Archive for the ‘Yazar : ‘İbn-i Zerabi’’ Category

Etrafsız yalnızlığın çetrefil dili

Sevgili Mesih,

Beni bilirsin… Sözleşmelerime hep sadık kalmışımdır. İçimdeki yapışkan ve utanmaz suçluluk duygusunun dürtmesiyle, bana havale edilen gizli veya açık herhangi bir ihaleyi her daim, yazgımı oluşturan bir emir gibi belleyip, taş olup döşenmişimdir etraftakilerin sokaklarına. Sonra… Sonra da üzerime basılıp geçildiği için kırık bir kalp ve karışmış bir zihinle, suya rüzgâra karışıp sürüklenmişimdir etraftaki gözlerden ötelere, kendi kırık kavanozumun en keskin köşesine.

Hep, bu ben değilim ki diyerek, bir yerde bir yanlışlık var ama ne diye söylenerek… Ben ve dünya ayrı değiliz ki. Ben burada bana dair olmayan; ancak bana havale edilmiş rollerin/tutumların/düşüncelerin yükünü çekerken, hayat işte kendi bildiği gibi akıp gidiyor ayak parmaklarımın arasından. Ve bir bulut, bakışlarımın önünü kapatan bir sis parçası, derimin altından eti parçalayıp çıkacak eli bekliyor. Gel de yırt, gel de olanı görmeni engelleyen her ne var ise parçala. Coraline’ın paralel evreni gibi. Hiçbiri yok aslında, sen onlara inanmayı bıraktıkça toz olup uçup gidecekler saçlarının arasından rüzgârlarla.

Balığın karnından çıkan Yunus’a ait tasviri ilk Taksiyarhis Kilisesi’nin girişinde, bundan 15 sene evvel görmüştüm. Eskiden haçın asılı olduğu yerde, tepede Meryem’in, sağ ve sol duvarlar boyunca da meleklerin ve azizlerin tasvirleri vardı. Şimdi düşünüyorum da, o tasvirlere bakan çocuk-benin gözlerinden geçerek, aldığım ileti neydi? Koşulsuz sevgi, evet koşulsuz sevgi, şefkat ve tam bir teslimiyetle çıkabilir insan balığın, benliğin karanlık karnından. Transaksiyonel analiz işte, gövdemde gömülü bu felsefi açmazı, analitik bir biçimde ele alıp, bir mühendis gibi kendime çattığım yazgının, örümcek ağının “ne olduğunu” görmeme yardım etti. Beni Allah sürüklememişti bu karanlığın içine, alnımın ortasına o kazığı da o çakmamıştı. Aksine, ben burada, bu yalan yazgıda kaldıkça, O’ndan fersah fersah uzağa düşüyordum.

Yunus ne yapmıştı da balığın karnına mahkûm edilmişti? Uyarıcı olarak gönderildiği Ninova halkının, otuz üç yıl boyunca çabalamasına rağmen zanlarına tutunmaya devam etmelerine daha fazla sabredemeyen Yunus, tebliğ görevini bırakarak şehri terk eder. O, kendisini balığın karnına götürecek gemiye bindiği andan itibaren, terk ettiği şehrinde değişen fiziksel koşullarla beraber insanlar da onun hakikati söylediğini anlamaya başlarlar. Bunlardan habersiz balığın karnında, kendi benliğinin kusurunu görüp, af dileyen Yunus, kendi durumunun da aslında zan olduğunu anlar. Hikâyede kendine verilen görevin dışına çıkmış, kendisine farklı bir rol biçmiştir farkında olmadan. Balığın karnında durduğu kırk günlük süre boyunca olana bakıp, durumu olduğu gibi algıladığında ise, kendine yaptığı haksızlığın farkına vararak, çıkış yolunu da açar. Geri döndüğünde ise, insanların zanlarından sıyrılarak, kendisiyle aynı noktadan hakikate baktıklarını görür.

Bu ara aklımda hep Kilise’de gördüğüm o Yunus tasviri. Tam çıkış anı. Yunus, TA ekolünden Karpman’ın, psikolojik oyunlar içerisinde yer alan, “itham edici-kurban-kurtarıcı” drama üçgeninde yer aldığı için kendisini balığın karnına götüren yolculuğa çıktı. İnsanları mağdur-kurban olarak görmüş, kurtarıcı rolüne bürünmüş ve sadece uyarıcı olarak gönderildiğini unutmuştu. Her kurtarıcı, gün gelir der: “Yeter artık, anlasana, bak senin için didinip duruyorum, senin iyiliğin için. Gerçeği görüp, kurtulsana…” Ve sonra pes eder: “Yeter artık sıkıldım, herkesi kendim gibi zannettim. İnsanlar böyle nankör, şöyle aymaz, kör vs.” Görevi sadece uyarmak olan Yunus, davetiyeyi alır ya da kendisine biçilen rolü öyle algılar ve zanlarının pençesinde kıvranan, ancak kıvrandıklarından bile bihaber olan sevgili insanlarını kurtarmaya soyunur. Onlar onu dinlemeyip, mevcut durumlarını yaşayadurdukça da dayanamaz ve onları yargılayarak şehri terk eder.

Nerede, ne zaman olursa olsun, psikolojik oyunların en kolay girilen tipi olan drama üçgenine, kurtarıcı olarak giren biri ya mağdur ya da itham edici olarak tamamlar oyunu. Böylece, “ben ok değilim, sense ok’sin” yaşam pozisyonuna sahip olan mağdur, en sonunda kurtarıcıyı yıldırır, onu çileden çıkararak itham edici konumuna taşıyarak ona, “ben ok değilim tamam, ama sen de değilsin” iletisini yollar. Oysa kurtarıcı, o oyuna başlarken, “ben ok’yim ama sen değilsin” pozisyonuyla giriş yapmıştı. Bu ne demek? Bu, merhamet örtüsüne bürünmüş gizli bir büyüklenme, kibir duygunuz var demek. Bana bir şey olmaz, ben güçlüyüm, her türlü hallederim, ona da sana da bana da yeterim demek.

Şimdi sevgili Mesih, sıkıldım artık, kırk yorgana bürünmüş kibrimden, zanlarla örülmüş merhametimden ve diliyle kendini sokan içimdeki yargıçtan. O yüzden senin olanda, çarmıhında, avuç içlerine çakılmış çivilerinde gözüm yok, o senin yazgın. Ben, Yunus’la balığın karnından çıktıktan sonra, babasının güzel bir sabırla beklediği Yusuf’a uğrayıp, sapmadan Musa’nın yanına gideceğim. Asasını alıp, Kızıldeniz’i yaracağım ve nefsim dâhil tüm tanrıları suyun diğer yanında bırakıp, Ashab-ı Kehf’ten nasibime düşenle yokluğun kalbine yürüyeceğim.

İbn-i Zerabi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Jan Saudek – 98…)

“Rüyalar ölmek için nereye giderler?”

Sinead O’Connor’la ilk karşılaşmam, “Nothing Compares 2 U” adlı şarkısıyla olmuştu. Sene 1990, henüz 13 yaşındayım… Sıfır numara kazınmış kafası, öfkesinin ardındaki politik duruşu ve yalın giysileriyle, herkesten farklı duruyordu. İrlanda onun annesi, o ise İrlanda’nın yaralı kalbi, evin yolunu kaybetmiş yetimiydi.

 

Ama ben onun en çok, “Universal Mother” adıyla piyasaya çıkan albümünü sevdim. Sinead büyümüş, anne olmuş ve öfkesi de sakinleşmeye başlamıştı. İrlanda için acıyan kalp, sevgi ve şefkatle bağ kurmuş, İbrahimi bir balta ile öğretilmiş ve ezberletilmiş ne kadar kabul varsa, bir bir yıkıyor, âlem ile ilişki kurmanın yolunun koşulsuz seven bir kalp ile mümkün olabileceğini mırıldanıyordu. Ama önce kendimizi, parçalanmışlığımızdan, bu bölük pörçük rutubetli zihinden, hayvanat bahçesindeki koşullanmış hayvanlar gibi hissettiğimiz tüm hallerden, anlardan, ilişkilerden azat etmemiz gerekiyordu:

“I am not no animal in the zoo

You may not treat me like you do

I am not no animal in the zoo

This animal will jump up and eat you…” (Red football / Universal Mother)

İbrahimi baltanın yeterince anlaşılmış, hakkı verilmiş bir sembol olduğunu düşünmüyorum. Birliğe giden yolda bütünleşebilmek için, inançlarımızı, ideolojilerimizi, kabullerimizi, karşıt olanların tepesine tepesine indirip, cinlerin (yabancılaştırıcı etkilerin) barınaklarını bertaraf etmek mi bu sadece? Suretler, hayalin, gövdemin ortasında gezinen anlamın ve karanlığımda cirit atan ifritlerin yansıdığı adacıklarsa ya? Kendime indirmeden baltayı, suretlerin altını üstüne getirmemin ne anlamı var, öyle değil mi bayım? Bir vakit önce, yeryüzündeki hırs, kin, açgözlülük vs. duygular için kapitalizmi suçluyordum. Bir yerde bir yanlışlık, bir eksiklik vardı; ancak bilincim anlamaya çalışsa da anlayamıyordu. Sonra, bir gün, peşinden gitmeyi bıraktığımda, sezgisel olarak bilindi: “Kapitalizm, sadece ortak bilinçaltında depolanmış arzu ve heveslerin bir yansımasıydı.” Yetemeyen, kötürüm olmuş bir kalp, koşulsuz sevme yetisinden yoksun olduğu için, yerine hırsla binalar inşa ediyor, başkalarının olana göz dikiyor ve ölene kadar harcayamayacağı kadar maddi değeri istifleyerek teselli bulmaya çalışıyordu:

“All babies are born saying God’s name

Over and over, all born singing God’s name

All babies are crying

For no one remembers God’s name

There is only love, there is only love

There is only love in this world…” (All babies / U.M.)

Sinead da bunu yapıyor aslında. İbrahimi balta onun eline çok yakışıyor. Diskografisine göz attığımda her daim bir seyr-ü sûluk pırıltısıyla arz-ı endam ettiğini görüyorum. Hiç sapmamış; belki anlaşılmamış; ama hiç satmamış. Karanlıkta ifritlerle savaşan yetim kalp, inci tanesi gözbebekleriyle baktığı her şeye İsa’nın kanını serpiyor. Sina Dağı’nda ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremeyen zahirin oğlu Musa’ya da gönderme yapıyor fenafillah kavşağında yaptığı son albümünde:

“I plead the blood of Jesus over you

And every fuckin’ thing you do

Seven times I plead the blood of Jesus over you

Take off your shoes

You’re on hallowed ground…”

(Take off your shoes/ How about I be me -And you be you?)

Görünen görünmeyenle, suret anlamla, sonlu olan sonsuzla, bahtiyar bedbahtla, iyi kötüyle iç içe geçmeden… Welhasılıkelam, önce kendimizi bilmeden, olduğu gibi, ne ise o olarak perdesiz görmeden ve kabul etmeden, kim inanır ki dünyayı ve diğerlerini değiştirebileceğimize? Ki bu ne ola, şu dünyayı ve insanları değiştirme, yapıp bozma, eğip bükme fantezisi? Jung’un kör büyücüsü, Cervantes’in Don Kişot’u… Sinead, uçurum kenarlarında dolaşan Tanrı’nın diğer bir güzel çocuğu John Grant’ın “Queen of Denmark” şarkısını da çok tatlı senlendirmiş bu bağlamda:

“I wanted to change the world

But I could not even change my underwear

Who’s gonna be the one to save me from myself

Don’t know what to want from this world

I don’t know what it is you want to want from me” (HAIBMAYBY)

 

İşte böyle egom, her şeyi beni korumak ve hayattan en az zararla sıyrılmam için yapıyorsun biliyorum. Ancak, senin yarattığın yalancı cennette, katarakt düzeninde, plastik sevgilerle avunarak, “-mış” gibi yapmak istemiyorum. Boğuluyorum, anlıyor musun? Her daim eteklerimde “ebeveyn” kodlu bulaşmalar, kallavi idealler ve adab-ı muaşeret gevelemeleri… Nereye dönsem, nefes alamıyorum. Tatar Çölü’nün Drogo’su gibi, “ya gelirlerse” diye avunup, kendimle karşılaşmayı erteleyerek, bir ömür boyu kalende hapis kalmak istemiyorum.  Kendime dair zannım, homo lokumu lupus, bertaraf ol! Sana dair zannım, sen de homo lokumu lupus! Sen ve ben şimdi sen ve beniz, kalbin rehberliğinde, vaktin çocuğunun elinden tutarak yürüyoruz yaşamı. Yaşam dediğimiz, biz yüksek sesle şarkılar söyledikçe aydınlanan çiçekli patika:

“Don’t stop me talkin’ about love

How I ‘am gonna find what I’m dreamin’, oh?

I got you, found what I’m dreamin’!

How about I be me

And you be you?” (HAIBM – AYBY)

 

İşte bu sarp yokuş, onunla karşı karşıya geldiğimiz alan ise rüyalarımız. İnsan evet rüyalarına kahin ya da bilinçaltına deptiği “daha daha daha….benim benim benim” oburluğunu tatmingah muamelesi yapmamalı. Rüyalar kıymetli, eğer farklı suretlere bürünerek bize görünen anlamların peşinden cesurca gidebilirsek…. Eğer sevgili Jung’un işaret ettiği hem kişisel hem de ortak bilinçaltımızın katmanlarında büyücünün şahitliğini rehber edinerek gezinebilirsek… Biliyorum, eve giden yolu bulabiliriz, ait olduğumuz yere, kutsanmış vadimize, kalbimize:

 

“Sometimes life does
things to you
that will hurt you
and confuse you ,
but when you’re left behind
you’re sure to find .

So you must go back home ,
that’s where you belong.
You must go back home .” (Back where you belong / HAIBMAYBY)

 

*** Başlığın orijinal hali, “where the dreams go to die”. John Grant’in güzel şarkılarından biri.

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Psiko-Sosyal İtiraflar – 2: Kabil Habil’i Neden Öldürdü?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zavallı Kabil, başına bunca iş açılacağını, her cinayette kendisine gönderme yapılacağını bilseydi, Habil’i öldürebilir miydi? Zavallı Kabil, loser Kabil. Hem katil hem de maktul. Son kertede, her ikisi de kendilerine biçilen rolü oynamış iki arketip. Adem’in oğulları olan Kabil’in çiftçi ve Habil’in ise çoban olduğu rivayet edilir. Ortak bilinçaltında, Kabil kötüyü, Habil ise iyiyi temsil eder. Bundan bir sene öncesine kadar Habilgillerden olmanın artı bir durum olduğu kanaatindeydim. Ammawelakin, şimdilerde bu zannım alt üst olmuş durumda. Hep iyi olmak, hep aydınlık tarafta durmak… Onca zaman ruhuma/bedenime/zihnime acıtarak çarpan birilerine kızdığımda, kendimi suyumda boğulayazarken bulduğumda… Şimdi anlıyorum, boğazıma dolan su başkasının dalgasından değil, bizzat kendi karanlığımdandı. Habil de Kabil de aynı anda içimdeydi.

Yıllar öncesinde, yeniyetmelik zamanlarımda çok sevdiğim ve saydığım aile büyüğüm, aile içi bir meselenin görünürde “haksız” olarak yaftalanan tarafı olan bendenize, meseleyi bir çözüme kavuşturmak amacıyla, ancak olaya kendisine aktarılan karşı tarafın görüşüyle yaklaşarak “Habil-Kabil” meselinden dem vurmuştu. Tabi, bu meselde önemli olan, Kabil’in Habil’i öldürmesine neden olan kıskançlık ve zararlarıydı. Karşı taraf, suçsuz ve haksızlığa uğramış Habil, ben ise kardeşini kıskandığı için ona zarar vermekle lanetlenmiş Kabil’dim. Oysa, kimse meselenin aslını soruşturmamıştı. Ben de kendimi savunmamış, kalbimi yaşadığı haksızlığa karşı korumamıştım. Bu ne cüret! İnsan, kendisine karşı böyle bir haksızlığın yapılmasına neden kayıtsız kalır ki? Kimdim ben? Bir kadının bedenine bürünmüş İsa mı? İçine doğduğum ailenin yanlış anlamalarının ve yansıtılmış karanlığının objesi ve sunakta onların huzuru için kendini kurban eden “ailemizin İsa”sı mı?

Görünürde Kabil olsam da, görünmeyen de Habil’dim. Kardeşinin kıskançlığından doğan öfkesine kendini teslim eden Habil’in – mevcut rivayetlere bakıldığında- aslında o kadar da teslim bir hali yok. Giderayak Kabil’i lanetliyor ve gelecek nesillerde ne zaman bir ihtiras cinayeti işlense, Kabil’in de bu günahın ilk temsilcisi olarak lanetlenmesi için Tanrı’ya yakarıyor. Be adam, madem kendini İsa gibi insanlığın kurtuluşu için karşılıksız kurban etmeyecektin, niye kalkıp da Kabil’e karşı nefsini savunmadın? Kendimi, aynı soruya cevap bulmaya çalışırken yakaladım yıllar içinde. Aslında, söz konusu haksızlığı hoş görüp, olayların akışına bilinçle şahitlik edebilecek bir düzeyde değildim.  Körleşmiş ve kendi kalbimin kurban edilmesine kayıtsız kalmıştım. Son kertede, kimse bana bir şey yapmamıştı.

Başkalarının acılarına bir Albatros gibi doğrudan dalan ben, aslında kendi kalbini savunup koruyamadığı için, bunu başkalarının acılarına bakarak, onları kanatları altına alarak telafi etmeye çalışan bir Don Kişot, kalbi kırık bir çocuktum. Belki de bu yüzden, kalbime –evime- dönmek için derin bir özlem duyduğum her seferinde, kendimi Raskolnikov gibi hissediyordum. Kıyımına kayıtsız kalarak katline ortaklık yaptığım kutsal vadime dönüp, ayakkabılarımı çıkararak dolaşacak yüzü kendimde bulamıyordum.

Kabil, Adem’in asi çocuğu, Habil ise itaatkar çocuk; ancak her ikisinin de doğal çocuğu babanın otoritesine göre sınıflandırılmış. Kabil, hasadından en iyisini Tanrı’ya adak olarak sunmuyor, Habil ise sürüsündeki en besili hayvanını sunuyor. Ne yani, Tanrı’nın Habil’in ve Kabil’in adayacaklarına gereksinimi mi var? Baba yani Adem, Tanrı’nın yeryüzündeki elçisi. Yasa’yı diğerlerine aktarmakla ve gözetmekle yükümlü. O kadar! Yargılamak ise ne onların ne de bizim işimiz. Rab iki eliyle yarattı alemi, ademoğulları koşulsuz sevginin yolunu, yazgının karanlık ve aydınlık patikalarından geçerek, duyarak, sezerek, yüksek bir bilinç düzeyine geçiş yaparak bulsunlar diye. Tanrı adına mı konuşuyorum? Öyle, ama benim “özel rabbim” böyle diyor. Çünkü, hem dışında ve O değil hem de merkezinde ve O.

Kabil’in kıskançlığının kölesi olması onu kardeş katili yaptı, lanetlendi, evden uzak yollara vurdu kendini, yine ona dönebilmek için. Lakin dönemedi. Aldığı “ah” ile yüzleşmediği için, nereye sürüklerse sürüklesin üzerine, “öldür beni ben bir katilim” emri kazınmış bedenini, bir türlü huzur bulamadı. Bir gün, kendi oğlunun attığı taş ile öldü.  Habil ise teslimiyetinin, koşulsuz sevgisinin değil, kayıtsız itaatinin kölesi oldu. Bir ikindi vakti, kardeşinin suretine bürünerek gelen ölüm yeryüzünden Habil’i silerken, Habil kalbinin ilk defa, kardeşi Kabil’i lanetlerken farkına vardı. Tüm bu olup bitene dair ne kaldı geride, sadece anlamsızlığın, sadece zulmün, sadece şeyleri yerli yerine koyamamanın neden olduğu kafa karışıklığı. Bugün burada, Kabil ve Habil yan yana. İkisi birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Kabil, babasının emirlerine kayıtsız itaat etmediği için onaylanmamasının kendisine hissettirdiği yetimlik hissinin tetiklediği kıskançlığının kölesi olduğunu söylüyor: “Evet, gitmeliydim. Kendi yoluma gitmeli; özgürce içimdeki karanlık yüzümle mücadele ederek evin yolunu bulmalıydım.” Habil, kardeşinin üzgün ve anlamış yüzüne bakıyor. Kafası karışmış; ancak şimdi daha rahat. O da ortada bir suçlu ya da suçsuz olmadığının farkında artık. Kardeşinin elini tutuyor ve onunla: “Ben de sorgulamalı, kalbime rağmen Yasa’ya kayıtsız şartsız itaat etmemeliydim. Beni sen öldürmedin. Beni yine ben, senin suretine bürünmüş duygularım, bastırdığım karanlık yanım öldürdü.” diyerek sulh yapıyor.

Şimdi daha özgürüm.

‘İbn-i Zerabi’

Not: “Psiko-sosyal itiraflar” adı altında sizinle paylaştığım bu iç döküşlere ebelik yapan; yıllardır göz ardı ettiğim Jung’u görünür kılan ve Transaksiyonel Analiz’in kurucusu olan Eric Berne ile tanışmama vesile olan Bayan B.’ye, bilgeliği ve cömertliği ile şifalanmama destek olduğu için çok teşekkürler.

(resim : william blake…)

Psiko-sosyal itiraflar – 1

Sevgili Toplum,

Boyumdan büyük “kallavi” sözcüklerle ahkam kesmek istemiyorum. Bu şekilde davrandığımda, hem lafı gereğinden fazla uzatmış oluyorum hem de baharda derisinden soyunacakken, ona dolanan sakar bir yılana benziyorum. Seninle aramdaki zorunlu ilişkiyi keyifli bir hale dönüştürmeme engel olan durumları/tutumları/önyargıları kısaca şu şekilde özetleyebilirim:

1-      Çocuk benin çağrısına uyup, içimden geldiği gibi davrandığımda, duygularımı dile getirdiğimde beni olumsuz bir biçimde eleştirmenden hoşlanmıyorum. Yani sen bu kadar aciz misin ki, benim en doğal yanımı ketleyerek, istediğin gibi “iyi huylu” çocuk olmadığım için beni “asi” olarak yaftalayarak kendini tatmin ediyorsun? Bana ebeveynlik yapıyorsun sözüm ona. Buna ihtiyacım olup olmadığına aldırmadan, benim yerime karar veriyor ve kendince bana “haddimi bildiriyorsun.” O zaman söyleyeyim, bence kötü bir ebeveynsin. Bunun nedeni de ne biliyor musun? Bir zamanlar dilediğin gibi, sevilmemekten korkmadan çocukluğunu yaşamana izin vermemişler. İçinde hala bunun acısını taşıyorsun ve bu şekilde gerekli gereksiz olumsuz mesajlar veren bir ebeveyn gibi hareket ederek, çalınan doğal çocukluğunun intikamını alıyorsun. Yanılıyorsun sevgili toplum, bu şekilde rahatlayamazsın. Kaç insanı ketlersen ketle bu sebepten, içinde hep o ilk ketlenişin, kendi ketlenişinin üzüntüsü olacak. Bir de üzerine sebepsiz yere üzdüklerinin kötü enerjisi eklenecek ve doğal bir felaket olarak yine gelip seni vuracak.

2-      Eril ve dişi olarak doğan biz insan yavrularını, “kadın ve erkek” olarak sınıflandırıyor ve bizi zorla soktuğun bu sınıfların doğamıza aykırı davranışlarını, duygularını ve tutumlarını sırtımıza yüklüyorsun. Bir kız çocuğu olarak ben mesela, ağaca tırmandığımda ya da yüksek duvarları aşmaya “cüret ettiğimde” bana erkek çocuğuymuşum gibi davranıyorsun. Erkek olmayı, fallusu yücelttiğin için de, bana açık ve gizli şu iletiyi gönderiyorsun: “Memelerine ve kukuna rağmen, erkek çocuklarına biçilmiş işleri en az onlar kadar iyi yaptığın için iyisin, güçlüsün vs.” Ammawelakin, “Ben kız çocuğuyum, erkek değil” diye ısrar ettiğimde, beni “ucube” olarak yaftalıyorsun. Hadi, biz kız çocukları duygularımızı ifade etmede, erkek çocuklarına göre daha özgür olduğumuzdan daha şanslıyız. Peki ya kardeşlerimiz? Hiç onların yerine kendini koyup düşündün mü ağlayamamak, güçsüzlüğünü, çaresizliğini, mutluluğunu vs. tüm o doğal ve değerli duygularını, kısaca insanlığını, doğrudan ifade edememenin nasıl bir kördüğüm olduğunu? İçlerinden cesur olanlar çıkıp, bir-iki kadehle kafayı cilalamadan ya da ölmeyeyazdığı aşklar yaşamadan doğrudan, “Ne laaa tik tak sadece düşünce-analiz-eylem adamı mıyım ben? İşe, aşa, başarıya koşulu at mıyım la ben? Ağlıyorum, çünkü kendimi güçsüz hissediyorum. Ağlıyorum, çünkü sevilmek istiyorum. Ağlıyorum, çünkü yalnız olmak istemiyorum. Ağlıyorum, çünkü taştan değilim. İnsanım ve erkenden kriz geçirip yaşama hevesi kursağımda kalmasın diye, duygularımı yaşayarak beslemem gereken bir kalbim var.” diyerek içlerinden geldiği gibi duygularını yaşadıklarında, onları “kız gibi” güçsüz, zayıf ve ağlak olmakla yargılıyorsun.  Sana söyleyeyim, sen güce tapıyorsun. Duygularını doğrudan ve bağlamına uygun olarak yaşayamadığın için, enerjin iktidar istemine, ihtirasa dönüşüyor. Bundan ötürü de, ya birilerini düzmektesin ya da birileri tarafından düzülmektesin. Bu kadar homofobik olmanın sebebi de bu olabilir diye düşünüyorum. İçinde konuşlanmış gizli eşcinselliğin baskısı o kadar dayanılmaz ki, bunu kendisiyle yüzleşmeye cesaret edenleri inciterek gidermeye çalışıyorsun. Öfken korkundan bil diye söylüyorum. Kardeşlerime duygularını korkmadan özgürce yaşama ortamı sunmadığın, bizleri doğayla aramızdaki göbek bağımız olan doğal yanımızdan kopardığın için, onlar büyüseler de zorunlu-çocuklar olarak kalıyorlar. Ben ve kız kardeşlerim ise kadınlığımızı sandıklara kaldırıp zorunlu-anneler olduruluyoruz. Doğadaki en dolayımsız ilişki insanın erili ve dişili arasındaki ilişki iken, bizi birbirimize tanımsız, anlaşılmaz ve korkutucu rakiplere dönüştürüyorsun. Öyle patolojik bir hal ki, sembiyotik bir yazgıyla yutulma korkusu olmadan değil aşkı, iki özerk birey olarak yan yana dostça yürümeyi veya ihtiyaç duyduğumuzda birbirimize sevgiyle sarılmayı bile beceremiyoruz.

(Devamı var…)

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(görsel : tiffany bozic.)

Absürd Ayı

Çok değil bundan üç-beş yıl önce, bizim semte komşu semtlerden birinde, kendini balon sanan kesegözlü japon balığımı arıyordum. Zavallı balık, varoluşunu sorguladığı huzursuz bir gecede, endişesini azaltmak için ağzını öyle çok açıp kapamıştı ki, sabahın ilk ışıklarıyla bir balon gibi havalanıp, mutfağın açık penceresinden dışarı uçmuştu. 

Gideyazarken suyun üzerine hava kabarcıklarıyla, “Beni bul!” diye yazmıştı. Giyinip hemen evden çıktım. Yokuş aşağı koştum, koştum, koştum… Ciğerlerim tıkanmıştı. İç tabi o kadar sigarayı, pof pof pof, olacağı buydu. Bir ara durup, kendime acıyasım geldi. Anında aklıma, tarafımdan bulunmayı bekleyen kesegözlü balığımın çaresizliği düştü. Vazgeçtim sızlanmaktan, tekrar koşmaya başladım. Gözlerim gökyüzünde, komşu semtin sınırlarına vardım.

Çok yorulmuş, terden sırılsıklam olmuştum. Ellerim diz kapaklarımda, iki büklüm nefesimin düzelmesini beklerken, birden yıllardır tanıdığım o çaresizlik hissi, göğsümü iki eliyle kavradı. Tıkandım. Gözlerim yaşardı. Ağlamadım, ama kalbimin boynu büküldü. Orada öyle, salak salak “n’apcağını” bilemeden salınırken, karşımda gözlükleri burnunun üzerine inmiş bir ayı belirdi: “Evladım, burası neresi?”

Şaşkınlıktan, küçük dilimi yutayazdım. “Nasıl ya?” dedim kendime, kafam karıştı, kafam illa ki çok karıştı. Ayı bilge tabi, halinden belliydi halden anladığı:

–      Sen hiç konuşan ayı görmedin herhalde, hı?

–      Yok valla, nerede göreyim. İnsanlara göre ayılar konuşamazlar ki… Bir diliniz varsa bile bize bilinir değil. En azından öyle varsayılır…Tabi sen bunu çürütmüş oldun şimdi.

–      Ha ha ha! Takma kafana. Çingeneler’den öğrendim sizin gibi konuşmayı. Hem biliyor musun, Artvin’den geliyorum ben. Orada yıllarca, bir Çingene boyu olan Lomlar’la iç içe yaşadım. Sen kaç yaşındasın?

–      30.

–      Ha bak işte, sen çocukluğunda mutlaka görmüşsündür, oynayan, hamamda bayılan kadın taklidi yapan ayıları. Görmedin mi yoksa?

–      Gördüm, görmez olur muyum? Ama sonra gittiler… Ayı oynatan Çingeneler, eski terlik veya plastik kap karşılığı horoz şeker veren eskiciler, mahalle aralarında dolaşıp geçimini sağlayan ne kadar zanaatkar, küçük satıcı varsa hepsi gittiler. N’oldu onlara, haberin var mı?

–      Uzun hikaye. Buralarda oturabileceğimiz bir yer var mı?

İlk defa bir ayıyla hem de görmüş geçirmiş bir ayıyla hasbihal ediyordum. Kesegözlü balığım çoktan aklımdan uçup gitmişti. Köşede, on iki metrekarelik bir çay ocağı vardı. Bilge ayıyla gittik, masalardan birine oturduk, iki çay söyledik. Bilge ayı, önce masa örtüsünün kenarıyla gözlük camlarını temizledi. Sonra usulca anlatmaya başladı:

“Lom bir ailenin yanında yaşamaya başladığımda çok ufaktım. Beni bizim oranın ormanlarından birinde bulmuşlar. Yalnız başıma bir ağacın altında oturuyormuşum. Etrafta kimse yokmuş. Ailemin olmadığını düşünüp, beni de yanlarına alarak şehre dönmüşler. Bu aile o zamanlar, bahsettiğim yıllar 1970’ler, hem elekçilik hem de ayı oynatıcılığı yapıyordu. Şehirde, çoğunluk Lomlar’ın ikamet ettiği bir mahallede yaşıyorlardı. Zaten Çingeneler’in genel özelliklerinden biridir bu. Kapalı bir toplulukturlar. Gacolarla, yani diğerleriyle, alışveriş dışında bir ilişkileri yoktur. Sonra değişti bu durum tabi. Neyse… Elek yapıp, köy köy geziyorlardı grup olarak. Gittikleri yerlerde elekleri satıp, karşılığında paradan çok, un, bulgur, şeker vs. alıyorlardı. Bu şekilde geçimlerini sağlıyorlardı. Çingeneler tok gözlü insanlardır. İnanma sen anlatılanlara. En azından yeryüzünde kapitalizme, modernleşmeyip geleneksel dokusunu koruyarak en uzun süre direnen halklardan olmuşlardır. Biriktirmezler, günlerinin çoğunu başkalarının işinde çalışıp tüketmezler, yaşamları ne kadar zorluk ve acı ile dolu olsa da, hep mutludurlar. Onlar, neşeyle, dansla ve birbirinden keyifli ezgileriyle direnirler hayatın ayazına. Neyse… 1980’lere kadar durum iyiydi. Yanlarında mesleğimle ilgili bayağı bir şey öğrendim. Ben de aileden biriydim. Hiç bir zaman farklı/dışarıdan biri gibi hissetmedim. 80li yıllarla birlikte, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle, çoğunluk el zanaatlarıyla geçinen Çingeneler’in çoğu işsiz kaldılar. Hep geçimlik düzeyde yaşadıkları için öncesinde eğitim yaygın değildi. Bu sebepten çoğunluk okuma yazma bilmiyorlardı. Böylece, el emekleri pazarda karşılık bulamayınca, nitelikli işlere de giremediler. Ya hamallık ya mevsimlik işçilik yaptılar ya da apartman yıkayıp başkalarının evlerini temizlediler. Sonuçta, iyi eğitim almış rol modelleri de yoktu etrafta. Yırtmış birileri var idiyse de, gacolar tarafından dışlanmamak için kimliklerini gizliyorlardı. Şimdilerde takip ediyorum, yeni yeni onlar da modernleşiyorlar. Yeni dünya düzeni işte, neo-liberalizm kapalı hiçbir kapı istemiyor. Orada burada tek başına duran toplumsal adaları, entegrasyon masalıyla asimile ediyor.

–      Biliyorum haberim var. Çok acı değil mi? Yeryüzünde nefes alıp verebileceğin tek bir insan topluluğunun kalmaması. Herkes giderek daha fazla birbirine benziyor. Sen ne yaptın peki sonra? Yıllar oldu sokaklarda tek bir ayı oynatıcısı görmedim…

–      Ne yapacağım, 2000 yılına kadar ailece direndik. Sonra baktık olmuyor, bizimkiler İstanbul’a, oradaki Rom-Çingeneler’in mahallelerinden birine göç etmeye karar verdiler. Bana da ısrar ettiler; ancak istemedim. Artvin’den, doğduğum topraklardan kopma fikri içimi acıttı. Zaten yeterince yarılmış, doğama yabancılaşmıştım. Buna bir de büyük şehrin huzursuzluğunu ekleyemezdim. Kendi yoluma gitmeye karar verdim. Ormana dönecektim. Kendime bir mağara bulup, ashab-ı kehf gibi, kalbimi dışımdaki dünyanın yüzünden öteye, içime çevirecektim. Bizimkilerle vedalaşıp, yanıma tüm kutsal kitapları aldım. Okuma-yazmayı sonradan kaymakam çıkan; ancak dediğim gibi ayrımcılık korkusu ile kendini gizleyen komşunun oğlu Ferit’ten öğrenmiştim. En çok Tanrı’yı merak ediyordum. Kitaplardaki simgesel dilin şifresini, içimdeki denizden çıkardığım incilerle çözecektim. Bunu da en yalın biçimde, doğada gerçekleştirebilirdim. Neyse, vedalaştıktan sonra uzun bir süre yürüdüm. Sonunda Şavşat yakınlarında bir ormana sığındım. Dışarıda geçen bir-iki geceden sonra, girişini örten çalılardan terk edilmiş olduğu belli olan bir mağara buldum ve orayı kendime yuva yaptım. Tam da senin yaşındaydım bunları yaptığımda.

–      Doğana dönmek zor olmadı mı? Son kertede sen doğasına yabancılaşmış bir ayısın. O çelişkiyi bertaraf etmek sancılı olmuştur?

–      Öyle. Kimse bu işlerin kolay olduğunu söyleyemez. Ancak ne var biliyor musun? Bilinç sahibi olmak sahibine onulmaz bir yük yüklüyor. Değişen/geçip giden/helak olan milyonlarca şey arasında değişmeyecek/geçip gitmeyecek/baki kalacak olanı aramak, bulamayacağını bile bile gaybi yürüyüşünde ısrar etmek, bence bana bahşedilmiş bu bilinç nimeti için şükretmemin yolu buydu. Acım derinleştikçe şifam çoğalıyordu. Doğamla, bana yüklenenlerle çatışmam, evet çok zor oldu; ancak şimdi iyiyim. Kendimi tamamlanmış, tek ve biricik bir bütün olarak hissediyorum.

–      Kırk yaş civarı yakaladın bu hali o zaman?

–      Yaklaşık. Zaten 40 yaş zirvedir. Oldun oldun, olamadın boşver git kendini sok münasip bir deliğe. Bu işler zor evladım. Oluş, bambaşka bir hikaye. Bilinçaltında ne kadar kapalı kutu varsa açman gerekiyor. Tabi, farkında olabildiğin kadarını. Bak şimdi kendimi ölmeye gerçekten hazır hissediyorum. Ölebilirim; çünkü ben öleli zaten iyi-kötü bir zaman oldu. Bakma sen, çoğu ölmez sadece telef olur. Unutma sen buradasın; çünkü tamamlanmalı, beynine kat kat dokudukları zarları yırtmalısın. Çok didaktik oldum di mi?

–      Boşver, sen herhangi biri değilsin. Basbayağı konuşan, düşünen hatta seyr-ü süluk yaşayan derviş bir ayısın. Kahve içer misin?

–      Sağol evlat almayayım. Sen napıyordun benle karşılaştığında?

–      Ben mi, napıcam, açık penceremden balon olup uçan kesegözlü balığımı arıyordum. Sahi napıyordur şimdi?

–      Sen de az absürd değilmişsin. Hadi kalk da aramaya devam et zavallıyı!

–      Sen? İstersen bize gel?

–      Yok, yürünecek yolum var daha. Hadi tutma beni, kal sağlıcakla.

–      Hoşça kal…

Ayıdan ayrıldıktan sonra içim sıkılmış, balığımı aramaktan vazgeçmiştim. “Belki o da kendi yolcuğuna çıkmıştır” diye düşünüp, kendi yoluma gitmeye karar verdim. İşte o an ilk defa, bana fısıldayan gölgemle göz göze geldim: “Absürdmüş! Karşımda insan mı ayı mı ne idüğü belirsiz bir oluşla duruyor, bir de kalkmış bana absürd diyor. Absürd senin yarılmış bilincindir!”

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf : Andy Prokh..)

Hakikat Kaşığı

Şşş! Sessiz ol.

Bizi duymamaları gerekiyor. Geçen gün yine kendini kaptırıp, yüksek sesle küredin. Az kalsın yakalanıyorduk. Allahtan komşumuz, tam zamanında duvar tenisi oynamaya başladı da, eşik meleklerinin dikkati dağıldı. Gözleri üzerimizde hissediyorum, en ufak bir açığımızda bizi enseleyecekler. Ondan sonra boşluğa, sonsuza kadar veda etmek zorunda kalacağız.

Tamam işte öyle, bak isteyince nasıl da güzel yapıyorsun. Usul usul, anladın mı? Tıpkı, bahçedeki hafif taşlaşmış karın göğsüne küreği saplar gibi; kırt! Ya da bir kadının rahmini kürer gibi; kırt, kırt, kırt… Ancak bu şekilde, dışımızdaki ahtapotun içimize saldığı kollarından kurtulabiliriz. Kürediğimiz dışımızdaki bu duvarlar; ancak kazınarak solan içimizdeki el yapımı evren. Biliyorum sana hala aptalca geliyor, ama inan doğruyu söylüyorum.

“Biricik dostum, seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi?”

“Aa, a, aaa…”

İnsan sevmeden de yaşayabilir mi?

“…?”

Yorma kendini canım benim. Biliyorum, sen de bana, beni ne kadar sevdiğini söyleyebilmek isterdin. Ne yapalım Hû’nun işlerine akıl sır ermez. Seni böyle, hem dilsiz hem duymaz etmiş. Aksi olsaydı, emin ol, hem sen hem de ben önyargılarımızdan birbirimizi göremeyebilirdik. Düşünsene! Birbirini tamamlayan iki ruh, birbirlerinin yanıbaşından geçip gideceklerdi. İnsanların arasındayken, çoğunlukla, yaşadığımız bu değil miydi? En çok şikayet ettiğimiz, bize kendimizi,  arasına mutsuzluk dürülmüş lavaş ekmekleri gibi hissettiren?

Olasılıklar…

Pat, pat, pat… Geçip gittim yanından. Yalnızsın ve zavallısın.

Pat, pat, pat… Geçip gittim yanından. Ben bana yeterim, korudum kalbimi karanlıktan.

Uyusunlar daha, ölünce nasılsa uyanacaklar. Senveben, onlar gibi miyiz? Biz en başından, içine doğduğumuz bu garabetin, kurulmuş bir yalan olduğunun farkındayız. Bizi kandıramayacaklar. Diğerlerine yaptıkları gibi, ismimizi kötüye çıkararak ya da kutsayarak, bizi bahtiyar ya da bedbaht bir insana dönüştüremeyecekler. O yüzden sevgili dostum, çok dikkatli olmalıyız, tedbiri elden bırakmamalıyız. Bize baktıklarında, hep uyuduğumuzu sanmalılar. O eşikten adım atmadıkları sürece sorun yok. Dışarısı ve içerisi, iki farklı alem. İkisinin yasaları birbirine zıt. Orada geceyse, burada gündüz; yaşsa kuru; kederse sevinç… Aslında ikisi de, kalbin iki farklı çarpıntısından ibaret. Boşluğa ulaştığımızda, o zaman anlayacaksın, hatta o halin kendisi olacaksın. Varsak var, yoksak yok…

Başım dönüyor iki gündür. Eksilen kabullerin yerini, esintili bir yokluk duygusu alıyor. Ondan herhalde. Penceremizin önündeki çınar ağacının gövdesini fark ettin mi? Onun bile duruşu ve rengi farklılaştı. Gövdesindeki yarılmış kabukların araları daha derinleşti, kahverengisi daha yaşlandı sanki, ne dersin? Yoksa, orada da gizli bir geçit mi var? Yıllar önce, babaannemin anlattığı bir masalda vardı. Ağaçların gövdelerinde, görünmeyen aleme açılan geçitler kazılıydı. Sadece, ateşten halk edilmiş yaratıkların nefesini hissedebilen insanlar, bu geçitlerden geçip, sırra kadem basabiliyorlardı.

Neyse, eşik meleklerine yakalanmadan bu yolculuğu sonlandırmalıyız. Senileben, korkusuz iki şövalye, boşluğun kalbine doğru cesurca kanat çırpıyoruz. En başından sana, eğer kalbini sakınıp koruyabileceksen, benimle yürümeye dayanabileceğini söylemiştim değil mi? Ayartılmaya açık olduğunu gördüğüm anlar, korkudan küçük dilim buz kesiyor. Eşik meleklerinin burnu, her türlü duygumuzun kokusunu çok iyi alır. Sana geçen gün, insanın ilk yaratılış anından bahsetmiştim, hatırladın mı? İşte o an, Rab elleriyle kardığı çamura şekil verip, ruhundan üflüyor ve tüm melekleri ona secde etmeye çağırıyor. Hepsi secde ediyor, şeytan hariç. Bize hep böyle anlatıldı değil mi? Babaannem, perşembe akşamları,  Kur’an meali okurdu. Annem bizi terkedip de, babam beni, o geceleri koridorlarında ifritlerin cirit attığı yatılı okula yollayıncaya kadar, her perşembe babaannemin tefeül ayetlerini dinlerdim.

Babam kırk yıllık dostu muallim Hasan Bey’e anlatırken duymuştum: “On iki yılımı verdiğim bu kadın, bir aylağa, bir lümpen proletaryaya kaçarak beni terketti. Bu suretle yıkılan evliliğimin ardından, oğlum Ömer’e bakamayacağım. İşbu sebepten, yatılı okula yazdırdım. N’apalım Hasan Bey’ciğim, hala incinmiş gururumu doğrultamadım. Oğlanın uzakta olması, hem onun için hem de benim için iyi olacaktır. Zavallı anacığım, çok yaşlandı ve yeterince acı gördü. Oğlanın bu kimsesiz terkedilmiş hali, kadını iyice üzüntüye boğuyor…”

Annemin evi terkettiği akşamki son yemeğimizi anımsıyorum. Kızarttığı istavritleri, sofranın ortasına yerleştirmiş, yanına da kırmızı soğanlı roka salatası yapmıştı. İstavrit, en sevdiğim balıktı. Dememişti, ama anlamıştım, annem bana son kez istavritle dokunmuş, beni sevdiğini bu şekilde göstermişti. Yemeğin sonuna geldiğimizde, bir ara masadan kalktı. Kapıda onu, elinde valiziyle görünce şaşıran babam: “Nereye Nagehan Hanım?” diye sordu. Annem, sorusunu umursamamış, kendi veda cümlesiyle yanıtlamıştı onu: “Bu evde, bu sofrada eksik olan nedir Sırrı Bey, biliyor musunuz? Sevgi… Sevgisiz, şefkatsiz yapamam ben Sırrı Bey, anlıyor musunuz? Kusura bakmayın artık! On iki yıldır, kalbinizin duvarlarını kazımaya çalışmaktan yoruldum, benden bu kadar. Eminim, Ömer’e benden iyi bakarsınız. Sanki o, benden çok size benziyor…”

Babaannem bir perşembe gecesi, kovulmuş şeytandan Rahman’a sığınarak, Kur’an’dan rastgele bir sayfa açtı. Nasibimize, İsrâ Sûresi’nin 61. ayeti çıkmıştı. Babaannem, şeytanın melekut aleminden kovuluşunu anlatan ayetleri okuduktan sonra, odanın kapısına, etrafta bizi dinleyen birileri var mı diye göz attıktan sonra, eğilip fısıltıyla, “Bak Ömer” dedi, “sence de ilginç değil mi? Meleklerin çoğunluğu secde etmişler, bir tek şeytan baş kaldırmış. İnsanların çoğunluğu, bunu hep böyle bilirler; çünkü dünyayı da, siyah ya da beyaz olarak görürler. Halbuki, bir de eşikte duran zihinler vardır. Onlar ne orada ne de buradadır, ya da hem orada hem de buradadır. İşte orada, melekut aleminde de böyle melekler varmış. Bunu bana, büyükbabamın kız kardeşi anlatmıştı. Eşi, Tokatlı bir Yahudi’ydi ve Yahudi tasavvufunda derinleşmişti. Onun söylediğine göre, hem ateşten hem de nurdan halk edilen bir grup melek, insanın yaradılış anında, rabbin emrine ne itaat etmiş ne de başkaldırmış. Tepkisizliklerinden ötürü Rab de onları, sûra üfleninceye kadar, insan kılığında dünyada yaşamaya mahkum etmiş. Sayıca az olan bu eşik melekleri, zamandan ve mekandan azatlarmış. Ne bahtiyar ne de bedbaht olduğuna inanan, hayır ve şerrin ötesine geçmek isteyen insanları, çift kutuplu yaradılış zindanında zaptetmekle vazifeliymişler. Şimdi dikkatle dinle. Benim soyumda, bu lanetli tohumun ruhunda döllendiği çok insan var. Babanda olmadığını en başından anlamıştım. Nasıl desem, Sırrı hep iyi biri oldu; ancak belleği birçok karesi ışık görmüş bir film şeridi gibi. Bu yüzden içeriyi ve dışarıyı bağlantılandırabilme yetisinden yoksun. Ancak sen, sen çocuğum bambaşka bir halsin. Sessizliğin, yersizliğinden. Bağlamını yitirmiş anlamsın sen… Sabırlı ol ama. Gün gelecek topladığın her kırıntıyı birbiriyle ilişkilendirip, muazzam bir kaçış haritası kuracaksın. Yalnız dikkatli ol, eşik meleklerine yakalanmaman lazım. Onlar, her türlü duygunun kokusunu, asırlar ve kıtalar ötesinden bile çok iyi alırlar. Bu nedenle, yöntemini iyi belirle.”

İşte bu yüzden, panayır ateşi bakışlı dostum, elimizde birer kaşık, bizi çevreleyen ne kadar duvar varsa kazıyoruz. Onlar duvar değil aslında, sadece güçsüz örümcek ağları. İçimize zerkedilmiş kronik hayalkırıklığı ve korkudan, sanki hiç yıkılmayacaklar zannediyoruz. Duvarları, sıcak ve karanlık rahimlerimizde kalp atışlarımızın sesiyle salınırken, bizi dölleyen adamı ve taşıyan kadını kederlendirerek hamurumuza kattılar. Ancak neşelen biraz, bir çinekopken ellerinden kaçmayı başarmışsan, bir lüfere dönüştüğünde, sen izin vermedikçe, hiçbir şey yapamazlar.

“Bir keresinde ölmeyi denedim, ama olmadı. Son anda kurtardılar. Ölmek, bu yokuşu tırmanmaktansa, daha kolay bir yol olur sandım. Demek ki bundan o kadar  da emin değildim ki, oda arkadaşımın gelmesine yakın bir vakit seçmiş ve odanın kapısını aralık bırakmıştım. Beni bulduğunda, banyonun soğuk zemininde, bakışlarım tavana sabitlenmiş olarak yatıyormuşum. Derin kesikleri olan kol bileklerim iki yanımda, üstüm başım ve beyaz fayanslar kan içindeymiş.”

“Nı…ııı?”

“Çözüm değil biliyorum; ama oldu işte. Bu da denenmiş oldu. Babaannem bana bir şeyi söylemeyi unutmuştu. Belki o da farkında değildi, kim bilir? O an yerde kanlar içinde, damarlarımda yakıcı bir sızıyla yatarken, yaşamayı ne çok sevdiğimi düşündüm. Bence asıl lanet bu. Boşluk müritliğinin ızdırabını dayanılır kılan da, bizim gibi ruhların yanıp yanıp dirilmesini sağlayan da bu karşı konulmaz yaşama sevinci.

“See…see…”

“Üzülme ama, sil gözyaşını. Bunları sen üzülesin diye anlatmıyorum. Anlamanı istiyorum sadece, yolda kendiliğinden bir ölümle huzura çağrılabiliriz, ama senveben yaşamı sevmeye yazgılıyız. Neyse… Bu olaydan sonra, hem kendi özyıkımıma hem de genel olarak eylemin kendisine çok kafa yordum. Biliyor musun nereye vardım? Gayb, evet gayb… Hem intihar eyleminin kendisi hem de herhangi birinin intiharı, her ikisi için de insana söz düşmüyor. Yapılabilecek en doğru hareket, susmak. Böyle düşünüyorum, çünkü arkadaşımın hızla banyoya girip, panik içinde benimle ne yapacağını kestiremediği o aralıkta, ardında eşik meleklerinden biri vardı. Kesiklerimin üzerini, görünmeyen bağlarla sıkarak, kan kaybımı azaltan bir diğeri ise, bilincimi açık tutmam için saçlarımı okşuyordu.”

Bu tecrübe aslında netleşmemiş yöntem arayışımın bir parçasıydı. Yaratılışımız itibariyle diğerlerinden farklı melekelerle donatılmış olabiliriz; ancak yine de peygamberlerle ya da diğer dehalarla karşılaştırıldığında sıradan iki zihiniz. İlahi bilgi bize doğrudan ve apaçık bilinmez. Hiç kutsal kitaplardaki ifadeleri düşündün mü? Hepsi, insanların algı düzeyine göre tasarlanmıştır. Rabbin dili onlara gaybtır. Peygamberlerin zihinleri ise, anlamı bağlamına uygun işleyen çeviri aygıtları gibidir. İlahi sözler, onlara çırılçıplak bilinseler de, insanlara aktarılırken koşullara göre farklı kılıklara bürünürler. Oysa senveben, ne İbrahim’in baltasına sahibiz ne de Zülkarneyn gibi doğru yöntem bilgisiyle donatıldık. Hem onlar korunmuş ruhlar, senveben daha zayıfız, diğerlerinin darbelerine daha açığız. O yüzden öyle korkusuz gözlerle, kalbimiz elimizde dalamayız diğerlerinin arasına. Bu yüzden kaşık bizim için en uygun yöntem. Kimsenin dikkatini çekmeden, usulca o betondan katmanları başlangıca ulaşıncaya kadar kazabiliriz. Boşluğa, unuttuğumuz her ne ise ona ulaştığımızda ise, hep oradaymış gibi olacağız. Ne bir engel, ne bir sarsıntı ne de alışamama korkusu… Bir an önce buradayken, bir kaşıklık bir mesafe sonrasında orada olacağız, düşünsene. Absürd değil mi?

“Ihhh!”

“N’oldu? (Pat, pat, pat)  Ayak sesleri, geliyorlar! Eşik melekleri… ÇABUK kaşığını sakla, ÇABUKkk…!”

–          İbrahim, al şunun elinden kaşığı çabuk, boğazına sokuyor çabukkk!

–          Rahat durmuyor ki, amma da güçlü, önlüğü ver!

–          Tamam yakaladım kollarını…Kıl payı kurtulduk, dua et! Başına bir iş gelseydi, o kodaman babası, bizi de Haliller gibi duman ederdi. Geçen sene, sen tut nereden bulduysa artık, bir çakı bulmuş. Bir gece, herkes çekildikten sonra, küçük dilini kesmiş. Sabah bulduğumuzda, ağzı yüzü kan içindeydi. Son anda yırttı anlayacağın. Bir süredir de kaşıklara taktı.

–          Neyse, Başhekim görmesin, azarı işitiriz yine. Yap şunun iğnesini de sabaha kadar zıbarsın yatsın yatağında. Yandaki oğlana da bir bakalım. Acıyı hissetmiyor ya bu ibneler, sen tut kendini top gibi duvardan duvara çarp… Haydi oyalanma!

–          Tamam, tamam. Sabah olaydı da şu nöbeti devredeydik hayırlısıyla…

‘İbn-i Zerabi’

Izdırap…

Ara sıra size de oluyor mu? Flashbackler, bozguncu zihniniz sizi de ansızın yokluyor mu? Bu aralar sıkça yaşadığım bir hal bu. Unuttuğumu sandığım, ilk karşılaşmalar, teker teker saklandıkları yerlerden çıkıveriyorlar. Ne ile ilk karşılaşması? Tabi ki toplumsalla. İlk dayağım, ilk düşüşüm, komşunun oğlunun bana duyduğu rekabetçi nefret vs. Saymaya gerek yok daha fazla. Aslında hiçbir şey değişmemiş onu görüyorum. Çocukluğun tepkileri ne kadar açık ve safsa, yetişkinliğin tepkileri de o derece kapalı ve sinsi.

Aynı şeyi yaşıyoruz aslında. Hiçbir şey değişmemiş, değişmiyor. Sadece farkedip, kabulleniyoruz ve canın acımamasının yollarını öğrenmeye çabalıyoruz. Öyle bir tutsaklık ki bu hal, bu yaradılış hikayesi kendisini yiyerek besleniyor. Kendisini sıçıp, sonra tekrar yutuyor. Ruhum ızdıraba gark olmuş, oradan çıkmayı dahi isteyemiyor. O kadar yani… Sıkışma hali bedenden, genişlik hali de ruhtandır diyor ulema. Ulema da ne çok biliyor canım? Benim basbayağı ruhum sıkışıyor, zindan gibi bir bedene hapsolmuş, uçmak istese uçamıyor, uyum sağlayıp hiç ölmeyecek gibi yaşasam, hani şuradakiler gibi, o da olmuyor. Kat yapsam, hamam yapsam, boy boy evlat yapsam, ha babam de babam devamlı yapsam yapsam katlasam… Iıh yok, tadı yok! Karaciğerimi niye yorayım ki fazlasına?

Geçen gün Fransız bir televizyon kanalında Afrikalı bir şarkıcının klibi dönüyordu. Yarılmış bilincin topraklarından görüntüler vardı. Afrikalı kadınların kimisinin üst kısmı çıplaktı, diğerleri ise memelerini tişörtle örtmüşlerdi. Hay bin modernite! Ne salak bir hikaye bu yahu! Sen hangi akla hizmet, doğayla iyi-kötü bir uyum tutturmuş, kendisine kendinden bir kültür inşa etmiş insanların arasına girip, memelerini tişörtle örtersin ki? Nesin sen ahlak taciri mi? Onu örterek onu yüceltip medenileştiriyor musun, o “ilkel” ve “yoldan çıkmış” bedeni. Ama bu onun değil ki senin problemin. Saflığını yitiren sensin, baktığında her şeyde her yerde kir ve sapkınlık gören de sen-siz. Sen kendini örtsene, ha? Sen de senden öncekiler de, yeryüzünde aynı açgözlülükle dolandınız. İnsanları donlarına kadar soyabilmek için Allah dediniz, İsa dediniz, Rab Yehova dediniz, Hare Krishna dediniz, dediniz de dediniz…Ama hakikaten ne dediniz? Ben bir bok anlamadım söylediklerinizden. Sadece kirlettiniz, kederlendirdiniz, kudretli insanları, hayvanları, ağaçları vs. güçsüzleştirdiniz. Ol sebepten, “la” ille de “illa”. Bu yüzden kalbim diyor ki, reddetmeden, yıkmadan, bertaraf etmeden inanamazsın, arınıp durulanamazsın… İşte döndük meselenin başınaaaa… Ve Rab ve alem ve ben, tüm bu toplumsallaşma sürecinde, bu üç durumla ilgili bilincime çakılmış ne kadar pencere yargı var ise, onları yıkmadan ve hafriyatı kaldırmadan, ızdırabım da bitmeyecek. Hiçlikle yunmadan, pür-i pak olmadan sonsuza karışmak haram bana… Offf…offf…

‘İbn-i  Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ateş, kurşun vesaire…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Vesairesi yok ki yaşamın, var mı?

Yıllar önce duyduğum bir sözü hiç unutmamış olmama hayret ediyorum. Oysa, o an ve sonrasında, çok gereksiz görünmüştü gözüme. Söyleyen, neyse söyleyenin kim olduğuna dair bir bilgilendirme gereksiz sanırım. Yalnız soyadından çıkardığım kadarıyla, atalarının Cezayirli Korsanlar olması mümkün. Söyleyen işte, demişti ki: “Allah insanları birbirlerini sevsinler diye yarattı, insanlar birbirlerini bu zevkten mahrum etmek için yaşadılar.”

Şimdilerde, 40’a doğru hızla merdivenleri çıkarken, sıkça göğsümün ortasına kurşuni bir ağırlık çöküyor. Tıpkı, şehrimin kasvetli, bol karbon monoksitli kış akşamları gibi… Nefes alamıyorum… Çoğunlukla, birinin gördüğü bir düşten ibaret olduğumu telkin ediyorum kendime. Çünkü, ne tarafa baksam, aynı garabet hiçlik tepemden aşağı dökülüveriyor. Eskiden, çocukluğumda, etrafta nazara ve kötü enerjilere karşı, kurşun döken teyzeler vardı. Şimdi yok artık… Nereye gittiler? Bunu niye şimdi, bunları yazarken fark ettim? Hurafelerimi unuttum ondan mı? Yoksa, aslında hiç hurafem olmadı da, tüm bu kabz halinin sebebi bu mu? Kendini ateşle/ateşe salan kurşun, ne büyüleyici bir görüntü aslında. Bedenlerimiz ateşte niye kurşun gibi erimiyor?

En sevdiğim masal “Kurşun Askerle Balerin”di. Hani şu, arsız zengin çocuğuna doğum günü hediyesi olarak alınan, kurşun askerle balerinin aşkını anlatan masal. Hikayenin en çekici yanı, kurşun askerin tek bacağının olması ve balerinin bu eksikliğe rağmen onu sevmesiydi. Sonunda, kötü kalpli palyaço balerine sahip olabilmek için, askeri ateşe atıyordu. Kaderin cilvesi, açık pencereden içeri süzülen rüzgar, balerini de ateşe sürüklüyordu. Ertesi gün, evin hizmetçisi sönmüş ateşin külleri arasında kurşundan kırmızı bir kalp buluyordu. Ateşle hemhal olmuş iki pervane… Aslında onları seçen ateşti… Ateşle pişip, iç içe geçtiler ve ikisinin de altbireyleri oldukları üçüncü bir varlıkta yaşamaya devam ettiler. Bazen ya da aslında ölmek/bitmek/yanmak/yıkılmak sadece çözülmek galiba, biçim değiştirmek o kadar.

“Tüketim Dini”nin bir parçası olarak bizlere dayatılan aşk, sana inanmıyorum. Ben sevgiye iman edenlerdenim. Kiminle, ne ile olursa olsun, varoluşumun akışa karışmasını ketlemeyen sonsuz şefkat ilişkisine. Ne kadar çok duygu var gündeliğin içinde farkına bile varmadan yanından geçip gittiğimiz. Şefkat mesela, değerini yeni anladığım duygulardan. İnsan hemcinslerine ve aleme şefkatle eğilemiyorsa, düşünebilen bir ortam olmanın n’anlamı kalıyor?

Şüphesiz benciliz. Tarihin bize anlattığı ne? Anlatılan/aktarılan/kabullenilen ekonomi-politik hikayesi bencilliğimizin, açgözlülüğümüzün ve tamahkarlığımızın üzerine inşa edilmiyor mu? Ölüm korkumuz ve ucubeleştirilmiş yalnızlık duygumuz, neden şefkatle ve sevgiyle dünyayı bambaşka bir yere dönüştürmemize neden olmuyor da, aksine insanın yeryüzünün hastalığı olarak belirmesine ön ayak oluyor? Kolaycılık, evet kolaycılık… Herkes işine geldiği gibi davranıyor/yaşıyor. İçimizdeki şu müthiş şehveterk ağı, sonsuz ihtirasımız ve iştahımızdan beslenerek büyütüyor kendisini. İnsan, gövdesinin ortasındaki o kocaman boşluğu ki, çoğunluğun çoğu zaman farkında olmadığı, karşılaştığı her ne var ise, hazır ve nazır oracıkta daha daha daha fazla yiyip tüketerek, doldurmuyor, aksine sadece zihnini uyuşturarak uyutuyor.

Bir özne veya nesne olarak yokum. Sadece, boşlukta yer kaplayan, zihni ile zamandan ve mekandan azad olabilecek bir ortamım… Ve tüm dünyanın altın buzağıyı meşru bir amaç olarak kutsadığı bir dönemde, “sana” inanmak istiyorum. Geç de olsa anladım ki, “sen” olmadan, bir “ben”den de bahsedemem. “Sen”e şefkatle eğilmeden, ateşte fena bulamam, ateşte yok olmazsam da, beni sonsuzluğa çıkaracak kapı ardımdan sonsuz kapanır. Sesimi duy ve n’olur beni eşikte çok bekletme!

‘İbn-i Zerabi’

Not: Angus ve Julia Stone… Muhteşemler…Julia’nın sesi ve lirikleri, ilaç gibi geldi bünyeme. “Devil’s Tears” diye adlandırdıkları harika şarkıyı ve diğer şarkılarından bazılarını müzik kutumuzdan dinleyiniz..

bOzUkKaLp

Ondan bahsetmek istemiyorum artık. Her ne vakit adını ağzıma alsam, dilimin üzerinde hem acımsı hem de tuzsuz bir tat beliriveriyor. İçi boşalıyor her şeyin… Ne gök ne de yer, sığmıyor bir yere kalp. Bu bağlamsızlık zaman zaman telaşlandırıyor.

Hayırdır inşallah, paranoid çözülme alameti mi?

Bu durumun bir türevi var mı?

Bay H. hep yanımda. Beraber uyanıp beraber örtüyoruz geceyi üzerimize. Sağolsun beni hiç bırakmıyor… Tekvin anında hamurumuz beraber karılmış sanki. Ammawelakin, içinde olduğumuz bu halin, müsebbibi biz değiliz. Nasıl desek, birinin yaşadığı bir halin sonucu gibiyiz. Ya da onun göğsünün daralmasıyız sadece biz ikimiz, ama varlık iddiasındayız. O da bizim zehabımız işte. İbrahim’in baltası bizim tepimize inince, o üçüncü şahıs rahatlayacak mı? Bırakacak mı bu 21. kattan boşluğa bırakılan, çuvala doldurulmuş kırılmış kemiklerin görüntüsü hissihali yakamızı?

Sanmam Bay H. That seems almost impossible… Ne kadar çok aymazlığımız olduğunun farkında mısın Bay H., en basitinden en karmaşık olanına, ne çok körlük? Mesela bu sabah, pötibör bisküvi yerken, birden neyi fark ettik? Evet, evet üzerinde “Petits Beurres” yazdığını; bunun Fransızca, “Küçük yağlar” anlamına gelen bir sıfat tamlaması olduğunu; ilk 1886’da Louis Lefevre-Utile tarafından icat edilen dikdörtgen kurabiyelere bu adın verildiğini.

Tamam Bay H. sulandırmıyorum meseleyi, ancak bugünü “Pötibör Günü” ilan edelim istiyorum. Seninle kafamıza hiçbir şeyi takmadan, iç huzuru simülasyonu yapalım mı? Eve gidelim, çay demleyelim ve yanına bir tabak dolusu muhtelif pötibör bisküvilerinden alıp laflayalım, ne dersin?

Ya da en iyisi ikimiz Endülüs’e gidelim. Belki o zaman, ne varsa ikimiz de dâhil olmak üzere, varlık iddiasında bulunan unutabiliriz. Unutamasak da en azından deneriz be Bay H., olmaz mı?

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BeDbAhT

Erken uyandın mevzuya aferin diyor

Öyle hocam bu işler, hayat bu çocuk oyuncağı değil

bir girdi mi bir daha töb’allah çıkmaz diyorum

Salın sen kafana göre olanlar hep ola gelenler diyor

Eywallah, beklenti bitti, baksana öylece kaldım boşluğumun ortasında diyorum

Eski fotoğraflara bak, bak hepsi gitti, kim kaldı sahi diyor

Haklısın kimse diyorum

Onca öfke, direniş, kalbi yakan ateşten acı, kendini kusturan fa-fa-faşist mide bulantısı nerede şimdi diyor

Yüzüne bakıyorum, pes etmemekte ısrarcı, toprak olmadılar, kurtlar elleri ve gözleri, göğüste duran kalbi yediler, onların edip eylediklerini değil diyorum

Çocuuukkk diye uzatıyor, dolunay vakti kurt adama dönüştüğüne inanan sivilceli bir ergen gibi

Çocuk sana g….. diye ünlüyorum ben de ona

Benden sonra da sana g….. diyerek lafımı diliyle geri tepiyor ağzımın içine

Almasaydım, akşam çok yemişim, hazmedemeden daha dolmayı bu fazla oldu diyorum

Tamam, kusura bakma, nefs-i emmare yokladı diyor

Benden hiç gitmedi ki olur öyle diyorum

Onlar var ya diyor, sadece nemrutlar tarafından makamlara dikilen takım elbiseli korkuluklar diyor, sakın korkma, çünkü sen bir karga değil, insansın diye ekliyor

Ama diyorum, ama o korkuluklar yine de kirli-yapışkan kanat kırıcılar, kaç kez düşürdüm ve yedim, düşürdüm ve ceviz ağacının dibine gömdüm içime bıraktıkları larvaları…

‘İbn-i Zerabi’