Archive for Şubat, 2010

YABANCI.. – ALBERT CAMUS

ALBERT CAMUS’nün ilk eseri YABANCI’dan aylakça seçmeler.. Neeee.. YABANCI’yı hala okumayanlar mı var aaaaaaa ? Mersault okumayanlara diyor ki : ‘okusanız da okumasanız da farketmez benim için , okusanız da okumasanız da ben vardım ve sonsuza kadar buradayım , farketmez..

 

‘..akşam, marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. ‘bence bir, ama istersen evleniriz’ dedim. o zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. bir başka sefer de söylediğim gibi: ‘bunun bir anlamı yok ama, her halde sevmiyorumdur’ diye cevap verdim. bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum. o zaman, marie ‘evlilik ciddi bir şeydir’ dedi. ben de ‘değildir’ diye cevap verdim. bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. sonra yine konuştu: ‘aynı şekilde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı teklifi yapsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyordum’ dedi. ‘elbette ederdim’ dedim. o zaman ‘ben seni seviyor muyum acaba’ diye sordu. ben de ‘bu hususta hiçbir fikrim yok’ diye cevap verdim. yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni muhakkak ki bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı sebeplerden benden nefret edebileceğini mırıldandı. bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. gülümseyerek kolumu tuttu, ‘seninle evlenmek istiyorum’ dedi. ben de ‘ne zaman istersen evleniriz’ diye cevap verdim.’

  

‘..ikimizde koltuklarımıza kurulduk.. sorgu başladı. Önce bana : ‘sizin için sessiz ve biraz içine kapanık bir mizaç sahibi diyorlar ne dersiniz ? ‘ dedi. Ben : ‘hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur , onun için susarım’ dedim..’

 

‘..öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. o zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. bir bakıma bu da bir kazançtı..’

‘..şilteyle karyolanın tahtası arasında kumaşa hemen hemen yapışmış , sararıp şeffaf hale gelmiş bir eski gazete parçası bulmuştum. Bunda , baş tarafı eksik olan bir polis olayı anlatılmaktaydı. Olay çekoslavakya’da geçmişti herhalde. bir adam para kazanmak için çek köyünden kalkıp yola çıkmıştı. Yirmi beş yıl sonra zengin olmuş, karısı ve bir çocuğuyla beraber memlekete dönmüştü. doğduğu köyde annesi, kızkardeşiyle beraber bir otel işletmekteydi. adam bunlara sürpriz olsun diye karısıyla çocuğunu başka bir otele bırakıp annesinin işlettiği otele gitmiş, fakat içeriye girdiği zaman annesi onu tanımamıştı. adam şaka olsun diye bir oda tutmuş, sonra cebindeki parayı göstermişti. geceleyin annesiyle kızkardeşi kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürüp parasını çalmışlar, ölüsünü ırmağa atmışlardı. sabahleyin karısı çıkagelmiş, işin içyüzünü bilmeden, yolcunun kim olduğunu onlara anlatmıştı. bunun üzerine anne kendini asmış, kızkardeş bir kuyuda intihar etmişti. Bu hikayeyi  belki binlerce defa okudum.Bir yandan inanılmaz şeydi bu. öbür yandan da doğaldı . yolcunun herhalde biraz hak ettiğini düşünmüştüm. İnsan hiçbir zaman böyle şakalar yapmamalı..’

‘..fakat herkes bilir ki , hayat , yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu , binlerce yıl devam edecektir. sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. şimdi yahut yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. o anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesiyle içimde duymakta olduğum o korkunç hamleydi. fakat bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çatınca düşüncelerimin neler olacağını hayal etmekten başka yapacak işim yoktu. insan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu..’ 

‘..sonra belki hastalanmış veya ölmüş olacağı da aklıma gelmişti.. olağan şeylerdi bunlar. ama , şimdi birbirlerinden ayrı vücutlarımız dışında , bizi hiçbir şey birbirimize bağlamadığına ve birimizi ötekine hatırlatmadığına göre , nasıl bilebilirdim bunu ? zaten o andan itibaren marie’nin anısının beni ilgilendirmemesi gerekirdi.. ölmüşse , artık bana neydi bundan ? ben öldükten sonra herkesin beni unutmasını nasıl doğal buluyor idiysem , bunu da öylece doğal buluyordum.. onların benimle ilgileri kalmamıştı artık.. böyle bir şeyi düşünmenin acı olduğunu bile söyleyemezdim.. sonuç olarak insanın sonunda alışamayacağı düşünce yoktur..’

‘..bakışları titremiyordu. ‘hiç mi umudunuz yok, ölüp bütün bütün yok olacağınız düşüncesiyle mi yaşıyorsunuz ? ‘ diye sorduğu zaman sesi de titremedi. bu sorusuna ‘evet,’ diye karşılık verdim. bunun üzerine başını önüne eğdi ve yine oturdu. ‘size acıyorum,’ dedi. ona göre, bu, bir insan için dayanılması olanaksız bir şeydi. bense yalnız canımı sıkmaya başladığını hissettim’

 

‘..ne kadar da söylediklerinden emin görünüyor değil mi? oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum , ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim..’

ALBERT CAMUS – YABANCI

(YABANCI’nın VARLIK yayınları veya CAN yayınlarından çıkan  çevirilerinden birisini hemen alıp okuyun , daha önce okuduysanız da yine de alıp birine hediye edin okutun , yabancı kalmasın kimse YABANCI’ya.. gerçi farketmez , okuyan okur okumayan okumaz..)  

 

Günün Şarkısı : HEP SEN VARSIN.. – Taies Farzan

Günün şarkısı büyük üstad ERDAL ŞAHİN’in ‘HEP SEN VARSIN’ şarkısının İranlı sanatçı TAIES FARZAN yorumu..

HEP SEN VARSIN

Gözlerine yaş olsam silmesen olur
Kalbine düğüm olsam çözmesen olur
Dizlerinde uyusam bilmesen olur
Seni sevdiğimi sevdiğimi bilmesen olur..

Aldığım her nefeste
Kokladığım çiçekte
Her gece düşlerimde
Sen varsın..

Çok uzaklarda yaşasam gelmesen olur
Gelsen de yine kapımı çalmasan olur
Kalbimdesin o yeter bilmesen olur
Seni sevdiğimi sevdiğimi bilmesen olur..

Aldığım her nefeste
Kokladığım çiçekte
Her gece düşlerimde
Sen varsın..

SÖZ – MÜZİK : ERDAL ŞAHİN

VOKAL : TAIES FARZAN

NOT : 

Reis iki gündür patlak veriyoruz , dün DOVES’un ‘Kingdom of rust’ şarkısı , bugün de TAIES FARZAN’dan ‘Hep sen varsın’ şarkısı günün şarkısı oldu ama müzik kutusunda yoklar , herkes sabırsızlanıyor.. ‘He yaaaa he ya’ şarkılar ellerinden öper Reisim he ya.. 

YABANCI.. – NİLGÜN MARMARA

YABANCI

En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi
Yaramıza,
Yaslanırken boşlukta duran bir merdiveni
henüz.

Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
İlkyaz derken -kışı gözden kaçıran
Yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
En güçsüz kollarla-
Çözüldü aşkın zarif ilmeği
Bulandı aynalar duruluğu.
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
Bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
olduğunu..

Yabancıların en yakınıydın sen !

NİLGÜN MARMARA

SARI SAMAN HATIRA DEFTERİ..- KÜÇÜK İSKENDER

SARI SAMAN HATIRA DEFTERİ

‘..ısrarlı bir çocuk gömleği var bu gece üstümde
siyah, cepsiz, buruşuk ve kirli
okuldan mı kaçtım, evden mi, söyleyemem
titrerdi ellerim uzanıp düzeltirken yüzünü
dudakların Bastille’di, yanılmıyorum,
gözlerin, en çok o körkütük gözlerin devrilir ve
uzun uzun susardı, gözlerine su veremezdim,
tek bir imge taşımazdı birbirimize duyduğumuz his
şiirsizdik, bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık,
bakardık karşı karşıya geçip, hatırlıyor musun,
yalnızca bakardık!
dipsiz, yalansız, ölüme davet eden bir bakmaydı bu
hepsi hepsi aşk!
senyör aşk, mösyö aşk, mister aşk, bay aşk!
şiirsizdik, bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık
bunun için terasa çıkıp aşağı bir gül atmıştık
bunun için rıhtıma inip denize bir gül atmıştık
çaresizdik, sevda biraz da soygundur, işte

sevda biraz yakayı ele vermektir, mahkemelere düşmektir,
ben masumum diyebilmektir biraz da sevda,
bunu biliyorduk, bunun için ağlamıştık,
uyanır uyanmaz başlıyorduk ağlamaya
sarılıp sarılıp ağlıyorduk
yorulup uyuyana kadar ağlıyorduk sevgilim
dokunuyorduk su deyip suya deyip su içen kelebekler gibi
susuz kalan gözlerimiz gitgide ağır ağır soluyordu
o gül, gitgide ağır ağır soluyordu rüzgarla
tenlerimizde tenlerimize ait birşeyler dokuyorduk
oysa ısrarlı bir çocuk gömleği var bu gece üstümde
siyah, cepsiz, buruşuk ve kirli
dayak mı yedim, dayak mı attım, söyleyemem
senden bana seken bir yürek
ki yürekler sarı samandan hatıra defterleridir
senden bana yansıyan bir ışık
ki ışıklar elele tutuşup geri çekilirler
senden bana damlayan bir çiy tanesi
ki çiy taneleri ancak biri öldü mü dağılırlar sessizce
..’

KÜÇÜK İSKENDER

(Sarı Saman Hatıra Defteri şiirinden..)

Taş Parçaları.. – BİRHAN KESKİN

TAŞ PARÇALARI..

 

XIX 

Varla yok arasındayım

Varla yok arasındayım
Hep, varla yok arasındaydım.
Zaten.
Ben bilmedim ki

Niye teyelliyim, niye?

 

Varla yok arasında
Varla yok arasında
Elimde bir kırık testi

 

Elimde bir kırık testi
Nereye bırakayım!

 

XX

 

Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem,
Belki bu yüzden
Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
Bir büyük yemin gibiydim.

Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
Yine de döneyim döneyim istedim.

 

XXI

 

Ah benim sesimle
Söylesem de, inanmazlar
Benzemiyor çünkü bir dile.

Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
Döndüğüm bu sema sensin. Dönnnnnnnnn

düğüm.

Sen benim kara ömrüme vuran
Suyumu harelendiren sevincimdin.

XXXV

Onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
Titreme daha fazla kalbim.

Bağışla kendini artık onu da ,
Bırak gitsin.
Bırak gitsin.
O senin en ezel gününden kaderin
Sen onu nasılsa bin kere daha

Seveceksin.

 

XXII

 

Günler öylece kendi kendine geçsin diye

Bir  camın arkasında durdum

Bana dokunmasın hiçbir şey

Hiçbir şey yarama merhem olmasın

İyileşecekse , hiçbir şeysiz iyileşsin diye

Bir camın arkasında durup

Akana hayata ve zamana baktım..

 

Bilirdim , biliyordum , biliyorum,

Bittiğinde , geçtiğinde ,

Azaldığında sızı iyileştiğimde ,

O saman tadıyla karıştığında ;

Her şey daha acı olacak..

 

XXXIII

 

Ne sanıyorsun ?

Ne sanıyorsun ?

Benim olan artık

Senin de kaderin :

 

Dağbaşı,

Oradaki yaralı ıssızlık..

 

BİRHAN KESKİN 

(Birhan Keskin’in TAŞ PARÇALARI şiirinden bazı bölümler..)

(Y’ol , Metis Yayınları..)

Günün Şarkısı : DOVES – Kingdom of rust..

KINGDOM OF RUST..

I hear a sound
A sound above my head
Distant sound of thunder
Moving out on the moor

Blackbirds flew in
And to the cooling towers
I’ll pack my bags
Thinking of one of those hours
With you
Waiting for you

My god
It takes an ocean of trust
In the kingdom of rust

I long to feel
Some beauty in my heart
As i go searching
Right to the start

The road back to preston
Was jutted out in snow
As i went looking
For that stolen heart
For you
Waiting for you

My god
It takes an ocean of trust
Takes an effort, it does
My god
It takes an ocean of trust
It’s in the kingdom of rust

Ohh, in the kingdom of rust

I long to feel
That wince in my heart
As i went looking
I couldn’t stop
Now i’m
Waiting for you

Ooohh

I know
It takes an ocean of trust
In the kingdom of rust
 

DOVES

 

PAS KRALLIĞI.. 

Bir ses duyuyorum başımın üzerinde bir ses

Gök gürültüsünün uzak sesi , bataklıktan dışarı çıkıyor..

 

Karatavuklar uçtu serinleyen kulelere

Çantalarımı toplayacağım

Seninle olan ve seni bekleyerek geçen

Saatlerden birini düşünürken..

 

Tanrım güvenden bir okyanus gerek

Pas krallığında..

 

Kalbimde biraz güzellik hissetmeyi özlüyorum

Tam da başlangıcı aramaya giderken..

 

Prestona dönüş yolu

Karlı uzanırdı

Ben bu çalınmış kalbi aramaya gittiğimde

Senin için

Seni bekleyerek..

 

Tanrım güvenden bir okyanus gerek

Onun yaptığı bir çaba gerektirir

Tanrım güvenden bir okyanus gerek

Pas krallığında..

 

Pas krallığında..

 

Kalbimdeki bu çekinmeyi özlüyorum..

Bakmaya gittiğimde

Duramadım

Şimdi ben

Seni bekliyorum..

 

Biliyorum güvenden bir okyanus gerek

Pas krallığında.. 

DOVES

(Türkçe Çeviri : aylakadamız..)

Z / ÖLÜMSÜZ.. – COSTA GAVRAS

aylakadamız :

Son günlerin ve son yılların gündemine sadece bir film ve bir yazıyla cevap vermek yeterli..

COSTA GAVRAS’ın  ‘Z  (ÖLÜMSÜZ..)’  filmi ve ÖZGÜR MUMCU’nun ‘AKP’Yİ SAVUNMAK DEMOKRATLIK DEĞİLDİR..’ makalesi..

Geçmişte 12 Eylül darbecilerine yalakalık yapan ve biat eden her dönemin fırdöndüleri şimdi demokrasi havarisi kesilmişler..

Kendilerine demokrat iktidara , her dönemin iktidar yanlısı fırdöndülerine ve postal yanlılarına..

 

 

Z (ÖLÜMSÜZ..) 

  

‘Filler tepişirken çimenler ezilir..’

Ne asker ne de sadece  kendine ‘demokrat’ iktidar.. İstemiyoruz hiç birisini.. Tüm baskıcı , gerici zihniyet ve yönetimlere hayır.. Ne postal ne de takunya görmek istemiyoruz.. Elinizi eğitimden , yargıdan , işçinin emekçinin köylünün cebinden , bu ülkenin yüz yıllık yatırımlarından , öz kaynaklarından çekin.. Tiyatronuzu kendinize oynayın beyler , bayanlar.. HİÇBİRİNİZE İNANMIYORUZ..   

 


‘GERÇEK KİŞİLERLE HERHANGİ BİR BENZERLİK KASITLIDIR..’

(Filmin girişindeki anlamlı cümle..)

Costa Gavras’ın Z (ÖLÜMSÜZ) filmi 1960 ların sonundan günümüzün karanlık , karışık günlerine hala ışık tutuyor.. Arayın bulun izleyin..

Yönetmen : Costa-Gavras.
Senaryo : Costa-Gavras, Jorge Semprun (Vasilis Vasilikos’un romanından).
Müzik : Mikis Theodorakis.
Müzik Yönetmeni : Bernard Gerard
Kamera : Raoul Coutard.
Sanat Yönetmeni : Jacques D’ovidio.
Yapımcı : Jacques Perrin, Hamed Rachedi.
Yapım : Reggane-Films (Paris), Oncic (Cezayir).
Süre : 127 Dakika.
Yapım : Fransız-Cezayir Ortak Yapımı.

Oyuncular :

Yves Montand (Barış Yanlısı Solcu Milletvekili),

İrène Papas (Milletvekilinin Karısı),

Jean-Louis Trintignant (Milletvekilinin öldürülüşünü soruşturan savcı)  ,

Jacques Perin (Gazeteci).

Yunanlı muhalif , barış yanlısı milletvekili Gregorios Lambrakis’in  Yunanistan’a uzun menzilli füzelerin yerleştirilmesi aleyhine yaptığı bir konuşmasından sonra, 22 mayıs 1963’te, bir triportörle gelen saldırganlar tarafından katledilmesini ve cinayetin soruşturulmasını anlatır. İktidar ve yargı ilişkilerini derinlemesine inceler ve eleştirir.  

 

Academy Award ödülünü kazanmıştır. Cannes’da Jean-louis Trintignant (soruşturma savcısı rolüyle) en iyi aktör ödülünü aldı. New York Film Eleştirmenleri ve Ulusal Film Eleştirmenleri Derneği en iyi film ödülünü kazandı. En iyi yabancı film ve en iyi kurgu oscarlarını da aldı. Filmin Mikis Theodorakis imzalı müzikleri de başlı başına bir başyapıt..

 

Filmin ilk sahnesindeki polis şefinin bir toplantıda generallere ve polis yetkililerine verdiği brifing konuşması :

‘..bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. küf gibi, mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır.
birinci aşama okullarda oluşur. burada, benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hala çok gençtir. ikinci tedavi üniversite öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur.
püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.
havadan atılan broşürler, köylülerimize yeni bir tür ideolojik küfün ülkemizi kasıp kavurmaya başladığını anlatıyor.
bu yeni tür haince yayılıyor. bu sinsi bir düşman bizi tanrıdan ve saltanattan uzaklaştırıyor. hareketimiz, bu düşmana karşı yönelmelidir..’

Yunanistan’da askeri darbenin arkasından yasaklanan şeyler (filmde jenerik öncesi geçen yazıdan alıntı..) 

‘..barış hareketleri ,
grevler , sendikalar ,
erkeklerin uzun saçlı olması ,
mini etek ,
the beatles ,
modern ve popüler müzik ,
rus usulü kadeh kaldırma ,
bulgar usulü kadeh kaldırma ,
sofokles , tolstoy ,
sokrates , ionesco ,
sartre ,
aragon , troçki ,
lurçat , aristofanes ,
anton çehov , öripid ,
pinter , albee ,
mark twain ,
beckett ,
sosyoloji ,
uluslararası ansiklopediler ,
özgür basın ,
modern matematik ,
ve……
Z harfi (Yunan alfabesinde ‘Z’ harfi ‘ölümsüz’ ve ‘o yaşıyor’ anlamına geliyor)..’

AKP’Yİ SAVUNMAK DEMOKRATLIK DEĞİLDİR.. – ÖZGÜR MUMCU

AKP’Yİ SAVUNMAK DEMOKRATLIK DEĞİLDİR..

‘..Alacakaranlık kuşağına girdi yine memleket. Soyut kavramlarla aramızın pek de hoş olmadığını biliyoruz bilmesine de… İşte, bazen içinde bulunulan vaziyet-i umumiyeyi anlamak için soyut kavramlara hâkim olmak ve onlarla düşünmek gerekiyor. Soyut kavramlara başvurmama da bir yol. Ama işte o zaman tartışma; Baykal gelsin Erdoğan gitsin, DSP ile CHP birleşirse ne kadar oy alır gibi afakî sularda bulanıp kalmaya mahkûm.

Fakat işte memleket olarak soyut kavramlarla düşünmeye yabancı olunca, işler pek fena karışıyor. Geldik 2007 senesine, cumhuriyet nedir, demokrasi nedir, laiklik nedir diye sora sora bir hal olduk. Hala demokrasi kursunun başlangıç seviyesi öğrencileri gibi, en temel derslerden çakıyoruz, okulun en çift dikişli öğrencisiyiz, iri yarıyız iri yarı olmasına. Ama, müstehzi bir gülümsemeyle uzaktan tuhaf bir yaratığa bakar gibi gözlemliyor bizi okuldaki diğer öğrenciler.

Son günlerdeki devlet iktidarı-millet iktidarı tartışması bunları düşündüren. Merkez sağın ve siyasal İslamın önemli argümanlarından biridir, liberal sol da bu argümana destek veregelmiştir. Bu görüşe göre, yüksek yargı, askeriye, üniversiteler ve mühim bürokratlardan oluşan devlet iktidarı, milletin demokratik yollarla iktidarı ele geçirmesine hoş bakmaz. Halkı adam yerine koymaz ve güdümlü bir demokrasi ile yetinilmesini ister. Celal Bayar’dan, Tayip Erdoğan’a, sağ siyasetçiler de “milli irade”nin her şeyden üstün olduğunu savunur.

Ancak Türk sağ siyasetinde, milli iradecilik Rousseau’cu bir anlamda belirir. Yani yüzde 51, yüzde 49’a tahakküm uygulamakta serbesttir. Demokrat Parti’nin zorbaca uygulamaları bugün 27 Mayıs mağduriyetiyle perdelenip unutuldu. Türk sağının demokrasiden anladığı, oyun çoğunu alınca düdüğü çalmaktır. Anayasa Mahkemesi ya da özerk kamu kurumları gibi gerçek demokratik toplum düzenlerinde görülen, egemenliği dağıtıcı ve denetleyici her unsura düşmandır. “Yeter söz “milletin”dir der. Ama bu anlayışta, “millet” sadece kendisine oy verenlerden oluşur. Askerin siyasete müdahalesine karşı olmak, CHP’den hazzetmemek, yargı kararlarının siyasi olduğunu düşünmek, Türk sağını aniden demokratik ve liberal yapmaya yetmemekte maalesef.

Düşmanımın düşmanı her zaman dost olmayabilir. Bazen düşman kardeşler arasında dost ararken, bu kardeşlerin ortak düşmanı olmak da mümkündür. Örneğin bugün ifade özgürlüğünün katledilmesinin somut hali TCK 301. maddesine hangi önemli siyasi aktör karşıdır? Maddeyi getiren AKP mi, destekleyen CHP mi, son muhtırada üstü kapalı destek veren Genelkurmay mı, Hrant Dink davasında gördüğümüz akıl almaz kararı alan yargı mı? Hepsi birbirinden otoriter siyasi aktörler arasında dost ya da destek aramak kendini kandırmak anlamına gelir. Askeriye, CHP, yargı ve üniversiteleri fazlasıyla milliyetçi ve otoriter bulup AKP’yi siyaseten liberal sanmak yanılgısından kurtulmakta fayda var. TCK 301’i getiren, zinaya hapis cezası getirmeye çalışan, 1 Mayıs’ta önüne geleni döven, Özal dindar değildi içki içerdi diyen, hukuki meseleleri ulemaya sormaktan bahseden, şehirlerde içki gettoları kurmaya çalışan, Irak işgaline katılmak için ağzı sulanan adamların siyasi anlayışı ne kadar liberal ne kadar demokratik olabilir? Kaldı ki 1950’lerden beri neredeyse sürekli iktidarda olan Türk sağı hala millet iktidarını devlet iktidarına dönüştüremediğinden şikâyet ediyorsa, aynı zamanda beceriksiz de demektir. Asker aman vermedi yoksa millet iktidarıyla devlet iktidarını birleştirip güzel yarınlara koşulacaktı deniyor şimdi. Oysa unutulmamalı ki, 12 Mart ile 12 Eylül Türk sağını hedeflemez, müdahaleler zavallı topal Türk solunun başını küçükken ezmek için yapılmıştır. Askeriyenin ve darbelerin 70 ve 80’li yıllardaki doğal müttefiki Türk sağıdır. Allende’nin sonunu hatırlatıp Ecevit’e karşı askeri kışkırtan Demirel, 12 Eylül’den sonra düşüncelerimiz iktidarda diyen MHP örnekleri varken, Türk sağına askerin aman vermediği iddiası gülünç oluyor.

Devlet iktidarı, artık her ne demekse, hep otoriter ve yer yer İslamcı Türk sağının elindeydi. Türk-İslam sentezi o devlet iktidarının resmi ideolojisiydi. Şayet Kenan Evren ise bir zamanlar o devlet iktidarının en kuvvetli muktediri, “ben imam çocuğuyum” diye meydanlarda bağırarak mı, Kuran’ı dilinden düşürmeyerek mi, zorunlu din dersini getirerek mi siyasal İslamın devlet iktidarını ele geçirmesine engel oldu?

Elbette askeriye otoriterdir, yüksek devlet erkânı otoriterdir, CHP kimi zaman bu unsurlara yaslanmaktadır, Aybar’ın dediği gibi CHP “bey’lerin partisidir, batılı anlamda solcu değildir, ırkçı milliyetçilik ciddi bir kâbus haline gelmiştir, yabancı düşmanlığı ve içe kapanma tehlikesi gündemdedir vs vs. Kabul.

Peki ama, merkezinden siyasal İslamcısına, Türk sağı misk-i amberle mi yıkanmıştır? Darbenin ekonomisti Özal’ı sivil cumhurbaşkanı, muhalefet partisini kapatmaya çalışan DP’yi demokrat, TCK 301’in muhafızı Cemil Çiçek’in AKP’sini liberal mi kabul edeceğiz?

CHP ne kadar soldaysa, Özal da o kadar sivil, DP o kadar demokrat AKP de o kadar liberaldir. Türkiye Cumhuriyeti ne kadar demokratikse, solu da o kadar sosyal adalet yanlısı, sağı da bir o kadar siyasi hürriyetlerden yanadır.

Bugün muhtırayı desteklemek militaristliktir ama AKP’yi desteklemek demokratlık değildir. AKP ve benzeri muhafazakâr sağcı siyasi hareketler son tahlilde hep kazançlı çıkmış ve bugün şikâyet ettikleri devlet iktidarıyla uyuşmanın yolunu bulmuştur. Ama sopayı yiyenin her zaman; 1 Mayıs’ı kutlamaya çalışan işçiler, vicdanlı aydınlar ve topraksız köylüler olduğu açıktır. Dün de böyle, bugün de. Serteller ilk başta Bayar ve Menderes’e destek verdiler de ne oldu? DISK Tandoğan mitingine katılmadı diye 1 Mayıs’ta hükümetin şiddetinden kurtulabildi mi?

Toplumcu demokrasiyi savunmanın yolu, halkın gerçekten ezilen kesimlerini savunmaktan geçer. Yoksa, demokrasi anlayışları yüzyıl öncesinin çoğunlukçuluğuna dayanan; İslamcılığı kaba bir popülizm, sağcılığı hoyrat bir otoriterlik anlayışı ve zengin Müslüman ahbabının ticari çıkarlarını korumaktan ibaret bir takım adamların mağduriyet yakınmalarına destek olmak çıkar yol değildir.

Acelemiz yok. Popülist muhafazakârlardan da, otoriter devlet babacılardan da kurtulacağız bir gün. Çünkü bu saçma düzen devam ederse hep beraber batacağız. Meydanları dolduranların en azından bir kısmının bu bilinçte olduklarına inanmaktan başka ümit yok. Şimdi halkın kendini örgütleyip, kabiliyetsiz lafazanları tasfiye edip, kendi liderlerini çıkartmasını ümit etme zamanı..’

ÖZGÜR MUMCU

(Halkın Gazetesi BİRGÜN yazarı..)

DAĞ KADAR YÜREK.. – AHMET TELLİ

DAĞ KADAR YÜREK

Bunca acıyı
Bunca aşkı
Nasıl da sığdırmışsın yüreğine
İstersen al
Koy kendi ellerinle
Fırtınaları da

Sen
Yüreğin kadar büyüksün
Unutma..

AHMET TELLİ

Günün Şarkısı : ‘Deniz Gezmiş Oynicam !’ – SULTAN TUNÇ..

Günün şarkısı , birtanem REİS’in 27 Ocak 2010 da Aylakadamız’da tanıttığı BEYOND İSTANBUL – 2 – URBAN SOUNDS OF TURKEY albümünde de olan SULTAN TUNÇ’un  ‘ORIENTAL RAP’N ROLL’ albümünün şarkısı ‘DENİZ GEZMİŞ OYNİCAM !’.. Yerinizden belki sıçratır sizi.. Çivi gibi çakıyor gerçekleri yine sözleriyle duymayan kulaklara , görmeyen gözlere , düşünmeyen beyinlere.. Sultan Tunç’un bazı şarkılarını BANDİSTA grubu da daha önce seslendirmişti..

SULTAN TUNÇ’un tüm albümlerini ve özellikle ‘ORIENTAL RAP’N ROLL’ albümünü kaçırmayın edinin.. SULTAN TUNÇ’un ‘DENİZ GEZMİŞ OYNİCAM !’ şarkısını yanda müzik kutusunda dinleyebilirsiniz..

DENİZ GEZMİŞ OYNİCAM ! 

Artik susmicam

Bas bağırıcam

Gör napıcam

Yine kapak olucam

Uslu olmicam

Rahat durmicam..

 

Deniz Gezmiş oynicam !.. 

Kaybedecek hiçbir şeyim yok benim inan

Gidecem feleğin tekeline çomak sokucam..

 

Deniz Gezmiş oynicam !.. 

Che Guevara  olucam devrim yapıcam..

 

Arı sürüsü gibi üzerinize yağıcam.. 

Deniz Gezmiş oynicam !..

 

Her yerde kırmızı bültenle aranicam

Ama rahat takılıcam sıkışınca kaçıcam

Her gece başka bir kıtada olucam

Ortalığı zerdüştün nefesiyle yakıp yıkıcam

Sonunda herkes benim farkıma varacak

Washington başıma 1 milyon ödül koyacak..

Deniz Gezmiş oynicam ! 

SULTAN TUNÇ