Archive for the ‘Yazar : ‘Papyrus’’ Category

Şiir, şair, şuur.

Yeniden İsmet Özel diyelim. Öncelikle okuduğumuzu anlamakta pek meşhuruz. İsmet Özel şiiri bırakıyorum dediğinde artık şiir yazmayacağım demiyor, şiir yazacağım ama yayımlamayacağım diyor. Müsveddelerden bahsediyor. Eğer son yazdıklarına tekrar bakacak olursak bunu net olarak görebiliriz. İkincisi, sürekli bir Teoman örneği ile al birini vur ötekine ‘akıl kestirmesi’ yapılıyor. Müziği bırakıyorum dedi ama bırakmadı. Buradan ne çıkartmalıyız. Geri dönüş yaptığı zaman İsmet Özel’in kulağını mı çekeceksiniz?

Daha önceden de yazdığım gibi şiir bırakılamaz, son nefesine kadar elde kağıt kalem yazma anlamına gelen bir disiplin değildir. Ha bunun örnekleri mevcut Cemal Süreya, Rıfat Ilgaz ve en başında yazının kan kardeşi, kendini kestikten sonra “ameliyatımı icra ettim” diye not düşen Beşir Fuad’tır. Örnekler dünya çapında çoğaltılabilir. Fakat bilinç denen olgu öğretilebilir ve bu defalarca uygulandığında -ölene kadar yazmak- doğruymuş gibi algılanma olasılığı yüksektir. Günümüzde de bunu yaşıyoruz. Hüseyin Alemdar, İsmet Özel’i eleştirirken diyor ki; şiir şairini döver. Burada anlatılmak istenen elbette, şiirin daha iyi yazılabilmesi için türlü çeşitli badirelerden geçilmesinin gerektiğidir. Fakat şair şiiri bırakamaz, bize; bizden öncekilerin kulağımıza fısıldadıkları yani öğretilmiş bilincin eseridir. Yeri geldiğinde şairliğe işçilik gibi bakan bizlerin emeklilik hakkımızın olmadığının savunusudur da.

Şiir neden bırakılmalıdır?

Açık olan şudur. Roman yazarı yanına kamyon yükü cephane/kelime alırken şair sadece şarjörünü dolduracak kadar mermi alır. Tekrara düşme olasılığı diğer disiplinlere göre daha fazladır. Bir yazdığını tekrar yazabilir. Okuduklarının benzerini kağıda geçebilir ve hatta bunu yayınlayabilir. Bu kelime darlığından değil, şiirin ‘draje’ bir dal olmasındandır. Anlaşılmama kaygısından bahseden İsmet Özel şiirlerini yayımlamamak yerine dağınık aklını toparlayabilse bizim gibi gençler açısından çok daha faydası olacaktır. Kaldı ki, uzun zamandır yenilerini okuyamıyoruz ki! Televizyonlardan İsmet Özel izleyip birbirimize, ‘biz seni böyle bilmiyorduk’ diyoruz. Tekrar şiirlerine dönüyoruz. İsmet Özel o kadar çok konuşan ve aynı konudan dem vuran var ki, sizin susmanız emin olun her şey için herkes için en hayırlısı.

Papyrus’ (İnan)

veda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

veda                           

 

                      Hrant için

 

bu kilide bir kapı şart

dünya analaştıkça, kan yerine

süte dönecek bak, söz

eskisin, olsun diye kırmızı,

değil!

 

yaprağına susamış tanıdık bir ağaç

sonbahara aldanmış, döküyor kendini

hem de yeşil yeşil, öyle güzel,

gözleri vardı çocukluğumuzun

hiç tanınmamış bir sokak düşün

düşün ki orada vurulmuş ayakkabısı delik adamın biri

sen ta Malatya’dan ağlıyorsun delik deşik

o, derinde bir yerde kravatını bağlayıp,

bir ayakkabıcı bulsam da

düşmanlarım azalsa diye yatıyor yüzüKoyun!

 

‘Papyrus’  (2009)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sıradan Bir Haftasonu

o7.o1.2o12

Dün saat 16:oo ya kadar evde pinekledim, üstelik günlerden cumartesiydi. Uzun zamandır plansız şekilde dışarı çıkmadığımdan, bu atalet zincirini kırmak için, önce kediyle köpeğimin mamalarını ve sularını koydum ve harekete geçtim. Kendimi dışarı attım. Önce yazdığım dergileri almak için mephisto ve alkım’a gittim. Sonrasında dergileri bulamadan çıkmak yerine bir kitap alayım bari ve bu hediye olsun diyerek baka baka rafları geçtim. Kitap kokusu ayrı bi’şey kardeşim, bunu bir kez daha anlayarak vurdum barlar sokağına. Kitabı hediye edeceğim adamın yanına doğru yollandım. Hem uzun zamandır görüşmüyor oluşum hem de mesaj ve mail harici irtibat kuramadığım için. Çat kapı gittim. Bir baktım şehirlerin zırhlı kanaryası Blackhawk saçlarını kestirmiş, dişinden musdarip şarabını ilaç gibi kullanıyordu. Crockett sıcak, tavşanlı biraları zulasından birbir patlattı. Bense işi biraz daha ileri götürerek çerez tabağının marifetiyle o tavşan yaptığımız bira kapağının maymun da olabileceğini üçüncü biradan sonra anladım. iki parmak hareketiyle kıvırıp bükmeyle kapağı maymun ettim ve bak dedim Crockett’e bundan maymun da oluyor…

o8.o1.2o12

Normal olarak dün geçirdiğim güzel bir günün ardından bugünün de öyle olacağını tahmin ediyordum. Hiç olur mu öyle şey, saçmalamışım. Sabahın köründe birayla buluşmamı sağlayan başkalarına göre mucizevi hatta hiç olmayacak işler beni buldu ki, bana göre artık çerez mahiyetinde şeylerdi bunlar. Neyse oturdum yine zavallı biralara.. Onlar bana üzüldü, ben onların bana iyi niyetle bakmalarına… Zaman dedim ulan kimin kölesi… Saçmalamak denilen şey sadece Madruk’a ait bir olgu değil aynı zamanda bizim içinde gerekli bir hadise… Kızmayalım dedim, kendi kendime, başka birine hem niye kızılır ki diye düşündüm. Düşündüm diyorum ama ben pek düşünme işini beceremiyorum. Aslında beceremiyorum dediğim şeylerde ustalaşmadığım için çırak gibi görüyorum kendimi, neyse düşündüm.

Düşüncelerim; bu dedim kendi kendime insan icadıdır. Elbette satılmadığı sürece bir boka yaramıyor. Hem satamadığı düşüncenin us’unu kesen bir kapitalizm var. “Yok diyenin alnını karışlarım o ayrı yazılsın.”

Düşündüm ki, insanlar çok fazla hayvanlıktan hoşlanıyor, naziklik onların kafalarını okşayıp mamalarını vermekle alakalı bir şey olabilir.

Düşündüm ki, yanlış düşünüyorsun, düştüğün yanlışlık bir yalnızlıkta olabilir.

Düşündüm ki, bu düşünce seni ufak ufak deliliğe götürüyor. Hem Blackhawk’ın başı ağrıyor diye senden ağrı kesici yerine anti-deprasan istemesinin nedenini doğruluyor düşünmen!

Düşündüm ki, deliler dahil herkes korkuyor delilerden. Sözü bile var deli deliyi görünce sopasını…

Düşündüm ki, on parmak klavye biliyorsun ve bundan sonraki hayatını klavyeyle kazanacaksın, yok yani Arif Susam’dan bir farkın.

Zoraki düşündüm işte hiç düşünmek aklımda yokken.

Öyle…

‘Papyrus’

kapitalizm demokrasiye karşı…

“Devletlerin küsüp barıştığı, üstelik yerçekiminden dolayı hepinizin lanet olsun diyerek uzaklaşmak isteyip, beceremediğimiz bir dünyadayız. Evet, yerçekimi, bizim dünyaya çapa atmamızı sağlayan bir Isaac Newton buluşu. Dayanılmaz hafifliğimize kan doğrayan, nasıra sebep ciddi bir duruş biçimi.

Kapitalizmde demokrasi arama çabaları sanırım son bulma noktasına geldi. Kapitalizm demokrasi kavramını içine sindirmeye çalıştıkça, dünyanın dört bir yanında o bünye bu güzelliği kaldıramaz çığlıkları atılıyor. Elbette Türkiye de bu ülkeler arasında, bize ne yalanlar söylendi… İleri demokrasi, demokratik atılım. Geçmişe gidecek olursak bir döneme ipotek koymuş Türkiye’nin en sağcı partisinin adı bile Demokrat Parti’ydi.

Demokrasi dediğimiz şey zaten temel sistemin oyuncağı. İstediği gibi oraya buraya çekilebilen bir olgu olduğunu biliyoruz. Diktatörlükle yönetilen bir ülkede yandaşlara demokrasi elbette vardır. Peki diğerleri? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Halk iradesinin sıfır derecede dondurulduğu bir ülkede toplum adına özgürlük isteyen insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Nerede artıyor, tabii ki içerde. Eskilerin deyimiyle dam da.

Aslına bakarsanız sorun değil. İçerdekilerin dışarıdakilerden daha rahat olduklarını düşünüyorum, çünkü aynı idealler peşinde koşanların soluk alabileceği mekânlar haline geldi cezaevleri.  Gazetecileri kafesledikçe Türkiye’deki gerçek gazeteci sayısı da ortaya çıkıyor.

Sanırım bu gidişle içerisi dışarısından daha “hoş” bir yer haline gelecek. Devletin özgürlük istismarı yapması her dönem karşımıza çıkan olgulardan biridir. Yanlışlıkla devlet gider halkını bombalar sonrasında bir süre ortalıkta gözükmez ve hemen sonrasında başka bir özgürlük hâsıl olur.

Bu arada şuna da değinmeden geçmeyelim.

Bu edebiyat çevresinde öylesine insan kılıfı giymiş/giydirilmiş tipler var ki aklınız almaz, dimağınız durur. Kardeşim memleket kan gölüne dönüyor sen o gölde balık tutmaya çabalıyorsun. Çık bir yere demeç ver, git bir basın açıklamasına katıl, git bir protesto metnine imza at. Yok, onun varı yoğu kitlesi. Aman diyelim Allah zeval vermesin kitlene. Sen zaten vatandaşlık görevini yerine getirip sürü zihniyetinin bir mahsulü haline gelmiş/getirilmişsin be kardeşim.  Kitlenizle mutluluklar.”

‘Papyrus’

eşeği tank sanan devlet…

Dün Uludere’de yaşananlarla alakalı sosyal medya, tv, radyo… ne kadar iletişim aracı varsa işi gücü bırakıp takip etmeye çalıştım. Sinirlendim, kızdım… sağa sola telefon açtım, telefonlar geldi. Bizim siteye aylakadamız’a baktım.  Crockett yazmış neyse ki. Bu atıl, bu beter zamanlarda işi gücü asıp yazı yazmaya çalışıyor. Hepimiz adına tavrını koyuyor.

Neyse.

Şu olaya kısaca bir bakalım. –Olay yazmaktan sıkıldığım için herkesin bildiği ama söylemekten çekindiği dille yazıp olay yerine katliam diyeceğim- Öncelikle, arkadaş sen devletsin. İnsanını koruyup kollama mekanizmalarını geliştirmediğin sürece sana muz cumhuriyeti de derler Mogadişu demokrasisi de. Kaçakçılık yapan yurttaşını terörist “sanıp” -o sanma nasıl bir şeyse artık- 47 dakika boyunca üzerlerine bomba yağdırıyorsun. Bu insansız hava aracı denen şeyin nasıl çalıştığını biliyoruz. X-Ray cihazına benzer bir sistemle metal ve nametali birbirinden ayırıp görebilen bir araçtan bahsediyoruz. Sen eşek üzerindeki varile RPG muamelesi yaparsan, seni devlet sanıp devrim yapmaya çalışanlar elbette çoğalacaktır.

Sağ olsun medyamız bu olaylar yaşanırken ve üzerinden saatler geçmesine rağmen sesi sedası çıkmadı. Ağzını bıçak açmadı, üç maymunu oynadılar. Neyse ki imdada genelkurmay bildirisi yetişti. O da özürlü mözürlü bir basın açıklaması ve sonunda saygıyla diyerek bitirmişler. Devlet bakanı operasyon kazası olarak açıkladı durumu. Doğru, apandisitten ameliyata yatan hastanın beynini almakta operasyon hatası sayılabilir.

Katliamın bilânçosu şu 17 yurttaş kayıp bu kesin, 35 ile 40 civarı yurttaşta eşek sırtında morglara oradan da otopsiye taşındı. Ölü. Bu kesin. Bu fotoğraftan hükümetin sorumlu olduğu aşikar peki kendine pay çıkartıyor mu bunun oranı ne? Elbette hayır. Hayır’ın rakamsal karşılığı ne peki? Sıfır!

Son söz diyip bitirelim. İnsanların önüne sıfat koyup onları insansızlaştırmaya çalışırsan örneğin; kaçakçı, fahişe, eşcinsel vs. sana dünya alem götüyle güler.

‘Papyrus’

ufak bir salto

hep, her zaman ve nasıl olduysa; zamanın duracağını bilerek hayata kaptırıyoruz kendimizi. insanız! küçük şeylerle mutlu olmak varken, hayallerimiz, amorti üzerinden büyük ikramiyeyi on ikiden vurmak için çabalıyor. evet, her şey geride kalacak. aldığın ilk nefes aynı zamanda sona doğru atılan bir adım, güneşe çıkardığın saksı suladığın çiçeğin kafesi. adam ne güzel de söylemiş, “mutsuzluk; pencereden manzaraya bakıp camı görmektir.” ama güzelim, canım… biz bırakalım bu kötü şeyleri, hayat yaşamaya değer bir cehennem değil mi sonuçta?

sür atını sür, bilekleri kırılan atların nasıl koştuğunu duysunlar. sür!

‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“… bankası ve bizim büyük çaresizliğimiz !”

Kredi kartı borcumdan dolayı şimdi hatırlayamadığım bir tarihte banka kartım atm tarafından alıkonuldu. Sonrasında dosyamın avukata verildiğini evime gelen posta ile öğrendim. Avukatlık bürosuna gidip; hesabımı nasıl kapatacağımı, istekli olduğumu, borcun hatta yiğidin kamçısı olduğunu beni kamçılayarak bu parayı tahsil edebileceklerini söyledim. Neyse. Borcumun 2.5oo lira civarında olduğunu ilettiler aylık taksitleri 4oo lira olarak ayarlamalarını söyledim.

4oo lira! Eğer işlerim iyi gitseydi cümlenin başındaki rakamın yanında ünlem değil daha uygun şeyler olabilirdi. Anlayacağınız üzere işlerim iyi gitmedi. İşlerin iyi gitmesini bir yana bırakın, işsizlik maaşım ev kirasına yetmiyordu! O dönemlerde işsizlik ordusuna general atanmış durumdaydım. Bazen bahsi geçen meblağı ödedim bazense tedirginlikle ev kirasını velhasıl kelam bugünlere geldik.

Aslına bakarsanız borcumu iki haneli rakamlara çektiğim için okumayı söküp, kurdele takılan veletler kadar şenim dostlarım. Birazda bunun verdiği özgüvenle bunları yazıyorum.

Aylık taksitlerimi zamanında yatırdığım/yatıramadığım oldu. Bunun karşılığı olarak elbette hukuk bürosundan aranıyor, “Borcunuzu ne zaman yatıracaksınız?” diye soran telefondaki sese cevaplar vermeye çalışıyordum. Sevgili dostlarım, bunlar hayatım boyunca duyduğum en haklı sorulardı ve yerin dibine giriyordum. İnsanın borcu olmaya görsün, koca koca bankalar ve onların avukatları nasıl da üzerine geliyor. “Borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz” sorusunu soran üç adet tatlı bayan vardı ilki Ayşegül, ikincisi Betül üçüncüsü ise Nalan hanımlar. Bu insanları tanımıyorum elbette ama sesten karakter analizi yapabiliyorum artık. En yakın dostlarımdan daha fazla beni arayıp hal hatır soruyorlar, telefonumun çalıştığını bana hissettiriyorlar ve hatta bu insanlara ayrı ayrı zil sesleri atadığımı söyleyebilirim. Telefonum çalınca anlıyordum ki Betül arıyor. Evim yandığında “geçmiş olsun, bir şeyiniz yok ya” diyor, telefonda hapşurduğumda “çok yaşa” bile diyorlardı. Ama son dönemde pek anlaşamaz olduk kendileriyle aramızda şöyle diyaloglar bile geçti.

‘-merhaba in.. bey
-merhaba
-in.. .. ..’la mı görüşüyorum
-evet, buyrun
-ben … bankası hukuk bürosundan arıyorum. adım nalan
-evet, dinliyorum
-bize olan borcunuz 200 lira
-evet, biliyorum
-bunun tamamını ödemeniz halinde borcunuz kalmayacak
-evet, biliyorum
-ne zaman ödersiniz
-1’yle 5’i arası
– o halde bugün ödeyebilirsiniz
-hayır ödeyemem
-ne zaman ödersiniz.
-maaşımı aldığımda
-peki 2oo lira yatırırsanız borcunuz bitiyor
-evet, biliyorum
-2oo lira yatırabilir misiniz?
-hayır
-ama 2oo lira yatırırsanız borcunuz kapanıyor
-evet, biliyorum.
-ödeyeceksiniz o halde
-hayır, 1oo lira yatırabilirim.
-2oo lira yatırırsanız borcunuz kapanıyor ama…’

Cuma (09.12.2011) günü itibariyle banka avukatlarının cep telefonuma fırlattığı sms mesajıyla telaşa kapıldım. Mesaj aynen şöyle, SN. İN.. .. .. ,  … BANKASININ YAPMIŞ OLDUĞU FAİZ İNDİRİMİNDEN YARARLANMAK İSTİYORSANIZ EN GEÇ 09.12.2011 TARİHİNDE ÖDEME YAPMANIZ GEREKMEKTEDİR. Bu mesajla bana yaklaşık olarak 1o.ooo kaplan gücü gelmiş iş yerinde kükrüyordum ve kükrememi başkalarının da duymasını istediğimden hemen kız arkadaşımı –iş yeri telefonundan aradım, niye iş yerinden aradın derseniz cep telefonum borcundan dolayı kısıtlıydı- durumu kendisine aktardıktan sonra ilgili telefonu arayıp istedikleri fidyeyi vereceğimizi, beni serbest bırakmalarını rica etmesini söyledimi Neyse hafta sonu bir miktar para yatırmış cebimiz rahatlamış olarak eve döndük.

Ve bugün (12.12.2011) sabah saatlerinde benim halimi hatırımı sormak için arayan büro çalışanlarından Nalan hanımla konuşmamız şöyle geçti Alo dedim Alo Duygu hanımla mı görüşüyorum?!

Pek kısa sayılmayacak, içeriğinde kapitalizm eleştirisi ve hatta das capital’in geçtiği ufak bir konuşmadan sonra, “Bu borç Duygu hanımın değil, benim. Hem onu değil beni mahkemeye vermekle tehdit ettiniz. Şimdi benim ne kefilim ne de bu borçla alakalı olmayan birini neden aramak istiyorsunuz?” soruma eee ööö gibi seslerle fon şenlendi.

Bu nasıl bir çalışma tarzı, nasıl kafa yapısıdır anlayamadım. Üçüncü raundumuzu Çarşamba günü yapmadan bu işi acilen bitirip rahata kavuşmak istiyorum.

‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(resim : scream – çığlık, edward munch..)

“İşbu tutanak gayrı resmi bir hayata yazılmıştır.”

Bira sponsorluğunda sürdüğümüz hayatta elbette bazı şeyleri unutuyoruz. Örneğin, kadınlarımızın ellerini ısıtmayı, onların derin derin bize baktığını nedense hep atlıyoruz. Yine biranın gölgesinde geçirdiğimiz günlerin bize kötü davranmasına gülüp geçemiyoruz. On bir raunt dayak yemiş yıkılmamış, yıkılacakmış gibi görünmeyen bir maçı bitirmeye kalkıyoruz. Bana, hayatın öğrettiği şeylerden biride bu. Ya sıkıp yumruklarını devam edeceksin ya da bunu yapmayacaksın.

Hayatın yarım ekmek arası köfteden daha fazlası olduğunu biliyor ve anlıyorum. Afrika hariç.. 

Hayata karşı defansa çekilenler birbirini çok çabuk tanıyor.

Hayata bıçak çekenler ise hiç anlaşamıyor.

Dünya sadece kainatın deplasmanı, beş atmaya geldik dünyaya musallada “hakkınızı helal edin beş yedi ama iyi insandı” diye sesleniyorlar bazılarımızda, kalanlarımız bundan üzgün olabilir mesela.. Mesela kaybedenlerin bile kulübü var. Onlar orda viskiyle ısınıyor bizimse dışarıda çelik gibi yalnızlıktan kıçımız donuyor. Onlar yalnızlar partisi veriyor, biletlerini biletix satıyor. Biz birbirimize sokuluyoruz, cebimizde sarı leblebi. Suçlayamayacak kavga edemeyecek kadar canımız sıkılıyor.

Ama bana söylemişlerdi kulak asmamıştım. “İnsanları anlamak için ya Conan ya da Marslı olman gerekiyor! Kulak asmadım keşke E.T. ya da bir Paşa olmayı düşünebilseydim.

Handikabımız; insan olmak bu bir. İkincisi ihanet derimizin altında bir yerde duruyor ve iyi niyetli birini gördükçe, onu olduğu yerden çekip karımızdakini sırtından bıçaklıyoruz.

Gizli saklı değil olağanca normalliğiyle bıçaklayıp sonra da basıp gidiyoruz. İhanetten ölenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor, kazananlar artıyor, kaybedenler artıyor, hepsi artıyor.. Sanırım bir açık arttırmadayız. En iyilerimizi en zenginlerimize satıyoruz. Ağızlarında az pişmiş kanlı bir etten kalma gülüş..

Satıyooooruuuuuum Sattım.

Bir sigortalı iş bulup devlete saldırmak istiyorum.

“İşbu tutanak gayrı resmi bir hayata yazılmıştır.”

‘Papyrus’

kanser beni sever

bu çiçekleri geç söyle bahar zorlamasın kendini artık

ben yokum. ezberlediğin sevda da

ayaklarımı ıslatan dünya annemi delirtti

rüya görse belki düzelir,

balkondan düşen bir saksı gibi, öylesine ölür belki ağlarım.

ısıtma saçlarımı onlar yerçekimine sadık,

sadık kalsın dağlara bakarken.

bu uçmayı bilmeyen kuşlar, sevişemeyen orospular

ve halk düşmanlarıyla iktidar çok… ne kadar köprü varsa hepsinin altındayım

uzat şu ateşi gömleğimi göğsümden ateşle

çıkartmalıyım

şuramda hala soğumayı bekleyen bi’şey var

ölürsem geçer.

 

‘Papyrus’

Deprem… Van’da İnsanlık Mağazada…

Van depremi gösterdi ki, bu ülkede yaşamanın artık iki yolu var. Ya ruhsuz olacak, insanların yakarışlarına kulak asmayıp postu düşüneceksin ya da bizim gibi ülke gündemine, bu acıya, vurdumduymaz insanlara katlanamayıp kanser olarak yine bu topraklara dertten gömüleceksin.

Van depremiyle sarsılan insan hayatları, kayıp giden yüzlerce beden halen moloz yığınlarının altında. Canlı kalma ihtimali artık yoka yakın acı çekerek saatlerce bir ışık ses beklemiş insanlardan bahsediyorum.. Yavaş yavaş göz kapakları umutsuzlukla kapanan insanlardan.. Çocuklar ve kadınlardan.. Ama bazılarımız var ki onlara ne desek az, ne kadar küfür etsek az.

Ruhlarını ekranlardan satılığa çıkarmış, evlerinde şarap niyetine çocuk kanı içenler var aramızda. Ruhla ruju karıştıranlar. Dillerinin yerine giyotin gezdiriyor bazılarımız ağızlarında, kalplerinin olması gereken yerde hamaset ve faydacılık nabız gibi atıyor. Bir de parmakları var ki sormayın ekranların karşısındaki bize o parmakları sallayıp, “Allah bile sevmiyor sizi anlayın” diyor gibi.

Günlerdir düşündükçe ben içime kaçıyorum.

Şövalye ruhlu devletler zaten yoktu. Şövalye gibi devlet adamları vardı. Che bunlardan biriydi, dil uzattılar. İşkencecilikle suçladılar. Che’yi neden gövdesinden vurarak öldürdüklerini bilmiyor olmalı o ince dudaklarının arasından tıslayan hanım. Söyleyelim; kafasından vurursak Che olduğu anlaşılmaz göğsünden vurun diyen abd’li komutan imaj peşindeydi de ondan, aynı senin gibi.

Deprem Van’da değil aslında bizde oluyor şu sıralar. Her açıklamada sarsılıyoruz.

‘Papyrus’