı aracın gürültüsü insanı ürkütüyor ve filmin kara havası hakkında sizi uyarıyor..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

filmimizin kahramanı 55 yaşındaki mario, bir morgda otopsi sekreteri olarak çalışan kendi halinde bekar birisidir.. tek başına yaşayan mario’nun hayatının tek eğlencesi karşı komşusu kabare dansçısı nancy ile ilgili hayaller ve fanteziler kurmaktır.. nancy’nin çalıştığı kabareye sık sık giden mario bir gün yine gittiğinde nancy’nin dansçı kızlar arasında olmadığını fark eder ve hemen kulise iner.. orada kabarenin patronu ile nancy arasında gelişen diyaloga şahit olur.. nancy aşırı zayıflığından dolayı kabareden kovulmuştur.. kabareden birlikte ayrılan mario, nancy’i içinde kaldıkları şilinin o zaman ki özgürlükçü sosyalist başbakanı allende yanlısı bir gösteri arbedesinde kaybeder.. arabadan inen nancy göstericilerin arasına katılır ve kaybolur..

mario hayatına devam eder.. akşamları bir yandan sabahtan akşama kadar katıldığı otopsilerle ilgili el yazısıyla tuttuğu tutanakları daktiloya çekerken bir yandan nancy’nin evini gözlemeye devam eder.. mario’nun hayatı bundan ibarettir.. otopsilerde önünde her gün insan bedenleri kesilirken, soluduğu ölü bedenlerin kokusundan mario’nun ruhu da, rengi de tıpkı ölü bedenler gibi bembeyazdır.. dış dünyaya, politik gelişmelere duvar gibi duyarsız gibi görünmekle beraber aslında çevresini çok iyi gözlemlemektedir.. sabahın başlamasıyla ölü bedenleri kesen personeller öğle yemeklerinde toplu halde iştahla yemeklerini yerken mario, nancy gibi iştahsızlaşır.. güncel politik gelişmelerden, yaklaşan darbenin ayak seslerinden bahseden personel profesörler dahil birden gaza gelip hep bir ağızdan vietnamlı devrimci ho chi minh için yazılmış marşları söylerler.. mario sadece boş, donuk gözlerle iş arkadaşlarını izler..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bağıra çağıra geliyorum diyen darbe sonunda 11 eylül günü tüm vahşetiyle gelir.. mario tankların sokaklarda yürüdüğü sıralarda her şeyden habersiz banyosunda kulakları tıkalı halde banyo yapmaktadır.. oysa o sırada nancy’nin evine baskın yapılır.. aynı zamanda solcuların devamlı bir araya gelip toplantı yaptığı ev bombalarla, tüfeklerle yerle bir edilir.. banyodan çıkan mario pencereden nancy’nin evinin halini görür ve hemen nancy’nin evine koşar.. sokaklar bomboş ve ölüm sessizliği vardır.. nancy’nin evinde nancy’nin yaralı köpeği dışında kimse yoktur.. köpeği alan mario hemen evine döner.. kendi arabasını nancy için kabarenin sahibine nancy’nin kabareye dönmesinin diyeti olarak veren mario nancy’nin abisinin arabasıyla köpekle beraber işe gider.. iş yerinin önü bu sefer çok kalabalıktır.. yakınlarından haber almak isteyen bir sürü kadın kapının önünde beklemektedir.. içeriye çantayla köpeği sokan mario içerideki rütbeli, rütbesiz onlarca askerler birlikte koridorların bir sürü cesetle dolu olduğunu görür.. önce gizlice içeriye soktuğu nancy’nin yaralı köpeğini tedavi etmeye çalışır.. yaralarına pansuman yapar. sonra yanında çalıştığı profesörün yanına giderken çalıştıkları kurumun yönetimini devralan asker bozuntusuyla karşılaşır.. donuk bir sesle askerin ağzından ‘bugünlerde çok çalışmanız gerekecek ve bu kurumun bir şekilde çok çalışmasını sağlayacağım’ lafı çıkar yılan tıslaması şeklinde..

ve mario’nun hayatı tam bir kabusa dönüşür.. bir yandan nancy’nin ailesiyle birlikte ortadan kaybolması ve bir yandan da otopsi için getirilen katledilmiş binlerce ölü bedenin otopsisiyle boğuşmaları mario’nun hayatını çekilmez hale getirir.. otopsilerin usulü bile değişmiştir.. cesetlerin sadece isimlerini, yaşlarını ve üzerlerinde kaç kurşun deliği olduğunu küçük kağıtlara yazmaları emredilir.. iş arkadaşları arasında isyan edenler en sert şekilde ölümle korkutularak tehdit edilir postallı şerefsizler tarafından..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir gün eve döndüğünde mario’nun yanındaki köpek birden nancy’nin evine koşar, evin müştemilatına doğru giden köpeğin peşinden giden mario kapıyı açtığında orada saklanan nancy ve nancy’nin kaçamak yaptığı solcu arkadaşını yan yana  görür.. günlerdir ölü bedenler arasında nancy’den bir iz arayan mario hem sevinç hem de hayal kırıklığını bir arada yaşar.. ilk şoku atlatan mario, nancy ve arkadaşına her gün yemek, haber ve istedikleri şeyleri getirir..

bir gün nancy’nin babasını da morga gelen cesetler arasında gören mario şaşkınlığını atlatamadan gizli bir görevle üç kişilik ekip halinde başka bir mekanda özel bir otopsiye askerler tarafından götürüleceklerini öğrenir.. ve esas filmimiz orada başlar..

gittikleri mekanda girdikleri salonda darbeyi yapan  ‘pinoche’ şerefsizi dahil tüm askeri erkan hazırdır.. otopsi grubunun bayan elemanı otopsi aletlerini yavaş yavaş çıkarırken kamera üzeri açılan cesede yönelir ve ekrana darbeyle devrilen özgürlükçü, sosyalist başbakan ‘salvador allende’nin tanınmaz haldeki bedeni gelir.. ülkesinin tam bağımsızlığı ve özgürlüğü için politikalar uygulamaya çalışırken darbeyle devrilen ve akabinde başkanlık sarayında şüpheli bir şekilde ölen salvador allende tüm heybetiyle vicdansız askeri heyetin önünde yatmaktadır.. üç kişilik otopsi ekibi değişik duygular içinde ne yapacaklarını şaşırırlar ve ilk tepkiyi duygusuz, ruhsuz olarak görünen mario verir.. önüne konulan daktiloyla yazamadığını söyler ve yerine bir asker emirle oturtulur.. mario donuk gözlerle otopsiyi izlemeye devam eder..

dediğim gibi sslında film burada başlar.. gırtlağınıza oturan bir yumruk, gözlerinizden akmaya çalışan gözyaşlarıyla boğuşarak izlemeye çalışırsınız filmi..

2010 yapımı bu filmin ilginç bir yanı da darbe günlerinde intihar ettiği öne sürülen ancak kimi kaynaklarca askerler tarafından katledildiği söylenen salvador allende’nin ölümünden 38 sene sonra 2011 mayısında mezarının açılarak tekrar otopsisinin yapılacağı günlere denk gelmesiydi..

binlerce devrimci ve solcunun katledildiği veya kaybedildiği 11  eylül 1973 şili darbesini bir kez daha lanetlemek ve en önemlisi büyük devlet adamı salvador allende’yi anmak için bu filmi mutlaka izleyin..’

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filmin Künyesi :

Yönetmen: Pablo Larraín

Senaryo : Pablo Larraín

Oyuncular: Alfredo Castro, Antonia Zegers, Jaime Vadell

Yapım : Şili-Meksika-Almanya,

Yılı :2010,

Süresi : 98 dakika..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmden replikler :

 

nancy : ne iş yapıyorsun komşu..
mario : memurum..
nancy : peki beni neden buraya getirdin..
mario : hava atmak için..
nancy :  bana niye hava atmak istiyorsun ki..
mario : kişisel sebepler..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

nancy : ‘ordu benim babam ve kardeşimden ne istiyor, biz kendi halinde insanlarız..’

 

MÜESSER YENİAY’ın yeni şiir kitabı : ‘YENİDEN ÇİZDİM GÖĞÜ’ kitapçılarda !

Şiir İyileştirir

 

acıyla kavradım üzerimdeki toprağı

bedenimden kala kala

sözün külü kaldı

 

eridiğim suyu içti

bir devenin başı çıktı göğsümden

ağır mı ağır bir yolcu

indi

 

dağlar, öyle durarak

bir belik gibi yerin saçından

 

dindi

yağdığım yağmur

 

MÜESSER YENİAY

 

Sende Durup Gökyüzüne Bakıyorum

 

ellerin

bir suyu döktü durdu aklıma

 

yel süpürdü ne varsa

beni de küçük bir rüzgar sandı

elini tutan

 

pencereden gördüm

gök, yanaşmıştı kıyıya

 

sözcükler, deniz kabuğu mu

kağıdın beyaz köpüğünde

 

ben kendimi boşalttım

bir suyun ayak izine

 

MÜESSER YENİAY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

arka kapaktan :

‘yeniay şirinin (şiirleri demiyorum, daha ilk kitabıyla bir şiir evreni oluşturmuş ve müesser yeniay şiiri dememizi hak etmiştir.) bir diğer özelliği ise sahiciliğidir. bir kadın evrenini taşır bize. ancak bir kadında varolabilecek özelliklerle harcını karar şiirinin. onda mimetik olan kadınsı bir doğurganlık ile dünyanın hakikatine doğru yolculuk yapar. taklit eder. tabiat anayı taklit eder. toprağı kavrar ve yağmur yağar. dahası tabiat ananın kendisi olur, üretmeye, çoğalmaya, birliğe davet eder, aşk bu davetin temel eylem biçimidir.’ – METİN CENGİZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜESSER YENİAY..

1983 bayındır, izmir doğumlu.. ege üniversitesi, edebiyat fakültesi, ingiliz dili ve edebiyatı mezunu.. 2. yunus emre (2006), homeros atilla ilhan (2007), ali rıza  ertan (2009) şiir ödülleri sahibi.

ilk kitabı ‘dibine düşüyor karanlık da’ 2009’da çıktı.. dünya şiirinden çevirileri kapsayan ikinci kitabı ‘evimi dağlara kurdum ise 2010’da yayımlandı..

şiirleri ingilizce, fransızca, sırpça, arapça ve ibranice’ye çevrildi.. bosna–hersek, israil ve amerika’da düzenlenen uluslar arası şiir festivallerine katıldı..

şiirden ve kanat dergisi editörüdür.. bilkent üniversitesinde türk edebiyatı alanında yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir.. (kitaptan alınmıştır..)

‘YENİDEN ÇİZDİM GÖĞÜ’ , MÜESSER YENİAY, ŞİİRDEN Yayınları, 86 Sayfa, Ekim 2011..

Deprem… Van’da İnsanlık Mağazada…

Van depremi gösterdi ki, bu ülkede yaşamanın artık iki yolu var. Ya ruhsuz olacak, insanların yakarışlarına kulak asmayıp postu düşüneceksin ya da bizim gibi ülke gündemine, bu acıya, vurdumduymaz insanlara katlanamayıp kanser olarak yine bu topraklara dertten gömüleceksin.

Van depremiyle sarsılan insan hayatları, kayıp giden yüzlerce beden halen moloz yığınlarının altında. Canlı kalma ihtimali artık yoka yakın acı çekerek saatlerce bir ışık ses beklemiş insanlardan bahsediyorum.. Yavaş yavaş göz kapakları umutsuzlukla kapanan insanlardan.. Çocuklar ve kadınlardan.. Ama bazılarımız var ki onlara ne desek az, ne kadar küfür etsek az.

Ruhlarını ekranlardan satılığa çıkarmış, evlerinde şarap niyetine çocuk kanı içenler var aramızda. Ruhla ruju karıştıranlar. Dillerinin yerine giyotin gezdiriyor bazılarımız ağızlarında, kalplerinin olması gereken yerde hamaset ve faydacılık nabız gibi atıyor. Bir de parmakları var ki sormayın ekranların karşısındaki bize o parmakları sallayıp, “Allah bile sevmiyor sizi anlayın” diyor gibi.

Günlerdir düşündükçe ben içime kaçıyorum.

Şövalye ruhlu devletler zaten yoktu. Şövalye gibi devlet adamları vardı. Che bunlardan biriydi, dil uzattılar. İşkencecilikle suçladılar. Che’yi neden gövdesinden vurarak öldürdüklerini bilmiyor olmalı o ince dudaklarının arasından tıslayan hanım. Söyleyelim; kafasından vurursak Che olduğu anlaşılmaz göğsünden vurun diyen abd’li komutan imaj peşindeydi de ondan, aynı senin gibi.

Deprem Van’da değil aslında bizde oluyor şu sıralar. Her açıklamada sarsılıyoruz.

‘Papyrus’

‘insan kalmaktır zor olan…’

‘aklım almıyor.. dünden bu yana o kadar şaşkınım ki.. konuşulanlar, yazılıp çizilenler.. kanım duruyor, beynim donuyor ve insan olmaktan duyduğum utançla kusuyorum. herkes insan doğuyor ama, herkes insan kalmayı beceremiyor.. merak ediyorum böyle insan olmaktan uzak düşmüş insanlar gerçekten insan mı? ki onlar insansa ben değilim.. olmak da istemiyorum.
 
şu geldiğimiz nokta da neyin nesidir kavramakta güçlük çekiyorum. kardeşi kardeşe vurduruyorsun, ardından onlarca insan ölüyor.. daha ben bunun şokunu üzerimden atamamışken, benim ırkıma ve dilime laf uzatacaksın. sen kimsin ulan.. kim. senin yüreğinde taşıdığın da acı mı, sen benim gibi mavilere karalar bağladın mı ? sonra bu acı yetmezmiş gibi geçip gözlerimin içine baka baka; soykırım yapıp bunların hepsini katledeceksin. ne demek bu.. sorarım size. binlerce yıldır bu topraklar üzerinde insan gibi kalmaya direnen insanları linç edeceksin, onları bu vatandan sürecek ya da katledeceksin öyle mi… orda duracaksın işte.
 
soykırıma falan gerek de yok arkadaşım. geldiğimiz nokta bunun beterini gösterdi bize. van’da olan depremden rant sağlamaya çalışan o şahsiyetsiz yaratıklara sesleniyorum. siz haddinizi bilin.. kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. sen kimsenin ırkına laf uzatamazsın. sen kimsenin acısından mutluluk resimleri çizip de geçip karşısında mutluluk naraları atamazsın, çünkü sen insansın ve insan olan durup düşünür. bu topraklar üzerinde oynanmaya çalışılan o faşizan oyunlara hiçbirimiz gelmeyeceğiz. tam aksine asıl şimdi birbirimize sarılacağız. günlerdir darmadağınım, içim yanıyor, bedenim iflas etmiş durumda, ruhum kendini çeperliyor her nefeste. bu kadar mı uzak düştük biz insan olmaktan, peki ama ne zaman ve nerde yitirdik biz bu değerleri. yazık… çok yazık.. sözün bittiği yer sanırım tam da burası.
 
orada burada okuduklarım gerçekten utanç verici. insanları ya da o insan kılığındaki yaratıkları görmemek için gözlerime perde asıyorum bundan böyle. duymamak için gece gündüz kulağımdaki müziğin sesini yükseltiyorum. tıkıyorum ruhumu yaşama ve susuyorum ve acıyla ve utançla izliyorum sizleri. ilahi adalet öyle mi, iyi olmuş öyle mi, taş üstünde taş kalmasın öyle mi… orda sadece doğulu vatandaşlarımız mı var, bizim orda okuyan çocuklarımız, gençlerimiz yok mu, memurlarımız, öğretmenlerimiz, askerlerimiz.. onlara ne olacak. siz böyle söylemlerle mi insanlığınızı gösteriyorsunuz. böyle mi insan kalmaya direniyorsun. şu aşamada bile kendim için insan diyemiyorum. insan kalmaya direniyorum, diyebiliyorum. neden insanlığımdan utandırıyorsunuz bizim gibileri.. nedeeeen…
 
hadi bu insanlar cahil, hadi bu insanlar okumamış, görmemiş.. peki ya milyonlara hitap eden o ulusal kanalların spikerleri.. sizler de mi okumadınız, sizler de mi hala cahilsiniz.. şey pardon, her okuyan insan değildi dimi.. sen insanların bilinçaltına yavaş yavaş faşistlik tohumları ekemezsin. sen insanları doğulu batılı diye bölemezsin. sen önce haddini bil.. aptalsın ulan. ağız dolusu küfrediyorum senin gibilere. çünkü aylakdaşımın dediği gibi elimden yalnızca bu geliyor. elimden gelenin fazlasını da yapmak isterdim ama, seni sadece şikayet etmekle yetindim. umuyorum ki gereği yapılır da seni ve sizin gibileri o ekranlarda görmeyiz… dünya insanı olmayı öğreneceksiniz.. öğrenmek zorundasınız.. yoksa sizinle birlikte hepimiz gömülüp gideceğiz. dünya insanı olun ve insanları kategorilere ayırmadan, dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan herkese eşit şekilde sarılın.. yoksa insanlığından şüphe ederim.
 
insan olmak değil, insan kalmaktır zor olan. lütfen durup bir kez daha düşün. ve ruhunuz bedeninizde mi diye yoklayın…’

‘Mavinin Çığlığı’

insanlık yenilmeyecek..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yine yıkıldı dünya..

yine altında kaldık dünyanın..

ama artık sadece dünyanın değil bazı insan kılıklı yaratıkların da altında kalıyoruz.. tonlarca betonun altındayken bile bir de kendileri üzerimize abanıp hemen yok olmamız için dua ediyorlar..

bu insan kılıklıların salyaları ağız denilen ama ağızdan başka her şeye  benzeyen organlarından faşist ruhlarının göstergesi olarak akıyor.. kudurmuş köpekler bile onlardan daha akıl, mantık sahibi..

van’da deprem oldu..

yıkıldık..

saatlerdir üzerimizde tonlarca beton, moloz..

onlarca öğretmen, onlarca öğrenci, yüzlerce insan enkaz altında..

biz de ülkenin değişik yerlerinde ahlarla, vah vahlarla sıranın bize gelmesini ekranın karşısına oturmuş bekliyoruz.. çünkü yazılmış oynanmış ve tekrarlanacak bir oyun bu.. kader denilip işin içinden çıkılıyor.. bir iki ayda unutuluyor ve gidiyor.. bir daha ki sarsıntıda yine aynı şeyler.. kısırdöngü.. dön dolaş aynı olaylar, aynı tepkiler..

fakat görülüyor ki yavaş yavaş insanlık da unutuluyor.. bir de insanlığını kaybetmiş yaratıklar öldürüyor enkaz altında kalanları..

yüzlerce insan enkaz altında, yüzlerce bina yıkılmış , binlercesi oturulamayacak halde ve daha on saat geçmemiş depremin üzerinden bir haber spikeri konuşuyor ‘tabi deprem van’da olsa da üzüldük yine de..’ lan üzülme, sen üzülme.. senin üzüntünü köpekler kovalasın.. senin gibi şerefsizler, insanlık düşmanları zaten üzülmesini bilmez ki.. üzülmek için bir beyin, bir de kalbe sahip olmanız gerekir.. ama sizde ikisi de yok.. sadece frankestein bozması bir yaratıksınız.. sen üzülme, lütfen üzülme ve lütfen ama lütfen bizden, ölülerimizden uzak dur..

sonra saatler ilerliyor bir alt yazı : ‘türkiye, deprem için yapılmak istenen israil yardımını reddetmiş..’ ya arkadaşım sen nasıl yardım talebini reddedersin.. sendeki nasıl bir zihniyet anlamıyorum.. tüm yardımı kabul edeceksin.. dünyanın neresinden gelirse gelsin kurtarma ekiplerini ve gönderilen yardımları kabul edeceksin.. bize gelen yardımı reddedemezsin sen.. benim adıma buna karar veremezsin.. sen kimsin kardeşim politik kaygıların ve oyunların için bana gelen yardıma hayır diyorsun..  al işte dün depremin merkez üssü olan ‘tabanlı’ köyüne ve birçok köye daha hiçbir yetkili uğramamış.. yoldan durup soru sormuşlar ‘tabanlı’dakilere : ‘ölü var mı’ diye.. yok cevabı alınınca da ‘çok şükür çok şükür’ diyip defolup gitmişler.. çok şükür çok şükürmüş.. sadece bu işte senin yaptığın ve de gelen yardıma hayır demek.. bravo.. insanlar evsiz, dondurucu soğukta dışarıda geçirmişler geceyi.. sen sadece ölümden ibaret mi sanıyorsun depremi.. yetişemiyorsun madem her yere peki o zaman neden gelen yardım talebini reddediyorsun.. politik sorunların olabilir fakat yaşanan şimdiki zamanlar insanlığın konuştuğu, her türlü düşmanlık, kırgınlığın, kavgaların unutulduğu zamanlar.. adam sana yardım elini uzatıyor sen reddediyorsun.. zaten bu tür zihniyetlerin bazıları fısıldamıyorlar mı hep : bu depremleri abd, israil gibi ülkeler tarafından yerin altından tetikleniyor diye.. var hem de çok var bunu dillendiren mahlukatlar.. sen kalk faşistçe bir zihniyetle reddet yardımı.. kabul edeceksin yardımı.. ve sen de orada bir şey olduğunda sen yardıma koşacaksın ilk tıpkı orman yangınlarında uçaklarını ve helikopterlerini gönderdiğin gibi.. yoksa insan olmadığınızı düşünür dünya alem..

saatler ilerliyor.. bir partinin genel başkanı açıklama yapıyor, günün dayanışma günü olduğunu, kardeşlik günü olduğunu belirtiyor ve yardıma koşan herkese teşekkür ediyor.. bakıyorsun çoğu gazete ve haber sitesinde manidar bir şekilde ‘kardeşlik’ vurgusu tırnak içine alınarak komik ifadelerle veriliyor bu.. lan adi yaratıklar bu insanlar hep ‘kardeşlik’ vurgusu yapıyorlardı kurulduklarından beri.. on yıllardır da canları pahasına, hapislikler, katledilmeler yaşayarak kardeşlik mücadelesi veriyorlar.. deprem oldu diye kardeşliği hatırlamadılar ki..  kardeşlik için öldürüldüler, kaybedildiler, yargısız infazlara kurban gittiler.. adam kalkmış herkes teşekkür ediyor kardeşliğin, dayanışmanın önemini belirtiyor, siz kalkıyorsunuz faşist emelleriniz uğruna ve geçen hafta bazı yerlerden aldığınız talimatlar doğrultusunda haberler yapıyorsunuz.. deprem sırasında bile psikolojik harbe devam.. aferim size aferim.. insanlık sizi unutmayacak..

zaman akıyor saatler ilerliyor sabah oluyor dondurucu bir gecenin ardından.. daha henüz çevre köylere ulaşılamamış.. gelen haberler birçok köyün haritadan silindiği.. kız öğrenci yurdunda ölenler, enkaz altında kalan kırk öğretmen.. yüreklerimiz yanıyor.. ama bazılarının yüreği, beyni olmadığı için faşist salyaları akıp hırlamaya devam ediyorlar..

başka bir histerik manyak televizyoncu yaptığı sabah programı altındaki zevzeklikte parmağını sallayarak ‘herkes haddini bilecek, sen hem taş atacaksın hem de yardım bekleyeceksin taş attıklarından’ gibilerinden sözler sarf ediyor..  seyrediyor musun bu görüntüleri diye sorarsanız seyretmiyorum.. seyrederken kusasım geliyor çünkü bu yaratıklara.. okuyorum.. ancak okuyabiliyorum gücüm buna yetiyor..  okurken de çıldırıyorum, başım dönüyor, midem bulanıyor. .bu nasıl bir zihniyettir kardeşim.. sen nasıl böyle şeyler söyleyebilirsin.. nasıl bir yaratıksın sen.. nedir bu.. kendinde misin ey insan kılıklı yaratık.. utanmalısın diyeceğim ama senin gibi yaratıklar utanmasını bilmez ki.. ne acı.. içimden sadece küfür etmek geliyor ve elimden de bu geliyor.. ağız dolusu sana ve senin gibilere küfür ediyorum ve on milyonlarca insan da sana böyle küfür ediyor..

sokağa çıkıyorum el ediyorum bir taksiye biniyorum.. daha iki dakika geçmeden taksici deprem bahsini açıyor.. gevrek gevrek sırıtarak ‘yüce rabbim nasıl ders verdi değil mi abi’ diyor.. boğazım kuruyor, seslenemiyorum el işaretleriyle çek sağa diyorum.. utanmaz arlanmaz yaratık, sen nasıl bir insansın ya, kime ne dersi veriliyor kardeşim.. ‘abi sen beni yanlış anladın..’ ‘hassiktir lan oradan yanlış anlamışım.. çek arabanı..’ yaradan ders vermişmiş van’a.. ulan önce sana ders versin insanlık öğren biraz pis ucube.. bolu’ya, adapazarına, gölcüğe, iran’a, afganistan’a, kütahya’ya, japonya’ya da ders vermişti değil mi..

delirmiş gibi yürümeye başladım.. inanmıyorum ya.. bir kabus gibi olanlar, duyduklarım, okuduklarım.. tüylerim diken diken oluyor.. istanbul depremi için öngördüklerimizi düşünüyorum ve korkuyorum.. olası bir istanbul depreminde yıkılan tüm binaların üzerine kireç döküp, beton atacaklar ve üstlerine büyükçe mezar taşları koyacaklar diyorum hep ve istanbul’da yaşayan tüm tanıdıklarım da başlarını eğerek kabulleniyorlar bu öngörümü.. çünkü küçük il ve ilçelerde olan depremlerin sonuçları ve sonraları yıllardır ortalarda.. hele böyle taksiciler, program yapan televizyoncular, gazeteciler olduğunu düşünüce vay halimize diyorum..

mekana geliyorum öğlene doğru.. gazetelerde ilk okuduğum bir televizyon muhabirinin enkaz altındaki bir çocuğa mikrofon uzatarak ‘ne hissettiğini, ne düşündüğünü sorması.. beynim donuyor.. kulaklarımda bir uğultu ve çınlama sesi birlikte.. tansiyonum tavanlara vuruyor hissediyorum.. ensem ağırlaşıyor. ceketimi alıp küfrederek dışarı çıkıyorum.. hızlı hızlı yürürken düşündükçe çıldırıyorum..

gerçekten küfür etmekten başka ne yapabilirim soruyorum sizlere.. enkaz altında bir insan ve mikrofon uzatan bir insandan bozma televizyon yaratığı : ‘ne hissediyorsun, ne düşünüyorsun..’ valla senin hakkında eminim pek iyi şeyler düşünmüyordur ya.. hele o enkazın altından bir çıksın da.. olacak şey değil ya.. ölüyü diriltir bunlar sonra ölüye utanmazdan soru sorarlar..

kaç gündür kaddafiye yapılan vahşeti televizyonlarından, gazetelerinden kısacası propaganda aygıtlarından gözümüzün içine içine sokan, beynimize çivileyen medyanın hali bu depremle birlikte bir kez daha ortaya çıkıyor.. insanlıktan nasiplenmemiş bir yaratıklar topluluğu.. yirmi gündür savaş çığırtkanlığı yapan, barışı konuşacağına ölüm naraları atan medya arkasından kaddafiyle birlikte doruğa ulaşıp zafer çığlıkları atmaya başladı.. bir diktatör devrildi.. evet bir diktatör devrildi ve yeni diktatör grubu iktidarı ele geçirirken sizin insanlığınızın da bittiği ortaya çıktı.. bakın diktatör deviren zihniyetin yaptıklarına.. bir de müslüman bunlar.. ölüye saygı bile yok.. utanmasalar kanını içecekler.. her türlü küfür, el kol hareketi, yaralıyken sopayla cinsel taciz, linçin en alası.. ne olmuş ne güzel yaptıklarının cezasını çekiyor işte, diktatör deviriyorlar diyorlar.. arap baharı ‘yapıyorlar’ diyorlar.. yiyeyim sizin baharınızı.. bak adam şeriat ilan etti.. sanki kaddafi zamanında şeriat yoktu da bunlar en has şeriatı uygulayacaklar.. canım ‘demokrasi’ geldi libya’ya ya.. petrolü fransızlar, abdliler ve bilumum güçler parsellediler ama yaşasın ‘demokratik şeriat’ geldi libya’ya.. özgürlük geldi canım.. özgürlüğün geldiğini yazan ve savunan ve böyle özgürlüğü ballandıra ballandıra anlatan gazeteci eşkıyalara tek sözüm hadi lan oradan.. hele bu tayfadan ‘solcu’ geçinen gazetecilere diyecek lafım bile yok.. sadece acıyorum sizlere..

kaddafi süreci sırasında da geçen de bahsettiğim karı-koca yaratıklardan kadın olanı yeni bir şey yumurtladı.. ‘che yamyamdı ve barbardı’ diye.. can baba hayatta olsaydı en güzel cevabı verirdi sana.. yine de sen anladın can babanın cevabını, anladın anladın.. senin ne haddine ya ve sen kimsin kardeşim che’ye yamyam ve barbar diyorsun.. dünya 3000 yılını gördüğünde bile yine che’yi bilecek ve sevecek ama senin gibi yaratıkların lafı bile edilmeyecek.. utanmaz şekilde sadece çığlıklar atarak, bağırarak che’yi, deniz gezmiş’i yok edemezsin ve hiçleştiremezsin.. çünkü sen bir hiçsin.. che katledileli on yıllar geçmiş ama bak hala seni ve senin gibileri korkutuyor ve korkutacak ve ‘kenanım’ın dediği gibi hak ettiğiniz küfürlerimiz kulaklarınızın arkasında olacak her daim.. ekranda klonlanmış gibi dolaşıp ve eminim hiçbir sayfasını okumadığınız kitapları sallayarak güzel insanlara sen sövmeye devam et.. sen küçüleceksin onlar ve bizler hep sana güleceğiz..

ve işte bu ülke bunları dinliyor, okuyor sabahtan akşama kadar.. 24 saat durmuyor rıza üretim araçlarının borazanları.. ölümden bile rol çalıyorlar.. ölüme bile siyaset bulaştırıyorlar.. kendim için değil fakat sevdiklerim için korkuyorum siz ve sizin gibilerden.. insanların en büyük düşmanı ne hastalıklar, ne savaşlar, ne depremler.. asıl tehlike sizin gibi insan kılıklı yalan makineleri.. insanı ve insanlığı asıl sizler öldürüyorsunuz alçaklar..

vanlı tüm kardeşlerimize geçmiş olsun diyorum, ölenlerin yakınlarına sabırlar diliyorum.. acınız acımızdır diyorum ve sizlerin yardımına koşan her milletten, her ülkeden insanların hepsinin ellerinden büyük küçük demeden öpüp teşekkür ediyorum..

insanlık yenilmeyecek..

Crockett..

insan olun…

‘depremle sarsılan insanlara ‘iyi ki olmuş, haddini bilecek herkes’ diyen faşistlere ‘insan’ olun lan çağrısıdır bu… insan olun…’

 

‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterlidir.” – Karl Marx

‘Şiirden’ İki Aylık Şiir Dergisi’nin 7. Sayısı Çıktı !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiirden Dergisi’nin 7. Sayısında;

 

Şiirden Dergisi, 7. sayısının soruşturma konusunu “Gerçek, Gerçeklik ve Şiir” olarak belirledi, Metin Cengiz’in yönelttiği soruyu İsmail Mert Başat, Ahmet Ada ve Onur Bilge Kula yanıtladı. Metin Cengiz de soruşturma paralelindeki “Şiir, Gerçek ve Gerçekçilik” adlı yazısıyla konuya açıklık getirmeye çalışıyor.

Şiir ortamının da Münkir ile Nekir defterine gereksinimi yok mu? Defterler açılıyor… Yücel Kayıran “Münkir ile Nekir Defteri” adlı yazılarıyla bu sayıdan itibaren dergimizde olacak.

Kenan Yücel Kopuk adlı kitabından yola çıkarak Bâki Ayhan T. şiirlerine tutuyor merceğini. Müesser Yeniay ise Behçet Necatigil’in “İçerde” adlı şiirini psikanalitik açıdan inceliyor.

Metin Cengiz şiir kitapları arasındaki yolculuğunda Ahmet Telli ile Yaşar Miraç’ın şiirlerini bütünlüklü bir okumayla ele alıyor. Ahmet Ada “Modern Şiirde Yüzey Yapı Derin Yapı Mekiği” adlı yazısında modern şiirin yapısını açımlıyor.

Onur Akyıl Şiirin Kayıp Defteri adlı bölümümüzde okurlarımızı genç şairlerin iyi şiirleriyle buluşturmaya devam ediyor; bu sayımızın genç şairi Belgin Günay.

George Santayana’nın “Şiirin Öğeleri ve İşlevi” başlıklı yazısı Volkan Hacıoğlu’nun özenli çevirisiyle bu sayımızda da devam ediyor. Mehmet Gökyayla “Şiir Eleştirisinin Neresindeyiz” adlı yazısında eleştirmenini, eleştirmenlerini arayan şiir ortamına değiniyor.

Müesser Yeniay “Kopya Adam” adlı yazısında, ilkel yorumlar, keyfi çarpıtmalarla her fırsatta dergimize sataşmayı maharet bilenleri konu ediniyor; sırtını şiire ve gençliğe dayamış Şiirden Dergisi’nin doğru bildiğini söyleyen devrimci tutumu karşısında saman altından su yürütmeye çalışanların umarsızlıklarının bir fotoğrafı olarak da nitelendirilebilir bu yazı.

Bu sayıda şiirleriyle yer alan şairler:

Yavuz Özdem, Haydar Ergülen, Muzaffer Kale, Ali Rıza Gelirli, Yücel Kayıran, Mehmet Sarsmaz, Kenan Yücel, Volkan Hacıoğlu, Mehmet Altun, İnan Ulaş Arslanboğan, Ulaş Yiğiter, Barış Özdemir.

 

Şiirden Dergisi 7. Sayı / İçindekiler:

  • Dergiden
  • Şiir, Gerçek ve Gerçekçilik – Metin CENGİZ
  • Gizli Çiçek Kolonyası – Bir Kitabı Bitirmek – Toplandılar (Şiirler) – Yavuz ÖZDEM
  • Soruşturma (Gerçek, Gerçeklik ve Şiir) – İsmail Mert BAŞAT, Ahmet ADA, Onur Bilge KULA
  • Kişisel Gelişim – Yola Koyulmak (Şiirler) – Haydar ERGÜLEN
  • Modern Şiirde Yüzey Yapı Derin Yapı Mekiği – Ahmet ADA
  • Uzaklarda Sus İşaretleri Var (Şiir) – Muzaffer Kale
  • Deli Heceler (Şiir) – Ali Rıza GELİRLİ
  • Şiir Kitapları Arasında (Ahmet Telli: Bir İnancın Değişen Şiiri / Yaşar Miraç: Yerel İsyanın Şiiri) – Metin CENGİZ
  • Karamet (Şiir) – Yücel KAYIRAN
  • “Kopuk” ve Bâki Ayhan T. Şiirleri Üzerine – Kenan YÜCEL
  • Dokunmak Dünyaya El Sıkışmak Tanrıyla – “Açılan Perde” ya da “Allahım Hangi Yüzün Çirkin? (Şiirler) – Mehmet SARSMAZ
  • Behçet Necatigil’in İçerde Adlı Şiirinin Psikanalitik Okuması – Müesser YENİAY
  • Sonsuzun İpliğiyle – Anasıyla Babası Ayrılan Çocuk (Şiirler) – Kenan YÜCEL
  • Dante’nin Elindeki İp (Şiir) – Volkan HACIOĞLU
  • Şiirin Kayıp Defteri – OnurAKYIL
  • İpek Dili (Şiir)– Belgin GÜNAY
  • Şiir Eleştirisinin Neresindeyiz – Mehmet GÖKYAYLA
  • Yağmurlar – Zehirdir (Şiirler) – Mehmet ALTUN
  • Kopya Adam – Müesser YENİAY
  • Her Şeyin Başkası (Şiir) – İnan Ulaş ARSLANBOĞAN
  • Ruh Yamaları – Ulaş YİĞİTER
  • Şiirin Öğeleri ve İşlevi–III – George SANTAYANA
  • Serhoş’taki Aktör Özneler– Hasan EFE
  • Yaş – Kıştan Keder – Barış ÖZDEMİR
  • Münkir ile Nekir Defteri – Yücel KAYIRAN
  • Şiir Aktüel (Datça’da “Şiir Feneri” Can Yücel’in Yanında / 2011 Nobel Edebiyat Ödülü Şair Tomas Tranströmer’e verildi / Yitirdiklerimiz: Ahmet Uysal, Seyhan Erözçelik, Didem Madak)

 

Şiirden Dergisi Künye Bilgileri:

ŞİİRDEN İki Aylık Şiir Dergisi

Eylül – Ekim 2011 Yıl: 2 /Sayı: 7 –  8 TL

İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni:

(Şiirden Yayıncılık) Metin Cengiz

Yayın kurulu: Celâl Soycan, Metin Cengiz, Yavuz Özdem, Kenan Yücel, Volkan Hacıoğlu, Müesser Yeniay, Kader Sevinç

Kapak Tasarımı: Cansın Bozoğlu

Kapak Fotoğrafı: Cansın Bozoğlu

Grafik Uygulama ve İç Tasarım: Burcu Demirbaş 

E-posta: siirdendergi@gmail.com

Adres: Samandıra Cad. Harmanlık Sok. Özlem Ses Sitesi B Blok, No:1 Yakacık-Kartal-İstanbul

Abonelik : www.siirden.net –   0.537. 251 29 31

aslında…

Aslında…

Aslında…

Aslında…

Aslında kendinde değil hiçbir şey eskiden olduğu kadar. Her şey amansızca değişiyor, değiştikçe aslındalıkları başka aslındalara yaklaşıyor; karmaşıklaşıyor…

Telaşla maskeleniyor insanlar, aslındalarının kimin aslındasına yaklaştığına  bile dikkat etmeden, toplum olabilmek adına, içlerinde kendilerini haklı çıkaracak bir çok yalanlarıyla maskeler ediniyor her insan. Aşklar kartpostallarda kalıyor, aslında sadece para kazanmak adına üretilmiş, duygu similasyonları saçma sapan kartpostallar…

Karşısında otururken unuttuğun duygularına dem vurup altlarında ezilmene olanak tanıyan büyük aşk filmlerindeki figüranlara bile “şanslı” gözüyle bakan, aslında biraz çabalasaydı, teğet geçtiği aşkların izlediği senaryolardan daha büyük olabileceğini hiç düşünemeyen, maskeleri altında, ihtimaller kenarında dümdüz yürüyen insanlar…

“Sevişme” sözcüğünü duyduğunda yüzü kızaran, gözbebekleri büyüyen, dudaklarını ısıran; aslında gecelerce hayaletlerle sevişen çoklu, pek çoklu yalnızlıklar…

Yanında duran kadının bir zamanlar ayak bileklerine bakarken bile doyumsuz hazlar duyduğunu anımsarsın, sonra şimdine dönersin ve farkına varırsın o an sana sadece ihtiyaçlarını taşıyan kemikler olduğunun.. ve senin yanından, güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, geçmişinde uğrunda ölebileceğim şey diye ifade edebilmeye cesaretinin olduğun kadını, ona sahipken, aptal bir senaryo sürecinde bunları hatırlıyor olman ne acıdır. Aslında ne acıdır ki tüm bunları bir çırpıda okuyuveriyorsun. Belki de düşünüyorsundur, tahminim bundan ileri gitmez. Ya da gidebilir mi ?  Çamurlar içinde yaşarken kendimizi teselli edecek bir ahlaki zemin bulmamız bazen zor olabiliyor, değil mi ? Bak yine yanındakine dönüyor konu dönüp dolaşıp, yahut ben dönmesini istiyorum. Toplumsal yaşama o kadar adapte olmuşuz ki, ihtiyaçlarımızı o kadar kapsamlı hale getirmişiz ki, en ufak bir sarsılmada depresyona giriyoruz. Kurduğumuz zincirlerin etrafımızı sardığının farkında değiliz. Kırılan ilk halka bir anda kendimizi çırılçıplak hissetmemize neden oluyor üstelik. Sonra profesyonel destek.. Seni tanımayan, sana sadece kitap sayfaları ardından bakan, kirpiklerindeki nemin senin için ne anlama geldiğini bilmeyen ( ki bilmek isterse bile kendini görebilme, kendi aşımsız sorunlarını anımsama riskine giremeyecek ) kendini daha iyi hissettiğin, şirin şirin kutucuklara, minik şişelere konmuş ilaçlara, haplara ulaşabilmen için imza yetisine sahip bir profesyonelden gelen yardım. Külahıma anlat, sen anlatırken ben de lavaboya gideyim.

Ne oldu ? Neden yaptın bunu ? Külah o sadece. Seni anlamasını nasıl beklersin. Ne bu saldırganlık ? Onun bir kişiliği yok, hoş olsa bile ısırmandan sonra seni anlamak istemez ki zaten. Bırak külahımı ısırma !

Yanındaki..

O işte..

Bir gün yanında olmayacağını düşündün mü hiç ?

Elbette düşündün. Sonra korktun ve kaçtın. Hatta işyerinde arkadaşının anlattığı fıkrayı geri koydun bilinç üstüne, aklının geri dönüşüm kutusundan alıp. Fıkra ilgin bittikten sonra da dolaptan kola almak için kalktın. Dolaba giderken illa ki gözüne başka bir şey çarpar ( ki çarpması için veya kendi içinde konuyu değiştirmek için tüm duyuların açıktır ) ve unutuverirsin. Uzun bir süre unutmayı da başarırsın.  Özel bir tarihe kadar mesela. Hani hep unutmamak için ufak kağıtlara yazıp cüzdanının “zula” sına sakladığın özel günler. Benim gibi arkasına hesap bile yapmışsındır belki, hesap yapman gereken bir durumda “müsvette kağıt” bulamadığın bir anda.. ama benim farklı tabi. Dolaptan kolaya almaya giderken unutmaya çalışmama fırsat vermedi “O’nu kaybetme” hissiyatı. Çünkü O’nu kaybettim ben. Yani bu cehennemin tadını biliyorum.

Yanındaki cenneti kaybettiğinde, ne dolaptaki kolayı, ne de arkadaşının fıkrasını hatırlamaya takatin kalmayacak. Ve hiç takatin kalmayacak radyatörün bile güzel görünmesi için danteller ören o “güzel insan” ı özlediğini birilerine anlatmaya.. Sevişme sözcüğünün utanılacak bir şey olmadığını anlayacaksın. Aşkı anlayacaksın kısaca…

Külahımı bırak, git ‘o’na sarıl…

Onu kaybetmenin bıçak sırtı olduğunu anlat.

Ki bilmezsin aslında;

Aslında ne olduğunu bu cehennemin…

Aslında bunları yazmayacaktım, hiç karışmayacaktım sana, ne bileyim. Zaten yanında bile değilim; yanında olsam da sana yandaşta olmazdım aslında. Soğudum anlıyor musun ? çevreme baktıkça da soğumayı abartıyorum, donuyorum. Hep tedirgin sabahlara uyanıyorum ve gülümsüyorum her şeye. Gülümsemekten başka izah bulamıyorum yaşananlara. Dümdüz gidenlerden olmamak adına önüme çıkan her yola sapıyorum, her yöne açığım, dönüyorum, dolaşıyorum, zamanla oyunlar oynuyorum, gülümsüyorum… Her köşe başında sobelesin istiyorum hayat beni. Ama olmuyor, bu dehlizde çırpındıkça daha da dibe vuruyorum…

Aslında…

Aslında…

Aslında, bunları üzül diye söylemiyorum, ajitasyon da yapmıyorum. Sadece yarın kaçırdığın otobüslerden, unuttuğun özel günlerden, ayaklarının aşındırmadığı yollardan, dolabındaki koladan, saçma sapan fıkralardan merhamet dilenme diye söylüyorum… cehennemde sadece ateş yok, bil istiyorum. En büyük ateş tenini yakan değil, kalbindeki ufak kıvılcımlardır diyorum. Sarıl diyorum yanındakine, benim yapamadığımı yap istiyorum. Çünkü maskelerimiz altında can çekişen, hiçleriz biz. Birilerinin birilerine bağlı, birilerini birilerine bağlamaya her daim hazır bir sistemin “feda edilebilir” üyeleriyiz biz. Görünen hiçbir büyük resimde yok suretlerimiz. Hiçbir resimde o kadar büyük görünmüyor küçülmelerimiz…

Aklının unuttuğun köşelerinde birer biblo gibi duran şeyleri hatırla, buruşturup attığın hayallerini. Ayrı yastıklardayken başlarınız, henüz sahip olamamışken varlığına neler düşündüğünü anımsa. Anımsa ki henüz yanında, anımsadıkça yüzünden gülücükler yaratan o insan. Yeni bir kaybedene gülümseyerek yaklaşan beni anımsa. Seninle daha sonra karşılarız. Mesela bir parkta, ben kayıplarımı, sen güvercinleri beslerken. Ortak bir konu bulana kadar İstanbul konuşuruz. Belki çatlamış ellerimden, belki eteği sökük hırkamdan anlarsın kaybettiklerimi ve bana acırsın; bir parça ekmek kırıntısı verip güvercin beslerken bir an unutabilmemi sağlarsın.. Sonra yine İstanbul konuşuruz, bir ortak noktamız olmadığını anlayıp. Anlatırsın içinden “o” na olan şükranlarını bana ve güvercinlere, usulca…

‘Düşsel’