Archive for the ‘Yeni Kitap’ Category

YALNIZLIK ÜZERİNE DEĞİNMELER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf : Kenan Yücel..) 

 

LA PAIX  20

YALNIZLIK ÜZERİNE DEĞİNMELER

yalnızlık günümüzde devrimcidir..  sıradanlaşmış, sıradanlaştırılmış insan yığınlarıyla içli dışlı olmak, güdülebilir olduğunu gösterir insanın yalnızca.. sıradanlaşmış olmak da başka hiçbir anlam taşımaz zaten..

sıradanın sıcaklığından da korur adamı bu davranış. soğuk her zaman uyarıcıdır çünkü. ancak mutlak olarak yalnızlığı seçmek, bu durumda yalnızca üretenlerin işidir. sevişmek ise, iki yalnızın paylaştığı bir eylem.

***

anlamak, beyinde başkalarının beyniyle paylaşılamayacak bir işlemdir. yalnızlık anlama esnasında doğru yolu tanrısal bir şekilde göstermektedir. gerek toplumsal planda olup biteni, gerekse insanın var olanda kendini anlamasının yolu kendini dinlemektedir. yani kendine doğru kaçınılmaz bir yolculuk yapmak. bunun yolu da yalnızlıktan geçer. bir başkasıyla yapılan böyle bir yolculuk, o bir başkasının cinsiyeti ne olursa olsun, insan sıcağına duyulan özlemi gidermek için gerçekleştirilmiş doğal bir işlemdir. bunun adı da yalnızlık değil, sahtekarlıktır. ya da entelektüel faaliyetlerin albenisinden yararlanmak üzere yapılmış ucuz kandırmaca.

karşımızdaki eğer diğer cinstense buna da ucuz hovardalık denir.

etrafınıza iyi bir bakarsanız, bir dolu ucuz hovarda görürsünüz. yüreksizdir böyleleri. iyi şair olmaları da olanaksızdır. şiiri düzmek yerine, bu işi yaparlar.

***

yalnızlık allah’a mahsustur derler, ya… bu sözde büyük bir sahtekarlık kokusu vardır.. çünkü kadın erkek birlikteliğini doğal göstermek, dahası kabul edilebilir alana çekmek için söylenmiş kurnazca bir sözdür. oysa, doğal olandır bu birliktelik. demek bu söz gereksizdir. fazladır. dahası insan yapısını anlamaktan yoksun aptallar için söylenmiştir.

yalnızlıkla ilişkisine gelince… durum ortada.. yalnızlıkla ilişkisini kurmak bile yanlıştır.

***

yalnızlık kişiyi, dinleme ve anlama alışkanlığını edinememiş, yarı aydınlar arasında amansızca ve ama gizlice sürdürülen erk kavgasından da korur. bu korumayı gereksiz kılan bilgilenme, yani kendi aklıyla düşünebilme yetisini edinen bir elin parmağını geçemediği için de, yalnızlık mutlak gereklidir. yani birey, günlük faşizan ilişkilerden korunmak ve hayatın bu anlamdaki faşist örgütlenmesinden mesafeli durmak istiyorsa, yalnızlık kaçınılmazdır.

asıl çokluk, bize bir çok meziyeti veren böylesi bir yalnızlığı yaşamaktır.

***

yalnızlık, üzerine en fazla spekülatif laf edilen bir konudur.. aşk, şiir gibi.. bu da yalnızlık denen olgunun soyutluğundan kaynaklanmaktadır.

yalnızlık soyuttur dedik. oysa tam tersine somut bir olgu olarak bilinir hep. öyle bilinmiştir. evinde, iş yerinde, dışarda başkalarıyla paylaşılmayan bir hayat zannedilir. yalnızlık, fiziksel bir olgu olarak görülür hep ya… nedeni budur. oysa gerçek yalnız, çelik bir iradeyle, kalabalıklar içinde de yalnız olduğunun ayrımında olandır.. elbette bu da sahtesini de doğurmaktadır yalnızlığın. prim aldığı için yalnızlık.

***

yalnızlık ve prim biraz tuhaf gibi durmakta… oysa anlaşılmayan bir şey yok. bir entelektüel faaliyet, entelektüel bir yaşamın kaçınılmaz dekoru olarak görüldüğü için, yalnızlık da son zamanlarda ucuz kazanovalar tarafından gibi yaşanmaya başlandı. gerçek sanatçının arada bir geldiğini düşünürsek, bu tutum anlaşılır.

anlaşılmaz olan, yalnızlığın arada bir gerçek yazar, şair olduğunu bildiğimiz kişiler tarafından da gibi yaşanmasıdır günümüzde.

pek bu neyi gösterir?

faşizmin gücünü.

***

yalanla hakikat iç içe geçtikçe yalnızlıkla sahtekarlık da birbirine bulaşır. gözlerin her daim iyi görmesi gerekir,, gerçekle gölgesi haline geleni ayırmak için.

***

gerçek yalnızın dostu da düşmanı da yoktur. onun yalnızca, hayatı paylaştığında haz duyabileceği insan’ları vardır.

***

yalnızlık herhangi bir ruhsal doyum sağlamaz insana. o sadece bir yaşam biçimidir.. gerçek devrimcilerin, faşistleştirilmiş dünyaya karşı koyabileceği bir yaşam biçimi.

***

aşk nasıl iki kişiyle yaşanırsa, yalnızlık da ancak yalnızlıkla yaşanır. aşk paylaşılırsa gerçekleşir. yalnızlık paylaşıldığında yalnızlık olmaktan çıkar. bu yüzden aşktan çok şiire benzer yalnızlık.. şiir de ancak yalnız yazılır. bir başkasıyla birlikte yazılmaya çalışıldığında komikleşir olay. bir duygu alışverişine araç olur çünkü.

***

yalnızlık üzerinde oynanırsa arsızlık çıkar ortaya. oynayan şair adayıysa, müteşair.

***

dehşetin, korkunun, sömürünün sistemli hale getirildiği günümüz dünyasında yalnızlık, insanın aklını yitirmemesi için de tek ilaçtır.

yalnızlık, dehşeti dışlar.. dehşetin olmadığı yerde korku da duyulmaz. dehşeti ise ancak ve ancak sömürü doğurur.

***

bir defa daha şiirin ve yalnızlığın günümüzün faşistleştirilmiş dünyasına karşı gerçek muhalefetin oluşabileceği zemin olduğunu vurgulamak gerekir. aşk ise paylaştıkları tek olgu.

ya da ortak paydaları.

***

yalnızlıkla şiirin diğer bir ilişkisi de şudur: şiir yalnızlığın varoluş biçimi, yalnızlık ise şiirin biricikliğidir.

yalnızlık ne kadar nüfuz ederse şiire, yapısı o denli güçlü olur. şiir ise yalnızlığın çimentosudur. ne denli yalansız olursa şiir o denli sahici olur yalnızlık.

***

yalnızlığın yaralayıcı temreni, yalnızlığı kendisizlik olarak algılayanlar içindir. insan kendisiyle ne denli birlikte olursa, o kadar çok ve kalabalık da sayılır. betonlaşır. temren işlemez böyle gerçek yalnızlara. dolayısıyla şairlere..

çünkü şairler yalnızlık nedir, iyi bilirler..

***

bir de şu var: oku fırlatan da yalnızdır, ok da. yalnızlığın okunun temreni bu nedenle de yalnıza işlemez.

bu oku fırlatmaya gerçek olarak ancak şairler cesaret ederler. en iyi yay da onlardır ok da. kaldı ki iyi bilirler hedefi..

hedefi bunca iyi bilmeselerdi, nasıl yontarlardı bunca ustalıkla sözcükleri?

 

METİN CENGİZ

‘Bahçe, Sonbahar 1999..’

‘LA PAIX, şiire ve hayata dair denemeler..’ , METİN CENGİZ, ŞİİRDEN Yayınları, Ekim 2011, 132 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yaşamak öldürür..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“- intihar dükkânı, buyurun..

üstünde kan kırmızısı renginde bir gömlek bulunan madam ‘tuvache’ telefonu kaldırıyor ve beklemesini istiyor karşı taraftan : ‘ayrılmayın mösyö..’ diyor ve bu arada sıkıntıdan ağzı yüzü birbirine girmiş bir kadın müşteriye parasının üstünü veriyor.. kadın elinde çevreye zarar vermeyen bir kâğıt torbayla gidiyor.. kâğıt torbanın bir tarafında intihar dükkânı yazısı var.. öbür tarafında ise şu yazı okunuyor : hayatta başarılı olmadınız mı.. bize gelin, ölümünüzü başaracaksınız.. ‘lucréce’ kadın müşteriyi selamlıyor : ‘elveda, madam’ sonra tekrar telefonu alıyor eline :

- alo.. siz misiniz mösyö ‘çang..’ tabii ki hatırladım sizi : ip, bu sabah,değil mi.. siz.. bizi mi istiyorsunuz.. duyamıyorum (müşteri cep telefonundan konuşuyor büyük olasılıkla).. bizi cenazenize mi davet ediyorsunuz.. ah, çok naziksiniz.. ama ne zaman cenaze.. ip boynunuzda mı.. o zaman, bugün salı, yarın çarşamba.. yani tören perşembe günü olur.. ayrılmayın, eşime sorayım..

..

- birçok insan acemilik ediyor.. biliyor musunuz, yüz elli bin insan intihara teşebbüs ediyor ve yüz otuz sekiz bini başarılı olamıyor.. ve bu insanların çoğu daha sonra tekerlekli sandalyeye mahkûm olarak yaşıyor, yaşam boyu sakat kalıyorlar, halbuki bizde.. bizim intiharlarımız garantilidir.. ölüm ya da para geri verilir.. haydi, haydi, pişman olmayacaksınız bu alışverişten, sizin gibi bir atlet.. derin bir nefes alıyorsunuz ve hop, iş bitiyor.. ayrıca her zaman şunu söylerim, insan bir kez ölür, unutulmaz bir an olması gerekir..

..

‘vefat nedeniyle açığız..’ giriş kapısında dışarıya dönük olarak asılmış olan ve bir vantuzla tutturulan küçük ilanın yazılı olduğu levha çıngırak çaldığında oynuyor.. kapı çerçevesinin üst kısmında küçük bir çan gibi duran demir çubuklardan oluşan küçük bir iskeletten bir ‘requiem’in ölüm notaları dökülüyor.. ‘lucréce’ başını çeviriyor ve bir genç kızın içeri girdiğini görüyor :

- sen büyük değilsin ki.. kaç yaşındasın.. on iki, on üç..

- on beş.. diyor ve yalan söylüyor yeniyetme.. zehirli şeker isteyecektim madam..

- ah, şeker.. şekerler.. ne güzel düşünüyorsun.. öldüren şekerlerimiz bizim, tek bir tane alabilirsin.. sınıftaki bütün arkadaşlarına dağıtacak değilsin herhalde.. ‘montherlant’ lisesini ya da ‘gerard de nerval’ kolejini yok edecek halimiz yok.. diye devam ediyor ‘lucréce’ ve şeker dolu bir kavanozun kapağını açıyor bir yandan da.. tabanca mermisi gibi bunlar, tek tek satılıyor.. beynine  bir mermi atan ikincisine gerek duymaz.. bir kutu istiyorsa  başka bir niyeti vardır.. bizim işimiz katil üretmek değil tabii ki.. hadi bakalım, tercihini yap.. ama iyi yap çünkü bu kavanozda sadece iki şekerden biri ölümcül.. yasalara göre çocuklara bir şans bırakılması gerekiyor..

gencecik kız tereddüt ediyor, bir yanda kâğıt ambalajlı öldüren mistral (karayel) çikletleri ve thanatos (ölüm) şekerlemeleri – içinde, yavaş yavaş öldürdüklerinden uzun süre yalanması gereken sarı, yeşil ya da kırmızı mayhoş şeker bulunan yarı kabuklu yumuşakçalar.. pencerenin önünde büyük kâğıt külahlar : erkek çocuklar için çok hoş, mavi renkli ve kız çocuklar için pembe renkli.. yeniyetme kız tercih yapamıyor, sonunda bir tane öldüren mistral alıyor..

- niçin ölmek istiyorsun.. diye soruyor annesinin yanında oturan ve defterine kocaman güneş resimleri çizen küçük ‘alan..’

- çünkü hayat yaşama zahmetine değmiyor, diye karşılık veriyor aşağı

yukarı kendisiyle aynı yaşta olan kız..”

 

JEAN TEULÉ

‘İNTİHAR DÜKKÂNI’ , JEAN TEULÉ, Çeviri : İSMAİL YERGUZ, SEL Yayınları, Aralık 2011, 140 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Gezinti’ üzerine mektup…

Nedim,

im,

kardeş,

im,

 

Robert Walser’in “Gezinti”sindeki “Gezinti” adlı öyküyü okumayı tamamladım. Çok değişik duygular içindeyim; Walser üzerine düşüncelerim derinleşiyor… Her şeyden önce, Walser, “gezinti” adlı öyküsünde insanoğlunun tüm ruh hallerini, tüm üslûplarını, tüm karşılaşmalarını “tutarlı karakterler yaratmaktan bağımsız” olarak, böylesi bir çelişkiye bile bile özen göstererek, zamanla ucubeleşen bir insanoğlu varsayımı ortaya koyarak ve sonuçta da insanoğlunun yarattığı çevreye ilişkin değişkenlerle önem kazanan tüm izlenimlerini aktarmaya çalışmış gibi geliyor bana… Sanki, bu öyküde “diyalektik” sıfırlanmış… Yani, “Gezinti”, aslında, insanoğlunun büründüğü kılıkların, büründüğü söylemlerin, gezdiği hayalvari yerlerin hepsini ihtiva eden, Walser’in yadırgadığı ve sevdiği, her şeyi yığmaya çalıştığı, “karakter, öykü kahramanı” açısından da son derece “çelişkili ama bütünleşik” ve çok garip bir söylem… İşin ilginç tarafı tüm öyküde Walser bir “karakter, kahraman” yaratmaktan, “karakter”lerin çelişkisiz ve beylik yapısına ulaşmaktan “bile bile, üzerine basa basa, deneye deneye, salına salına” çekinmiş. Ele aldığı her şeyi öykü yapısına aykırı bir şekilde ilerletmeye çalışmış: Gezinti yaparak “mekân” odağını sıfırlamış, ruh halleriyle “karakter” odağını sıfırlamış, dil değişimleriyle ve aşırı kibarlıkla “olay”ları sıfırlamış. Bir tek “zaman” konusunda diğer öğelere göre titiz davranmış… Bir de şu ilgimi çekti; “gezinti”de ulaşmak istenilen noktanın/yerin veya yola çıkılan noktanın/yerin önemsizliği çok vurgulanıyor. Raslantısallık çok yüceltiliyor. Oktay Rifat romanlarından birinde, bir karakterin ağzından şöyle der: “Raslantı bizden akıllıdır.” Karakterlerin söylemlerinde de, varoluşlarında da aynı raslantısallık var. Çok değişik ve heyecan verici bir “yapısız yapıya”, “cazvari” bir şeylere uzanmış edebiyatta… Sonuçta “Gezinti”de, “pastorize” ve “konserve” hiçbir şey yok. Bugüne kadar okuduğum kitaplarda –J. Joyce’un Ulysess’i dahil olmak üzere- bu kadar ilginç bir anlatım tarzı, salınımı yok. Başkaları başka türlü düşünebilir, görebilir, okuyabilir ama ben gezinen biri olarak “Gezinti”yi böyle okuyorum.

Walser’le beni tanıştırdığın için çok teşekkür ederim. Sen olmasan -büyük ihtimal- Walser’den zerre kadar haberim olmayacaktı.

Kardeşin

Zafer

Not: “Gezinti”de, “Tomzack” adlı devin karşısında, anlatıcının birden küçülmesi sahnesi ve anlatıcının “Tomzack”ı tanımlamaya çalışması, zorlanması, birden, onu yüceltmeye başlaması sahnesi beni en çok etkileyen sahne…

                                                                                              

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Fotoğrafın Kısa Tarihi..’ – WALTER BENJAMIN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“resme yeterince  uzun bir süre bakmak mümkün olursa hemen fark edeceğimiz şey zıtlıkların ne kadar keskin bir biçimde var olduğudur.. demek ki en kusursuz tekniği uyguladığımızda, fotoğrafın, yağlıboyayla çizilmiş bir resimde artık yakalamamızın asla söz konusu olmadığı büyülü bir değer kattığı sonucuna varabiliyoruz.. fotoğrafçı önceden bütün sanatsal hazırlıklarını ne kadar titizlikle yapsa bile ve modelinin konumunu belirlerken ne kadar aykırı bir tasarımda bulunursa bulunsun, izleyici yine de içinde, tam burada ve şimdi meydana gelen tesadüfün ufacık kıvılcımını yakalamaya doğru karşı konmaz bir dürtü hissedecektir..

işte o kıvılcım, böyle bir fotoğrafa sanki, epeyce uzun bir vakit önce geçmiş olan ve geleceğin de, bugün dahi, şimdiden geriye dönüp baktığımızda belirgin olarak seçebildiğimiz bir noktaya yerleştiğini ancak fotoğraftaki kişi sayesinde gördüğümüz gibi yedirilmiştir..

burada, kamerayla baktığında görünen, göze görünenden daha farklı olduğu bir doğadan bahsedilebilir : üstelik bu o kadar farklı bir doğadır ki, fotoğraf karesinde, ‘oradaki’ bir insanın bilinçli biçimde ördüğü bir mekân yerine, bilinçsizce şekillenmiş bir mekân görünecektir.. insanların nasıl yürüdüğünü -en kaba haliyle bile- anlatmak kolayca mümkün iken, bir kişinin attığı her adıma saniye saniye hangi pozisyonda olduğu konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir..

..

‘tristan tzara’ da 1922’de şu satırları kaleme almıştı : ‘kendini sanat olarak adlandıran her şey felce uğradığında, fotoğrafçı bin mumluk lambasını yakar ve ışığa duyarlı kart birkaç faydalı eşyanın karanlığını an be an kaydeder.. fotoğrafçı bu suretle, takımyıldızlarının gözlerimizin önüne serdiği şölenden daha önemli olan narin, el değmemiş bir ışık parıltısının gücünü keşfetmiş olur..’ fotoğraf alanında tesadüfen ya da fırsatçı bir cüretkarlıktan dolayı değil de plastik sanatların rahatlığı içinden gelen fotoğrafçılar, bugün meslektaşları arasında avangard bir kol oluşturmaktadırlar, çünkü onlar, gelişmeleri sürecinde günümüzün fotoğrafçılığının en büyük tehlikesinden uygulamalı sanatlara sapma eğiliminden- kendilerini korumayı başarmışlardır.. ‘sasha stone’a göre, ‘sanat olarak fotoğraf çok tehlikeli bir alandır..

..

fotoğraf makinesi gün geçtikçe daha da küçülecek, yarattığı şokla izleyicideki çağrışım mekanizmasını tamamen durduracak olan uçucu görüntüleri yakalamaya giderek daha hazır hale gelecektir.. işte bu noktada fotoğraf altı yazılarının da devreye girmesi gerekmektedir.. çünkü fotoğraf yazıları fotoğrafın hayattaki bütün ilişkileri edebiyata taşıdığının anlaşılmasını sağlayacak ve fotoğrafik kurguların aslında hiç de tesadüflere bırakılamayacağını ortaya koyacaktır..”

WALTER BENJAMIN..

‘FOTOĞRAFIN KISA TARİHİ, Teknik Araçlarla Yeniden-Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri..’, WALTER BENJAMIN, Çeviri : OSMAN AKINHAY, AGORA Yayınları, Ocak 2012, 96 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ERİSTİK DİYALEKTİK, Haklı Çıkma Sanatı..’ , ARTHUR SCHOPENHAUER

“hile 5 : yanlış önerme kullanma..

muhalif doğru öncülleri – doğruluklarını fark edemediği veya bunlardan tezin hemen çıkarsanacağını gördüğü için kabul etmiyorsa, savımızın ispatı için yanlış önermelerden yararlanabiliriz.. kendi başlarına yanlış ama insana yönelik; burada : muhalif açısından, doğru önermelerle, muhalifin düşünme tarzına uygun, yani kabul edilmiş olana göre argümanlar sunarız.. çünkü yanlış öncüllerden doğru sonuç çıkabilir; ama doğrudan asla yanlış çıkmaz.. aynı şekilde, muhalifin yanlış önermesini, onun doğru sandığı yanlış önermelerden hareketle çürütmek de mümkündür.. çünkü işimiz bu kişiyledir ve onun düşünce tarzından yararlanmamız gereklidir.. mesela düşüncesini benimsemediğimiz herhangi bir mezhebin taraftarıysa, bu mezhebin fikirlerini ona karşı temel ilkeler olarak kullanabiliriz..

hile 8 : kızdırma..

muhalifi kızdırmak : öfkeli kişi doğru yargıda bulunamaz ve avantajını fark edip kullanamaz.. onu açıkça haksızlıklar yaparak, rahatsız ederek ve haddini bilmez bir tavırla kızdırabiliriz..

hile 14 : zafer narası atma..

muhalifimize şöyle utanmazca bir oyun oynayabiliriz : eğer birçok sorudan sonra, hedeflediğimiz çıkarım yararına cevaplar ortada yoksa, istediğimiz vargıyı sanki kanıtlanmış gibi zaferle öne süreriz.. eğer muhalifimiz çekingen ya da aptalsa ve biz de yüksek bir sesle saygısızca konuşuyorsak, bu hile gayet başarılı olur..

bu bir tür neden olmayan bir şeyi neden gibi alarak yanıl(t)ma..

hile 27 : öfkede zaaf arama..

muhalif getirdiğimiz bir argüman karşısında ansızın kızarsa, bu argümanı daha büyük bir gayret ve ısrarla öne sürmeliyiz: yalnızca onu kızdırmaya yaradığı için değil, aynı zamanda muhtemelen düşünce silsilesinin zayıf bir yanına dokunmuş olabileceğimiz için.. bu noktadan ona belki de umduğumuzdan daha fazla saldırıp zarar verebiliriz..

hile 28 : tribünlere oynama..

bu hile özellikle uzmanlar, fazla bilgili olmayan dinleyiciler önünde tartışırken kullanılabilir.. eğer elimizde argüman bile yoksa, o zaman bir izleyicilere yönelik argümana başvurabiliriz; yani itirazımız aslında geçersizdir, ama bunu ancak bir uzman fark edebilir.. muhalifimiz uzmandır ama dinleyiciler değil.. o zaman muhalif, özellikle iddiasına yaptığımız itiraz onu gülünç duruma düşürüyorsa, dinleyicilerin gözünde yenilmiş olur.. insanlar zaten gülmeye hazırdır ve gülenleri kolayca kendi tarafımıza çekeriz.. itirazımızın geçersizliğini göstermek için muhalif uzun açıklamalar yapmak ve bilimin ilkelerini veya başka temel hususları ele almak zorunda kalır.. bunlara kulak verilmesini sağlamak da hiç kolay değildir..

hile 29 : saptırma..

yenileceğimizi anlayınca, bir saptırma yapabiliriz.. yani konuya aitmiş ve muhalifimize karşı bir argümanmış gibi görünen ama aslında çok farklı bir şeyi tartışmaya başlarız.. eğer saptırma yine de tartışılan konu ile biraz ilgiliyse bu  kısmen tevazuyla yapılabilir; eğer konuyla değil de yalnızca muhalifle ilgiliyse, ancak yüzsüzlükle olur..

eğer saptırma tamamen araştırma konusunun dışına çıkıyorsa, utanmazca ve saygısızca olur.. örneğin ‘eveti siz bir de şunu iddia ediyorsunuz..’ gibi.. zira burada belli ölçüde ‘kişiselleştirme’ yapılmaktadır.. kişiselleştirme son hilenin konusudur.. buradaki saptırma, son hile olarak ele alacağımız kişiye yönelik argüman ile insana yönelik argümanın tam ortasında bir yerde durmaktadır..

ARTHUR SCHOPENHAUER..

‘ERİSTİK DİYALEKTİK, Haklı Çıkma Sanatı..’ , ARTHUR SCHOPENHAUER, Çeviri : ÜLKÜ HINCAL, SEL Yayınları, Ocak 2012, 88 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“RÜZGÂRLA YOLDAŞ..” – ABBAS KIAROSTAMI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“adım atıyorum

sarı ve kızıl dalgaların üstünde

sonbahar günbatımında

 

gecenin ve günün

sonuna inandığım kadar

hiçbir şeye

inancım yok

 

şimdi nerede ?

ne yapıyor ?

unutmuş olduğum kişi.

 

rüzgâra yoldaş gelmişim

yazın ilk gününde

kendiyle beraber götürecek beni

sonbaharın son günü

 

geliyorum bir başıma

içiyorum bir başıma

gülüyorum bir başıma

ağlıyorum bir başıma

gidiyorum bir başıma

 

doğu değil

batı değil

kuzey değil

güney değil

durduğum yer, yalnız burası

 

bağırıyorum

derin vadinin tepesinden

yankıyı beklerken

 

gözyaşımı durduramıyorum

ağlamanın yeri olmadığı

zaman

 

her zaman biriyle

buluşmayı bekliyorum

ki gelmeyecek..

ismi hatırımda değil

 

yıllardır

saman çöpü gibi

mevsimlerin arasında

avare olmuşum..”

ABBAS KIAROSTAMI..

“RÜZGÂRLA YOLDAŞ, HAMRAH BA BAD..” , ABBAS KIAROSTAMI, Türkçesi : Farsçadan çeviren : UĞUR YILDIRIM, PAN Yayınları, Kasım 2011, 152 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“HOBO, Bir Serserinin Yol Notları..”

“bir hobo çalışır ve dolanır, bir avare hayal eder ve dolanır, ve bir aylak içer ve dolanır.”

“aylak vakit öldürür ve oturur.. avare vakit öldürür ve yürür.. ama bir hobo hareket eder ve çalışır, ve temizdir..”irwin godfrey’in ‘american tramp and underworld slang’ kitabından ‘deneyimli bir hobo’nun sözleri..

“eğer bir adam hobo olduğunu söylerse –ona inanmayın..

eğer bir adam avare olduğunu söylerse –ona inanın çünkü her adam bir avaredir..”

..

“o trendeki on saatten sonra, yamuk rayların takırtısı ve gevşeklik hareketinin gürültüsü o kadar yoğunlaşmıştı ki düşünemiyordum.. lanet batı güneşi göz bebeklerime batıyordu ve iş için satın aldığım pantolon gübre gibi kokmaya başlamıştı –bildiğin çiftlik ineği boku.. şapkamın siperinin altında büzüldüm ve gölgemin yavaşça tahıllığın duvarından sürünmesini izledim.. tekerleklerin tam yukarısında oturuyorduk.. frenler onları kenetlediğinde, fren yastıkları tam üstten sanki çelik yırtıyordu – metalik pullar güneşte parıldıyordu.. pançomun içinde büzüştüm, vagonun zeminine uzandım ve paslı boya pullarının köşede dans etmesini izledim.. kaygısız amerika’nın hayalini kurdum : kumar oynanan kahveleri, motellerin beyaz nevresimlerinde sikişmek, sabunlu duşlar, ve tahta kiremitli damlar.. biliyordum ki dağ etekleri güneşi yediğinde, vagonumuz yine kaskatı donacaktı, ve bunun için yapabileceğim bir şey yoktu..

yük vagonunda yolculuk yapmak, iki yüz uzun camel içerken ve serin el luke gibi elli çok pişmiş yumurta yerken meksika’da yıkama tahtası gibi bir toprak yolda bir kamyonetin arkasında yolculuk yapmaya benzer.. en çok da taş karanlığı bir zindanda altınıza işeyinceye kadar dövülmüşsünüz gibi hissettirir..” 

..

 

“trenden büyük bir gürültü geldi.. kalkacağını biliyordum ve kaçırmak istemiyordum, bu yüzden dikenlerin altından ellerim ve dizlerim üstünde emekleyerek ilerledim.. raylara vardığımda tren yavaşça hareket halindeydi, ben de elim bir tahıllığın merdivenini bulana kadar koşabildiğim kadar hızlı koştum ve merdiveni tuttum; beni yerden yukarı savurdu.. tren benden daha güçlüydü, ama ben yine de tutmaya devam ettim ve bacağımı yukarı attım ve kendimi yukarı platforma doğru çektim.. tahıllığın üstüne giden merdiveni tırmandım.. tren iyice hızlanıyordu, o yüzden, şehir kömüre karışıp gökyüzü berraklaşıncaya kadar ayağa kalkmadım.. wyoming’deki ilk akşamlarımdaki gibi bütün yıldızlar ortadaydı.. yalnızdım ve bu iyi hissettiriyordu çünkü hala bana eşlik edecek o meltem vardı ve bir hobonun ağır konuşması şeklinde düşünmeye başlıyordum.. içime çektiğim havadan başka hiçbir şey umurumda değildi ve tüm karanlık düşüncelerim üzerimden geçip gitti – kimsesiz kara kargalar gibi..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“yağmurda bir palyaço

güzel bir eve sahip olmayı düşünür

onu koruyacak olan kötü

havadan

fakat bilir bunun onu parçalayacağını-

çalışmanın dik durmaya ve doğru hissetmeye

düzgün uçmaya, düzgün düşünmeye yamuk bir dünyada

daha kolaydır soğuğa yakalanıp bir treni yakalamak

özgür kalmak

yağmurda bir palyaço gibi..”

 

EDDY JOE COTTON 

“HOBO, Bir Serserinin Yol Notları..” , EDDY JOE COTTON, Çeviri : BİLGESU ŞİŞMAN, ALTIKIRKBEŞ Yayınları, Ağustos 2011, 365 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“MANGA, Bir Kültürel Direniş Aracı..”

“manga, japonca’da sıklıkla çizgi roman anlamında kullanılan bir kelimedir; japon kültüründe zaman zaman çizgi romanlara komikku da denilebilmektedir.. manga kelimesinin tam açılımı, ‘oyunbaz, haşarı, uçarı resimler’dir.. güncel kullanımında, genellikle ikinci dünya savaşı sonrasından günümüze dek üretilen japon çizgi romanlarının tamamı hedeflense de aslında manganın etimolojik kökeni çok daha erken dönemlere dayanır..

‘manga’ kelimesi, 18. yüzyılda santö kyöden’in 1798 tarihli shii no yukikai adlı resimli kitabıyla birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanmış, 19. yüzyılda aikawa minwa’nın manga hyakujo ve ünlü ukio-e sanatçısı hokusai’nin eskizlerini ve vinyetlerini kapsayan hokusai manga ile birlikte kullanımını iyice pekiştirmiştir.. ancak ‘manga’ kelimesinin modern anlamıyla ilk kullanımı rakuten kitazawa’ya aittir..

‘rakuten kitazawa’, bir manga ve nihonga sanatçısı olan kitazwa yasuji’nin kullandığı mahlastır.. 1876 doğumlu kitazawa, 1955 yılında hayata gözlerini yummuştur.. birçok kaynakta çağdaş manganın babası olarak kabul edilen kitazawa, meiji dönemi sonu ve showa dönemi başı boyunca sayısız basın illüstrasyonuna ve çizgi-banta imza atmştır..

‘manga’ kelimesinin bilinen ilk kullanımı 1770’li yıllara dayanmaktadır.. 19. yüzyıl boyunca ‘manga’ kelimesi özel olarak, üzerinde karikatürler bulunan tahta bloklarını (hyakumenso), özellikle de hkusai katsushika’nın (1760-1849) 1819’da yayımlanmış olan ve öğrencilerinin kullanması için çizdiği taslak, çizim ve karakterlerini adlandırmakta kullanılmıştır.. hokusai çizdiği eskizleri iki çince ideogramın (rastgele, gelişigüzel, uçarı anlamına gelen man ve resim, karalama anlamına gelen ga) birleşiminden oluşan manga kelimesiyle tanımlamıştır..”

..

“sıkı ve acımasız bir üretim sistemi içerisinde bu denli zengin bir yaratıcı  özgürlüğe sahip olabilmek, ideolojik misyonlar doğrultusunda iş üretmenin ötesinde, göz alıcı bir kariyer zaferidir.. bu noktada toplumsallığın ve didaktikliğin manga ve anime yaratıcıları için bir amaç mı yoksa bir araç mı olduğu tartışma götürür.. manga düzene mi hizmet eder, yoksa yeni trendler ve akımların eşliğinde düzene ayak mı uydurur, yoksa alternatif mi sunar.. manga janrı içinde çalışan pek çok sanatçı, altmış yıllık modern manga endüstrisi boyunca bunların hepsinden biraz yapmıştır.. ancak manga, dünyanın diğer yerlerindeki emsalleri gibi, kendi öz kültürü için alternatif bir alt kültür değeri-olgusu değildir.. çizgi roman ve sunduğu bütün fantazyalar, japonya’da herkes içindir; kız çocuklar, erkek çocuklar, gay ve lezbiyenler, gençler, genç yetişkinler, sporcular, iş adamları, polisiye severler, korku müptelaları, bilim kurgucular, avukatlar, tarih dram meraklıları, romantikler, hemen herkese ve her zevke özel bir manga vardır.. japonya’da çizgi roman, ‘halk’ demektir..”

..

“manga, japonya’ya özgü bir anlatım biçimi olsa da sadece japonya’ya has konularla uğraşmaz.. tüm dünyaya japonların nasıl baktıkları ve nerede kendilerini konumlandırdıklarına ilişkin doneler sunar.. bu doneler, türün takipçisi olan ve diğer milletlerden gelen okuyucular için ister istemez yaşama biçimi önerilerine dönüşür.. görsel estetik, grafik yetkinlik, anlatım yöntemlerini seçerken,  tasarlarken gösterilen özen, dünya çapında kalite standartlarını belirleyecek niteliktedir..”

..

“manga, kendi okuyucu kitlesini yaratmaya ve sonradan da onları dönüştürmeye başlar.. manganın grafik estetiği ve dili, japon kültürüne özgü değerlere sahiptir.. çizerlerin ayırt edici kişisel üslupları görünür olsa da mangada üzerinde fikir birliğine varılmış yazılı olmayan kurallar varmış gibi görünür; karakter stilizasyonlarında, insan figürünün kuruluşu için uygulanacak sistem bellidir, hız ve hareketi tanımlarken kullanılan yöntemler ortaktır, formülleştirilmiş çizgi roman sayfası, lay-out tasarımları mevcuttur.. böylece çizer, sıfırdan yeni tasarımlar kurgulamak için uğraşmaz; var olan şablonlardan yola çıkarak, kombinasyonlar hazırlar, tiplerin yüz hatları aynı olsa da saç, kıyafet, sakal, yara izi gibi karakteristik detaylar eklenerek ayrıcalıklar yaratılır..”     

“MANGA, Bir Kültürel Direniş Aracı..” , MEHMET KORKUT ÖZTEKİN, İLETİŞİM Yayınları, 270 Sayfa, 2011..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ME-Tİ..’ – Bertolt Brecht

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“hiçbir ülkede farklı bir ahlâka gereksinim duyulmamalıdır..”

ekmek ve süt pahalıdır, işten elde edilen kazanç ise azdır ya da yoktur.. o zaman yoksulların ahlâkı çok sağlam olmalı ve bu insanlar hırsızlığa kalkışmamalıdır.. böyle durumlarda zenginlerin ahlâktan yana oldukları, hırsızlığa karşı çıktıkları, dahası kendi aralarından açıkça hırsızlık yapmış olanların peşine düştükleri duyulur.. o halde.. bu tutum içerisinde olanlar, ahlâklı sayılmazlar mı. bu kişilerin ahlâktan yana oldukları söylenmemelidir.. çünkü her durumun kendine özgü ahlâk kuraları vardır; bu kurallara ne olursa olsun uyulmalıdır ve uyulmamalarını engelleyebilecek başka her türlü kural da yürürlükten kaldırılmalıdır.. ve bizim yukarıda sözünü ettiğimiz durumda, gıda maddelerinin fiyatlarının normal sınırlar içerisinde kalması için çaba harcayan kişi ahlâktan yana olduğunu söyleyebilir; böylece de farklı bir ahlâka gerek duyulmaz..

genel kural şu olmalıdır : farklı bir ahlâka gerek duyulan her ülke kötü yönetiliyor demektir..

 

“adaletin erdemi..”

adaletin çok fazla övüldüğü devletler vardır.. böyle devletlerde, tahmin edilebileceği gibi, adaleti yerine getirmek zordur.. bir kez, pek çok kişi adaleti yerine getirebilecek, adil olabilecek durumda değildir; bunlar ya aşırı yoksudurlar ya adil olamayacak denli zarar görmüşlerdir ya da adaletten kendi yararlarına hizmet etmeyi anlarlar.. kişinin kendi kendisi için istediği adalete ise çok az değer verilir.. ezilen bu kişilerin adalet yanlısı olarak övüldükleri çok enderdir, özgeci olabilmekten uzaktır bu insanlar.. özgeci olmaları da olanaksızdır, çünkü kendileri yokluk içinde ve sürekli ezilmektedirler.. başkalarının adaletine ise kuşkulu gözlerle bakılır; çünkü bu kişiler belki o an için durumlarından memnundurlar ve gelecek haftalarının ya da yıllarının güvencesini sağlamanın hazırlığı içindedirler.. kimileri de kendilerine sürekli doygunluğu garanti eden durumlardan ürkerler, haksızlıklarla karşılaşanların başkaldırısından korkarlar.. sömürmek istediklerinin hakkını savunanlara da rastlanır..

iyi yönetilen ülkelerde adaletin özellikle vurgulanmasına gerek yoktur.. o ülkelerde, acı çeken acıdan ne denli nefret ederse, haktanır kişiler de adaletsizlikten o denli tiksinirler.. o ülkelerde adaletten anlaşılan, yaratıcı, verimli, çeşitli kişilerin çıkarlarını eşit biçimde gözeten bir tutumdur..

adaletin dikkati çeken bir yanı vardır.. pahalıdır.. suçluya ya da suçlular takımına pahalıya patlar adalet..”

BERTOLT BRECHT..

‘ME-Tİ..’ BERTOLT BRECHT, Türkçesi : AHMET CEMAL, KALDIRAÇ Yayınları, 2011, 214 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Mehmet Altun’un yeni şiir kitabı : ‘LAPİS LAZULİ’ çıktı !

‘Mehmet Altun’un 2004 yılında yayınevimiz tarafından yayımlanan ilk şiir kitabı “Rüyamda Hayat Vardı”dan 4 yıl sonra Şubat 2008’de ikinci şiir kitabı “Su Zılgıtları” ve üçüncü kitabı olan “Yukarı Deniz” de yine yayınevimiz tarafından Eylül 2008’de yayımlandı. Lapis Lazuli, kitapları yayınevimiz tarafından yayımlanan şairin 4. şiir kitabıdır ve çift dilli olarak (Türkçe ve Kürtçe) yayımlanmıştır.

Lapis Lazuli’de şairin sahip olduğu epik ve naif söyleyiş devam etse de şiirlerin biçim ve dil olarak hayli yenilenmiş olduğu gözleniyor. Şair dördüncü kitabını oluştururken, şiirindeki poetikasına adeta yeni bir soluk aldırıyor, okurun dimağında kristalden resimler çiziyor. Daha çok metaforlarla kurulan bu kitap, diğerleri gibi tema’sı ile de dikkat çekiyor. Kitabın çift dilli olması, isim dahil bütün harflerin küçük olması, kapak resminden, Kürtçe versiyonuna dek, bir çok nedenle tabulara dokunuyor, savaşın ve dramların hiç terk etmediği ülkemizde, barışın ve biraradalığın altını şair duyarlılığıyla çiziyor.

Altun’un dördüncü kitabındaki şiirler, kendi çizimleriyle görüntülerin şiirsel söyleyişe başarıyla taşınabileceğini gösterirken; bu düzlemde şiirle izdüşümsel çizgi arasında kusursuz bir ilişki de kuruyor. Şair şiirini kurarken ontolojik olandan daha çok vicdani ve insani bir üretime yöneliyor.

“Bu kitap, iki rengin doğasıyla ışıyıp, iki dilin acısıyla harlanmıştır,” diyen Altun’a göre; “şair, şiirini oluştururken salt sözcüklerden yararlanmaz. Aynı zamanda gerçek’in, duyarlılık’ın ve vivdan’ın tapınaklarında dolaşmalı, oradan kalp’e ve sanat’a ulaşmalıdır.”’

 

‘BABİL YAYINLARI…’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KİTAP ARKA KAPAK YAZISI

İnanmak, salt ontolojik çağrışımlar içermez, aynı zamanda aklıyla hareket edebilen; bir dili, bir öz’ü, bir kültürü, bir tarihi bulunan insanoğlunun, içinde kendini huzurlu ve güvende hissettiği samimi bir fikrin arkasından gitmesini de kasteder.

O nedenle inanmak sadece kalbi değil, aynı zamanda aklidir. Öyleyse inancın meşruiyeti bilimin hikmetindeyse kalbin de en derinindedir. Zira hayata meşru bir aşk ile bağlanmak için inancın derinliklerine ulaşmak gerekir. Bunun için bir kalbin büyüdüğü en verimli vahanın adına vicdan denilmiştir.

İşte elinizdeki bu kitap o vicdanadır ve bir bedende akan iki nehrin suyuyla beslenmiştir. Bu kitap, iki rengin doğasıyla ışıyıp, iki dilin acısıyla harlanmıştır. Bu kitap, iki hüznün kederiyle var olan tek bir canın, tek bir inancındır. Bu kitap, iki denizin bir balığının, iki dağın bir bulutunundur. Bu kitap, tekliğe itirazın, çokluğa imtiyazındır. Öyle de kalacak.

 

‘LAPİS LAZULİ’

Yazarı : MEHMET ALTUN

Kürtçesi : Berken Bereh

Son okumalar : Türkçesi : Gökçenur Ç. , Kürtçesi : Lal Laleş

Yayınevi : Babil Yayınları

Baskı : 1. Baskı

Yayına Hazırlayan : Vildan Bizer

Kapak Sayfa Düzeni : Bülent Sözeri / Vildan Bizer

Basım Yeri : Ege Matbaası – İstanbul

Sayfa Sayısı : 224 sayfa

Çıkış Tarihi : Kasım 2011

İletişim : Muvakkithane Cad. No: 1 Kadıköy – İstanbul

Tel-Faks : 0216 414 12 53 & O216 414 73 64

e-posta: babil@seyhanmuzik.com 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hüzün için

 

hüzün

sesi kendinden eski bir toprak

tam öyle

orada, güneşin alnında

çorak

 

hüzün

çaresiz bir gelin

kimsesiz, yarınsız bir çocuk

hüzün sevgilim, ne sen ne ben

acılı bir anne

elleri kilit, sözleri bağlı..!

hüzün sevgilim, ceylan’ın annesi

onun yüzü, onun yaralı dili

o tarlanın hep orada durması

o evin, o mevsimin olması

hüzün sevgilim

o ateşin o güneşe batması

 

Mehmet Altun

 

ji bo huzne

 

huzn

axeke dengê wê ji wê pîrtir

aha wisa

l wir a, li bin tavê

zuha û şafir

 

huzn

bûka neçar

zarokek bêkes û bê dahatû

huzn delala min, ne tu ne ez

dayikeke bi kovan

destên wî girtî, devê wê girêdayî!

huzn delala min, dayika ceylanê

rûyê wê, zimanê wê yê birîndar

ew zeviya ku her li wir e

ew mal, ew demsala reş

huzn delala min

ew agirê di rojê de çikandî

 

Mehmet Altun