Archive for Temmuz, 2011

çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım!

“… Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.”
Didem MADAK
 
didem madak çok genç yaşta ölümü  yaşadı..  çok çok iyi bir şaiiri unutup, geçmek istemedim..
şöyle kısa bir hayat tanımı .. bir kaç yerden alıntılar..  ve 2 adet şahane şiir ..

1990 kuşağının en iyi şairleri arasında gösterilen Didem Madak, 23/7/2011 tarihinde hayata veda etti. Bir süredir kolon kanseri tedavisi gören Madak, 41 yaşındaydı. ‘Müsvedde’ şiirinde “Anlatarak bitiriyorum hayatımı/ Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat/ Bir çiçek çizdim bu akşam avucuma/ İsmini her şey koydum/ Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan/ Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım/ Yıldızlı bir gecenin” diyen Madak’ın cenazesi bugün öğle vakti Şişli Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
1970 İzmir doğumlu Madak, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Tezgâhtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde de çalışan Madak’ın şiirleri Ludingirra, Öküz ve Sombahar gibi dergilerde yayımlandı. ‘Grapon Kâğıtları’ isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü kazanan Madak, 2002 yılında ‘Ah’lar Ağacı’, 2007 yılında ise ‘Pulbiber Mahallesi’ adlı şiir kitaplarını yayımlamıştı.
Bireysel ve toplumsal özgürlük vurgulu şiirlerinde kadının iç dünyasını yansıtan Madak aynı zamanda, Wayne Miller ve Kevin Prufer’ın yayıma hazırladığı ‘New European Poets’ adlı antolojide ‘Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!’ şiiriyle Türkiye’yi temsil etmişti:
‘… Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım./ Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum./ Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen/ Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?/ Bir gül, bir güle derdi ki görse/ Yalan söylüyorum/ Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.’

çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım!

‘zenciler prensesi olacağım
hayat işte asıl o zaman başlayacak’

pippi uzunçorap
çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
bilmiyorsunuz. darmadağın gölgemi
çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
karanlıkta oturuyorum. ışıkları yakmıyorum.
çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
bir yağsam pahalıya malolacağım.
ben bir bodrum kat kızıyım bayım
yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
fakat korkuyorum. birazdan da
kırk üç numara ayakkabılarınızla
bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
bu iyi olmaz bayım!

“gün akşam oldu” diyorum
ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
cam kırıkları yiyorlar
rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
rengarenk yap-boz parçacıkları
anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
hayır, sanırım sabahı bekleyemem
bilmiyorum.
insanlar rüyalarını acilen anlatmalı.

ondört yaşındaydı ruhum bayım
bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
o ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
sinemalarda da “organzm gıcırtıları” oynuyordu.
kaçmaya çalıştım. olmadı.
bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
neyse işte
ben her filmi hatırlarım
sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
“sofinin tercihi”ni seyrederken çok ağlamıştım.
öpüşen guramilerle ilgili bir film yapsalar
onu da mutlaka hatırlardım.
insan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
bir “eşya toplayıcısıyım” bayım.

büyük gemiler yok artık bayım
büyük yelkenler de
büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
işte az önce bir karabatak daldı suya
bir süredir de kayıp
dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
bir gül, bir güle derdi ki görse
yalan söylüyorum
güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

DİDEM MADAK

..

 SİZ AŞK’TAN N’ANLARSINIZ BAYIM?

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum…
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım…
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmaya
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

DİDEM MADAK

amy winehouse için kederim ise ayrı bir yazı konusu… o bir kelebekti ve ömrü bu kadardı.. daha fazla yaşayamazdı..

bir şarkısını gönderiyorum.. 

love is a losing game..

çok sevgiler..  

‘Taflan’

Tuncel Kurtiz’den : Otobüs..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘isviçre’deki evde telefon çalıyor birden, tunç okan.. ‘abi, seni çok aradım, nerelerdesin, mutlaka görüşelim.. ben şimdi bir belgesel çekiyorum.. sonra görüşürüz.. tamam, benim telefonum şu.. tamam..’

bir bakıyoruz ertesi gün bir telefon: ‘geldim, sizin evin önündeyim..’, ‘buyur, gel yukarıya..’ sarılmalar, ‘kaç yıl oldu baba, seni nasıl özledim.. bak bir gün çalışacağız, buluşacağız dedik, işte buluştuk..’ çok güzeldi..

‘mutlaka bir film yapacağız..’

‘bir film yapmak kolay değil..’

‘biliyorum, öğreniriz..’

ve hikayeler..

bu arada ‘bebek’ filminin cezayir’de çekilmesi kesinleşiyor.. rahmi saltuk da filme alınıyor.. tunç okan da küçük bir rol oynamak üzere cezayir’e çağrılıyor..

yaptığımıza pek de film denemez.. barbaro daha çok acemi.. ama çok beğeniyor yaptığını.. işte öyle bir film çıkıyor oradan..

isviçre’de dişçilik yapan tunç okan bir film çekmeyi kafaya iyice koymuş artık.. 68 günleri, üniversitede arkadaş olan iki isviçreli, biri tunç okan, birisi tuncel kurtiz.. birisi dişçi oluyor, birisi mühendis.. aynı kızı seviyorlar.. sonunda bir düello yapıyorlar.. böyle bir hikaye anlattı bana tunç okan.. ‘iyi bir hikaye olur’ dedim.. ‘sen ve ben, iki isviçreli..’

sonra bir ‘otobüs’ senaryosu üzerine çalışmaya başladık.. istanbul’dan başlamak istiyordu.. florya plajında uzun donlu insanlar vardı.. bunların hepsi kalktı, bir otobüs geldi, içinde insanlar vardı.. bunlar harikulade gelişti..

fakat filmin ortalarında tunç okan’ın patron tavırları takınması, insanları ayırması ve bütün bunları kimseye para vermeden yapması? herkes oraya beni sevdiği için, bana inandığı için geliyor.. ben de herkese demişim ki ‘bu hepimizin filmi, herkes bu filmin ortağı olacak, ama yüzde bir ama yüzde yarım..’

bazı anlaşmazlıklar yüzünden filmin bir bölümünü bitirdikten sonra bizim tunç okan sırra kadem bastı ve filmlerle birlikte gitti, şoförü oynayan oğuz roylas’ı aldı.. hamburg kerhanelerinde birkaç sahne çekti ve filmi böylece bitirdi.. sonra mektuplar yazdı, ‘bu filmi ben yaptım, güneş balçıkla sıvanmaz’ gibi beylik laflarla.. ‘sokaktan topladığım insanlarla film yaptım..’ çok üzüldüm..

yıllar sonra sizin festivalde, bursa’da ‘otobüs’ filmi gösterilirken karşılaştık.. film başlamadan önce mikrofonda ‘bugün yıllar sonra ‘otobüs’ filmini burada izlemek benim için harikulade bir şey.. ama daha önemli bir şey var ki, yıllar sonra burada karşılaşabildiğim tuncel kurtiz.. onunla beraber olabilmek, tekrar onu görebilmek ne büyük mutluluk..’

teşekkür ettim..

ben ‘otobüs’ filminden bir kuruş para almadım..’

‘TUNCEL KURTİZ’

‘BÖLÜK PÖRÇÜK’ , TUNCEL KURTİZ , BOYUT Kitapları, 216 Sayfa, 2004..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜŞÜNCE

Zaman, tahayyülün renksiz meyvası

Hayatın bitmeyen raksında keder;

Mes’ut rüyaların saf rayihası;

Uykuda çimlenen ilk düşünceler.

Günahsız arzular, şekilsiz zaman;

Bir rüya gülüşü, içli ve sade;

Yükselir ansızın dal uçlarından,

Bulutsuz rüyalar şekillenince.

Çılgın rüyalardan dökülen billur.

Mevsimi dallardan içen mavilik,

Bir cennet meyvası dallarda huzur;

Meçhul masallardan kalan renksizlik.

 

EDİP CANSEVER

(İlk Şiiri, 1944..)

(Alıntı : PAPİRÜS Aylık Dergi, Sayı : 2, Temmuz 1966..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benim biraderler: Yeryüzünün ızdıraba gark olmuş ruhları

Aslında yeryüzünde bulunmalarına rağmen, hala elmayı yememiş ve cennetten kovulmamışları itham etmek gibi bir amacım yok. Sadece yazmak, baş ucuna ilişmek istedim Amy Winehouse’un… Bilmek bazen kesmiyor insanı; hani hamlığından kurtulup ya da bunun zehabına kapılıp pişiyorsun ya… Yok aslında öyle bir şey, yaptığın belki de sadece içindeki o kuyunun üzerine çekip tahtadan kapağı, Hayyam’ın rubaileriyle gözyaşlarını yerlerinden çıkmasınlar diye, işte onlar orada dursunlar da göğsündeki derin yarık tekrar kanamaya başlamasın diye, hıçkırıklı kahkahalar atmak. Bu işte en iyi yaptığım  şey. İşte bu “şey” diyerek işaret ettiğim istidatlarımı da bilincim ve hafızam gibi kurarım. Malzemeyi de alemden ve bilinçaltımdan toplarım.

 

Bakışlar… Hafızamda kayıt dışı bakışları toplanır cümle alemin. Orası öyle bir kuyu ya, varsın dolsunlar içine. Ancak mümkün değil, bana değdiği, benile irtibatlandığı andan itibaren arkamı dönüp gitmem. Evet yaşarım hem de çok güzel yaşarım gündeliği, ancak hafızadaki bakış o da benle yaşar dolaşır sokaklarını dünyanın. Bilirim, bu benim kadim bilgeliğim. Dünyaya ikinci doğuşum, yine acıyla olmuştu; ammawelakin ağlayamamıştım bile… Hayat zordu wesselam we tam sırt çantamı alıp yola çıkacakken, kendimi Bay Sınır Durumlarla Sınanmanın kollarında bulmuştum. Elbette, tabi ki, o yolculuğa hiç çıkamadım; ancak söz konusu Bay’ın rehberliğinde çıktığım yolculuğun yanında o, 80 günde devr-i alem kalırdı. Şimdi buradan bakınca, eywallah sayın bayım! 

Amy W., en başından göründü işte o derinumutsuzacıboşluk BtŞ’ye… Daha önce Kurt Cobain’de de olmuştu, benim gökyüzümün yıldızlarında da… Yine de çok güzeller, yine de paha biçilemezler… Ol sebepten, bu aralar, ilk tekkeme vefa ziyaretinde bulundum; iki tur döndüm etrafında ortasındaki ızdıraptan müteşekkil kara deliğin. Ne çok sewerdi o kara delik beni, ne çok içine alır ve geri çıkarırdı; çünkü acıdan gözlerim kanadığı zamanlarda bile, deli gibi gülerdim.

 

Ama yine de, Amy’nin üzeri örtülmüş cesedini taşırlarken ambulansa, bir defa daha teyit ettim ki, ne sonluluk ne de bu fikrin benile birleşmesinden doğan o piçhiçlik duygusu beni bırakıp da gitmeyecekler bir yere. Öyleyse: “Yüreğim kimselerden ihsan dileme/Bu amansız felekten aman dileme/Bil ki derman aradıkça artar derdin/Derdinle haldaş ol, derman dileme (Ö. Hayyam).”

‘İbn-i Zerabi’

Dibin tadına vurulduk !!!

Sadece iki satır bişey yazıp çıkacağım diye düşünüyorum zaten işler acayip bir şekilde yoğun Crockett devamlı sitem ediyor iki satır bişey yaz diye . Yazamıyorum bir sürü yazar arkadaş bile benden çok yazdı siteye sanıyorum . Takip de ediyorum sağlam yazıyorlar yüreklerine sağlık .

 

Dün yine çöplükte içiyorduk bu Crockett’ın ısrarlarını anlamıyorum bazen kafam zaten trilyon olmuş hala iç te iç . İçiyoruz da ne zaman bırakacağız karaciğer ‘ i masaya merak ediyorum .

Bu aralar vucudumun sinyal verdiğini hissetmiyor değilim ama durmak yok içmeye devam !

Bir kaç satır da aylakadamiz için bişeyler söylemek istiyorum . Nerden başladık nasıl başladık nerelere geldik . Bugün geldiğimiz noktaya ben bile şaşırıyorum . Sitenin istatistiklerini gördükçe yaptığı hit sayılarını gördükçe gururlanmamak içten değil sevgili dostlar . Ve biz hala bu siteye reklam almıyoruz . Bu alana o kadar çok reklam vermek isteyenler var ki anlatamam . Ama inatla reklama karşıyız !!!

 

Sıcaklarla da başımız epey dertte bu sıcak havada çok sert içkiler içmemenizi tavsiye ediyorum ki ben bu ettiğim tavsiyeye hiç bir zaman uyamayacağım bunu da biliyorum .

Dipte kendimizi bulduk , dibin tadına vurulduk !!!

 

BLACKHAWK (Aga’nın tabiri ile REİS)

hey ! hareketsiz…

‘- hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilmezler…’ – rosa luksemburg

kendimden çok uzaktayım yine…
her şey aklımda koşuştururken, hareketsiz bir sızı var içimde…
duvar dibi gibi…
oysa alışmaya başlamıştım. keskin viraj gibi birden bire değiştirdiğin hayatıma…
biraz olsun tekrar içtenleşmeye başlarken gülüşüm, yine sahteleşip beni terk etti..
hiçbir şey yapmak istemiyorum bugün…
beni yine dönme dolaba bindirip en yüksek yerde elektriği kesen, üstelik birde şiddetli rüzgarlarla beni deneyen, her gün, her sabah illaki baktığım ve hep bir daha asla bakmayacağım dediğim facebook foton mu, su şişesi mi, yoksa bana aldığın ayakkabılar mı bilemedim…
hani en son senle içtiğimiz tekila var ya… hani sen yine bahçesi olmuştun pembeli, kırmızı yanakların…
hani yüzünü eşkiterek içtiğin içki, eline tatlı tatlı şeyler yazdırmıştı, şimdi okununca tatlılıktan ziyade, bizans mızrakları gibi gelen cümleler…
kahretsin!!! sigarayı üfleyişinde geldi şimdi  aklıma, efkarla işve arası bir kavisi vardı dudaklarının…
ne çok yakışıyordun geceye ve alkole…
sonra ben ayak parmaklarına komik komik suratlar çizmiştim de sen yine çok salakça bulmuştun hani…
sana gönderdiğim cevizlerin kabuklarına da çizmiştim o komik gülen suratlardan… acaba o zamanda salakça gelmiş miydi?
her neyse işte ben o tekila şişesini atmadım… su şişesi yaptım ve gün içindeki en işe yarar reaksiyonumda, off çeke çeke şişeyi kafama dikmek… dolabın önünde öylece dikilirken, yine istilasına uğruyorum hiç hesapta olmayan anıların ve……
sesini duymak istiyorum… sadece sesini duymak… ama sen bilme istiyorum… bilmeden bahset günlük sıkıntılarından…
evinden bahset, yapmak istemediğin ev işlerinden, dökülen kahveden, bencillikten, gitmek istediğin konserlerden, izlediğin filmlerden, yeni aldığın giysilerinden, hamza’dan, borçlardan, sana bebekken süt getiren amcadan, hatta ONDAN bahset…
ya da hiçbir şey yapma dur öylece nefes alışını duyayım…
bilinçli şekilde acı yaşamak bu olsa gerek…
bana aldığın  ayakkabıları giyerken de  ne kadar eskidiklerini fark ettim, peki neden eskimiyor böğrümdeki bu sızı?
bazen kendimi balık gibi hissediyorum… oltana takılmış, sonra sen tarafından ufacık bir leğende bir süre bakılmış, sonra  ”-ne bu ya tuta tuta bu balığımı tuttun! küçük balık bu, işine yaramaz, öbür leğene attığın balık daha iyiydi, boş ver at gitsin bunu denize…!
diyene kulak verip apar topar tekrar denize atılmış bir balık gibi…
hatta o kadar umarsızca ve acele fırlatılmış ki denize; çarpacağı kayalıklar hesaba katılmayan, sersemleşmiş bir balık gibi…
şimdi tekrar tüm her şeyi bir başıma omuzlamak ve iyileşmek zor…
aman ha.. yakındığımı düşünme sakın… hiç ama hiç yakınmıyorum sadece hüzünlü bir şey  işte…
aklıma geldiğinde !
sümüklü halde hatırladığım çocukluk arkadaşlarımı, facebook’ta çoluk çocuğa ve zamana karışmış halde bulduğumdaki burukluğu yaşıyorum o kadar….
hem ben sayende birçok dost edindim sevgili ecelim… böğrümdeki sızına borçlanarak buluştuğum dostlar…
yüzlerini görmediğim ama her birinin yaralı bir güvercini okşar gibi yüreğime dolan kelimelerini bildiğim dostlar… kelimelerimle ellerini tuttuğumu söyleyen dostlar… hastalanan annem için en az benim kadar kaygılanan dostlar, güzel bir şey dinlediğinde okuduğunda paylaşan, şarkılar, türküler armağan eden dostlar…
CROCKETT, REİS, ÖTEKİ, NİYOBE, GULE ve henüz tanışamadığım daha bir çok aylak dost….
teşekkür ederim sevgili ecelim… sayende bu mutluluk, hepsi sayende….

‘BULUT’

‘-korku ve kan, daha her şeyin  sonu değildir,
 bir şey, tek bir şey tüm yıkıma karşı ayakta kalır…
 insanın insanla karşılaşması…
 gün oldu, bir yabancının bakışlarıyla, bize bir göz kırpışıyla…
 uçurumun kenarından döndük…. – cesare pavese’

AŞKA AŞIK KADINLARLA SAYIKLAMALAR

(ve adam, her gün kadına duyduğu açlığın acısını çekip,
sadece onun varlığını bilerek hissedebilir mi ?

– bence mümkün..

ve kadın adamın yıkılmış halinin ötesini görüp,
ona ulaşabilir mi ?
 
– bence tüm çabası bu…

böyle dedi durmadan tırnaklarındaki yaşamı kesip yiyen kadın..
ve karşılıklı bir atışmadır başladı çığlıktaki kadınla geçmişe olan yolculuk…)        
 
M- O kadar canım yanıyor ki çocuk.. uzak yakın bir yolda yolsuz bir yosma kalmış avuçlarımdaki yüreğimle iz sürme sevdasındayım..
şizofrenist olmuş tüm harfleri bulup bulup yutma aşkındayım..

O kadar canım yanıyor ki çocuk uzak yakın ve gölgesini yutmuş kuklalarla aşk sevgisiyle ateş böceklerinin peşine düşmüş bir çocuk gözündeyim…
 
A- Aşk sevgilinin ruhuna çıkılmış bir yolculuktur. kendini ararken ateş böceklerinin aydınlığı doldurur yüreğini. onların geçip gittiği yolda sen kalırsın. demir atarsın, bir cennet diye baktığın bahçe anlamsız bir otoyola döner onu ararsın geçen her aracın içinde.. onun olmadığı her yer cehennemleşir, kuraklaşır ve sularsın…

ama ellerim ellerinde Kadın.. votka şişesinin kapağını açtım.. kitapları çıkaralım tozlanmış raflarından Kadın.. iki içer sonra laflarız boş şeylerden. içindeki boşluğu dolduramam Kadın ama seviyorum seni.. sana doğru çıkılmış bir yolun başındayım..

M- Nietzsche’nin Salomesi’ne takıldı gözlerim demin.. yollar ki, aktı gitti önümden de bir tek o durdu donuk gözleriyle karşımda..
Ahh Salome, içini taşkın zamansızlığıyla Nietzsche’yi alt eden kadın…
insan kendini alt edendir diye söylenir dururdu o zerdüşt.. oysa insan insanı alt edendir.
bak Zerdüşt, salome seni sevgisizliğiyle aletti.

sonra benim yüreği kendinden ağır, asiyle direnişim olan Kadınım.. gel bu gece aşka dair ne varsa bu yolun başında başlayalım saçmaya..
sen elindeki votka kadehiyle yürek sızımda voltalar at, ben beni bekleyişlerinin gecesine elimdeki bu şarap şişesiyle kızılcık masalları çizeyim kırılan bardaklarla..
dinle asim.. benin asiyle direnişim olan göğüm…

Aşka aşık kadınların kaderidir bu kadın, boşluğun yankılanan sesiyle kalmak.
sen yola sadece yol olmak için çıkarsın, uzuvlarından spermler taşıranlar sadece yolcu olmak için çıkar..
sen ilk kez kar yağışının ruhuna bıraktığı mucizeyi gizler ve fısıldayışını duyumsamak için eğilirsin arza.. kaygan delikler için anlık delilikler peşinde koşanlarsa arza kapkaç olurlar..

Varsın Salome elinde kırbaçla dolansın bu gece, biz gene de Nietzsche’nin gözlerinden damlayan yaş olalım aşka aşk için.. seni sevmenin iç çekişlerini üfürüyorum.. hisset Kadın.
hadi içelim.. acıya, hüzne, aşka varoluşa, varken yok oluşla kavrulanlara.. kan kaybından cehennemleşenlere ama en çok da aşka aşık kadınlara içelimmm..

M- Savunmasızdı aşk karşısında aşka aşık kadınlar …
Elinde kırbacı olmayana veryansın edip sırt dönerdi, çünkü aşka aşık kadınlar sırtında şaklatılan kırbacın acısına aşıktılar.. yola yol olan bu kadınlar acının rahmine dahra olup sevişiyorlardı kendilerinden doğurdukları o piç acıyla..
 
Salome umarsızlığın çarmıhında unutmuştu kendini Kadın.. Nietzsche İsa’nın ruhundaki o duyumsanan yanlarındaki peygamber edasına bürünüp Salome’nin kendisi için hazırladığı çarmıhta gerilmeye bıraktı kendini..
çünkü aşk başkaldırıdır, nidalarını ters yüz edip aşka boyun eğmektir dedi böylece o çarmıhta gerilirken.. gel Kadın.. aşık olduğum adama değil sahipsiz kalmış Nietzsche’nin gözyaşlarına içelim.. Kafka’ya ve onun sahipsiz kalmış mektuplarına içelim.. hadi kaldır kadehi de ruhuna bürüneyim gece gibi Kadın…

A- Ve ne yazık ki Nietzsche biliyordu kırbacı elinden bırakırsa gelip o kırbacın kendi sırtında şaklatılacağını.. yine de öyle bıraktı kendini Salome’nin karşısında. Ve Nietzsche savunmasızdı aşk karşısında.. ve şimdi o zerdüştün acılarını giyinelim bu gece.. ve aşka değil, aşık olduğum adama içelim , aşık olduğumuz adamlara içelim… sevginin hindi baası kelebekler yapıyor uçuşan tüylerden hissettim..

Kafka içini deşiyordu aşkın bıçağıyla ruhunu, Nietzsche Salome’den gelecek her türlü acıya boyun eğiyordu.. Zafer takip etti Nilgün’ü ve aşk hep kendinden bir şeyler katıp karıştı sevgilinin acısına . içelim be Mavim.. Cemal Süreya gibi içelim.. ne içsek şarap olsun 12’den sonra..

M- Nilgün’ün kuşlarına içelim Asi göğüm.. İçini amansız bir boşlukla beslerken nasıl ölüme kucak açmış ona içelim.. Plath’in ölüm haritasındaki keşiflere içelim.. onun kafasından sızan hezeyanların bunaltılarına sonra.. nasılsa gece bizim Kadın. içelim ve acının en diplerinde bize gülümseyen piç çocukları da unutmayalım kadın.. sonra…

Aşkın yol haritası hep böyle katran karası bir iç yarasıdır Kadın.. ve Aşka aşık kadınların memelerinden sızan irin rengindeyim bu gece.. içelim kadın, içelim.. enderinimden sızan son demimin dilek ağacına çaput bağlarken ki acısına içelim…

susadım kadın.. hadi birlikte susalım ve asmabahçelerinin yalın ayak koşan çocuklarıyla birlikte göğü izleyelim.. asiyle direnişin çığlıklarını duyumsayalım..
susssss !!!

‘Mavinin Çığlığı’

Özgürlük ve Tahakküm…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgürlük, kendi olma halidir evrenin. Kendini var etme edimidir. İnsan evrenin içinde bir öz, öz insanın bedenini sarmalayan ruh. Öz, sürekli kendini oluşturma edimine sahiptir. Ve bu oluşturma özgürlükte vücut bulur. Özün anlama kavuşumudur. İnsanın kendini var ettiği yerde başlar, kaybettiği yerde biter.

İnsanın varlığını yitirdiği bir yerde özgürlükten söz edilebilir mi? Peki nedir özgürlük? Her istediğini yapabilmek midir? Yemek, içmek, gezmek ve sadece kendi için yaşamak mıdır? Soruları çoğaltmak mümkün. Asıl olan neye göre bir tanımlama yapacağımız ve bundan nasıl bir sonuç çıkaracağımızdır. Sadece kendi “ben”imizi tatmin arayışı olarak mı ele alacağız, yoksa “ben”i bütünün içerisinde mi resmedeceğiz?

Özgür olmak, özgür yaşamak kuşkusuz her insanın temel istemidir. İnsanlığın tahakkümle henüz tanışmadığı süreçlerde evren, doğa ve insan bir bütün kendi içinde özgürdü. Hiyerarşinin tohumlarının ekilmesiyle, baskı aygıtlarının meşruiyeti insanı köleleştirirken aynı zamanda doğayı ve evreni de köleleştirdi. Evrende kendiliğinden var olan ve birileri tarafından bahşedilmeyen özgürlük, sömürü düzeninin koruyucuları eliyle yok edildi. Baskının olduğu yerde özgürlük olabilir mi? Genel olarak bile ele aldığımızda özgürlük “etrafındaki engelleri aşmak ve kendi olarak yaşamaktır.” Doğada tüm varlıklarda içkin olarak var olan özgürlük, aşkın bir anlama büründürülmüştür. Canlının dışında olan ve birileri tarafından bahşedilen bir armağan gibi ele alınmaktadır. Oysa özgürlük ne birilerinin armağanıdır, ne de canlının dışında olan bir kavramdır. Evrende kendiliğinden olan, sürekli kendini var etme eğilimidir.

Tahakküm ise özgürlüğün yok edildiği yerde çıkar ortaya. Baskı ve zorbalık, kendini her şeyde hak sahibi kılma, tüm hücrelerine kadar sömürme olarak adlandırılır.

Böyle bir tanımlamadan yola çıkarsak tahakkümün olduğu yerde özgürlüğün gelişemeyeceğini görürüz. Hiyerarşik düzenin insan ve bir bütün evren ve doğa üzerindeki zor aygıtları eliyle uyguladıkları tahakküm, uygarlığın her aşamasında kendisini farklı kılıflarda da olsa yaşatmayı bilmiştir. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden tüm kesimleri sömürmekten geri durmamıştır. Bir ya da birkaç kişi tahakkümün şekillenişinde başrolü oynarken milyonlar bunu bir felaket olarak yaşamaktadırlar. Neolitiğin doğal özgürlüğü, uygarlığın yapay tahakkümüne kurban edilmiştir. İnsanın doğal yapısında varlığını bulan özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramlar yerini insan eliyle inşa edilmiş baskı, esaret, savaş, tahakküm gibi kavramlara bırakmıştır. Kralların, imparatorların dünyasında özgürlüğe yer yoktur.

Özgürlüğün yitirilişi, özün yitirilişinde bulmuştur ifadesini, bir bütün insan, doğa ve evren yitirilmiştir. Büyük olanın küçüğü yuttuğu bir kara deliğe dönüştürülmüştür her yer. Devlet, toplum, aile sistemin tüm kurumları birer kara delik misyonu görüyor. Devlette toplum, toplumda birey, ailede kadın, erkek, çocuk… her şey yutulmuştur adeta.

Kapitalist uygarlık sisteminin yarattığı özgürlük yaklaşımına baktığımızda; mevcut tanımıyla bile ele alırsak sistemin kendindeki çelişkileri ve sahteliği görmek mümkün. Var olan bu gerçekliği canlıların elinden alarak bir ütopyaya dönüştüren bu sistemin getirdiği tanımlamada özgürlük “herhangi bir kısıtlamaya ve zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma” olarak tanımlanır. İnsanın kendi iradesine dayanarak karar vermesi de ayrı bir boyutudur. Bu haliyle ele aldığımızda alkışlayabiliriz belki hatta yüksek sesle bağırabiliriz “özgürüz” diye. Bu biçimde ifade edilen özgürlüğün bir de özüne baktığımızda hiç de tanımıyla bağdaşmayan bir tablo serilir önümüze. Resmi yakından incelersek, bugün dünyada el atılmayan, özüyle oynanmayan bir canlı türü kalmış mıdır? Sadece insanı bile ele aldığımızda ne kadar kendi olabilmiş ve iradesini koruyabilmiş. İradenin ve karar gücünün sisteme teslim edildiği/teslim alındığı bir yerde özgürlükten biçimsel olarak bile söz edilemez. Her şeyin reklam panolarında pazarlandığı bir yerde özgürlük de afişe edilmiştir. Bir reklam ve pazar aracına dönüştürülerek, tamamen özünden boşaltılmıştır. Sırtında çanta, yüksek topuklarla her yere girebilen, çıplak bedeni reklamlarda pazarlanan bir kadın, masumiyeti istismar edilen bir çocuk, sistemin prototipi erkek ve bir bütün tutsak bir yığın oluşturmuş.

Sistemin zihinlere enjekte ettiği özgürlük arayışında sadece kendini tatmin etme eğilimi vardır. Sadece kendi istekleri ve beklentilerini esas alan biçimsel bir özgürlük anlayışında bütünlük yoktur. Bütünün parçalanışından gücünü alan sistem en küçük parçasına kadar bölmüştür her şeyi. Bu da sistemin devamı için gereklidir. Kapitalizm kendini idame etmek için bir takım serbestlikler tanır bireylere. Bunları sağlamazsa daha büyük bir istemle karşı karşıya kalabilir. Büyüğü saklı tutarak, küçük parçalar sunar bireylere; “sana, biraz özgürlük vereyim ve sen de sus” der adeta. İnsanın sahip olduğu gerçekliğini bir parça özgürlük sunarak elinden almaktadır. Ve pervasızca uzatılan bir parça özgürlük insanlığa bir lütuf gibi sunulmaktadır. Sahip olduğu en değerli hazinesi çalınarak kendi olmaktan var olmaktan tamamen koparılmıştır; çünkü özgürlüğün olmadığı bir yerde iradeden, birey olmaktan ve var olmaktan söz edilemez.

Bugün özgürlük, insanlık için sürekli ulaşılmak istenen bir ütopya halidir.

Nasıl bir çelişkidir ki doğada var olan bu gerçeklik bugün bir ütopya haline büründürülmüş.

Oysa insanın özüdür özgürlüğü.

Bir ütopya değil, gerçektir özgürlük.

BAYİRE KARATAŞ

Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi

(Özgür Gündem Gazetesi, 16.07.2011..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘SOUND OF NOISE : music for one city and six drummers..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘günlerdir canım sıkkın, nefes almak istemiyorum.. saçma sapan gündemlerin içinde saçma sapan problemlerle uğraşıyorum senin yalnızlığında, yok sayışlarında, bir görünüp bir kaybolmalarında ve terk etmişliğinde ‘ikizim..’

siteye yazmak istiyorum ama yazamıyorum.. içimdeki kabaran öfke, stres, kırılmışlığım, yok sayılmışlığım artık son safhasına gelmiş durumda..

şu tatil gelse de bir iki hafta dinlenmeye teşebbüs etsem diye artık saat dakika sayıyorum..

işte bu süreçte geçen gün zorla elime tutuşturulan bir filmle karşılaştım ve bir süre nefes alıp, kafamı dağıttım : ‘sound of noise..’

gece yarısı yine kafam on milyon şekilde eve gittiğimde izlemek istemedim önce filmi.. bir an önce sızmak istiyordum çünkü biliyordum ki iki saat sonra kalkacağım ve bir daha hiç uyuyamayacağım sabaha kadar.. iki saatlik uykuma yatarken filmi de çalıştırdım yanı başımda oynasın, mırıldansın diye.. gözlüklerimi çıkarmadan ilk beş dakikayı izleyeyim dedim uykum belki daha çabuk gelir diye.. ama uykum geleceğine koşa koşa kaçtı.. film aldı esir etti beni.. iskandinav sinemasına son yıllarda fena şekilde tutulmuştum zaten.. bu film doruk noktası oldu benim için.. içinde müzik olan, müzikle ilgili filmleri çok severim.. hele biraz da hayatla iç içe olursa bayılırım bu filmlere.. işte bu film hem hayatla iç içe ve hem de düzene başkaldırı niteliğinde bir film..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

müzisyen bir aileden gelen terörle mücadele biriminde çalışan polis memuru ‘amadeus warnebring’ bir ‘tahta kulaktır..’ yani müzik kulağı yoktur, hiçbir müzik aleti çalamadığı gibi aynı zamanda müzikten nefret de etmektedir.. dedesi, babası, annesi değişik aletler çalan ya da orkestra şefliği yapan bir ailedir.. şimdi de küçük kardeşi büyük bir orkestra şefi olmuştur.. ama polis memuru warnebring bu aileden hiç nasiplenmemiştir..

işin ilginç yanı şimdi müzikal bir soruşturmayla karşı karşıyadır.. filmin geçtiği şehri ve insanları adeta bir orkestra gibi kullanan altı kişilik bir eylemci grubu vardır.. onlar için hayatın her öğesi bir müzik aletidir.. en akıl almaz şeylerle bile müzik yapmaya çalışırlar.. hayata, düzene karşı tepkilerini ‘bir kent ve altı davulcu için müzik’ şeklindeki bir eylem programıyla gerçekleştireceklerdir..

birinci eylem ses getirecek birisini kaçırarak onun üzerinde müzik yapmaktır.. evet bir insan bedeni.. bunu bir hastanede gerçekleştirmeye karar verirler..

ikinci eylem ise paraya karşı tepkilerini ortaya koymak için bir bankada içeridekileri rehin alarak bankanın içindeki aletlerle müzik yapmaktır..

üçüncüsü ise polis warnebring’in kardeşinin vereceği konser sırasında konser salonunun önünde akla hayale gelmeyecek aletlerle müzik yapmaktır..

ve sonuncu eylem ise sürpriz olsun sizlere.. her eylemde şaşkınlığım arttıkça ağzım, gözlerim açık kalıyordu kocaman kocaman hayretler içinde.. son eylemi yaparlarken artık koptum, çüşş dedim yuh dedim, sonra saygı duydum, taptım bu altı kişilik gruba.. bu eylem listesini filmdeki ingilizce versiyonuyla da yazayım içimde kalmasın..

music for one city and six drummers : 

1- doctor, doctor, gimme gas (in my ass)..

2- money 4 u honey..

3- fuck the music.. kill! kill!

4- electric love..

filmdeki müzikler, özelikle bateri soloları dehşetti.. kendimden geçtim filmi izlerken.. sonra bir daha, sonra bir daha.. sanırım onu bulduk.. uzun bir film de değil.. 98 dakikada sıkmadan kasmadan anlatacağını güzelce anlatıyor.. oyunculuklar da harika.. yönetmen ve senaristlerin de önünde saygıyla eğiliyorum.. çok özgün bir film ortaya çıkarmışlar..

film sanırım 29 temmuz’da gösterime girecek tekrar.. kaçırmayın derim izleyin ve ve ve sevdiklerinize, çevrenizdekilere izlettirin iyilik, güzellik yapmış olursunuz insanlığa..  pişman olmayacaksınız ve kendinizin de tahta kulak olup olmadığınızı sorgulayacaksınız..

müzikle ve gülüşünüzle kalın..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Sound of Noise.. – Yaşamın Ritmi..’ 

Yönetmen: Ola Simonsson, Johannes Stjärne Nilsson

Senaryo: Ola Simonsson, Johannes Stjärne Nilsson, Jim Birmant

Oyuncular: Sanna Persson, Magnus Börjeson, Bengt Nilsson, Marcus Boij, Fredrik Myhr, Anders Vestergard, Johannes Björk, Sven Ahlström, Ralph Carlsson, Paula McManus

Müzik: Magnus Börjeson, Fred Avril, Six Drummers

Görüntü Yönetmeni: Charlotta Tengroth

Ülke: Fransa, İsveç

Yıl: 2011

Aldığı Ödüller :

2010 Cannes Altın Ray–Genç Eleştirmenler Ödülü
2010 Austin Fantastic Fest. En İyi Film (Fantastik)
2010 Sitges Mansiyon
2010 Varşova Özgür Ruh Ödülü

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘okulda insanlar imal edilir..’

‘okulda insanlar imal edilir.. bu insan yapma sürecine eğitim denir.. geniş anlamda düşünüldüğünde; içerisine doğduğumuz aile, sinema, televizyon, tiyatro ve radyo ile gazete, kitap ve afişler de okul sayılır.. bir nevi bilgi iletmeye yarayan bütün yerler okuldur..

çeşitli nesneler yapmak üzere farklı farklı araçlar kullanılır.. insan yapma aracı ise bilgidir..

insanlar doğal ihtiyaçlarına, alışkanlıklarına veya şiddete uyarak davranmadıkça, gösterdikleri davranışlar bildikleri ile sınırlıdır.. alışkanlıklar bile bir ölçüde bilgi tarafından şekillendirilir.. insanın davranışları yaşamının seyrine yön verirken, edindiği bilgiler de yaşama biçimini belirler.. öyleyse okullarda yanız insan değil, (insanın) yaşam öyküsü de imal edilir..

bilginin özünü anlamanın yegane yolu, onun (bilginin) insan hayatına etkisini araştırmaktan geçer..

bir aracın niteliğini daha iyi anlayabilmek için, o aracın nasıl bir amaca yönelik kullanılacağını bilmek gerekir.. aracın niteliğini amaç şekillendirir.. amaçsız araç olmadığı gibi, amaçsız bilgi de yoktur..

insan yapımında kullanılan bilgiler, ‘yapmak’ istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır.. eğer onu bir tamirci yapacaksak, veteriner yapan bilgiler kullanamayız..

eğer gönüllü bir alman askeri olmasını istiyorsak, ona elbet ineklere tapan birine gerekli bilgiler veremeyiz..’

‘eğer eşek bir dolabı döndürerek tarlayı suluyorsa, böylece kendi yaptığı iş ve sahibin yaptığı işle daha büyük değerler yaratılıyorsa, eşeğin yeni oluşan bu değerler üzerinde hak sahibi olması gerektiği hiç kimsenin aklına gelmez.. yalnızca dünyadan habersiz tımarhanelikler ve köpeklere vizon mantolar satın alan deli karılar bu eşeğe saman yerine sünger yataklar sermek isterler.. en hoşgörüsüz ahlakçı bile, eşeğin yarattığı değeri, sahibinin almasını doğru bulur.. isa bile eşeği taşıyacağına üzerine binmiştir.. eşeğin ahırında daha büyük bir pencere olması gerektiğine, ona birkaç leziz lokma verilmesi ve ona karşı iyi davranılması gerektiğine katılanlar çok olacaktır.. fakat yarattığı değerlerin karşılığının eşeğe para ile ödenmesi fikri kimsenin aklının ucundan bile geçmez..’

‘üretenler, ne üreteceklerine, ne kadar üreteceklerine karar veremezler.. bir bakıma üreticiler işverenlerin yanında, eşeğin sahibi karşısında bulunduğu durumdadır..

nerede duracağımıza başkaları karar verir..

insan imal eden biri : emirlerine uyan, yakınmadan ona fabrikalar inşa eden insanlar yapacaktır..’

bizi ‘yapan’ bilgileri,  en önemli uğraşları mal ürettirip sattırmak olan kişiler seçer.. bizden ve ailemizden kimseye mal ürettirmez ve sattırmaz.. satmak üzere eşya üreten insanlar her yerde azınlıktadır.. roket satan bir insanın, okullarda roketin korkunç bir silah olarak tanıtılmasından hiç çıkarı olabilir mi..’

‘okullarda, özellikle ilkokullarda yapılan dersler boyunca sürdürülen ‘delice’ üretimin ne çaplara vardığını söylemek güç.. ezenlerin okullarında gözleri korkmuş ana-babalarımız, bu korkularından dolayı hala onlar öğrenciyken kendilerine yutturulan öğretilere göre davranıyorlar.. eğer ahlaksızca, sapıkça ve aptalca yaşamayı önlemek istiyorsak – en azından önlemeye başlamak istiyorsak- işe düşüncelerimizin biçimlendiği, zenginlerin bilgi verdirdikleri yerden –yani okuldan başlamalıyız..

okullardaki eğitim programına, gazete, radyo ve televizyon programlarına karşı kendimizi savunmazsak, kafamızdaki düşünceler, düşmanımız olmaya devam edecektir..’

E. A. RAUTER

‘Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur..’ , Çeviri : Merlin Ecer (Çeviriyi Gözden Geçiren : Felicitas Hörmann, Türkçe İlk baskısı : Gözlem Yayınları, Ekim 1976), Yeni Baskı : Kaldıraç Yayınevi, 2011, 80 Sayfa..