Archive for the ‘Yeni Kitap’ Category

‘ORTADOĞU, YALANCI BAHAR..’

‘demokrasi aşığı (!) emperyalist devletlerin; çıkarları gerektirdiği zaman savaş çıkardıkları ve mali tekellerin ihtiyaca binaen faşist yönetimlere kucak açtıkları aleni bir durumdur.. kaldı ki en demokratik burjuva rejimin var olduğu emperyalist kapitalist ülkelerde; hükümetlerin düzen dışına çıkan hareketlere karşı ne denli azgınca saldırdığının da üstü açıktır..

emperyalistleri, sömürge ülkelere ilişkin amaçlarının ne olduğunu anlamak için, derinlemesine bir araştırma yapma gereği de yoktur..

kurulduğu günden beri emperyalist devletlerin kucağında büyüyen arabistan ve ürdün krallığının, ortadoğu’yu sarsan hareketliliğin dışında kalmasının nedeni; bu devletlerin, gıkını çıkarmadan emperyalist sisteme uysal eşek olarak hizmet ediyor olmasıdır..

abd emperyalizmi, afganistan ve ırak işgallerinin ardından iran’ı hedef göstermesine; fransa ve almanya gibi emperyalist devletlerin ‘karşı duruşu’(!), bu zemindeki ilişkilerin somut hali algılanarak kavranabilir.. emperyalist devletlerin islami iktidarlara onay vermesi; doğrudan bu iktidarların emeğin sömürüsüne ve iktisadi bağımlılık ilişkilerine müsait olmalarıdır.. emperyalist çıkarlara zarar vermeyecek ve kapitalist sistem içerisinde, kendi halkını sömürü batağında tutarak, küresel kapitalist sistemin parçası olmaya mahkum bir islami hareket, emperyalist kapitalist sistem için mubahtır..

bugün ortadoğu’daki islami hareketler, ülke iktidarını ele geçirmek karşılığında; tüm emperyalist yağma projelerine onay vermektedirler.. emperyalist kapitalizm için siyasi iktidarın biçimin ne olduğu değil; iktisadi iktidarın ve çıkarların kimin elinde olduğu önemlidir..’

 

‘bölge ülkelerinde gerçekleşen hükümet değişim süreci halk hareketinin, söndürülmesi ve egemen sınıf iktidarına rıza göstermesi sürecini tanımladı.. bu ülkelerde, islam şeriatı eksenli hareketin, emperyalist devletlerin aktif desteğini alarak, eski hükümeti, yıkması ve siyasi iktidarı devralması; hareketin devrimci demokrat olması olasılığını dahi sıfırladı.. bu toplumsal hareket, baskıcı burjuva hükümete karşı yıkıcı bir tavır içerisinde olsa da; amacı ve eyleminin pratik sonuçları; demokrasi ve sosyalizmin reddini içerdi.. dolayısıyla daha önceki askeri cunta ne kadar karşı-devrimci ise, emperyalist devletlerin kotrolü ve emri altında, siyasi iktidarı ele geçiren islami hükümetler de en az o kadar devrim karşıtı bir tavır sergiledi.. alaşağı edilen cuntanın karşı-devrimci vasfa sahip oluşu; ondan iktidarı devralan islamcı hükümetin devrimci sayılmasının gerekçesi olmadı.. islamcı burjuva iktidarın, yıktığı siyasi erkin vasfından önce; kurduğu siyasi iktidarın vasfı, kendi karakterini tanımladı.. toplumsal kalkışma; demokrasiye veya sosyalizme yönelmesine dahi izin verilmeden denetim altına alındı ve halk ayaklanmasının belli bir anında, devrime yönelebilecek güçle bertaraf edilerek, emekçiler devrimine yönelebilecek en küçük eğilim kırıldı.. ayaklanma karşı-devrimi besleyerek yürüdü ve beslediği karşı-devrimci güç tarafından söndürüldü..’

 

BABÜR PINAR

‘ORTADOĞU, YALANCI BAHAR..’ Editörler : BABÜR PINAR, RECAİ ULUTAŞ, Yazarlar : BABÜR PINAR, FİKRET BAŞKAYA, MAHDİ DARİUS NAZEMROAYA, MAHİR SAYIN, METİN ESEN, MİCHEL CHOSSUDOVSKY, SAİT ÇETİNOĞLU, TEMEL DEMİRER, NİTELİK KİTAP Yayınları, Şubat 2012, 448 Sayfa..

 

‘AŞKIN VE SAVAŞIN GÜNDÜZ VE GECELERİ..’ – EDUARDO GALEANO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sokağın savaşı, ruhun savaşı..

dibe vurmak mı yoksa bir araya toplanmak mı? diğerlerini siliyor muyum yoksa onları çağırıyor muyum? deve gibi kendi kusmuğumu mu yiyeceğim? mastürbasyon yapanın aldığı risk nedir ki? olsa olsa en fazla bileği çıkabilir..

gerçeklik, diğer insanlardır: mutluluk ve tehlike. boğaları çağırıyorsam, üzerime saldırmalarına katlanacağım. o güçlü boynuzların kalça kemiğimi parçalayabileceğini biliyorum..

..

..

..

 

sistem..

bir diktatörlüğün işlediği suçlar işkence görenlerin, katledilenlerin ve kaybedilenlerin yer aldığı listelerle sınırlı değildir.. makine seni bencillik ve yalanla yönetir.. dayanışma bir suçtur.. makine, kendini kurtarmak için ikiyüzlü ve adice davranman gerektiğini öğretir.. bu akşam seni öpen yarın seni satacaktır.. her yaptığın iyilik sana kötülük olarak dönecektir.. eğer gerçekten ne düşündüğünü söylersen senin canına okurlar; böyle bir risk almaya değmez. işsiz dolaşan bir işçi, fabrikanın şu anda çalışan bir işçiyi çıkarıp yerine kendisini almasını gizliden gizliye arzulamaz mı? yoldaşım dediğin kişi senin rakibin ve düşmanın değil midir? kısa bir süre önce, montevideo’da, melez bir çocuk annesinden kendisini doğum kliniğine geri götürmesini istemişti, çünkü bu dünyaya hiç doğmamış olmayı yeğliyordu..

her insanın içinde mevcut olan iyi tarafa yönelik katliam, tek bir damla kan, hatta tek bir damla gözyaşı dökmeden yapılıyor her gün. makinenin zafer: insanalar konuşmaya ve göz göze gelmeye korkuyorlar.. kimse kimseyle buluşmasın. birisi sana bakıp belli bir süre bakışlarını kaçırmıyorsa şöyle düşüneceksin : ‘canıma okuyacak..’ yönetici, altından çalışan arkadaşına şöyle diyor:

‘seni ele vermek zorunda kaldım. benden liste istediler. birkaç isim vermem gerekiyordu. affet beni, eğer bunu yapabilirsen..’

her otuz uruguaylıdan birinin görevi diğer insanları gözetlemek, izlemek ve cezalandırmak. kışlaların ve karakolların dışında insanlara hiç iş yok; bir işi olanlar da onu korumak için polisten illaki demokratik iman sertifikası almak zorundalar.. öğrencilerden arkadaşlarını ihbar etmeleri talep ediliyor; çocuklar öğretmenlerini ihbar etmeleri için kışkırtılıyor.. arjantin’de televizyon soruyor: ‘şu anda çocuğunuzun ne yaptığını biliyor musunuz?’

ruhları zehirleyerek öldürme suç çetelesinde neden yer almıyor?

..

..

..

 

sistem..

1.

latin amerikalı ünlü bir play boy sevgilisinin yatağında başarısız olur. ‘gece içkiyi çok fazla kaçırmışım,’ diye kahvaltı sırasında özür diler. ikinci gece başarısızlığını yorgunluğa bağlar.. üçüncü gece sevgili değiştirir.. bir haftanın sonunda doktora gider.. birinci ayın sonunda doktor değiştirir.. bir süre sonra psikanalize başlar. seanslar ilerledikçe, dibe çökmüş ya da silinmiş anılar yavaş yavaş bilincin yüzeyine çıkmaya başlar. ve hatırlar :

1934.. chaco savaşı.. cepheden kaçan altı tane bolivyalı asker and dağları’nın yüksek düzlüklerinde dolaşmaktadır.. bozguna uğrayan bir müfrezeden bir tek onlar hayatta kalmıştır.. bir kişi görmeden ve ağızlarına bir lokma koymadan çıplak steplerde ilerler.. o adam işte bu altı askerden birdir..

bir akşamüstü, keçi sürüsünü güden küçük bir yerli kızı görürler.. onu takip ederler, yere yatırırlar ve tecavüz ederler.. kızın içine sırayla girerler..

sıra son olarak o adama gelir.. yerli kızın üzerine atılınca onun artık nefes almadığını fark eder..

beş asker onun etrafında bir çember oluşturur..

tüfeklerini sırtına dayarlar..

bunun üzerine adam, dehşetle ölüm arasından, dehşeti seçer..

 

2.

bin bir işkenceci hikâyeleriyle örtüşen bir durum.

işkence yapanlar kimler? beş tane sadist, on tane manyak, on beş tane klinik vaka mı? hayır, işkence yapanlar iyi aile babası insanlar.. memurlar mesailerini tamamladıktan sonra akşam evde çocuklarıyla birlikte televizyon seyrediyorlar.. makine onlara etkili olanın iyi olduğunu öğretiyor.. işkence gayet etkili: bilgi kopartıyor, bilinçleri dağıtıyor, korku yayıyor.. gizli ayincilerinkinin benzeri bir suç ortaklığı doğuyor ve gelişiyor.. işkence yapmayan işkenceye maruz kalır.. makine ne masumları ne de tanıklıkları kabul eder.. kim inkâr edebilir? kim ellerini temiz tutabilir? küçük dişli ilk seferinde kusar.. ikinci seferde dişlerini sıkar.. üçüncüde alışır ve görevini yerine getirir. zaman geçer ve dişlinin tekerciği makinenin dilini konuşmaya başlar: kukuleta, sopa, elektrik, denizaltı, kelepçe, askı.. makine disiplin ister.. en yeteneklileri en sonunda bu işten zevk almaya başlarlar..

eğer işkenceciler hasta kişiliklerse, onları doğuran sisteme ne diyeceğiz?”

 

EDUARDO GALEANO..

‘AŞKIN VE SAVAŞIN GÜNDÜZ VE GECELERİ..’, EDUARDO GALEANO, Çeviri: SÜLEYMAN DOĞRU, SEL Yayınları, Mart 2012, 200 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘can çekişen bir varlık, biçim olarak yaşayabilmek için içerik olarak kendisini feda eder..’

“neysem o’yum.. tahakkümün bundan daha masum tınılı bir sloganı olmamıştı hiç.. benliğin daimi bir bozulma halinde, kronik bir çökmek – üzerelik halinde tutulması, günümüzdeki düzenin en iyi korunan sırrıdır.. zayıf, morali bozuk, kabahati kendinde arayan, sanal benlik, üretimdeki hiç bitmeyen yeniliklerin hızla modası geçen teknolojilerin, sürekli altüst olan toplumsal normların ve genelleşmiş esnekliğin temelde gereksinim duyduğu sonsuz uyum sağlama yeteneğine sahip olan öznedir.. o aynı zamanda doymak bilmez bir tüketicidir ve çelişkiye bakın ki asli larva haline dönebilmek amacıyla en kıytırık ‘projelere’ azim ve istekle kendisini dahil eden, ama sonra asli larva haline dönen ‘en üretken ben’ de o’dur..

o halde neyim ben? çocukluğundan beri sütün, kokuların, öykülerin, seslerin, duyguların, tekerlemelerin, cisimlerin, işaretlerin, fikirlerin, izlenimlerin, bakışların, şarkıların ve yiyeceklerin meydana getirdiği akışla iç içeyim.. ben neyim? mekâna, çilelere, atalarıma, arkadaşlarıma, sevdiklerime, olaylara, dillere, anılara, kesinlikle ‘ben olmayan’ her şeye her yönden bağlıyım.. beni dünyaya bağlayan her şey, beni ben yapan bağlantılar, beni meydana getiren unsurlar bana bir kimlik, çıkarılıp gösterilecek bir şey vermezler; belli zaman ve yerlerde ‘ben’ diyen varlığı doğuran tekil, ortak, yaşayan bir varoluş verirler bana.. uyumsuzluk duygusu benliğin sürekliliğine duyduğumuz aptalca inancın ve bizi biz yapan şeylere yeterli özeni göstermememizin basit bir sonucudur..

reebok’ın şanghay’daki bir gökdelenin tepesine kondurulmuş ‘neysem o’yum’ sloganını görmek insanın başını döndürüyor.. batı her yere en sık başvurduğu truva atını yerleştiriyor : benlik ile dünya, birey ile grup, bağlılık ile özgürlük arasındaki çıldırtan çelişki.. özgürlük, bağlarımızı koparma durumu değil, bağlarımız üzerinde değişiklikler yapmak yönündeki pratik kapasitemizdir.. aile yalnızca sakatlayan mekanizmasını değiştirmeye çalışmaktan vazgeçenler veya bunu nasıl değiştireceklerini bilmeyenler için cehennemdir.. insanın kendini köklerinden kurtulma özgürlüğü hayali bir özgürlük olmaktan öteye geçememiştir.. bizi güçlü kılan ve bir arada tutan o çok önemli şeyi kaybetmeksizin kendimizden kurtulamayız..

“neysem o’yum”, o halde sadece basit bir yalan, basit bir reklam kampanyası değildir.. aynı zamanda askeri bir kampanyadır.. insanlar arasında var olan her şeye, insanlar arasında fark edilmeden dolaşımda kalan her şeye, onları görünmez bağlarla birbirine bağlayan her şeye, tamamen yalnızlaşmasını önleyen her şeye, bizi var eden ve de dünyanın her yerinin sadece gelip geçilen bir yer, bir eğlence merkezi veya yeni kurulmuş bir şehir, bir yanıyla katıksız bir can sıkıntısı ve tutuksuzluktan oluşurken diğer yandan müthiş bir düzenden, sessizlikten, moleküler arabalar ve ideal metaların dışında hiçbir şeyin hareket etmediği donmuş bir boşluk görüntüsü ve hissi vermediğine bizleri inandıran her şeye karşı yöneltilmiş bir savaş çığırtkanlığıdır..

eğer fransa saatlik üretimde avrupa şampiyonu olmasaydı, bugün olduğu gibi anksiyete haplarının anavatanı, anti-depresan cenneti, nevrozların kabesi de olamayacaktı.. hastalık, zihinsel yorgunluk, depresyon tedavi edilmesi gereken bireysel rahatsızlık belirtilileri olarak görülebilir.. bütün bunlar sadece var olan düzenin devamına, aptalca normları kuzu kuzu kabullenmeme ve koltuk değneklerimin modernize edilmesine hizmet ediyor.. bunlar, bir yandan benim uyumlu, itaatkâr ve üretici eğilimlerimi seçiyor diğer yandan da hissettirmeden benden ayıklanması gereken şeylerin ne olduğunu belirliyor.. ‘değişmek için asla geç değildir, biliyorsun..’ ama benlik varsayımında başarısızlıklarım bir yıkıma da neden olabilir.. sonra da, bugünkü savaşta direniş eylemine dönüşebilirler.. bizi normalleştirip sakatlamak için kurulan tuzaklara karşı bir isyan, bir güç halini alabilirler..  benlik dedikleri, iç dünyamızdaki kriz yaşayan bir şey değil; sırtımıza damgasını vurmak istedikleri biçimdir.. aslında hepimiz başka yaratıklar arasında birer yaratık, benzerlikler arasında tekillikler, dünyanın bedenini oluşturan canlı bedenlerken, kendimizi keskin bir şekilde tanımlanan, tek başına, nitelikler çerçevesinde değer biçilebilir, kontrolü mümkün şeyler haline getirilmemizi istiyorlar.. çocukluğumuzdan beri bize söylene gelen şeyin aksine, zekâ uyum sağlamayı bilmek anlamına gelmiyor – ama öyle bir zekâ türü varsa bile bu köleliğin zekâsıdır.. bizi köleleştirmeyi hedefleyenlerin bakış açısına göre, tek uyum sağlayamayışımız ve bitkinliğimiz sadece sorun.. uyum sağlayamayışımız ve bitkinliğimiz aslında bize yeni suç ortaklıkları için bir başlangıç, bir buluşma noktası işaret ediyor.. tüm tahrip edilmişliklerine rağmen bu toplumun kendi amaçları doğrultusunda oluşturduğu bütün hayal ürünü şeylerden çok daha paylaşıma açık bir manzara ortaya koyarlar..

bizler depresyonda falan değiliz; grevdeyiz.. kendi kendilerini idare etmeyi reddedenler için ‘depresyon’ bir hal değil, politik ayrışmaya doğru giden bir geçit, vazgeçme, dışarı adım atmadır.. o noktadan itibaren ilaç tedavisi ve polis, uzlaşmanın tek yoludur.. tam da bu yüzden bugünkü toplum hiperaktif çocuklarını ritalin almaya zorlamakta, insanları hayat boyu ilaca bağımlı kılmakta tereddüt etmiyor ve yine bu yüzden üç yaşındaki çocuklarda bile davranış bozukluğu’ bulgulanabildiğini iddia ediyor.. çünkü benlik varsayımı her yerde çatırdamaya başladı..” 

“bugün batı m1 abrams tanklarının üstünde son ses heavy metal dinleyerek felluce’yi vuran amerikan askeridir.. o, moğol ovalarında kaybolmuş, herkesin kafa bulduğu, kredi kartına cankurtaran halatıymışçasına sarılan bir turisttir.. o, ‘go3’ oyununa iman etmiş bir ‘ceo’dur.. mutluluğu giysilerde, erkeklerde ve nemlendirici kremlerde arayan genç kızdır.. dünyadaki bütün asilerle dayanışma göstermek için – ama yenilmiş olmaları kaydıyla – yeryüzünün dört bir yanına seyahat eden isveçli insan hakları aktivistidir.. cinsel özgürlüğü olduğu sürece politik özgürlüğe değer vermeyen bir ispanyol’dur.. gerçeküstücülükten ‘viennese actionism’e kadar medeniyetin yüzüne en iyi kimin tükürebileceğini görmek için yarışan sanatçılar yüzyılının ‘modern dahisi’ önünde huşu duymamızı isteyen bir sanat aşığıdır.. ‘budizm’de gerçekçi bir bilinç teorisi bulmuş bir sibernetikçi ve hindu metafiziğiyle amatör düzeyde uğraşmanın yeni bilimsel keşiflere ilham vereceğine inanan bir kuantum fizikçisidir..

batı, çöküşüyle ilgili bütün kehanetler karşısında tek bir stratejiyle ayakta kalmış bir medeniyettir: burjuvazi işçisinden baronuna bütün olarak toplumun burjuvalaşmasına olanak tanımak için bir sınıf olarak kendisini inkâr etmek zorunda kalmıştır; sermaye kendisini bir sosyal ilişki olarak –finans kapitale ek olarak kültürel sermayeye ve sağlık sermayesine dönüşmek yoluyla- dayatabilmek için sermaye, bir ücret ilişkisi olarak kendini feda etmek zorunda kalmıştır; hıristiyanlık insanlar için yaygın bir şefkatli ve zayıf  olma emri, duygusal bir yapı olarak kendisini devam ettirebilmek için bir din olarak kendisini feda etmek zorunda kalmıştır.. batı da aynı şekilde, evrensel bir kültür olarak kendisini empoze edebilmek için özgün bir medeniyet olarak kendini feda etmiştir.. işleyiş şöyle de özetlenebilir : can çekişen bir varlık, biçim olarak yaşayabilmek için içerik olarak kendisini feda eder..”

‘GÖRÜNMEZ KOMİTE..’

‘YAKLAŞAN İSYAN..’ , GÖRÜNMEZ KOMİTE, Çeviri: R. IŞIK GÜNGÖR, SEL Yayınları, Şubat 2012, 120 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Masanobu Fukuoka’ ikinci kez türkçe’de ve aylak adamız’da : ‘en iyi plan plansızlıktır..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“eğer doğa mükemmel ise, o zaman insanın hiçbir şey yapması gerekmez.. ancak doğa insana kusurlu ve çelişkilerle dolu görünür.. ekinler kendi hâllerine bırakıldıklarında, hastalanır, böceklenir, yatar ve solarlar..

fakat bu kusur örneklerine dikkatlice baktığımızda, bunların doğanın kurallarına karşı çıkıldığı, insanın doğayı fazla kurcaladığı zamanlarda görüldüğünü fark ederiz.. doğanın, doğaya aykırı bir duruma sokulması, kaçınılmaz bir şekilde başarısızlığı davet eder, sadece bozukluklara değil felâketlere bile yol açabilir..

doğanın kusurlu görünmesi, insanın doğaya yaptığı ve sonra da asla düzeltmediği bir şeyin  sonucudur.. normal döngülerine ve işleyişine bırakıldığında doğa başarısız olmaz.. doğa görevini yapar, bir şeyi diğeriyle telâfi edebilir veya dengeleyebilir, fakat bunu daima düzeni ve ölçüyü koruyarak yapar..

dağda yetişen çam ağacı, düzenli dairesel dallar çıkararak doğal bir şekilde, dimdik yükselir.. dalda yaprakların diziliş kuralıyla uyumlu olarak dallar da geliştikçe yerleşim aralıkları eşit kalır, öyle ki kaç yıl geçerse geçsin, asla çakışmaz veya üst üste binip kurumazlar.. ağaç, tam olarak, tüm dal ve yaprakların eşit ölçüde gün ışığı alacağı şekilde gelişir..

fakat çam ağacı bir bahçeye aktarılıp makasla budandığında, dalların yerleşim düzeni, bir bahçe ağacının çarpık ‘zarafetine’ bürünerek, dramatik bir değişikliğe uğrar.. bunun nedeni, çamın bir kez budandıktan sonra, artık normal filiz ve dallar çıkarmamasıdır.. normal gelişim yerine dallar, her yerde çakışarak, bükülüp kıvrılarak birbirinin üzerine binerek düzensiz büyür.. sadece birkaç sürgünün ucundaki tomurcukları, üç-liderli düzende çatallaşır ya da kadeh şeklini alır.. aynı şey tüm ağaçlar için geçerlidir..

insan harekete geçince ağaç doğal formunu yitirir.. mizacı doğallığını kaybeden bir ağaçta dallar darmadağın görünür, ya birbirlerine çok yakın ya da çok uzaklaşarak büyürler.. nerede yetersiz havalanma ve gün ışığı eksikliği varsa, orada böcekler oyuklar açıp yuva yaparlar, hastalıklar ortaya çıkar.. ve iki dalın kesiştiği yerlerde sonuç olarak bir yaşam mücadelesi doğar; biri yaşamayı sürdürecek, diğer ölecektir.. doğal durumu bozmak, huzur ve uyum içinde yaşayan bir ağacı, güçlünün zayıfı yok ettiği bir savaş alanına döndürmek için, birkaç küçük tomurcuğu koparıp almak yeter..

doğanın düzen ve dengesinin bozulması, dürtüsel insan davranışlarının kasıtlı olmayan sonucu olarak başlamış olsa bile, artmış ve dönüşü olmayan bir noktaya tırmanmıştır.. bir kez değiştirilip bozuldu mu, bahçe çamı artık asla doğal bir ağaç olduğu eski hâline dönemez.. bir meyve ağacının doğal yapısını altüst etmek için, genç bir sürgünün ucundaki tek bir tomurcuğu koparmak yeterlidir..

doğa yozlaştırılıp yapay bir şekilde bırakıldığında, geriye ne kalır.. insanın sonu gelmeyen uğraşının başladığı yer burasıdır.. çaprazlama kesişen iki dal birbiriyle rekabet eder.. bunu önlemek için insan bahçe çamını her yıl özenle budamak zorundadır..

bir dalın ucunu makaslamak, onun yerinde birkaç düzensiz dal gelişmesine neden olur.. bu yeni dalların uçlarının da bir sonraki sene kesilmesi gerekir.. izleyen yıl, daha da çok sayıda yeni dal, daha büyük bir karışıklık yaratacaktır ve yapılması gereken budama miktarı böylece artar..

aynısı meyve ağacının budanması konusunda da geçerlidir.. bir kez budanmış bir meyve ağacı ile tüm yaşam süresi boyunca uğraşılması gerekir.. ağaç artık dallarını uygun bir yerleşimle çıkaramamakta, kendi seçtiği yönde büyüyememektedir.. kararı çiftçiye bırakır ve hiçbir şekilde bir tarz ve düzen gözetmeksizin, dallarını nasıl ve nereye isterse uzatır.. şimdi düşünme ve gereksiz dalları kesme sırası insandadır.. dalların kesiştiği ve çok yoğun olarak bir arada büyüdüğü yerleri görmezden gelmesi mümkün değildir.. eğer bunu yaparsa, ağaç karmaşık bir şekilde büyüyecek, merkezdeki dallar çürüyüp kuruyacak ve sonunda hastalık ve böceklere duyarlı hâle gelen ağaç ölecektir..

böyle olunca insan harekete geçmeye mecbur kalmıştır, zira çalışmasını gerektiren o koşulları daha önce kendisi yaratmıştır.. doğayı doğallıktan çıkardığı için, bu yapay durumdan doğan bozuklukları düzeltip telâfi etmek zorundadır..

benzer şekilde, insanın yapıp ettikleri tarım teknolojisini zorunlu hâle getirmiştir.. toprağı sürme, fideleri aktarma, toprağı işleme, yabani ot temizliği, hastalık ve zararlı kontrolü –bugün tüm bu uygulamalar gereklidir, çünkü insan doğayla oynayıp onu değiştirmiştir.. çiftçinin çeltik tarlasını sürmek zorunda olmasının nedeni, önceki yıl sürmüş, su salmış ve tırmıklayıp toprak keseklerini giderek daha küçük parçalara bölerek toprağın içindeki havayı çıkarıp toprağı sıkılaştırmış olmasıdır.. toprağı ekmek hamuru gibi yoğurduğu için, tarla her yıl sürülmek zorundadır.. doğal olarak, bu koşullar altındaki bir tarlayı sürmek üretimi arttırır..

sağlığı bozuk ekinler yetiştirerek insan hastalık ve zararlı kontrolünü de zaruri hâle getirir.. tarım teknolojisi hastalık ve zararlı hasarlarını hazırlayan nedenleri yaratır, sonra da bunları tedavi etmede ustalaşır.. öncelikli olan, sağlıklı ekin yetiştirmek olmalıdır..

bilimsel tarım, doğanın eksikleri olarak algıladığı şeyleri, insan çabasıyla geliştirmeye ve düzeltmeye çalışır.. tam tersine, doğal tarım, bir sorun oluştuğunda durmak bilmeden nedenlerin peşine düşer ve insanın yaptıklarını sınırlayıp düzeltmek amacıyla çaba gösterir..

bu durumda en iyi plan hakikî eylemsizliktir; hiçbir surette plan olmamasıdır..”

MASANOBU FUKUOKA..

‘DOĞAL TARIMIN YOLU FELSEFESİ VE UYGULAMASI..’ , MASANOBU FUKUOKA, Çeviri: MELTEM ALTAN, KAOS Yayınları, Eylül 2011..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HEPSİ BU..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“şu veya bu tarihte dünyaya geldim, şurada veya burada yetiştirildim, düzenli olarak okula gittim, şu veya buyum ve adım da falanca veya filanca ve fazla düşünmem.. cinsiyet bakımından bir erkeğim, devlet bakımından iyi bir vatandaşım ve toplumdaki yerim bakımından da iyi bir ailenin çocuğuyum.. beşeri cemiyetin titiz, sessiz, nazik bir üyesiyim, deyim yerindeyse iyi bir vatandaşım, bir bardak biramı akıllı uslu içmeyi severim ve fazla düşünmem.. iyi yemeklere düşkün olduğum bilinir ve aynı şekilde fikirlerden uzak durduğum da beldir.. keskin düşüncelerden büsbütün uzak dururum; fikirler bana hepten uzaktır ve bu nedenle de iyi bir vatandaşım, çünkü iyi bir vatandaş fazla düşünmez.. iyi bir vatandaş yemeğini yer, hepsi bu!

kafamı pek fazla yormam, bu işi başka insanlara bırakırım.. kafa yoran kişiden nefret edilir; çok düşünen insan, huzursuz bir insan olarak görülür.. julius caesar bile, o kalın parmağıyla, gözleri çukura kaçmış cılız cassius’u göstermişti; ondan korkuyordu, çünkü fikirleri olduğunu tahmin ediyordu.. iyi bir vatandaş korku ve kuşku yaymamalıdır; çok düşünmek onun işi değildir.. çok düşünen kişi sevilmez ve sevilmeyen insan olmak tamamen gereksizdir.. horlamak ve uyumak, şiir yazmak ve düşünmekten daha iyidir.. şu veya bu zamanda dünyaya geldim, şurada veya burada okula gittim, arada sırada şu veya bu gazeteyi okurum, şu veya bu mesleği sürdürürüm, şu veya bu yaştayım, iyi bir vatandaş olduğum bilinir ve iyi yemek yemeyi sevdiğim bellidir.. kafamı pek fazla yormam, çünkü bu işi başka insanlara bırakırım. çok kafa patlatmak benim işim değildir, çünkü çok düşünen kişinin başı ağrır ve baş ağrısı tamamen gereksizdir.. uyumak ve horlamak, kafa patlatmaktan daha iyidir ve akıllı uslu içilen bir bardak bira, şiir yazmak ve düşünmekten kat be kat daha iyidir.. fikirlere tamamen uzak dururum ve kafamı hiçbir koşul altında patlatmam, bu işi baştaki devlet adamlarına bırakırım.. huzurumu bozmadığım için, kafamı yormaya gerek duymadığım için, fikirler benden tamamen uzak olduğu için ve gereğinden fazla düşünerek ödümü patlatmadığım için de iyi bir vatandaşım zaten.. keskin düşünmekten korkarım.. keskin düşünürsem, gözlerim kararır, dehşete düşerim.. onun yerine güzel bir bardak bira içerim ve her türlü keskin düşünceyi baştaki devlet idarecilerine bırakırım.. devlet damları istedikleri kadar keskin düşünsünler ve isterlerse kafaları patlayıncaya kadar düşünsünler, benim açımdan bir sakıncası olmaz.. kafamı yorarsam gözlerim kararır, dehşete düşerim ve bu iyi değildir ve bu nedenle de kafamı mümkün olabildiğince az yorarım ve kafasız ve düşüncesiz kalırım güzelce.. eğer baştaki devlet adamları, gözleri kararıncaya ve kafaları patlayıncaya kadar düşünüyorlarsa o zaman her şey yolunda demektir ve bizim gibiler, huzur içinde, akıllı uslu bir bardak biralarını içebilirler, düşkün oldukları güzel yemekleri yiyebilirler ve geceleri horlamanın ve uyumanın kafa patlatmaktan ve şiir yazmaktan ve düşünmekten daha iyi olduğunu düşünerek, mışıl mışıl uyuyabilir ve horlayabilirler.. kafa yoran kişiden, ancak nefret edilir ve niyet ve görüş bildiren insan huzursuz bir insan  olarak görülür; ama iyi bir vatandaş huzursuz değil, tersine huzurlu bir insan olmalıdır.. keskin ve kafa kurcalayan düşünceyi, gönül rahatlığı içinde baştaki devlet adamlarına bırakırım, çünkü bizim gibiler, sonuçta sadece beşeri cemiyetin sağlam ve önemsiz birer üyesidirler ve bizim gibilere, bir bardak birasını akıllı uslu içmekten ve olabildiğince güzel, yağlı, iyi yemekler yemekten hoşlanan iyi vatandaş veya sıradan vatandaş, denir, hepsi bu!

devlet adamları, gözlerinin karardığını ve başlarının ağrıdığını itiraf edinceye kadar düşünsünler isterlerse.. iyi vatandaşın başı asla ağrımamalıdır, tersine o, güzel bir bardak birasının tadına akıllı uslu varmalıdır ve geceleri usul usul horlamalı ve uyumalıdır.. benim adım şu veya bu, şu veya bu tarihte dünyaya geldim, şurada veya burada, düzenli olarak ve kurallar gereği okula gönderildim, zaman zaman şu veya bu gazeteyi okurum, mesleğim şu veya budur, şu veya bu yaşındayım ve fazla ve çetrefil düşünmekten uzak dururum, çünkü kafa yormayı ve kafa patlatmayı, kendilerini sorumlu hisseden baştaki idareci kafalara seve seve bırakırım.. bizim gibiler, kendilerini uzaktan yakından sorumlu hissetmezler, çünkü bizim gibiler bir bardak biralarını akıllı uslu içerler ve fazla düşünmezler, çünkü bu çok tuhaf zevki, sorumluluk taşıyan insanlara bırakırlar.. ben şurada veya burada gittiğim okulda, yormaya zorlandığım kafamı o gün bugündür, bir daha asla az da olsa yormadım ve kullanmadım.. şu veya bu tarihte doğdum, adım şu veya budur, hiçbir sorumluluk taşımama ve kesinlikle kendi türümün biricik örneği de değilim.. ne mutlu ki, benim gibi bir bardak birasının tadını akıllı uslu çıkaran, tıpkı benim gibi az düşünen ve kafa patlatmayı benim kadar az seven, bu işi başka insanlara, sözgelimi devlet adamlarına sevinerek bırakan epeyce insan var.. keskin düşünceler, beşeri cemiyetin benim gibi sessiz bir üyesine tamamıyla uzaktır ve ne mutlu ki, sadece bana değil, tıpkı benim gibi iyi yemeklere düşkün ve fazla düşünmeyen, şu veya bu yaşta olan, şurada veya burada yetiştirilmiş, beşeri cemiyetin, benim gibi temiz üyelerine ve benim gibi iyi vatandaşlara ve keskin düşüncelerden, tıpkı benim gibi uzak duranlara da uzaktır, hepsi bu!”

 

ROBERT WALSER..

‘GEZİNTİ..’ , ROBERT WALSER, Çeviri : CEMAL ENER, CAN Yayınları, 212 Sayfa, Kasım 2011..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALLEN GINSBERG’in ‘HOWL & OTHER POEMS / ULUMA VE ÖTEKİ ŞİİRLER’ kitabının numaralandırılmış 1000 adet el yapımı kapaklı özel baskısı ALTIKIRKBEŞ Yayınlarından çıktı ve tüm kitapçıların raflarında yerini aldı !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin

çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla

açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları

bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo

ile eski cennetsel bağ için yanıp

tutuşan melek kafalı hipsterler, yoksulluk

ve paçavralar ve sahte gözlerle

şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu

olmayan ucuz odaların doğa üstü

karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler..’

ALLEN GINSBERG..

 

‘ULUMA VE ÖTEKİ ŞİİRLER’ bir manifesto kitaptır!

“Beat Generation’ı anlatan “detay”ından dolayı ilk ve tek şiir kitabıdır.

Beat Kuşağının ve özellikle Frisco Şiir Rönesans’ının lokomotifi olmuş iki şiir ve öncül bir şair vardır: Allen Ginsberg’in “America”sı ve “Howl”u. İkisi de bu kitapta!

Amerikan hükümetince kitabın yasaklatıldığını ve yayıncıları olarak L. Ferlinghetti ve Shigeyoshi Murao’nun mahkemede yargılandığını ilk baskı olan 500’ün yasaklatıldığını lakin sonrasında kitabın serbest kaldığını ve defalarca baskı yaptığını sanırım artık herkes biliyor?

1955’de Amerika gerçekten Ginsberg’den ve Beat Hareketinden korkmuştu. Sadece Amerika değil dünya da şiirin gücünü görmüştü. City Lights’ın “Number Four Pocket Poet Series” numarasıyla yayınladığı ULUMA VE ÖTEKİ ŞİİRLER bugün hala aynı kapakla City Lights’ca Frisco’da basılmaya devam ediyor. (2006 senesi Howl’un ellinci doğum yılıydı.)

Tom Waits’den Philip Glass’a değin onlarca kişi Ginsberg’i yorumladı, bu kitap bugün hala canlı ve yaşamın içine güçle karışmayı sürdürüyor.

ULUMA VE ÖTEKİ ŞİİRLER Amerikan edebiyatında bir dönüm noktası olmaktan çok yeni bir (şiir) çağın(ın) başlangıcıydı da.

Howl 7 Ekim 1955 senesinde Frisco’da Six Gallery’de ilk olarak okundu. Ve City Lights’dan basılmaya başlayacak olan Beat şairleri serisinin lokomotifiydi.

Neal Cassady, Jack Kerouac, William S. Burroughs, Peter Orlovsky, Lucien Carr ve Herbert Huncke Allen Ginsberg kitabının ana figürleridir.”

ALTIKIRKBEŞ Yayınları..

‘HOWL & OTHER POEMS / ULUMA VE ÖTEKİ ŞİİRLER..’ – ALLEN GINSBERG, Çeviren: MELİS OFLAS, ALTIKIRKBEŞ Yayınları, 2012 Şubat, 104 Sayfa, 1000 adet, özel baskı, hand-made kapak..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İçindekiler :

Howl (Part 1,2,3) / Uluma (Bölüm 1,2,3)

Footnote to Howl / Uluma’ya Dipnot

AMERICA / Amerika

Sunflower Sutra / Günebakan Sutra

A Supermarket in California / Kaliforniya’da bir süpermarket

Transcription of Organ Music / Org için müzik

In the Baggage Room at Greyhound / Greyhound Bagaj Bölmesi

Earlier Poems / Erken Dönem Şiirleri :

An Asphodel / Sırış Otu

Song / Şarkı

Wild Orphan / Vahşi Yetim

In Back of the Real / Gerçeğe Dönüş

 

“AMERİKA

 

amerika her şeyimi  verdim sana,

şimdi bir hiçim

17 ocak 1956 ve iki dolar yirmi sent.

kendi kafam bile destek değil bana.

insanlarla savaşı ne zaman sona

erdireceğiz amerika?

al şu atom bombanı da götüne sok.

kafam bozuk, amerika, bir de

sen üstüme varma,

kafam yerine gelene dek şiir miir de

yazmıycam.

söyle bana amerika ne zaman

melekleşeceksin sen?

ne zaman anadan doğma olacaksın

ne zaman bakacaksın mezarlıktan amerika?

ne zaman milyonlarca troçkistine

yakışır olacaksın?

amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu?

amerika, hindistan’a yumurtaları

ne zaman bırakacaksın?

amerika bu senin kılı kırk yarmalarından

usandım artık.

ne zaman süpermarkete gidip,

şu güzel gözlerim için

gerekenleri alabileceğim?

amerika, her şeyin  bir yana, eksiksiz

olan bir sen varsın bir de ben,

öbür dünya değil.

şu makinelerine de dayanasıma kalmadı

bilesin ha amerika.

bende bir erimiş olma isteği uyandırdın.

bu tartışmayı çözmek için bir başka

yol olmalı.

burroughs şimdi tanca’da, sanmıyorum

ki geri dönsün

korkunç bir şey olurdu bu.

sen de korkunç musun amerika yoksa

bir oyun mu bu?

saplantımdan döneceğimi sanıyorsan

yanılıyorsun.

öyle üstüme varma amerika, ne yaptığımı

biliyorum ben.

amerika, erikler çiçek döküyor.

aylardır gazete okuduğum yok, her gün

cinayetten birisi kodesi

boyluyor.

amerika, wobblie’lere tutkunum ben.

küçükken komünisttim amerika, özür

falan da dileyecek değilim.

…………”

 

ALLEN GINSBERG..

YALNIZLIK ÜZERİNE DEĞİNMELER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf : Kenan Yücel..) 

 

LA PAIX  20

YALNIZLIK ÜZERİNE DEĞİNMELER

yalnızlık günümüzde devrimcidir..  sıradanlaşmış, sıradanlaştırılmış insan yığınlarıyla içli dışlı olmak, güdülebilir olduğunu gösterir insanın yalnızca.. sıradanlaşmış olmak da başka hiçbir anlam taşımaz zaten..

sıradanın sıcaklığından da korur adamı bu davranış. soğuk her zaman uyarıcıdır çünkü. ancak mutlak olarak yalnızlığı seçmek, bu durumda yalnızca üretenlerin işidir. sevişmek ise, iki yalnızın paylaştığı bir eylem.

***

anlamak, beyinde başkalarının beyniyle paylaşılamayacak bir işlemdir. yalnızlık anlama esnasında doğru yolu tanrısal bir şekilde göstermektedir. gerek toplumsal planda olup biteni, gerekse insanın var olanda kendini anlamasının yolu kendini dinlemektedir. yani kendine doğru kaçınılmaz bir yolculuk yapmak. bunun yolu da yalnızlıktan geçer. bir başkasıyla yapılan böyle bir yolculuk, o bir başkasının cinsiyeti ne olursa olsun, insan sıcağına duyulan özlemi gidermek için gerçekleştirilmiş doğal bir işlemdir. bunun adı da yalnızlık değil, sahtekarlıktır. ya da entelektüel faaliyetlerin albenisinden yararlanmak üzere yapılmış ucuz kandırmaca.

karşımızdaki eğer diğer cinstense buna da ucuz hovardalık denir.

etrafınıza iyi bir bakarsanız, bir dolu ucuz hovarda görürsünüz. yüreksizdir böyleleri. iyi şair olmaları da olanaksızdır. şiiri düzmek yerine, bu işi yaparlar.

***

yalnızlık allah’a mahsustur derler, ya… bu sözde büyük bir sahtekarlık kokusu vardır.. çünkü kadın erkek birlikteliğini doğal göstermek, dahası kabul edilebilir alana çekmek için söylenmiş kurnazca bir sözdür. oysa, doğal olandır bu birliktelik. demek bu söz gereksizdir. fazladır. dahası insan yapısını anlamaktan yoksun aptallar için söylenmiştir.

yalnızlıkla ilişkisine gelince… durum ortada.. yalnızlıkla ilişkisini kurmak bile yanlıştır.

***

yalnızlık kişiyi, dinleme ve anlama alışkanlığını edinememiş, yarı aydınlar arasında amansızca ve ama gizlice sürdürülen erk kavgasından da korur. bu korumayı gereksiz kılan bilgilenme, yani kendi aklıyla düşünebilme yetisini edinen bir elin parmağını geçemediği için de, yalnızlık mutlak gereklidir. yani birey, günlük faşizan ilişkilerden korunmak ve hayatın bu anlamdaki faşist örgütlenmesinden mesafeli durmak istiyorsa, yalnızlık kaçınılmazdır.

asıl çokluk, bize bir çok meziyeti veren böylesi bir yalnızlığı yaşamaktır.

***

yalnızlık, üzerine en fazla spekülatif laf edilen bir konudur.. aşk, şiir gibi.. bu da yalnızlık denen olgunun soyutluğundan kaynaklanmaktadır.

yalnızlık soyuttur dedik. oysa tam tersine somut bir olgu olarak bilinir hep. öyle bilinmiştir. evinde, iş yerinde, dışarda başkalarıyla paylaşılmayan bir hayat zannedilir. yalnızlık, fiziksel bir olgu olarak görülür hep ya… nedeni budur. oysa gerçek yalnız, çelik bir iradeyle, kalabalıklar içinde de yalnız olduğunun ayrımında olandır.. elbette bu da sahtesini de doğurmaktadır yalnızlığın. prim aldığı için yalnızlık.

***

yalnızlık ve prim biraz tuhaf gibi durmakta… oysa anlaşılmayan bir şey yok. bir entelektüel faaliyet, entelektüel bir yaşamın kaçınılmaz dekoru olarak görüldüğü için, yalnızlık da son zamanlarda ucuz kazanovalar tarafından gibi yaşanmaya başlandı. gerçek sanatçının arada bir geldiğini düşünürsek, bu tutum anlaşılır.

anlaşılmaz olan, yalnızlığın arada bir gerçek yazar, şair olduğunu bildiğimiz kişiler tarafından da gibi yaşanmasıdır günümüzde.

pek bu neyi gösterir?

faşizmin gücünü.

***

yalanla hakikat iç içe geçtikçe yalnızlıkla sahtekarlık da birbirine bulaşır. gözlerin her daim iyi görmesi gerekir,, gerçekle gölgesi haline geleni ayırmak için.

***

gerçek yalnızın dostu da düşmanı da yoktur. onun yalnızca, hayatı paylaştığında haz duyabileceği insan’ları vardır.

***

yalnızlık herhangi bir ruhsal doyum sağlamaz insana. o sadece bir yaşam biçimidir.. gerçek devrimcilerin, faşistleştirilmiş dünyaya karşı koyabileceği bir yaşam biçimi.

***

aşk nasıl iki kişiyle yaşanırsa, yalnızlık da ancak yalnızlıkla yaşanır. aşk paylaşılırsa gerçekleşir. yalnızlık paylaşıldığında yalnızlık olmaktan çıkar. bu yüzden aşktan çok şiire benzer yalnızlık.. şiir de ancak yalnız yazılır. bir başkasıyla birlikte yazılmaya çalışıldığında komikleşir olay. bir duygu alışverişine araç olur çünkü.

***

yalnızlık üzerinde oynanırsa arsızlık çıkar ortaya. oynayan şair adayıysa, müteşair.

***

dehşetin, korkunun, sömürünün sistemli hale getirildiği günümüz dünyasında yalnızlık, insanın aklını yitirmemesi için de tek ilaçtır.

yalnızlık, dehşeti dışlar.. dehşetin olmadığı yerde korku da duyulmaz. dehşeti ise ancak ve ancak sömürü doğurur.

***

bir defa daha şiirin ve yalnızlığın günümüzün faşistleştirilmiş dünyasına karşı gerçek muhalefetin oluşabileceği zemin olduğunu vurgulamak gerekir. aşk ise paylaştıkları tek olgu.

ya da ortak paydaları.

***

yalnızlıkla şiirin diğer bir ilişkisi de şudur: şiir yalnızlığın varoluş biçimi, yalnızlık ise şiirin biricikliğidir.

yalnızlık ne kadar nüfuz ederse şiire, yapısı o denli güçlü olur. şiir ise yalnızlığın çimentosudur. ne denli yalansız olursa şiir o denli sahici olur yalnızlık.

***

yalnızlığın yaralayıcı temreni, yalnızlığı kendisizlik olarak algılayanlar içindir. insan kendisiyle ne denli birlikte olursa, o kadar çok ve kalabalık da sayılır. betonlaşır. temren işlemez böyle gerçek yalnızlara. dolayısıyla şairlere..

çünkü şairler yalnızlık nedir, iyi bilirler..

***

bir de şu var: oku fırlatan da yalnızdır, ok da. yalnızlığın okunun temreni bu nedenle de yalnıza işlemez.

bu oku fırlatmaya gerçek olarak ancak şairler cesaret ederler. en iyi yay da onlardır ok da. kaldı ki iyi bilirler hedefi..

hedefi bunca iyi bilmeselerdi, nasıl yontarlardı bunca ustalıkla sözcükleri?

 

METİN CENGİZ

‘Bahçe, Sonbahar 1999..’

‘LA PAIX, şiire ve hayata dair denemeler..’ , METİN CENGİZ, ŞİİRDEN Yayınları, Ekim 2011, 132 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yaşamak öldürür..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“- intihar dükkânı, buyurun..

üstünde kan kırmızısı renginde bir gömlek bulunan madam ‘tuvache’ telefonu kaldırıyor ve beklemesini istiyor karşı taraftan : ‘ayrılmayın mösyö..’ diyor ve bu arada sıkıntıdan ağzı yüzü birbirine girmiş bir kadın müşteriye parasının üstünü veriyor.. kadın elinde çevreye zarar vermeyen bir kâğıt torbayla gidiyor.. kâğıt torbanın bir tarafında intihar dükkânı yazısı var.. öbür tarafında ise şu yazı okunuyor : hayatta başarılı olmadınız mı.. bize gelin, ölümünüzü başaracaksınız.. ‘lucréce’ kadın müşteriyi selamlıyor : ‘elveda, madam’ sonra tekrar telefonu alıyor eline :

- alo.. siz misiniz mösyö ‘çang..’ tabii ki hatırladım sizi : ip, bu sabah,değil mi.. siz.. bizi mi istiyorsunuz.. duyamıyorum (müşteri cep telefonundan konuşuyor büyük olasılıkla).. bizi cenazenize mi davet ediyorsunuz.. ah, çok naziksiniz.. ama ne zaman cenaze.. ip boynunuzda mı.. o zaman, bugün salı, yarın çarşamba.. yani tören perşembe günü olur.. ayrılmayın, eşime sorayım..

..

- birçok insan acemilik ediyor.. biliyor musunuz, yüz elli bin insan intihara teşebbüs ediyor ve yüz otuz sekiz bini başarılı olamıyor.. ve bu insanların çoğu daha sonra tekerlekli sandalyeye mahkûm olarak yaşıyor, yaşam boyu sakat kalıyorlar, halbuki bizde.. bizim intiharlarımız garantilidir.. ölüm ya da para geri verilir.. haydi, haydi, pişman olmayacaksınız bu alışverişten, sizin gibi bir atlet.. derin bir nefes alıyorsunuz ve hop, iş bitiyor.. ayrıca her zaman şunu söylerim, insan bir kez ölür, unutulmaz bir an olması gerekir..

..

‘vefat nedeniyle açığız..’ giriş kapısında dışarıya dönük olarak asılmış olan ve bir vantuzla tutturulan küçük ilanın yazılı olduğu levha çıngırak çaldığında oynuyor.. kapı çerçevesinin üst kısmında küçük bir çan gibi duran demir çubuklardan oluşan küçük bir iskeletten bir ‘requiem’in ölüm notaları dökülüyor.. ‘lucréce’ başını çeviriyor ve bir genç kızın içeri girdiğini görüyor :

- sen büyük değilsin ki.. kaç yaşındasın.. on iki, on üç..

- on beş.. diyor ve yalan söylüyor yeniyetme.. zehirli şeker isteyecektim madam..

- ah, şeker.. şekerler.. ne güzel düşünüyorsun.. öldüren şekerlerimiz bizim, tek bir tane alabilirsin.. sınıftaki bütün arkadaşlarına dağıtacak değilsin herhalde.. ‘montherlant’ lisesini ya da ‘gerard de nerval’ kolejini yok edecek halimiz yok.. diye devam ediyor ‘lucréce’ ve şeker dolu bir kavanozun kapağını açıyor bir yandan da.. tabanca mermisi gibi bunlar, tek tek satılıyor.. beynine  bir mermi atan ikincisine gerek duymaz.. bir kutu istiyorsa  başka bir niyeti vardır.. bizim işimiz katil üretmek değil tabii ki.. hadi bakalım, tercihini yap.. ama iyi yap çünkü bu kavanozda sadece iki şekerden biri ölümcül.. yasalara göre çocuklara bir şans bırakılması gerekiyor..

gencecik kız tereddüt ediyor, bir yanda kâğıt ambalajlı öldüren mistral (karayel) çikletleri ve thanatos (ölüm) şekerlemeleri – içinde, yavaş yavaş öldürdüklerinden uzun süre yalanması gereken sarı, yeşil ya da kırmızı mayhoş şeker bulunan yarı kabuklu yumuşakçalar.. pencerenin önünde büyük kâğıt külahlar : erkek çocuklar için çok hoş, mavi renkli ve kız çocuklar için pembe renkli.. yeniyetme kız tercih yapamıyor, sonunda bir tane öldüren mistral alıyor..

- niçin ölmek istiyorsun.. diye soruyor annesinin yanında oturan ve defterine kocaman güneş resimleri çizen küçük ‘alan..’

- çünkü hayat yaşama zahmetine değmiyor, diye karşılık veriyor aşağı

yukarı kendisiyle aynı yaşta olan kız..”

 

JEAN TEULÉ

‘İNTİHAR DÜKKÂNI’ , JEAN TEULÉ, Çeviri : İSMAİL YERGUZ, SEL Yayınları, Aralık 2011, 140 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Gezinti’ üzerine mektup…

Nedim,

im,

kardeş,

im,

 

Robert Walser’in “Gezinti”sindeki “Gezinti” adlı öyküyü okumayı tamamladım. Çok değişik duygular içindeyim; Walser üzerine düşüncelerim derinleşiyor… Her şeyden önce, Walser, “gezinti” adlı öyküsünde insanoğlunun tüm ruh hallerini, tüm üslûplarını, tüm karşılaşmalarını “tutarlı karakterler yaratmaktan bağımsız” olarak, böylesi bir çelişkiye bile bile özen göstererek, zamanla ucubeleşen bir insanoğlu varsayımı ortaya koyarak ve sonuçta da insanoğlunun yarattığı çevreye ilişkin değişkenlerle önem kazanan tüm izlenimlerini aktarmaya çalışmış gibi geliyor bana… Sanki, bu öyküde “diyalektik” sıfırlanmış… Yani, “Gezinti”, aslında, insanoğlunun büründüğü kılıkların, büründüğü söylemlerin, gezdiği hayalvari yerlerin hepsini ihtiva eden, Walser’in yadırgadığı ve sevdiği, her şeyi yığmaya çalıştığı, “karakter, öykü kahramanı” açısından da son derece “çelişkili ama bütünleşik” ve çok garip bir söylem… İşin ilginç tarafı tüm öyküde Walser bir “karakter, kahraman” yaratmaktan, “karakter”lerin çelişkisiz ve beylik yapısına ulaşmaktan “bile bile, üzerine basa basa, deneye deneye, salına salına” çekinmiş. Ele aldığı her şeyi öykü yapısına aykırı bir şekilde ilerletmeye çalışmış: Gezinti yaparak “mekân” odağını sıfırlamış, ruh halleriyle “karakter” odağını sıfırlamış, dil değişimleriyle ve aşırı kibarlıkla “olay”ları sıfırlamış. Bir tek “zaman” konusunda diğer öğelere göre titiz davranmış… Bir de şu ilgimi çekti; “gezinti”de ulaşmak istenilen noktanın/yerin veya yola çıkılan noktanın/yerin önemsizliği çok vurgulanıyor. Raslantısallık çok yüceltiliyor. Oktay Rifat romanlarından birinde, bir karakterin ağzından şöyle der: “Raslantı bizden akıllıdır.” Karakterlerin söylemlerinde de, varoluşlarında da aynı raslantısallık var. Çok değişik ve heyecan verici bir “yapısız yapıya”, “cazvari” bir şeylere uzanmış edebiyatta… Sonuçta “Gezinti”de, “pastorize” ve “konserve” hiçbir şey yok. Bugüne kadar okuduğum kitaplarda –J. Joyce’un Ulysess’i dahil olmak üzere- bu kadar ilginç bir anlatım tarzı, salınımı yok. Başkaları başka türlü düşünebilir, görebilir, okuyabilir ama ben gezinen biri olarak “Gezinti”yi böyle okuyorum.

Walser’le beni tanıştırdığın için çok teşekkür ederim. Sen olmasan -büyük ihtimal- Walser’den zerre kadar haberim olmayacaktı.

Kardeşin

Zafer

Not: “Gezinti”de, “Tomzack” adlı devin karşısında, anlatıcının birden küçülmesi sahnesi ve anlatıcının “Tomzack”ı tanımlamaya çalışması, zorlanması, birden, onu yüceltmeye başlaması sahnesi beni en çok etkileyen sahne…

                                                                                              

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Fotoğrafın Kısa Tarihi..’ – WALTER BENJAMIN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“resme yeterince  uzun bir süre bakmak mümkün olursa hemen fark edeceğimiz şey zıtlıkların ne kadar keskin bir biçimde var olduğudur.. demek ki en kusursuz tekniği uyguladığımızda, fotoğrafın, yağlıboyayla çizilmiş bir resimde artık yakalamamızın asla söz konusu olmadığı büyülü bir değer kattığı sonucuna varabiliyoruz.. fotoğrafçı önceden bütün sanatsal hazırlıklarını ne kadar titizlikle yapsa bile ve modelinin konumunu belirlerken ne kadar aykırı bir tasarımda bulunursa bulunsun, izleyici yine de içinde, tam burada ve şimdi meydana gelen tesadüfün ufacık kıvılcımını yakalamaya doğru karşı konmaz bir dürtü hissedecektir..

işte o kıvılcım, böyle bir fotoğrafa sanki, epeyce uzun bir vakit önce geçmiş olan ve geleceğin de, bugün dahi, şimdiden geriye dönüp baktığımızda belirgin olarak seçebildiğimiz bir noktaya yerleştiğini ancak fotoğraftaki kişi sayesinde gördüğümüz gibi yedirilmiştir..

burada, kamerayla baktığında görünen, göze görünenden daha farklı olduğu bir doğadan bahsedilebilir : üstelik bu o kadar farklı bir doğadır ki, fotoğraf karesinde, ‘oradaki’ bir insanın bilinçli biçimde ördüğü bir mekân yerine, bilinçsizce şekillenmiş bir mekân görünecektir.. insanların nasıl yürüdüğünü -en kaba haliyle bile- anlatmak kolayca mümkün iken, bir kişinin attığı her adıma saniye saniye hangi pozisyonda olduğu konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir..

..

‘tristan tzara’ da 1922’de şu satırları kaleme almıştı : ‘kendini sanat olarak adlandıran her şey felce uğradığında, fotoğrafçı bin mumluk lambasını yakar ve ışığa duyarlı kart birkaç faydalı eşyanın karanlığını an be an kaydeder.. fotoğrafçı bu suretle, takımyıldızlarının gözlerimizin önüne serdiği şölenden daha önemli olan narin, el değmemiş bir ışık parıltısının gücünü keşfetmiş olur..’ fotoğraf alanında tesadüfen ya da fırsatçı bir cüretkarlıktan dolayı değil de plastik sanatların rahatlığı içinden gelen fotoğrafçılar, bugün meslektaşları arasında avangard bir kol oluşturmaktadırlar, çünkü onlar, gelişmeleri sürecinde günümüzün fotoğrafçılığının en büyük tehlikesinden uygulamalı sanatlara sapma eğiliminden- kendilerini korumayı başarmışlardır.. ‘sasha stone’a göre, ‘sanat olarak fotoğraf çok tehlikeli bir alandır..

..

fotoğraf makinesi gün geçtikçe daha da küçülecek, yarattığı şokla izleyicideki çağrışım mekanizmasını tamamen durduracak olan uçucu görüntüleri yakalamaya giderek daha hazır hale gelecektir.. işte bu noktada fotoğraf altı yazılarının da devreye girmesi gerekmektedir.. çünkü fotoğraf yazıları fotoğrafın hayattaki bütün ilişkileri edebiyata taşıdığının anlaşılmasını sağlayacak ve fotoğrafik kurguların aslında hiç de tesadüflere bırakılamayacağını ortaya koyacaktır..”

WALTER BENJAMIN..

‘FOTOĞRAFIN KISA TARİHİ, Teknik Araçlarla Yeniden-Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri..’, WALTER BENJAMIN, Çeviri : OSMAN AKINHAY, AGORA Yayınları, Ocak 2012, 96 Sayfa..